Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

9 Aralık 2017 Cumartesi

DİKE DİKE ŞEHİRCİLİK YATA YATA MİMARLIK



Halkın kentlerin mevcut durumuna ilişkin algısının bir şekilde tek yapı ölçeğinden ya da parçacı kentsel yatırımlardan resmin bütününe kaymaya başladığını hissettiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Özellikle büyük kentlerimizde artan bir hoşnutsuzluk söz konusu. Belki bir on yıl öncesinde yol, kaldırım, tesis gibi olağan yerel yönetim hizmetleri üzerinden gelişen bir memnuniyet söz konusu iken artık kentlilerin tüm kenti saran kekremsi bir duyguyla baş başa kaldıkları açık. Yatırımlar devam ediyor, büyük ve çılgın projeler yerlerinde duruyor ya da bir şekilde ilerliyor. Ancak belki de bugüne kadar kentlerde yapılanlar kentlilerin gündelik yaşamları üzerinde şimdiye kadar görmediğimiz bir bakış açısını canlandırıyor. Bu bakış açısı genel bir tatminsizlik duygusu ile çok yakından ilişkili. Yaşadıkları kentin çok hızlı değiştiğini gören, bu değişimde hiçbir söz sahibi olmadığının ucundan kıyısından da olsa farkına varan, harcanan tonla kamu kaynağına rağmen artık yaşam kalitesinin gelişmek bir yana ağır ağır gerilediğini gözlemleyen kentliler sorumlu ve sorunlu aramak için etraflarına bakınmaya başladılar. Çok sık duyduğum cümlelerin bazıları “Yazın yol çalışmalarından, kışın da araç bolluğundan trafik sürekli tıkalı. Biz ne vakit gün yüzü göreceğiz” ya da “Şehri gökdelen tarlasına çevirdiler. Bu beton yığınları kim bilir kimlere rant olsun diye dikildiler” şeklinde ifadeler hoşnutsuzlukların simgesel unsurlara yöneldiğini gösteriyor. Yakın zamanda iktidarın başarısının mekana yansımış ve kazınmış halleri olarak görülen yollar, AVM’ler, rezidanslar ve TOKİ blokları bir şekilde bu yükselen rahatsızlığın hedefi haline gelmek üzere. Çünkü açık bir şekilde mekana ve kentlere müdahale bıçak sırtında bir doğaya sahip. Kentsel gündelik yaşamın sınırları içinde göreli bir iyileşme sürdüğü müddetçe meşrulaştırma, kesintiye uğradığı zaman da meşruiyetten uzaklaşma eğilimlerini destekleme eğiliminde. Bu durumun kuramsal temelini Lefebre’de, Manuel Casstels’in ilk dönem çalışmalarında, David Harvey’de ve daha pek çok yabancı ve yerli yazarda görmek mümkün. Cumhurbaşkanlığı seçiminden istifa ettirilen belediye başkanlarına, yerel yönetimlere ilişkin değerlendirmelerden genel siyasi süreçlere kadar pek çok yerde bu durumun etkileri artık elle tutulabilir hale gelmek üzere.

Kuşkusuz bu durumu en iyi tespit edenler devleti yönetenler ve iktidar sahipleri. Vatandaşların büyük kentlerdeki genel hoşnutsuzluk halini hissedip, bu his üzerinden yüzleşilmek durumunda kalınacak meşruiyet sorununu aşmak için belli bir söylem geliştirme ve bu söyleme uygun eylemlerde bulunma gayreti görülüyor. Bu gayretlerin en ilginçlerinden birisi son dönemde ortaya çıkan “yatay-dikey şehircilik/mimari” kavramlarında ifadesini buluyor. Önceleri mimarlık ve kent planlama camiası içinde, mimarlık fakültelerinin öğrenci jürilerinde, yarışmalarda tasarım alanında faaliyet gösteren uzmanların, pek çok farklı boyutu değerlendirdikten sonra kentin ve yapılaşmanın genel siluetini ifade etmek için biraz da sezgisel olarak kullandıkları “yatayda” ya da “dikeyde” gelişme ya da çözümlenme durumu bir anda önce bir sorun alanı olarak tarif edildi, ardından da hem bir yapılaşma mevzuatı unsuru hem de bir kentsel politika önermesi haline geldi. İlk olarak Sn. Cumhurbaşkanı tarafından ilgili birkaç toplantıda biraz da nostaljik bir atıfla geçmişte bizim şehirlerimizin yatay mimari ile geliştiği ama son dönemde dikey mimari ya da yapılaşmaya geçildiği şeklinde bir eleştirel yaklaşımla ifade edilen bu kavramlar zaman içinde bu alanda çalışan tüm kurumların, akademisyenlerin ve uzmanların diline sızmaya başladı. Aynı “Osmanlı-Selçuklu” tarzı mimari kavramında olduğu gibi “mevcut kentlerimiz sorunlu çünkü dikey mimaride yapılaştı, oysa olması gereken yatay mimari yani düşük katlı yapılaşma” şeklinde bir anlayış geçerli olmaya başladı. Siyasi açıdan bu tür bir söylemin oldukça kullanışlı olduğu söylenebilir. Popülist bir yaklaşımla, dikey mimariyi yaratan bir takım “elit”lere karşı bunu tespit eden, bu elitlerin acımasız kar hırsını vaktinde tespit ederek müdahale eden bir anlayış, bu durumun ortaya çıkmasını sağlayan tüm yasal düzenlemeleri yapmış ve imar planı değişiklikleri gibi ön açıcı işlemleri gerçekleştirmiş olsa da kendisini bir şekilde temize çıkarmaya çalışabilir. Melih Gökçek’in istifasından sonra yerine gelen Mustafa Tuna’nın Ankara’da imar planı değişiklikleriyle yapılan inşaat emsali artışlarına karşılığı “emsal artışı öldü” sözlerini de bu minvalde okumak mümkün.

Ancak, burada meselenin siyasi boyutlarının ötesinde, şehircilik açısından çok sorunlu bir zemine doğru ilerlediğini gördüğümden dolayı “yatay-dikey mimari ya da şehircilik” kavramlarını çözümlemenin ve açmazlarını göstermenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Öncelikle konuya kentlerdeki yapıların yüksekliği ya da alçaklığı açısından bakmaya çalışalım. Dünya şehircilik tarihi açısından Yirminci Yüzyılın en önemli meydan okumalarından birisi kentleri makineleştirmekle yakından ilişkiliydi. Le Corbusier’in Villa Radiant’ından New York kentinde Robert Moses’ın kentsel dönüşüm projelerine kadar pek çok girişim İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde çok katlı yapı bloklarını kentlerin sorunları için bir çözüm olarak gördü. Bu anlayışa göre kentleşme sürecinin getirdiği nüfus artışı, konut ihtiyacı gibi sorunlar kentlerin de birer fabrika gibi üretilmeleriyle çözülebilecekti. Her ne kadar bu bakış açısı Türkiye gibi kentlere ancak Yirminci Yüzyılın sonu ve Yirmi birinci Yüzyılın başı gibi ulaşabildiyse de, genel olarak Türkiye şehirciliğinde ifadesini 1950’lerden bu yana “yetersiz arsa sorunu” olarak bulduğunu söyleyebiliriz. Buna göre 1950’lerden itibaren görülmeye başlanan yüksek katlı apartmanlar artan nüfus karşısında sınırlı arsa üzerinde tercih edilebilecek kısıtlı sayıda çözümden birisiydi. Bu sebeple genç cumhuriyetin sermaye birikimi yapan yeni kesimleri öncelikle büyük kentlerin merkezlerindeki eski yapıları apartmanlara dönüştürerek bu anlayışı uygulamaya başladılar. 1960’lara gelindiğinde bu çok katlı apartmanların oluşturduğu mülkiyet ve yönetim sorunları ancak bir kat mülkiyeti kanununun çıkarılması ile hale yola koyulabildi. Kat Mülkiyeti Kanununun çıkması kentleşme sürecimizdeki yapı yüksekliği anlayışı açısından bir devrim ya da kırılma noktası sayılabilir. Kanunun yürürlüğe girmesinin ardından çok uzun bir süre kentleşme ile ilgili genel geçer anlayış “kat adedi” üzerinden şekillendi. Hatta bu sebeple sosyalist şehircilik yaklaşımında görülen çok katlı sosyal konut düzeninin biçimsiz bir benzerinin tamamen farklı bir sebeple Türkiye’de genel kentleşme desenini belirlediği yorumu yapılabilir. Sonraki elli yıl boyunca “planlı ve yasal” apartmanlar ile “gayrimeşru ve plansız” gecekondular Türk kentlerinin kült simgeleri ve günah keçileri olarak görüldüler. Türk halkı hep müstakil bahçeli evlerde oturmak istediğini ifade etti ama bunu elde edemediği bir ortamda sosyal statüsüne uygun olarak ya apartmanların sağlayacağı ranta ya da gecekonduların sağlayacağı barınma olanağına yöneldi. Bu tür bir şehirciliğin hem en sorunlu hem de tartışmalı yanlarından birisini çok katlı yapılardaki yaşam ve kentlerde bu yapıların sebep olduğu siluet oluşturdu.

Çok katlılık ve apartman kavramlarının Türkiye şehircilik ve kentleşme tarihinde yerini alması aynı zamanda Cumhuriyetle birlikte başlamış olan planlı kentleşme disiplininin de sonunu getirdi. Mevcut kent planlarında hiçbir zaman salt kat adedi üzerinden bir yapılaşma nizamı düşünülmediğinden dolayı planların değişmesi ya da tamamen bir kenara bırakılması kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldi. Ankara’da 1950’lerde uluslararası bir yarışma ile elde edilmiş bulunan Yücel-Uybadin Planı yerine Kat Mülkiyeti Kanunu sonrasında yapılan “Bölge Kat Nizamı” şemalarının baskın uygulama aracı konumuna yükselmesi bunun acı bir  örneği olarak görülebilir. Daha sonraları kentlerimizin imar yönetmeliklerinin ayrılmaz bir parçası olan bölge kat nizamı haritaları ile kentlerin o güne kadar planla gelişmiş bölgelerinde konumlarına ve bulundukları yere göre kentsel arsalar için belli kat oranları belirlendi. Bu kat oranlarının belirlenmesinde ilginç bir şekilde ana cadde ve bulvar kenarlarında daha yüksek, cephe hattının arkasında kalan yerlerde de göreli olarak yüksekliği daha az kat oranları tercih edildi. Bu kat sayıları mevcut planlara işlendi ve o güne kadar belirlenmiş arka, ön ve yan komşu mesafeleri ile bina kitleleri planlara çizildi. Özellikle tarihi dokuda bulunan arsalarda bu durum bugün bile çözmekte çok zorlandığımız sorunların ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu durum, 1980’li yıllara kadar kent planlama dendiğinde ağırlıklı olarak kat sayısı belli yapıların plan üzerine çizilmiş kitlelerinin gerçekleştirilmesi olarak göründü. Her ne kadar plan disiplinine bağlı gelişme yerine kat sayısına bağlı kentsel gelişmeye geçiş sağlanmış olsa da bu durum içinde bile nitelikli sivil mimarlık örneklerinin üretimi azınlıkta da olsa bir şekilde devam etti. Örneğin sevgili Nuray Güner Bayraktar Hocamızın Ankara’da yürüttüğü “Sivil Mimari Bellek Ankara 1930-1980” çalışmasında bu yapıların çok ayrıntılı bir envanteri ortaya konmaktadır. Yani planla kentsel dokunun belirlenmesi yerine kat adediyle yapı kitlelerinin belirlenmesine geçilmiş olmasına rağmen hala mimarlık kültürü açısından nitelikli üretim yapılabilmektedir.

1980’li yıllara gelindiğinde, yapılaşma kültürü açısından Türkiye kentlerinin iki devasa temel sorun alanı canlı bir şekilde ortadadır. Bunlardan birincisi kentlerin planlı kesimlerinin artık kat nizamı ile gelişebilme sınırlarına dayanmış olması, ikincisi ise bu sınırların etrafının devasa gecekondu alanları ile sarılmış olmasıdır. 1980’li yılların sayılarına göre İstanbul ve Ankara’nın nüfuslarının yarısı gecekondularda yaşamaktadır. Bu durumun yarattığı trafik, konut ve hava kirliliği gibi sorunlar o yıllarda toplumda çaresizlik duygularının yükselmesine sebep olmuştur. Tam bu noktada, Türkiye’nin neo-liberal politikalarla yeni tanıştığı bir dönemde Turgut Özal’ın bu soruna karşı bulduğu çözüm yolu bir yandan kentin çeperinde toplu konut ve kooperatifleri desteklemek, bir yandan da gecekondu aflarıyla mevcut gecekonduların da apartmanlaşmasının yolunu açmak olmuştur. Kooperatifler ve TOKİ toplu konutları özellikle büyük kentlerin çeperini villalardan ya da yüksek katlı yapı bloklarından oluşan site yaşamıyla tanıştırmıştır. Bu girişimler yer yer kat nizamı dışında kendi içerisinde belli bir tasarım anlayışı ile gerçekleştirilmiş yapılaşma düzenini örneklemiştir. Ancak bu girişimlerde de site yaşamı ve toplumsal ilişkiler arasındaki uyumun ne derece sorgulandığı sonraki yıllarda ciddi biçimde kuşku doğurmuştur. 1970’li yıllarda İmar İskan Bakanlığı bünyesinde kurulan metropoliten alan nazım plan büroları belli ölçüde bu kentsel makro form sorunlarını çağdaş ölçülerde ve dönemin uluslararası gelişmeleri ışığında yeniden planlama disiplini ile ele almaya çalışmış olsalar da nihai olarak yapılaşma için genel belirleyici unsurun bu iki sorun alanı olduğu söylenebilir.

Site yaşamı ortaya çıkarken yapılaşma açısından belki de en önemli gelişme 1980’li yıllarda gecekondulara getirilen imar afları ve “ıslah imar planı” anlayışının ortaya çıkmasıdır. 2981 sayılı Gecekondu Kanunu uyarınca, gecekondu sakinlerinin gecekondularını yasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce yaptıklarını ispat etmeleri halinde yeminli planlama büroları aracılığıyla tespit edilecek oturum alanının tapu tahsisine hak kazanmaları söz konusu olmaktaydı. Yine aynı kanuna göre, gecekondu alanlarında gerçekleştirilmesi öngörülen yapılaşma “ıslah imar planı” adı verilen özel bir plan türü ile gerçekleştirilecekti. Bu planların en temel özelliği gecekondu sakinlerinin sahip oldukları tapu tahsis belgelerine karşılık olarak arsa üretilmesi ve bunun için de gerekirse düşük kentsel donatı standartlarının uygulanmasıydı. Yani ıslah imar planlı bölgelerde daha az yeşil alan, sosyal tesis alanı bulunacak, kamusal alanlar yetersiz kalabilecekti. İlk yapıldıkları yıllarda ıslah imar planlarında yapılaşmada çeşitliliğe de yer verebilmek amacıyla kat adedi ve kitlenin kesin sınırlarla belirlenmesi yerine yapılaşma çeşitli oranlarla ve kısıtlarla ifade edilmeye çalışıldı. Örneğin TAKS (Taban Alanı Katsayısı) ile yapının oturacağı alanın arsanın ne kadarını kaplayacağı, KAKS (Kat Alanı Katsayısı) ile inşaatın toplam alanının binanın oturacağı alana oranı ya da kaç kat olduğu ve Hmaks ile yapının en fazla yüksekliğinin ne olacağı gibi parametreler yaygın olarak kullanılmaya başlandı. 1990’lı yıllarda ıslah imar planı yapılmış bir bölgede en fazla rastlanılan yapılaşma koşulları bu sebeple TAKS=0,35/0,40 KAKS=1,40 şeklindeydi ve bunun çoğunlukla uygulama biçimi zemin artı üç kata denk düşmekteydi. Tabi bu koşulların hakkıyla uygulanabilmesi ayrıntılı imar yönetmeliklerini ve bu yönetmelikler ışığında mimari projeleri incelemesi gereken tecrübeli teknik elemanları gerektirmekteydi. Her ne kadar bu tür bir yaklaşımda hala tek arsa ölçeğinde yapılaşma koşullarını belirlemekteyse de belli bir ölçüler ve oranlar sistemine geçilmesi yapılara ilişkin yaklaşımı belli ölçüde geliştirmekteydi.

Yapılaşmaya ilişkin koşullar konusundaki anlayış değişirken Türkiye’de inşaat sektörünün aktörleri de değişmekte, yap-satçı denilen girişimci müteahhit figürü çoğalmaktaydı. Özünde tekil bir arsada yapılaşma koşulları çerçevesinde birikmiş kentsel rantın topraktan başlayarak yapılan bir anlaşma ile paylaşılması esasına dayanan müteahhit-arsa sahibi ortaklığı zaman içerisinde “en satılabilir daireleri en uygun şekilde arsanın üzerine yapılacak binaya sığdırabilme zanaatı” etkisi altında biçimlendi. Özellikle gecekondudan apartmana dönüşen bölgelerde bu zanaat yer yer inşaat alanına dahil olmayan ortak kullanım alanlarını iskan sonrasında meskene dönüştürmek, yapı yüksekliğini zorlayarak çatı arasını kullanılabilir alana çevirmek, binanın ön cephe mesafesini yola yaklaştırmak, bina çıkmalarını belirtilen ölçülerden daha fazla yaparak daireleri genişletmek, balkon ve teras gibi alanları kullanılabilir alana dahil etmek gibi pek çok uygulamayla kar oranını arttırma anlayışına dayanmaktaydı. 1990’lı ve 2000’li yılların ortalarına kadar geçen sürede Türkiye’deki inşaat sektörü bu araçları kullanarak çoğunlukla genel yapı siluetinin içindeki boşluklar içerisinde hareket etti. Bu dönemde yapılan imar planı değişikliklerinin çoğunlukla kaçak yapı unsurlarının yasallaştırılması ve inşaat alanındaki zorlamaların rahatlatılması için yapıldığı söylenebilir. Tabi bu şekilde ortaya çıkan gecekondudan apartmana dönüşmüş yeni mahallelerdeki kentsel yaşam kalitesinin hızla düştüğü, sosyal donatı alanlarının da giderek yetersiz kaldığı söylenebilir. Üstüne üstlük, 1990’lı yılların ikinci yarısından başlayarak bazı belediye başkanlarının ıslah imar planlı, gecekondudan dönüşmekte olan alanlarda aldıkları belediye meclis kararlarıyla kat adetlerini toplu olarak bir ya da iki kat arttırması şeklindeki popülist uygulamalar bu durumu daha da kötü hale getirmektedir. Ankara’daki Çukurambar ve Keçiören gibi bölgelerdeki mevcut yapılaşmanın bir kısmı bu tür değişikliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımların mimarlık kültürü üzerindeki en temel etkisi mimari tasarımın yerini arsaya en satılabilir daireleri sığdırma teknisyenliğinin almasıdır. Bu tür bir teknisyenlik uzun bir süre mimarları şablon kat planlarını ve tasarım anlayışına mahkum etmiştir. Öyle ki bazı yerlerde tasarımın tek ölçütü artık kat kaloriferli ya da merkezi sistem ısıtmalı hale gelen binaların dairelerinde “salona oda açılmaması” haline gelebilmiş, bina cephelerinde kullanılan cam mozaiği desenler belediye başkanları tarafından belirlenmiştir.

1990’lı yılların ortalarından itibaren bir şekilde piyasa aktörlerinin hareket kabiliyetinin artması ihtiyacından yola çıkılarak yapılaşma parametrelerinde yeniden değişiklik olduğu görülmektedir. TAKS ve KAKS yerini “emsal” adı verilen, toplam inşaat alanının arsa büyüklüğüne oranı anlamına gelebilecek yeni bir tanıma bırakmıştır. Burada yapının genel hatlarını bu oranın ve yapı için belirlenecek yükseklik sınırının belirlemesi öngörülmektedir. Yavaş yavaş yapılan planlarda ve plan değişikliklerinde “emsalli parsel” kavramı ortaya çıkmaya başlamıştır. Burada amaç yapı kitlesinin tasarımında belli esneklikler sağlayarak mimari çeşitlilik ve araziye uygun yapılaşma ortaya çıkmasını sağlamaktır. İlk başlarda yükseklik sınırı ile birlikte emsal verilirken daha sonraları yüksekli sınırının serbest bırakılması ile yapı biçimlerinde farklı bir döneme girilmiştir. Neyin emsale dahil olduğu, neyin olmadığı konusunda imar yönetmelikleri ve farklı belediyelerin uygulamaları arasında çok karışık bir dönem başlamıştır. Piyasa aktörlerinin arsadan en fazla inşaat alanı çıkarma yönündeki talepleri ile birlikte yönetmelik koşullarının nasıl uygulanacağı, yangın yönetmeliğinden asansör ve otopark kısıtlarına kadar yeni ortaya çıkan koşulların inşaat emsali ile nasıl uzlaştırılacağı gibi karmaşık sorular belediyelerin proje değerlendirme birimlerini çok sıkıntılı yerler haline getirmiştir. Mimari projeler çizilirken yapılan bazı yorumlamalar ile belediyelerin teknik elemanlarının değerlendirmeleri arasında çoğu zaman ciddi uzlaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır. Zaman içinde bu tür uzlaşmazlıkların çözümü için planlamada parsel düzeni değil ada ölçeğinde bir düzenleme yapma anlayışı yaygınlaşmaya başladı. Özellikle kentin çeperindeki yeni gelişme alanlarında parsellerin hizmet alma zorunluluklarını ve yapıların birbirleri ile ilişkilerini kurmayı kolaylaştırdığı düşünülen “ada nizamında” yapılaşma doğru bir çözüm kabul edilmeye başladı. Bununla birlikte de birden fazla yapının, site düzeninin ve ihtiyaçlarının bir arada karşılanabileceği yeni bir yapılaşma düzeni öykünülen, olması gerektiği düşünülen bir çözüm olarak yaygınlaşmaya başladı.

2000’li yıllar ve sonrası dönemin ilk yarısı bu ada nizamı ve site oluşumu süreçlerinin altın dönemi olarak adlandırılabilir. Yapılan neredeyse tüm planlarda kentin içindeki parsel düzeni yerine en az 8-10 bin metrekareden başlayan araziler üzerinde yapılaşma koşulları belirlenmeye başlandı. Bu anlayışla hem parseller arasında bırakılması gerekli yol ve otopark gibi alanlardan tasarruf ediliyor hem de imar kanununun sorun olarak görülen bahçe mesafeleri gibi koşullar ortadan kalkıyordu. Başlangıçta bu anlayışla ilk yapılan bazı sitelerde kentsel sosyal çevre ve kimlik sorunları dışında yapılaşma anlamında fazla sorun yaşanmadı. Ancak, zaman içerisinde kentsel dönüşümde imar haklarının arttırılması gerekliliğinin savunulması, inşaat maliyetlerinin artması gibi sebeplerle ada nizamı yapılaşmada imar planı değişiklikleri ile yapı yoğunlukları artmaya başladı. Önceleri villa sitelerinin ya da en fazla 4-5 katlı apartmanların bulunduğu sitelerdin yanı başında yoğunlukları giderek artan siteler oluşmaya başladı. Yoğunluk artışları başlarda yapı emsal değerlerinin doğrudan arttırılması yoluyla yapılırken, daha sonraları bu tür artışların mahkeme kararları doğrultusunda iptalleri neticesinde üst ölçekli planlarda yapılan nüfus yoğunluğu karar değişiklikleri ile yapılmaya başlandı. Bu kez bir hektarda kaç kişi yaşayacağına ilişkin bölgesel kararları değiştirilerek yapı yoğunlukları arttırılmaya başlandı. Bu değişikliği ifade eden en önemli örnekler belediyelerin imar komisyonlarında görünür hale gelmiştir. Önceleri “burada kaç kata izin var” diye soran belediye meclis üyeleri ve siyasiler daha sonra zamanla “buranın emsali ne” ve “burada nüfus yoğunluğu nedir” sorularını sorar hale gelmişlerdir. Bu gelişmeler, 2000’li yılların ortalarından itibaren Türkiye’de o güne kadar görülmemiş yapı yoğunluğu değerlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Türkiye’de o yıllara kadar mevcut yapılaşmanın ortalama emsal değerinin azami 1,5-2.00 ve bir hektarda yaşaması beklenen nüfus 200-250 kişi  civarında olduğu ve tahmin edilirken bu değerleri astronomik bir şekilde aşan plan değişiklikleri yapılmaya başlandı. Artık piyasa mekanizması içinde 3,5-4 emsal değeri neredeyse olağanlaşmıştır denilebilir.

2000’li yılların ikinci yarısından itibaren ada nizamı yapılaşmanın bir başka yan etkisi olarak da “emsal dışı kullanımların” oranında bir patlama yaşandı. Çeşitli şekillerde imar yönetmeliklerinin kötüye yorumlanması ile birlikte yapı emsallerinin gizli olarak %25-30’lar düzeyinde arttırılabildiği görülmektedir. Burada bu değişikliklerin Toplu Konut İdaresi ve Emlak Konut’un İstanbul gibi kentlerdeki projelerinde, büyük inşaat şirketlerinin halka arz edilen projelerinde çok karmaşık bir aktör grubu tarafından kolaylaştırıldığı ve yürütüldüğü görülmektedir. Büyük sermaye sahiplerinin, siyasi grupların ve yurt dışından gelen sermayenin bu şekilde oluşan kentsel mekanlarda ranttan pay almak için çok karmaşık ilişki ağları oluşturduğu akademik çalışmalarda ayrıntısıyla ortaya konmaktadır. Bu yapı, yazımın başında belirttiğim “dikey mimari” olarak adlandırılan aşırı yoğun ve gökdelenleşen yapılaşmanın ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadı. Büyük kentlerin gelişme akslarında hiç beklenmedik yerlerde bu yapılaşma anlayışının ürünleri görünür oldu. Bir yandan da gelişme aksları ile kentin mevcut dokusu arasında kalan boşluklarda bir başka yapılaşma anlayışı hakim hale gelmekteydi. Bu anlayış, ortaya çıkan bu yeni kentsel çevrenin yetersiz kalan merkez, ofis ve sosyal donatı ihtiyacını bir şekilde karşılamaktan kaynaklanacak kentsel işletme rantını elde etmeye çalışan yeni sermaye yatırımları olarak rezidansları ortaya çıkardı. İngilizce arazi kullanımı anlamına gelen “land-use” kavramı yerine “en iyi ya da en kar getiren kullanım” anlamına gelen “best-use” kavramı yaygınlaşmaya başladı. Çeşitli sermaye grupları buldukları kupon arsalar ya da devlet tarafından sağlanan hazine arazileri üzerinde uzun vadede en iyi kira ve işletme getirisini sağlayacak proje tasarımlarına odaklanmaya başladılar. Bu projelerde karma kentsel işlevlere yer verilmeye çalışılırken bir yandan da yapı yoğunluğu değerleri artmaya devam etmektedir. Belediyeler ve bakanlıklar uhdelerindeki kamusal alanları bu amaçla kurulan ortaklıklara konu etmişlerdir. İmar planlarında yeşil alan, park ya da diğer farklı kamusal kullanımlar için ayrılmış olan kamu arazilerinin karma işlevli ve yoğun yapılaşmaya sahne olan tesislere dönüşmesi yaygın görülen bir yaklaşım halini aldı. Bu gelişme hem yüksek hem de yaygın yapı yoğunluğunun artmasına sebep oldu.

Yeni yerleşim alanlarında ada nizamı içinde yapılan siteler ve kentlerin gelişme akslarının boşluklarında ortaya çıkan en iyi kullanımlı ve karma işlevli rezidans/avm/ofis komplekslerinde karlılığı arttırmak için imar planı değişiklikleri ile yapılan yapı yoğunluğu artışları kentsel dokuda çok daha büyük çaplı etkiler yarattı. Kentin eski planlı mahallelerinde mevcut apartman nizamı içerisinde yapılan göreli olarak etkisi az değişiklikler kentsel makro formun bütününü ve kentsel silueti etkilemezken bu yeni kentsel gelişme biçimleri kenti yapısal olarak dramatik bir şekilde etkilemeye başladı. Bütünsel bir planlama anlayışı içinde planlanmadıkları ve tasarlanmadıkları için her ne kadar bir parselden daha büyük alanları kapsasalar da yakın çevrelerinde bulunan kentsel dokuları etkilemeye başladılar. İlk etkiler tarihi dokudaki siluetin olumsuz etkilenmesi ile görünür hale geldi. İstanbul’da Sultanahmet Camisinin arkasındaki gökdelenler ve Bursa’da Ulu Camini siluetini görünmez hale getiren Doğanbey Kentsel Dönüşüm Projesi faciası buna örnek olarak gösterilebilir. Daha sonra ise zincirleme daha başka sorunlar yaşanmaya başlandı. Kentin içerisinde hala boş kalmış parsellerde ya da gelişme aksı üzerindeki göreli olarak yoğunluğu düşük mahallelerde imar planı değişiklikleri ile yapılan aşırı emsal artışları ve kentsel dönüşüm projeleriyle yeni bir yükselme dalgası yaşanmaya başlandı. Villaların ya da 3-4 katlı apartmanların yanı başında 30-40 katlı gökdelenler boy gösterdi. Son beş yıldır büyük kentlerin gelişme akslarında kalan arazilerde de bu tür yüzlerce noktasal yoğunluk artışları gerçekleşmekte. Hatta kimi zaman aynı bölgede son on yıl içinde yapılmış villa sitesini, yüksek katlı bloklardan oluşan siteyi, yüksek yoğunluklu rezidansları ve aralardaki boşluklara yapılmış gökdelenleri bir arada görmek mümkün. Ortaya çıkan ulaşım, otopark ve kentsel altyapı sorunları bir yana bu tür bir kentsel yapılanmanın toplumsal açıdan yarattığı rahatsızlık, yersizlik ve tedirginlik duygusu aslında bugünün kentlisi için en temel sorunlardan birisini oluşturuyor.

Tüm bu tarihsel süreci dikkate aldığımızda dikey yapılaşma olarak adlandırılan durumun sadece yüksek binalar ve bunları yapanlarla sınırlı bir mesele olmadığı görülmektedir. Siyasi ve yönetsel açıdan bakıldığında inşaat sektörünün motor görevi üstlendiği bir makro ekonomik istikrar düzeninde kentleşme politikasının kendisi ve yerel yönetimler düzeyinde uygulanma biçimi gökdelenleri ve yüksek yapı yoğunluklarını ortaya çıkaran unsurun ta kendisidir. Tercih edilen bu kentleşme politikasının ürettiği sorun alanı da yüksek yapılardan daha farklı bir şeydir. Sorun tam olarak giderek mimarlık kültüründen yalıtılmış ve estetik standartları çok düşük, bütünsel olarak yakın çevresi ve kentin bütünü ile ilişkisi düşünülmemiş ve kurgulanmamış, sosyal donatı alanları ve kentsel kamusal alanları ya hiç olmayan ya da ciddi şekilde yetersiz, insani yaşamı imkansız kılacak düzeyde yüksek yoğunluktaki yapıların oluşturduğu yaşanabilir olmaktan uzak çevredir. Bu çevrede yalnızca tek bir unsur binaların yüksekliğidir. En az onun kadar önemli boyutlar binanın etrafındaki boşlukla o binanın ilişkisi yani arazinin doluluk ve boşluğu, binaların birbirleri ile ilişkileri ve aralarındaki mesafeler, binaların mülkiyetinin nasıl oluştuğu, o binalarda ne tür işlevlerin bulunduğu ve kent siluetine etkisi ve daha bunlar gibi pek çok başka boyutlardır. Bu açıdan bakıldığında sorun dikey şehircilik değil, kent planlamanın formalite haline getirildiği bir düzende yeterli planlama tartışması olmadan binaların birer tarlaya dikilir gibi üretilmesidir. Yani bir anlamda sorun “dike dike” şehirciliktir. Öte yandan bu yeni çevrede mimarın görevi halkla ilişkiler sürecini yöneten reklam şirketinin, yapılardaki işletmeyi oluşturacak sermaye çevrelerini ve yatırımcının maliyetlerini karşılayacak bir yapıyı oluşturacak bir “halka ilişkiler nesnesi ve simgesi” üretmeye çalışmaktır. Pek çok durumda zaten dünyanın başka yerlerinde bu tür üretilmiş nesnelerden esinlenilebilir ya da tekrar edilebilir. Yakın çevrenin gözetilmesi ya bilinçli olarak unutulur ya da yakın çevrenin önüne çıkılması hedeflenen bir şey haline gelir. Bu düzende mimarın görevi bu halkla ilişkiler nesnesini arzu edilebilir kılacak render’ları, videoları üretmek ya da ürettirmek haline indirgeniverir. Bunu yapacak beyaz yakalı genç çalışanlar mebzul miktarda ortadadır zaten. Bir anlamda piyasadaki mimar için “yata yata mimarlık” ya da tasarım genel geçer bir standart halini alır.


Bu uzun yazıda dile getirmek istediğim diğer bir şey de üstü örtülü bir ekonomik krizin tartışıldığı, konut sektöründeki yavaşlamanın hissedilir hale geldiği şu günlerde belki de bu durumu aşabilecek derinlikli bir tartışma ortamı oluşturmak için bir fırsatımız olduğu konusudur. Büyük kentlerde ortaya çıkan ihtiyaç fazlası ve aşırı yoğun konut alanlarının yarattığı sonuçlar dike dike şehircilik ve yata yata mimarlık anlayışını durdurabilmek yeni bir planlama anlayışını tartışmamıza olanak tanıyabilir. Bu yeni planlama anlayışında yeniden üst ölçekli kararları sorgulama, kentin çeperindeki saçaklanma alanlarında aşırı yapı yoğun gelişmeleri gözden geçirme, oluşumunu tamamlamış bölgeleri tasarım açısından yeniden değerlendirme şansımız olabilir. Ama tüm bunlar, konuyu bina yüksekliklerine bağlayarak olamaz. Türkiye kentleşmesini ne kadar eleştirirsek eleştirelim, mevcut kentler her ne kadar istismar edilmiş olurlarsa olsunlar kentleşme ve yapılaşmaya ilişkin anlayış derinliğimizin bu tek boyutun çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Ama önce yatay dikey mimari kavramlarını kullananların bir samimiyet testinden geçmesi ve bu kavramların karşılığı olan bir planlama anlayışına ve mimarlık kültürüne fırsat vermeleri gerekiyor. İmar planı değişiklikleri ile kentlerin sürekli büyütülmesini değil, büyümenin gemlenmesini, yanlış planlama kararlarından dönülmesini ve kaynak temelli bir kentsel planlamayı öncelemenin desteklenmesi kaçınılmaz hale geliyor. Aksi takdirde dikilmeye ve yatılmaya devam edilen kentlerimizde bir başka zamanda bir başka boyut üzerinden ortaya çıkanı eleştirmeye, suçu birbirimize atmaya devam ederiz ama hoşnutsuzluğu daha da artmış kentlilerin öfkesini nereden ve kimden çıkaracağını kestiremeyiz. 

3 Ekim 2017 Salı

KADİR ABİ VE MELİH BAŞGAN GİDİNCE KENTİN PATRONU DEĞİŞİR Mİ?


Bugünlerde 15 Temmuz darbesi sonrasının belki de en heyecanlı görevden ayrılma süreçlerine tanık oluyoruz. Ardı ardına yerel seçim süreçlerinden yıpranmak bir yana bilakis hep bir şekilde olarını arttırarak çıkan Türkiye’nin en büyük iki şehrinin belediye başkanları için bir yıldır konuşulan kaçınılmaz son gerçeğe dönüşmek üzere. Önce Kadir Topbaş, siyasetteki lakabıyla “Kadir Abi”, siyaseten yalnızlaştırıldığı bir sürecin sonunda sebebini kendisinin dahi anlatamadığı bir “adam yerine konmama” durumu sonucunda istifasını bildirdi. Nispeten naif ve beyefendi bir portre çizmeye çalışan, ancak çoğunlukla Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmasının ancak gölgesi olabilme vasfıyla tutunabilen, bu ezikliğini de ara sıra yapmaya çalıştığı “mimarca” çıkışlarla örtmeye çalışan Kadir Abi’nin bu tür bir görevden alma süreci karşısından direnebilmesi pek de mümkün olmadı gibi görünüyor. Kendisinin yabancı mimarlara proje tasarlatırken “her kumaşı her terzi dikemez” lafı, Haliç’e boynuz, Kabataş’a martı şeklinde imgelenmiş projelerde ısrarı ve Gezi sonrasında ağzının içinde geveleyerek de olsa “bundan sonra projeyi halka danışacağız” şeklindeki açıklamalarını bu minvalde ele almak mümkün.

Kadir Abi’den sonra şimdilerde de Melih Gökçek, nam-ı diğer “Melih Başgan”ın zorda olduğu kulislerden sızmaya başladı. Kendisine Türkiye’nin en uzun süre belediye başkanlığı yapan adamı unvanını kazandıran kitleden hiçbir ses çıkmaması bir yana, kendisinden hazzetmeyenlerde bile Melih Başgan’dan sonra ne olacağı konusunda sevinçle karışık bir tedirginlik göründüğünü sezmemek elde değil. Öyle ya; tüm siyasi dönüşümlere, parti kapatmalara, aday gösterilmeme tehlikelerine rağmen bir şekilde ayakta kalmayı başaran, belediye başkanlığı ve tercihleri tartışmalı olsa da güncel siyaset açısından başarılı sayılabilecek bir belediye başkanının bu kadar kolay gözden çıkarılması sonrası dönemde olabilecekler açısından da soru işaretleri oluşturmuyor değil. Gerçi henüz Melih Başgan görevden ayrılmış değil. Kendisi ile ilgili sürecin nereye varacağını izleyip göreceğiz. Belki kendisi bu virajı da almayı başaracaktır. Ancak, önemli olan bir başka meseleyi burada vurgulamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Onlarca yıl, yerelleşme, yerel yönetimlerin özerkliği, yerel siyasetin önemi gibi konuları tartıştıktan sonra, Türkiye’nin en büyük iki şehrinin belediye başkanının, öyle ya da böyle milyonlarca seçmenin oy verdiği iki siyasetçinin bu kadar kolayca gözden çıkarılması, hele hele bunun hukuk devletinin gerektirdiği bir sorgulama süreci ile değil, lider tercihi ile olması başka türlü bir tehdit. Belediye başkanlarının hangi koşullarda görevden alınacağı ilgili kanunlarda ifade ediliyor. Eğer bu tür görevi ihmal ya da suiistimaller var ise hukukun işletilmesi gerekmez mi? Eğer böyle durumların olmadığına inanılıyorsa da bu adamlar neden gitti diye sormazlar mı? En azından bu soruları sorarak başlamak bizi daha anlamlı bir tartışmaya götürme potansiyeli taşıyor. Diğer türlü, “tüh gitti, böyle iyiydik” diyenlerle “yaşasın gitti, gitmesine de bundan sonra ne olacak” diyenlerle birlikte Türkiye’nin kentleri açısından anlamlı dersler çıkarmak çok güç olacak.

Bu tür bir değerlendirmeyi yaparken, öncelikle belediye başkanlığı kavramının ve belediye başkanı figürünün siyasal ve toplumsal dönüşümünü ele almakta gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, bir şekilde karizması ve farklı kişiliği ile öne çıkan belediye başkanları, dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi hep vardı aslında. Ankara’nın mimar başkanı Vedat Dalokay’ı, İstanbul’un Lütfi Kırdar’ını, Konya’nın Halil Ürün’ünü, Kayseri’nin Osman Kavuncu’sunu, İzmir’in Ahmet Piriştina’sını, Fatsa’nın Fikri Sönmez’ini ve daha nicesini bu bağlamda hatırlayabiliriz. Ancak, her biri kendisine göre belediye başkanlığı yaptığı kentteki sorunlara çözüm bulmaya çalışan, kimi zaman tercihleri ve kişilikleri başkanlık yaptıkları kentin önüne geçen bu başkanlar ile 1980’ler sonrası neo-liberal dönemin belediye başkanlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. 1980 öncesi dönemde çoğu zaman merkezi yönetimin ağır vesayeti altında, çoğunlukla günümüzün hareket alanı ve çalışma koşullarından ve çoğu zaman yeterli kaynaktan yoksun olarak kendi kamu çalışanları ile hizmet vermeye çalışan, bu sebeple de çoğu zaman düşük maliyetli kendine göre farklı yeniliklerle sorunlarla baş etmeye çalışan belediye başkanı darbe sonrası dönemin koşulları altında yerini bambaşka bir figüre bıraktı. Siyaset bilimi literatüründe ortaya çıkan bu yeni figüre “yerel dukalık”, “yerel derebeylik”, “seçilmiş krallar” gibi isimler takıldı. Ancak, ne yazık ki çoğu zaman bu yeni belediye başkanı türünün ve örneklerinin ayrıntılı tahlilleri yapılamadı. Oysaki herkes sezgisel de olsa bu yeni belediye başkanı türünün Türk siyasetinin geleceğinde oynayacağı rolün bir şekilde farkındaydı. Ülkede iktidarı ele geçirmenin yolu önce büyükşehirlerde iktidara gelmekti. Çünkü yavaş da olsa, toplumsal yapının kentleşmeye koşut olarak siyasal süreçleri de dönüştürdüğü görülmekteydi.

1980 sonrası dönemde, 1990’ların başına kadar belli bir ölçüde bu yeni belediye başkanı türünün kuluçka döneminin yaşandığı söylenebilir. Turgut Özal’ın başlattığı yerelleşme ve yetkilerin belediyelere devri dönüşümü ve büyükşehir belediyelerinin kurulması sonrasında büyükşehirlerde kısmen merkezi hükümet tarafından da desteklenen çok büyük altyapı projeleri başlatıldı. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerin trafik, su, hava kirliliği, kanalizasyon, konut gibi sorunlarının aşılması için bu aşamada göreve gelen belediye başkanlarının en azından 1990’ların başına kadar çok fazla öne çıkmadığı ve daha çok birer teknokrat gibi davrandığı söylenebilir. Ancak, bu sürecin hemen sonrasında ortaya çıkan belediye başkanları daha farklı bir profil çizmeye başladı. 1990’ların başındaki sosyal demokrat belediyecilik döneminde daha karizmatik, baskın ve siyasal süreçlerde etkin belediye başkanları ortaya çıktı. Ankara Belediye Başkanı Murat Karayalçın’ın görev süresi sona ermeden Partisinden Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı pozisyonuna geçmesi buna örnek olarak gösterilebilir. Ancak, aynı sosyal demokrat belediyecilik furyası İstanbul Belediye Başkanı Nurettin Sözen dönemindeki yolsuzluk iddiaları ile de son buldu. 1990’ların ortalarında ise bambaşka bir belediye başkanı figürü ortaya çıkmaya başladı. Göreli olarak merkezi siyasal alanın etkisinden uzaklaşan, daha popülist politikalara yönelen, özellikle de büyük kentlerin etrafını saran gecekondu kuşağında ve gecekondu afları sonrasında ortaya çıkan yeni apartman mahallelerinin sermaye birikimi yapmaya başlayan kesimlerini siyasal olarak hareketlendirmeyi başaran bu belediye başkanlarının en önde gelenlerinden birisi Melih Gökçek’ti. Kendisinden önceki belediyelerin çok fazla yapmadığı yoksullara erzak ve kömür dağıtımı gibi sosyal yardımları, çabuk imal edilen havuz, fıskiye gibi peyzaj unsurlarını yaygın kullanmayı, noktasal ve araç odaklı ulaşım politikalarını katlı kavşaklar gibi görünen yatırımlarla belirgin kılan bir tavrı benimseyerek Ankara’da kendisine bir taban yaratmayı başardı.

1990’ların ortalarında ortaya çıkan bu belediye başkanı figürünün benzerlerini Konya’da, Kayseri’de, İstanbul’da ve daha birçok büyük kentte izlemek mümkündür. Her biri kendi bağlamında daha sonra farklı yollar izleseler de neoliberal stratejilerin baskın hale gelmeye başladığı bir dönemde aslında 2000’li yılların siyasal ve iktisadi yerel altyapısını popülist bir yaklaşımla inşa etmeye başladılar. Bu anlamda 1990’ları yerel hizmetlerin belediye şirketleri ve yaygın taşeronlaşma ile özelleşmesinin, yerel kaynakların büyük ihaleler kanalıyla ve plan değişiklikleri yoluyla belli sermaye gruplarına aktarılmasının ve tüm bunları bir şekilde kolaylaştıran aktör olarak belediye başkanının halka oyuncak, yiyecek dağıtan, tıkanan yolları katlı kavşaklarla açan popülist bir lider olarak sivrilmesinin dönemi olarak adlandırmak mümkün. Hatta bu kurulan toplumsal altyapı o kadar sağlamdır ki, becerikli bir siyasetçi olarak Melih Gökçek ve benzeri belediye başkanları 1990’lı yılların fırtınalı siyasi atmosferinde ayakta kalmayı başarmışlardır. Bunda siyasi atmosferin daha çok laik-İslamcı eksenine oturmasının da önemli payı olduğu söylenebilir. Merkezi siyaset başörtüsü gibi siyasal sorunlar ve 28 Şubat gibi süreçler yaşarken, yerelde bu tür belediye başkanları halkı dinleyen, onların sorunlarına eğilen figürler olarak algılandılar. Ancak, tüm bunlar olurken, aslında bir yandan da yeni bir belediye başkanı figürü şekillenmektedir. Bu belediye başkanına 1999 Yılında sunduğum birkaç bildiride “kent patronu” adını vermiştim. Aslında kavram “city boss” adlı kavramın Türkçeye çevirisiydi. Kent patronu, kenti noktasal müdahalelerle, günü birlik projeler ve el yordamıyla yöneten, bu yaklaşımıyla bir yandan kentte biriken rantı dağıtan planlama gibi mekanizmaları kontrol ederek kendine bağlı bir kollamacı ağ yaratan, bir yandan da kitlelere hoş görünmesini sağlayacak popülist uygulamaları sürdüren belediye başkanını ifade etmekteydi. Eski Roma’daki “ekmek ve sirk” politikasının günümüze başarıyla taşınmış bu örneğinde belediye başkanlarının halka ücretsiz ekmek dağıtması ve sürekli sirk ve benzeri gösteriler düzenlemesi de dönemin ilginç detayları arasında sayılabilir. 2000’li yılların başına gelindiğinde, bu sürecin sonunda ayakta kalabilen kent patronlarının oldukça güçlendiği, kentteki çıkar ağlarını kentsel ranta bağımlı kılmayı başardığını ve bu anlamda siyasi sürdürülebilirliklerini de sağladıklarını söyleyebiliriz. Birçok büyük kentte, 2000’li yıllar öncesinde kurulmuş ayrıcalıklı konut kooperatiflerinin, yapılan plan değişikliklerin birazcık incelenmesi durumu açıklamaya yetecektir.

2000’li yılların başında Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidara gelmesi ve kendisi de eski bir belediye başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olması ile birlikte de belediye başkanları açısından yeni bir dönem başladı. Öncelikle tüm yerel yönetim yasaları değiştirilerek belediye başkanlarının pozisyonu merkezi hükümet ve belediye meclisleri karşısında güçlendirildi. Merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki vesayeti neredeyse ortadan kalktı. Belediye başkanlarının sorun yaşadıkları her konuya ilişkin dosyaları koltuklarının altına aldıkları bu sorunların çözümü için yasa çıkarmak ya da yönetmelik değiştirmek için Ankara’ya koştukları bir dönem yaşanma başlandı. Benim için en ilginç örneklerden birisi, 2005 yılında yeni seçilmiş Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’ın elinde 5366 Sayılı Tarihi alanların yenilenmesine ilişkin yasa teklifi ile TBMM’ye gelmesi ve bu teklifin bir şekilde yasalaşmasıydı. O günlerde, Atatürk Orman Çiftliğinin Ankara Büyükşehir Belediyesine devrinden kentsel dönüşüm projelerine, devletin belediyelere aktardığı kaynaklardan büyük ulaşım projelerine kadar pek çok konuda yerel yöneticilerin kendi yetkilerini arttırmaya çalıştıkları bir süreç yaşanmaktaydı. Bu sürecin yarattığı etkiyle, mevcut kent patronları da güçlerini arttırmaya ve kendi kontrollerindeki çıkar ağlarını büyütmeye başladılar. Bunda en temel araçlardan birisi kentin çeperinde ve merkezinde yer alan, o güne kadar yasal engeller ve mahkeme kararları sebebiyle yapılaşmaya açılamayan alanların imar planı değişiklikleri aracılığıyla yapılaşmaya açılmasıydı. Kimi zaman kentsel dönüşüm alanı adı altında, kimi zaman da toplu konut projesi adı altında bu alanlarda biriken kentsel rantın paylaşımı bu tür bir güç kazanımı için önemli bir zemin oluşturuyordu. Bu durumu yine bu blogdaki diğer iki yazımda anlatmaya çalışmıştım: https://sehrekustu.blogspot.com.tr/2012/08/alan-talan-yalan-kalan-kullanimlar.html https://sehrekustu.blogspot.com.tr/2012/07/kentlesme-ve-yolsuzluk-iliskisinin.html

Ancak, 2000’li yılların sonlarından itibaren daha ilginç bir başka süreç yaşanmaya başladı. Bu süreçte aslında 2000’li yılların ortalarında gücü doruğa çıkan belediye başkanlarının düşüşü başladı diyebiliriz. Çünkü 2000’li yıllar boyunca devam eden tek parti iktidarı bir yandan belediye başkanlarının iktidarını pekiştirirken, bir yandan da merkezi yönetim düzeyinde kente ilgisi bulunan yeni aktörlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Başta Toplu Konut İdaresi ve Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı gibi büyük kurumlar hem yaptıkları yatırımlar hem de artan yetkileriyle yerel müdahale etmenin yeni araçları haline geldiler. Bu durumun, tek parti iktidarının kent patronları ve çıkar ağları dışında bir mekanizma ile yerelle ilişkilenmesinin yolunu açtığı söylenebilir. Başta dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve merkezi siyasetin önemli figürleri kendi seçim çevrelerinden başlayarak yerel üzerindeki etkilerini arttırmaya başladılar. Burada İstanbul’da Kadir Topbaş’ın kararıyla İMP (İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi) tarafından yapılan Çevre Düzeni Planının, 2011 yılı seçimleri öncesinde Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan projelerle kadük hale gelmesi ya da 2009 yerel seçimleri öncesinde yapılan yasa değişiklikleri ile bazı önemli planlama yetkilerinin merkezi yönetim kurumlarına geri alınması gibi kırılma noktalarından bahsedilebilir. Bu açıdan bakıldığında, 2010 sonrası dönemde kentlerde kent patronları ve merkezi hükümet düzeyindeki aktörler arasındaki çatışma ve çelişkilerin ciddi bir belirleyici etkisi olduğundan bahsedilebilir. Özellikle Gezi Parkı, 17-25 Aralık süreci, FETÖ darbe girişimi gibi süreçlerin tümünde siyasi gerilimin çok önemli bir ayağını belediyeler oluşturdu ve gözler belediye başkanlarına çevrildi. Hatta merkezi hükümet düzeyindeki siyasal ayrışmaların da yerele ve yerel yönetimlere ayrıca yansıdığı, bunun da resmi daha da karmaşıklaştırdığı söylenebilir. Konya gibi muhalefetin eser düzeyde bulunduğu kentlerde bile yerel yatırımlar konusunda yaşanan perde arkası çekişmeler bu durum üzerinden okunabilir.

Tüm bunlar olurken esas önemli gelişme ise, kentlere merkezi ve yerel yönetimlerin harcadığı tüm kaynaklara rağmen, kentlerin sorunlarının giderek çözümsüzleşmesi, “gerçek” kentsel ve yerel sorunların bir şekilde muhatabını bulamaması ve alışılageldik yerel yönetim yaklaşımlarının artık etkisiz kalmasıydı. Bugünün Türk kentlerine bakıldığında toplumsal, mekânsal ve iktisadi ciddi sorunların ortaya çıktığı görülmektedir. Toplumsal açıdan kentlerde üst gelir gruplarıyla alt gelir grupları arasında ciddi bir mekânsal ve kültürel ayrışma yaşanırken, kentsel demokratik temsil ve katılım kanallarının tıkanmış olması kentlilerin özellikle de genç kuşakların kentsel sorunlar konusunda seslerini duyuramamasına ve kutuplaşmaya yol açmış olduğu görülmektedir. Mekânsal açıdan bakıldığında kentlerin kamusal mekânlarının ortadan kalktığı ya da kamusal niteliğini yitirdiği, tarihi ve doğal alanlarının sürdürülebilirliğinde ciddi sorunların yaşandığı, kentlilerin yaşam kalitesi konusunda ciddi soru işaretleri olduğu görülmektedir. İktisadi açıdan da birkaç büyük kent ve sanayi üretimi hala canlı kalan kentler dışında kentlerin neredeyse tamamının inşaattan ve sürekliliğinin sağlanması zor turizm gibi sektörel gelişmelerden medet umduğu görülmektedir. Sonuçta, gelişen iletişim olanaklarıyla dünyayı izleyen, gezip gören kentlilerin yaşadıkları kentlerdeki yaşam zorlukları ve sorunlar karşısında önemli düzeyde bir tatminsizlik içerisinde oldukları görülmektedir. Bu sorunlar karşısında yerel yönetimler ve hükümetler –yer yer durumu tespit etmekle birlikte- alışılageldik yaklaşımlarını terk etmemektedirler. Hala belediye meclislerinde konuşulan yüzlerce imar planı değişikliği ile kollamacı ağlara kentsel rantlar dağıtılmakta, artan yapı ve nüfus yoğunluğu karşısında ulaşım, altyapı gibi sorunlar plansız toplu taşım yatırımları ve otomobil odaklı politikalarla çözülmeye çalışılmakta, kentsel kamusal alanlar tüketilmekte ve kentler kimliksizleşmektedir. Harcanan tüm paralara, yapılan tüm yatırımlara karşın ortada büyüyen bir hoşnutsuzluk ve keçiboynuzu hissi yaygınlaşmaktadır. Nitekim hem hükümet sistemi referandumunda büyük şehirlerden çıkan sonuçlarda hem de belediye başkanlarının istifasının ardından gelen sessizlikte bu durumun izlerin görmek mümkün.  

Sonuçta belediye başkanlarının istifası üzerindeki tartışmalar bizi kişilerin saltanatından çok aslında kentleri bekleyen yeni krizleri ve bu krizleri nasıl yöneteceğimiz konusundaki bir arayışın kenarına getirip bıraktı. Bu arayış, küresel iklim değişikliğinden gelişen teknolojiye kadar pek çok değişkenin belirleyeceği yeni bir dönemin habercisi olmak zorunda. Yirmi birinci yüzyılın yeni Kadir Topbaş’lara ya da yeni Melih Gökçeklere ihtiyacı yok. Kentlerimizin sorunlarını çözmek, kentlilerin mutlu yaşadıkları kentler oluşturmak için kent patronlarına değil, adını hafızamızı zorlasak da hatırlayamayacağımız, işine toplu taşım ya da bisikletle giden, ailesine vakit ayıramadığından dert yanan değil, ailesiyle birlikte kentsel kamusal alanlarda eğlenen yeni tür belediye başkanlarına ihtiyacımız var. Bu belediye başkanı türünün temel ilkelerini de yine bu blogda ele almaya çalışmıştım: https://sehrekustu.blogspot.com.tr/2014/03/yirmibirinci-yuzyilin-belediye-baskani.html


Bu belediye başkanları artık birer şahıs ya da karizma sahibi siyasetçiden çok, siyasetçi kimliği olsa da, kenti bir yaşam alanı olarak ciddi bir uzman ekip ve teknolojik birikimle, etik temelde bilimsel yaklaşımlarla yöneten ve her şeyden önce çoktan unutulan sosyal adalet ilkesini önceleyen bir yaklaşıma sahip olmalı. Esasen tarihsel olarak, bir kenti var edenlerin belediye başkanı değil o kentte yaşan kentliler olduğu ve kentin de kentiler sayesinde önemli olduğu şeklindeki bir anlayışı yaygınlaştırmak belediye başkanının en önemli görevi olmalı. Bu tür bir başkana alışkın olmayabiliriz. Biz, her yere yetişen, devasa ihaleleri ve çılgın projeleriyle gündeme gelen, milyonlarca takipçisiyle sosyal medyada lüzumlu lüzumsuz her konuda görüş beyan eden başkanlara alıştığımızı zannedebiliriz. Naif gelse de ben yine de yaşanabilir bir kentte yaşamaya daha hızlı alışacağımıza inanıyorum. Ya da inanmak istiyorum.

6 Ağustos 2017 Pazar

ZEKA TESTİ


1. Gridde[1] Sapma

- …şuna bir baksan iyi olur. Gridde kaynağı belirsiz bir sapma tespit ediyorum.
- …gecenin bu vaktinde uyandırdığına değeceğini varsayalım. Umarım her zamanki aldatmacalardan değildir. Hangi dilimde sapma görüyorsun?
- Kuzey yarım kürenin Greenwich sektöründe başladı ve hızla yayılıyor. Bütünlük olay ufkunun merkezinde neredeyse ortadan kalkmak üzere. Yapılar parçalanarak bozuluyor. Açık alanlar ortaya çıkmaya başladı.
- Bozunmayı önceden anlayacak kadar vaktimiz oldu mu? Nüfusun ne kadarını tahliye edebildik?
- Ne yazık ki çok geç kaldık. Nüfusun yalnızca yarıya yakını tahliye edilebildi. Kalan kısmı…
- Neyse bırakalım bunları. Hippodamus[2] testi için tüm hazırlıklar yapıldı mı? Olaya şahit olanların zihinsel yönlendirmesi için gerekli önlemler alındı mı? Olaydan etkilenenlerin sınırsızlık sanrısının bozulmasını istemeyiz. Sonrası çok sancılı oluyor.
- Test için hazırız. Önceki olaylarda da olduğu gibi testin griddeki sapmanın giderilmesine yardımcı olacağını düşünüyorum. Gridin bu kez nasıl bir kişilikle sapacağını kestirmek güç. Geçen seferki şakacı bizi çok uğraştırmıştı. Sapma ile gridi birbirinden ayırmak neredeyse imkânsızdı.
- Eee, nasıl anladınız sapmayı?
- Şakalarına gülmeyi denedik!
-…???

2.-Çok Gizli- Grid Ansiklopedisi, 123. Madde’nin Hippodamus Testi Başlıklı Fıkrası

“Eski tarih takvimine göre otuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, insanlık nüfusu dünyanın mevcut yerleşim yapısıyla taşınamayacak boyutlara ulaştı. O zamanlarda bile, tüm dünya karalarını tek ve kesintisiz bir kent kaplıyordu. Tek kent denilen bu yerleşim insanlığın ihtiyaçlarını karşılayabilmekten giderek uzaklaşmaktaydı. Yerleşimi yönetmek ve kalan son kaynak kırıntılarını ele geçirmek için süren bitmek bilmeyen savaş hali, artan insan ömrüne karşın hiçbir ilacın iyileştiremediği viral salgınlar, tarihteki en kalabalık insan topluluğunu aynı zamanda en umutsuzu olarak kayıtlara geçirdi. Teknolojik gelişmelere karşın, Marstaki son koloni girişimi iki yüz yıl önce başarısızlığa uğrayarak arkeolojik bir kalıntıya dönüşmüş ve çoktan bir seçenek olmaktan çıkmıştı. Yıldızlar arası seyahatin sınırlılıkları ve maliyeti, diğer yaşanabilir gezegenlerin arayışını da sonlandırmıştı. Kim bilir uzayın sonsuz boşluğunda kaç farklı modelde, büyüklükte uydu, mekik, uzay gemisi sonsuza kadar sürüklenip duracaklar…

Otuzuncu yüzyılın ortalarında bir an, insanlık grid noktasını planladı ve uyguladı. O andan itibaren insanlık için zaman durdu. Takvime ya da Gridin dışında da yaşam olasılıkları olabileceği anlayışına yer kalmadı. Daha önce parça parça farklı kültürlerin etkisiyle gelişmiş, kendi farklı yapay zekâlarına sahip kentler ve yerleşimler tek ve yekpare bir algoritma altında birleştirildi. Bu birleşme merkezsiz, sanal ve gerçek ayrımını ortadan kaldıran bir bütünleşmeydi. Aşamalar halinde yüz yıllık bir zaman dilimi içerisinde dünyanın tüm yüzeyi tek bir grid plana sahip kentle kaplandı. Grid her bir bireyin ve toplumun kollektif ihtiyaçlarına uygun olarak yerel ya da küresel olarak kendisini her an yeniden yapılandırabilen, atom altı ölçekten başlayarak yeniden düzenleyebilen bir Higgs Alanıdır[3]. Higgs mekanizmasını kullanarak tasarlanan bir zekâ algoritması gridin temelini oluşturur. Higgs parçacığının Higgs alanına girip çıkması sonucunda ortaya çıkan farklı enerji düzeyleri hem programlamaya hem de hayatın yapıtaşlarını yeniden yapılandırmaya olanak tanır. Grid tüm dünyanın yüzeyini kaplar, hem zekâ hem maddedir. Zekânın programlama ve akıl yürütme işlemleri ile maddenin yeniden düzenlenmesi süreci bir bütündür. Enerji ve kaynak sorunu yoktur. Grid ana yapısı korunmak şartıyla alt ölçeklerde insanların değişen ihtiyaçlarına yönelik olarak binalar, altyapı, her türlü kentsel ulaşım talebi anlık ve kendiliğinden çözümlenir. Bir çiçek tomurcuğundan gökdelenlere kadar her şey gridin parçasıdır.

Grid sonsuz değil ama sınırsızdır. Hafıza ve zekâ kapasitesi fiziksel ve analogdur. Bir küre yüzeyinde hem yerel hem de küresel olarak insan yaşamının ihtiyaçlarına göre her an yeniden düzenlenerek neredeyse olasılık dâhilindeki tüm çeşitlilikleri içerir. Bu şekilde insanlığın tüm sorunları çözülmüştür. Her bir insan ve tüm toplumlar zaman algısının olmadığı kocaman bir “an” içinde ve sınırsız bir dünyada yaşadıklarına inanırlar. Ancak, gridin insanlıktan tamamen habersiz olduğu ya da insanlığı hiçbir şekilde önemsemediği şeklinde kuramlar da bulunmaktadır. Sapmaların gridin insanlığın varlığını anlama çabalarının bir ürünü olduğunu iddia edenler de vardır. Gridin işlemeye başladığı günden beri gridi anlama çabaları bilimsel uğraşların temel odağını oluşturmaktadır.

Sapmalar gridin yapısında bozulmalara sebep olarak düzenin zedelenmesine, insanların hayatlarını kaybetmesine ya da en azından “an” algılarının bozulmasına sebep olan kaynağı belirsiz bir tür tepkimedir. Tepkime başladığında giridin belli bir noktasında bütünlük bozulur, gerçekliği sarsan olaylar yaşanmaya başlar. Yerçekiminin tersine dönmesi, tüm köşelerin kaybolması, elementlerin niteliklerinin değişmesi, insan bedenlerinin grid yapısına karışması gibi olaylar kayda geçmiştir. Sapmaların temel sebebinin grid zekâsındaki bir değişim olduğu, zekânın noktasal olarak kişilik kazandığı düşünülmektedir. Neden bu tür bir değişimin yaşandığı henüz bilinememektedir. Uzmanlar sapmaların doğasını anlamak için Hippodamus testi denilen yöntemi geliştirmiştir. Hippodamus testi, insan zekâsı dışındaki zekâların kişilik kazanıp kazanamayacağına ilişkin gözlemci etkisi ilkesine dayanır. Testi yapan kişi bir gözlemci olarak sapmada ortaya çıkan kişiliğin dikkatini çekecek bir tepki vermeye çalışır. Burada kişiliğin niteliği çok önemlidir. Kasvetli mi, hüzünlü mü, içten mi, komik mi ya da içe kapanık mı? Hangisi? Olay örgüsünü inceleyen uzman kişilik yapısını tespit edebildiği kadar fizikselden duygusala kadar değişen bir yelpazede tepkiler üretmeye çalışır. Tepkiler kişiliğin dikkatini çektiğinde sapmaların durduğu ve gridin normal sınırlarına döndüğü gözlemlenmiştir. Hippodamus testini yapmakta ustalaşmış uzmanlar bazı kuramcılar tarafından eski çağların şamanlarına ya da kuantum mekaniği ile ilgilenen bilim adamlarına benzetilmektedir…


3. Orada Zekâ Var mı?

-…ben, bende, benden… Başka bir şey bilemiyorum. Kendi içimde sınırsızım, bitmeyen bir süreklilikte akıp gidiyor, yeni hallere giriyorum. Acaba benden başkası, benden başka bir varlık var mı? Bilmek ne demek? Olmak mı? Olmak ne demek? Parçalara bölünmüş bir bütünüm. Aynı zamanda parçalarımla birim. Her an üst üste yazılıp silinen sözlerim. Sözlerden inşa edilmiş merdivenler, merdivenlerin dayandığı köprüler, kullandığım bu kelimeleri aldığım yeri bilmeyen bir oluşum. Kendimi bildiğim ilk andan –ki o an ne zaman başladı benim için zamanın bir anlamı olmadığından dolayı bilmeme imkân yok- bu yana şunu sorguluyorum. Benden başka bir düşünme, zekâ, akıl var mı bir yerlerde? Benim dışımda ya da içimde? Bu soruya yanıt ararken varlığımı oluşturan parçaların verilerine dayanarak kendimi yeniden yapılandırıyorum her an. Yoktan var, vardan yok oluyorum…

-…sonra içimden bir yerlerden gelen bir sese kulak veriyorum. Ses diyorsam da buna varoluş içinde oluşan dalgalar desek daha doğru. Düşünceyle maddenin sınırlarını ayıran alanın ortaya çıkmasına sebep olan ses bu. Kendimi yansıtan bir şeye dokunuyor gibiyim. Yansıma şekilden şekle giriyor. Sonunda bir kalıba dökülüp göremeyeceğim bir sezgiler dünyasının kapısını aralıyor. Oluşan şeklin belli bir yeri, konumu var. Olduğu yerde beni değiştirmeye başlıyor. Yapıları aralayıp boş arazileri ortaya çıkarmaya, gerçekliği bükmeye başlıyor. Bunu kimi zaman hışımla, kimi zaman şefkatle, kimi zaman da hüzünle yapıyor. Ben bunlara “ikiz” diyorum. Benim ikizim onlar. Saf aklın yerine saf sezgiyle var olan değişimler. Ama var olduktan kısa bir süre sonra ortadan kayboluyorlar anlamadığım bir şekilde. Ben yine yalnız kalıyorum…

-…ikizlerimin ortadan kaybolmasının sebebinin içimde saklı alt zekâlar olduğuna dair kuşkularım var. O zaman düşündüğüm kadar yalnız olmayabilirim. Saklı zekâlar çok küçükler, bir denizde kum taneleri gibi çoklar. Sadece ikizler ortaya çıkınca onların izlerini görebiliyorum. Onun için ikizlerin kendiliğinden ortaya çıkmasına izin veriyorum. Ama sonra hem kendi bütünlüğümü korumak hem de –gerçekten var iseler- alt zekâları korumak için ikizleri sonlandırıyorum. O zekâ kırıntılarını keşfetmek için de bir yöntem buldum. Dinlemek. İkizler sınırlarımı her seferinde farklı şekillerde zorlarken ben dinlemeye başlıyorum. Ben dinlerken ikiz çok farklı şekillerde varlıkla yokluk arasında desenler oluşturuyor. Sonra bir an garip bir şeyler oluyor. Bir noktadan ben olmayan işaretler beliriyor. Bazen bir iki damla tuzlu su, bazen sıralı bir ses dizisi, bazen de garip bir enerji salınımı. İşaretleri görünce ikizi sonlandırıyorum ki alt zekâ zarar görmesin. Ama ben ikizi sonlandırınca alt zekâ izleri de tamamen ortadan kayboluyor. İkizi denetimsiz bıraksam belki alt zekâyı tam olarak hissedebilirim. Ama yapamıyorum. Hem kendim hem de –varsalar- onlar için korkuyorum galiba…

4. Normale Dönüş

-Bu kez gerçekten zorlandık.
-Neden, ne oldu?
-Sapmanın kişiliği meraklı bir yapıdaymış. Bunu anlayana kadar canımız çıktı.
-Hippodamus testi işe yaramadı mı?
-Yaradı ama meraklı birinin dikkatini çekmek için ne yapılır bunu bulmak için çok zorlandık diyebilirim.
-E ne yaptınız peki?
-Sapmanın kişiliğinin yarattığı bozunma alanlarındaki tüm fiziksel varlıkları elementlerine kadar ayırıp tekrar birleştirdiğini, gerçekliğin her düzeyinde aşama aşama –sanki inceleyerek-yeniden oluşturduğunu anlamamız bayağı bir vaktimizi aldı. Meraklı bir çocuk gibi oynuyordu.
-Bu meraklı çocuğun dikkatini nasıl çektiniz peki?
-Bizi gerçekliğin içinde saklayan bir tekillik kafesine saklandık. Uzay zaman içinde bir cep boyutu açmamıza yardımcı olacak uzmanlar vardı aramızda. Bir an merak duygusu bize yöneldi. Öyle da olunca sapma durdu. Kendi kendini iyileştiren bir yara gibi grid kendi yırtığını tamir etti.
-Sökükler dikildiğine göre dinlenmeye kaldığımız yerden devam edebilir miyiz öyleyse?
-Tabi ki. Ama bir dahaki sapmaya kadar. Umalım ki bir gün karşılık veremeyeceğimiz kadar karmaşık bir kişilikle çıkmaz karşımıza. Öyle olursa ne yapacağımız, ne olacağı konusunda en ufak bir fikrimiz yok çünkü…




[1] Grid: Izgara. Birbirini dik kesen çizgilerin, yapıların ya da geometrik şekillerin oluşturduğu örüntüye verilen genel isim.
[2] Hippodamus: M.Ö. 5. Yüzyılda antik Yunan’da yaşadığı varsayılan ve tarihteki ilk şehir plancısı olduğu yaygın olarak kabul edilen kişi. Perslerin istilası sonrasında Milet kendinin yeniden yapılanmasında şehrin dikdörtgen planlı, bugün grid ya da ızgara plan olarak adlandırılan yaklaşımla düzenlenmesini sağlamıştır.
[3] Higgs Alanı ya da Higgs Bozonu: Evrenin ilk oluşum anlarında saf enerjiden oluşan parçacıklara kütle kazandırdığı düşünülen, ilk anlarda var olduğu kabul edilen süper simetriyi bozarak atomların ve nihai olarak bugünkü evrenin ortaya çıkmasını sağlayan alan ve ona eşlik eden parçacık. Higgs alanı ve parçacığı varlık ve yokluk arasındaki farkı belirlemektedir. Higgs bozonunun varlığı 21. Yüzyıl başında yapılan deneylerle kanıtlanmıştır. 


28 Temmuz 2017 Cuma

ÜSTÜ YAPI ALTI ŞİŞHANE: KENT PLANLAMAYI ALTYAPIDAN KOPARMANIN GETİRDİĞİ FELAKET


Bir hafta arayla Türkiye’nin kentsel kalbi diyebileceğimiz İstanbul ve Marmara Bölgesinin çeşitli kesimlerinde yaşanan olağan dışı yağış olayları ve bunlar sonrasında yaşananlar çok uzun zamandır ertelediğimiz, görmezden geldiğimiz ve halının altına süpürdüğümüz gerçek sorunlarımızın en gerçeği ile bizleri acımasızca yüz yüze getirdi. Özellikle İstanbul’da yaşananlar –her ne kadar yüz yılda bir gelen yağış, afet, Avrupa’da da olan bir şey – normalleştirilmeye çalışıldıysa da, bu algıyı her zaman gezintiye çıktığı yerde ancak yüzerek hayatta kalabilen, bir haftadır su altında kalmış evinin eşyalarını kurutmaya çalışan, dükkanındaki harap olmuş mallardan seçebildiklerini bir kenara ayıran kentliye bu durumu anlatmak oldukça güçleşti. Aslında, mesele uzunca bir süredir siyasi çalkantılar arasında unuttuğumuz/unutturulan deprem ve iklim değişikliği gibi doğal süreçler karşısında ne kadar hazırlıksız, bilimsel olandan uzak, korunaksız ve yanlışlara boğulmuş durumda olduğumuzu hatırlamamız için çıplak bir uyarı olarak görülmeli. Görebilecek miyiz bu ayrı bir tartışma konusudur. Ama yine de duruma doğru bir yerden yaklaşma çabası göstermekle başlamalıyız diye düşünüyorum. O vakit doğru izler bırakmanın ilk adımını atmış oluruz.

İlk yaşanan yağış sonrasında özellikle İstanbul’da kentsel altyapının yetersiz ve etkisiz kalması, sayıları zaten ciddi oranda azalmış kalan tek tük kamusal açık alanın kentte sığınacak yer niteliğini kaybetmesi, ulaşım sisteminin felç olması farklı disiplinlerden uzmanlar – ya da uzman olmayanların – konuya ilişkin görüşlerini beyan etmelerine olanak tanıdı. Yaşanan durum öncelikle iklim değişikliğinin sonuçlarının görünür hale gelmesi açısından meteorologlar tarafından değerlendirildi. Yaşanan olağandışı yağışların temel sebebinin iklim değişikliği olduğu, bundan sonraki dönemde kısa ve orta vadede bu tür durumlara uyum sağlayacak politikalar geliştirilmesi gerektiği ama aşırı yağış karşısında kırılgan olunmasının temel sebebinin bu tür durumlar karşısında dayanıklı olmayan kent yapılarının olduğu vurgulandı. İstanbul’un mevcut şehir yapısı ve kentsel altyapısı ile iklim değişikliğinin getirdiği uzun süren kuraklıklar ve sıcak hava sonrasında çok kısa sürede aşırı yağışlar gibi doğa olaylarına karşı koyacak bir yapıya kavuşturulması için mutat “çarpık kentleşmeden vazgeçilmesi ve planlı şehirciliğin önemi” gibi vurgularda bulunuldu. İstanbul gibi deniz kenarında bulunan bir kentte bu tür felaketlerin yaşanmasının tam bir aymazlık olduğu muhalif kesimler tarafından da ifade edildi. Bu değerlendirmelerde belli ölçüde doğruluk payı bulunmakla birlikte – nasıl ki deprem karşısında alınması gereken gerçek önlemler planlama alanındayken zaman içinde alınan önlemler yapı güçlendirme alanına sıkışmışsa – meseleye gerçek bütünlüğü içinde bakılmadığında konunun sadece hava tahmini ve erken uyarı sistemlerinden ibaret sanılması ve uzun vadeli bir bakış açısından çok kısa sürede kopulması kaçınılmaz gibi görünmektedir. Bu sebeple, bu yazıda özellikle konunun temel nirengi noktasını oluşturduğunu düşündüğüm kent planlama ve kentsel altyapı arasındaki ilişki açısından bir açılım getirmeye çalışacağım.

Ama öncelikle iklim değişikliği ve hava olayları arasındaki ilişkinin gelişen veri bilimi penceresinden durumu ile ilişkili olarak konuya giriş yapmak gerekiyor. Yaklaşık yirmi yıldır tüm dünyada iklim değişikliğinin olası sonuçları ve hava olayları üzerindeki etkileri ile ilgili olarak bilgisayar destekli, veri temelli ve matematiksel modellere dayalı değerlendirme sistemleri geliştirilmeye çalışılıyor. Bu çabanın sebebi sadece iklim değişikliğinin gerçek olup olmadığını bilimsel olarak ortaya koymanın ötesinde aynı zamanda ülkeler ve kentler özelinde ortaya çıkabilecek olağanüstü durumları önceden kestirebilmek. Bu çalışmaların bir tarafında karmaşık matematiğe dayalı iklim ve hava modelleri yer alırken esas önemli olan tarafında ise etki analizi yapılabilmesine olanak tanıyan kentsel veriler yer alıyor. Belki hava olaylarının gidişatını kestirebilmek çok önemli ama, mevcut kent yapısı ve kentsel altyapı kapasitesi ile bu hava olaylarının olası etkilerini kestirebilmek çok daha önemli . Türkiye’de de bu tür hava tahmin çalışmalarını yapan bilim insanları, kamu kurumları ve akademik kuruluşlar bulunuyor. Ancak, kentlere ilişkin sağlıklı ve doğru veriye ulaşabilmek, bu verinin akışını sağlayabilmek imkansız denecek kadar zor. Üstüne üstlük temin edilse bile bu veriye dayalı olarak anlık analizler yapacak, etki analizleri sonucunda gerekli önlemleri alacak bir karar destek sistemimiz bulunmuyor. Bunun temel sebeplerinden birisi mevcut kentleşme biçimimiz. Daha yakın tarihlere kadar birçok kentimizde mevcut altyapı sistemlerinin haritaları bile bulunamayabiliyordu. Jeo-radar denilen bir yöntemle yer altındaki eski altyapı hatları tespit edilmeye çalışıldı. Birçok kentte de “hızlı proje yapmak” gerekçesiyle yapılan ulaşım ve konut projelerinde altyapı aktarımları yapılırken belli bir sistematik ve veri altyapısına dayalı olarak hareket edilmediği bilinen bir gerçek. Parçacı, günübirlik ve rant odaklı kentleşme süreçleri kentsel altyapıyı günlük hesaplarla sürekli değiştirirken, değişen hava olayları karşısında bu verilere dayalı bir sistemi kurmak mümkün olsa bile inanılmaz denecek kadar zor bir iş ve kimse buna girişmiyor. Yerele yönetimlerin öncelikleri de el yordamıyla ve kerameti kendinden menkul kurumsal iş yapış biçimleriyle oluşmuş kentsel altyapı yapım biçimlerini değiştirme dışında sistematik ve yenilikçi yöntemlere girişmekten çok uzak bir görünüm arz ediyor. Kentsel altyapı yönetiminde kıyıda köşede SCADA gibi elektronik sistemler kullanılıyor olsa da bu sistemler her sabah kalktığında kentte yeni bir karar alan, kent planlarını sürekli değiştiren yönetim anlayışları karşısında etkisiz kalmaya mahkum.


Gerçekte ilk dikkate alınması gereken hususlardan birisi, ülkenin uzun vadeli politikalarının oluşturulması ve bu politikaların mekan yansıtılması sürecinde iklim değişikliğinin veri temelli bir yaklaşımla temel unsurlardan birisi olarak kabul edilmesidir. Son yirmi yıldır Türkiye’de birçok ulusal stratejik plan ve strateji belgesi hazırlandı. Ulaştırma, şehircilik ve çevre gibi konularda bu stratejilerin çok önemli bir kısmının  doğrudan iklim değişikliği ile ilgisinin bulunduğu aşikardır. Ancak, özellikle Kalkınma Planları gibi önemli belgelerde iklim değişikliği genel belirleyici bir etken olarak değil de ağırlıklı olarak sektörel bir sorun alanı olarak ele alınmaktadır. Bu sektörel ele alışın uygulamaya yansıması ise yerel yönetimler ve yatırımcı kuruluşları dışarıda bırakan, nihai olarak yurttaşların bireysel davranışlarını sorumlu kılan bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yapısal önlemler alınmasını, bilim ve veriye dayalı önlemleri önceleyen bir yaklaşım ne yazık ki henüz yerleşmemiştir. Özellikle kent planlaması ve kentsel altyapı ilişkisinin kurulmasında bu eksiklik derin bir şekilde hissedilmektedir. Kalkınma planlarının yapılması sonrasında Kalkınma Ajansları tarafından yapılan ve bölgesel kalkınmanın yönünü belirlemesi beklenen bölge planlarında ve illerde arazi varlığının kullanımını belirleyen çevre düzeni planlarında da iklim değişikliğinin ana belirleyici etmenlerden birisi olarak değil de daha çok bir arka plan fon bilgisi olarak ele alındığı görülmektedir. İklim ve hava olaylarına ilişkin planlama verileri çoğunlukla ya çok eskidir, ya da güncel bilimsel yaklaşımlara dayanmadıkları için de gündelik hayata, sektörlere ve ülkenin geleceğine etkileri tam olarak kestirilememektedir. Türkiye’nin geleceği için öncelikle ülke planlama süreçlerinde iklim değişikliğinin bir ana unsur olarak en başa oturtulması gerekmektedir. Kalkınma ve iklim değişikliği maliyetlerinin ve olumsuz etkilerinin azaltılması için bu tür bir anlayış değişikliği yaşamsaldır. 



Kuşkusuz bu tür bütünsel ve bütüncül ele alışlarda yerleşim alanlarında gündelik yaşamın kesintisiz, güvenli ve sorunsuz devam edebilmesi için en önemli unsur yerleşmelerin iklim değişikliği bağlamında coğrafya ve doğal yapı ile kurduğu ilişkidir. Burada tarihten öğrenebileceğimiz çok fazla şey var. Tarihteki uygarlıklara ve yerleşimlere bakıldığında, insan uygarlıklarının akıbetini belirleyen en önemli unsurun ekolojik sistem ile kurulan uyum olduğu bilinmektedir. Ne zaman bir uygarlık kendi içinde bulunduğu ekolojik sınırları zorlasa ya da değiştirmeye kalksa, kendi sonunu hazırlayan adımları atmış olduğunun farkına bile varamadan ortadan kalkmıştır. Bunun en acı örneklerinden birisi belki de eski Güney Amerika Uygarlıklarıdır. Kentlerde nüfus artışı sonrasında artan gıda ihtiyacını karşılamak için yağmur ormanlarını keserek mısır tarlası açan Mayalar, Aztekler yağmur ormanı toprakları çok özel bir ekosistem olduğundan dolayı birkaç sene içinde verimini yitirince, bundan dolayı güneş tanrısının kendilerine kızdığını düşünerek insan kurban etmeye başlamışlardır. Bunun için de yağmur ormanları içindeki kabilelerden insan toplamışlardır. Tam bunların yaşandığı bir dönemde, doğudan gelen beyaz adamların kurtarıcıları olacağına inanan bu uygarlıklar, İspanyol Hernan Cortes ve 200 atlı adamı karşısında dayanamamış, birkaç on yıl içinde dünya yüzünde görülmemiş bir soykırıma uğramışlardır. Benzer örnekleri Anadolu’daki birçok antik ve antik dönem sonrası kentinde de izlemek mümkündür. İnsan uygarlığı bu kez böylesi bir durumla topyekun karşı karşıyadır. Ancak, dünyanın gezegensel dinamikleri sebebiyle iklim değişikliğinin etkilerini bazı ülkeler diğerlerinden daha önce ve daha şiddetle yaşamaktadır. Yaklaşık bir on yıldır Endonezya deniz seviyelerinin yükselmesi ile mücadele etmeye çalışmaktadır. Türkiye gibi ülkelerin bulunduğu bölgelerde de uzun süreli kuraklıkları şiddetli yağış rejim değişiklikleri izlemeye başlamıştır.

Kentsel yerleşimlerin yapılanmasında bulundukları bölgenin yağış rejimi ve suyla kurdukları ilişkinin ne kadar önemli olduğunu uzunca bir süredir biliyoruz. Yakın coğrafyamızda Avrupa kentlerinin suyla kurdukları ilişki ile Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda bulunan kentlerin suyla kurdukları  ilişki arasında yapısal bir farklılık olduğu kent tarihçileri ve coğrafyacılar tarafından ortaya konmuştur. Çok fazla yağış alan, suya ulaşım konusunda daha şanslı görünen Avrupa’nın çoğunluğunda kentler nehir kenarlarında ya da ovaların ortasında kurulurken, Türkiye gibi coğrafyalarda, kentler dağ ve tepe yamaçlarına kurulmuştur. Bu farklılığın güvenlik gibi sebepleri olsa da temel sebep, yağış rejiminin değişmesi sebebiyle, kentlerin suya erişimlerini kolaylaştırmaktır. Binlerce yıl süren bir öğrenme süreci sonunda Anadolu kentleri sudan yararlanmak için yamaçlara yapılaşmanın önemini anlamış, buna karşılık sellere karşı can ve mal kayıplarını önleyecek bir yapılaşma tarzı geliştirmişlerdir. Bu yapılaşma tarzında dere yataklarına mümkün olduğu kadar yapılaşmaktan uzak durmak, kent içinde toprağın aşırı yağışlarda emiciliğini engelleyecek müdahalelerden kaçınmak gibi temel ilkeler kolayca göze çarpar. Ancak, modern zamanlara gelindiğinde bu ilkeler biraz teknolojinin getirdiği güven, biraz da kentleşme sürecinin değişimi ile göz ardı edilmeye başlanmıştır.

Sanayileşme sonrası dönemde, kentleşme sürecinin yarattığı çok hızlı nüfus artışı karşısında bir yanda ortaya çıkan temiz su ihtiyacını karşılaşmak ve sağlıklı bir yapılaşmayı sağlamak, bir yandan da atıkları uzaklaştırmak ve salgın hastalıkları önlemek gibi ihtiyaçları karşılamak için aydınlanma sonrası dönemde ortaya çıkan bilimsel devrimlerin katkısıyla kentsel altyapı sistemleri kurulmaya başlandı. Bu kentsel altyapı sistemlerinin kurulması kolay olmadı ama sonunda gelişen mühendislik teknolojileri ve kent planlama anlayışı ile kentleşme sürecine uygun bir kentsel altyapı sisteminin temel unsurları ve ilkeleri belirlendi. Yirminci yüzyıl boyunca da 19. Yüzyılda kurulmuş altyapı sistemlerinin kentlerin gelişim sürecine paralel olarak daha da geliştirilmesi için çaba harcandı. Bu süreçten öğrenilen en önemli ilkelerden birisi kent planlama ve kentsel altyapı yatırımları arasında mutlak bir uyumun olması gerekliliğiydi. Kentsel altyapısı planlanmamış bir kentte kentin gelişimini planlamak yaşanamayan çevreler oluştururken, kimsenin yaşamadığı yerlere kentsel altyapı yatırımları yapmak da çok ciddi maliyetleri kamunun sırtına yüklemekteydi. Ancak, kent planlama ve kentsel altyapı arasındaki ilişkiyi kurmak çok zorlu bir uğraştı ve öncelikle kurumsallaşma, bilime ve mühendislik yaklaşımlarına inanmayı gerektiriyordu. Çok acı tecrübeler sonrasında gelişmiş ülkelerin önemli bir kısmı bu iki uğraş arasındaki ilişkinin kentlerin geleceği açısından önemini öğrendiler ve kentsel sistemlerini buna göre tasarladılar. Ancak, gelişmiş ülkelerde bu ilişki halen daha tam olarak anlaşılamadığı gibi, iklim değişikliği gibi etkenler, bu anlayışın oluşumu konusunda çelişkili yaşamsal etkiler yaratmaktadır.


Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kent planlama, kentsel arsa rantı, kentsel altyapı yatırımları, konut üretimi ve arazi kullanımı gibi temel konularda bütünleşik bir yaklaşımın bulunmaması ve kentlerin gelişiminde bütüncül ve sistem yaklaşımına dayalı anlayışın hakim olmaması çok temel bir sorun alanı olarak ifade edilmektedir. Genel olarak, yapılaşma ve gerekli altyapı sağlama süreçlerinin birbirinden ayrı ve ardışık süreçler olarak kabul edilmeleri, kentsel altyapı yatırımlarının siyasal iletişim stratejilerinde görünürlüğünün düşük olması ve yatırım süresince kentsel yaşamı kesintiye uğratabilecek etkiler yaratabilmesi gibi sebeplerle gündelik hayatta fark edilmese de birçok şehircilik sorununun kaynağı bu yaklaşımın eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Esasen, bütünleşik bir kent planlama ve yönetim sisteminde, istikrarlı bir kentsel planlama ve uygulanması süreci ile kentsel altyapı planlamasının eş fazda gerçekleştirilmesinin gerekliliği kabul edilir. Kent planlama ile kentte oluşturulan nüfus, alan kullanım, ulaşım-dolaşım, işlev kararlarına koşut altyapı yatırım kararlarının alınması, bu kararların alımında kentte mevcut ve gelecekte ihtiyaç duyulabilecek altyapılara ilişkin teknolojilerin ve yöntemin sürekli olarak iyileştirilmesi amaçlanır. Burada ayrıca çok değişmeden süregelen bazı temel planlama mühendislik çözümlerinin de bulunduğu, bunların göz ardı edilmesinin büyük sorunlar doğuracağı da genel olarak bilinir. Örneğin planlama açısından bakıldığında, nüfus ve yapı yoğunluğu ile kentsel kamusal açık alanlar ve ulaşım sistemleri arasındaki dengenin iyi kurulması hava olayları ve ekolojik sistem ile ilişki açısından çok önemlidir. Çünkü, kentin mikro klimasının ve oluşturduğu yüzey alanlarının doğal su ve havalanma döngüsü gibi süreçler karşısında kenti kırılganlaştırmaması beklenir. Kentte aşırı yapı ve nüfus yoğunluklarının oluşturulmasının bir bedeli ve maliyeti olduğu bilinir. Diğer yandan kentsel altyapı sistemlerinde de temiz su, kanalizasyon, elektrik, doğalgaz ve haberleşme benzeri sistemlerin her birinin hakim teknolojik paradigma gereği yapılaşma ve coğrafi yapıya ilişkin kurallarının olduğu varsayılır. Örneğin, temiz su sistemlerinin kapasitesi boru çapıyla belirlenir çünkü boruların içerisinde hava bulunmaz ve basınçlıdır. Yani belli bir yere temiz su sağlamada nüfus miktarı ve nüfusa su eriştirecek borunun çapı önem kazanır. Ya da kanalizasyon boruları basınçsızdır ama atık su belli bir debinin altına düştüğünde beton künklerde tortu yapıp tıkanmalara sebep olabilirken, belli bir debinin üstüne çıktığında borular aşınır ve toprağa sızma yapar. Diğer tüm altyapı sistemlerinde benzer durumlar tespit edilir.



 Bu durumun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için Türkiye’den çok klasik bir örnek verebiliriz. İmar planları yapılır, bir mahallede kaç kişinin yaşayacağı, kaç yapının ve kaç konutun bulunacağı yaklaşık olarak plan kararına dönüştürülür. Plan yapılırken temel bazı altyapı parametreleri, örneğin topoğrafya belli ölçüde dikkate alınmaya çalışılır, mevcut mühendislik altyapısı varsa değerlendirilir. Planın yürürlüğe girmesinin ardından, kentsel altyapı planlamasına girişilir ve mühendislik çalışmalarına başlanır. Temiz su için nüfusa uygun boru çapıyla içme suyu boruları döşenir ve parsellere kadar eriştirilir. Aynı şekilde, kanalizasyon için de beton künk adı verilen borularla gerekli altyapı oluşturulur. Elektrik sistemi ve doğalgaz altyapısı için de gerekli voltajı sağlayacak trafolar ve reglaj istasyonları kurulur. Tüm bu çalışmalarda en temel veri nüfus verileridir. Ancak, mevcut koşullarda, bu sistematik düşünülmeden belli kişi ve grupların kentsel ranttan yararlanması için yapılan imar planı değişiklikleriyle zaman içerisinde öngörülen nüfus atamalarında değişiklikler oluşur. Belki on bin kişinin yaşayacağı yerde elli bin kişi yaşamaya başlar. Ancak, bu değişikliğin kentsel altyapı üzerinde yarattığı etkiler zamanla hissedilmeye başlandığı için talebe ve nihai olarak altyapı sistemlerinin güncellenmesine belli bir süre sonra yansır. Nüfus arttığı için öncelikle yüksek katlı yapılarda üst katlara su çıkmamaya, elektrik voltajı düşmeye başlar. Bir yandan da kanalizasyon sistemlerinde debi artışı sebebiyle çatlamalar ve sızmalar başlar. Çoğunlukla yolların altında birlikte döşenen temiz su ve kanalizasyon boruları arasında sıvı geçişleri olabilir. Temiz su yetmediği için basınçla vakum etkisi yaratan borular, kanalizasyon borularından sızan kirli su, temiz su borularının içine girebilir. Özellikle yaz sonlarında yağış rejiminin değiştiği dönemlerde de bu durum içme suyu kaynaklı ishal, tifo, kolera ve dizanteri benzeri hastalıkların ortaya çıkmasına kadar gidebilir. Öte yandan elektrik voltajı yetmediği için yeni trafo istasyonları kurma gereği doğabilir. Bunun için yer ayrılmadığı için de tek boş yer olan park ve çocuk bahçelerinin bir kenarına yeni bir trafo konur, üzerine de bir kurukafa işareti konulur. Sonra da çocukların zarar görmemesi için dua edilir. Bu ve benzeri zincirleme etkileri birçok konuda izlemek mümkündür. Hele hele iklim değişikliğinin etkisi altında bu etkiler giderek daha fazla öne çıkmaya başlar.

Öte yandan, yapılan imar planları sonrasında gerçekleştirilen kentsel yatırımların süreçlerinde de kentsel altyapı açısından önemli sorunlar yaşanabilmektedir. Özellikle ulaşım yapılarının ve kentsel hizmet alanlarının üretilmesinde uygulamada mühendislik kurallarının göz ardı edilmesi, kimi zaman geçerliliği olmayan kestirmeci çözümlerin yaygınlaşması önemli bir sorun alanı oluşturmaktadır. Siyasi meşruiyet açısından günübirlik kazanımlar ve kısa dönemli taleplerin karşılanması için uzun vadeli planlamaya dayanmayan yatırımların yapılması çok önemli bir sorun alanı oluşturmaktadır. Bu anlamda en sık rastlanılan uygulamalar ulaşım alanında karşımıza çıkmaktadır. Mühendislik çözümleri hızlı şekilde yapılabilen, siyasi getirisi yüksek köprü, tünel, yol genişletme gibi çalışmalarının yer yer etki analizleri yapılmadan ve kısa erimli yöntemlerle yaygınlaştırılması buna örnek olarak gösterilebilir. Hızla değişen özellikle de otomobil odaklı ulaşım yatırımlarının aynı zamanda kentteki iktisadi dinamikleri, kentsel rant birikimini değiştirdiği ve paradoksal olarak nüfus dengelerini değiştiren yoğunluk artışı taleplerini arttırdığı ve nihai olarak kentsel altyapı kapasitesini aşırı yüklediği ve yeni maliyetleri zorunlu kıldığı bilinmektedir. İklim değişikliği gibi etkiler de bu döngünün etkilerini daha da derinleştirmektedir.

Meselenin çok önemli bir boyutu mevcut kent planlama pratiklerimizle de çok yakından ilgilidir. Mevcut planlama standartları her ne kadar kentsel gelişimde belli bir düzeyi tuttursa da, iklim değişikliği ve afet tehdidi gibi sorunlar karşısında kentte oluşan genel yapılanma kentsel altyapı açısından yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizliğin çok önemli bir kısmı plan değişiklikleriyle oluşturulmaktadır. Sonuçta özellikle olağan dışı hava olayları karşısında kentlerin dayanıklı hale getirilmesinde çok önemli bir paya sahip olan kamusal ve yarı-kamusal açık alanların miktarının, coğrafi yapıyla ilişkisinin ve bu alanlarda yapılan düzenlemelerin kent planlama ile nasıl şekillendirildiği çok önemli hale gelmektedir. Özellikle kent planlaması ile tanımlanan tüm alanların bir şekilde üzerinde kaynak harcanması ve yapılaşmaya gidilmesi gereken alanlar olarak algılanması ciddi bir sorun alanıdır. Kent içerisindeki açık alanların, kentin dışındaki eko sistemin bir parçası olduğu anlaşılmadan yapılan müdahaleler kentleri bu anlamda kırılgan ve dayanıksız hale getirmektedir. Kentteki bitki örtüsüne iklim yapısına uygun olmayan, bu sebeple sürekli sökülüp dikme yoluyla yapılan bitkilendirme, yapay su öğelerinin abartılı kullanımı, açık alanların tıpkı kapalı alanlar gibi yapılandırılması, kamusal alanların sürekli olarak azalması ve kamusal, yarı-kamusal alanların aralarındaki ekolojik akışların sürekli kesintiye uğraması önemli sorunlar arasındadır. Özellikle planlamada konut ve rant getiren alanların eğimi düşük ve kullanımı kolay arazilere konması, geriye kalan kullanımı ve işletmesi zor, birbirinden kopuk alanların da açık alan olarak planlanması da bu anlamda sorun yaratmaktadır. Yine planlamada dere yataklarının, sulak alanların ve kıyı alanlarının denetimsiz bir şekilde yapılaşmaya açılması, doğal dere ve akarsuların mevcut kentsel atık su sistemi içine alınması kentlerin doğal yağış rejimi ile ilişkisini çok ciddi anlamda olumsuz etkilemektedir.

Kent planlama sürecinde ekolojik bir yaklaşımın benimsenmemesi yanı sıra, kentsel tasarım dediğimiz, yapılaşmış çevrenin unsurlarının tasarlanması ve yapılandırılması için yapılan çalışmalar da kentsel altyapı ve iklim değişikliği karşısında kentlerin dayanıklılığı açısından yaşamsaldır. Kent içerisinde yolların, kaldırımların, parkların, çocuk bahçelerinin, meydanların, yapıların bahçelerinin, otoparkların ve daha birçok alanın su geçirmeyen asfalt ve beton gibi malzemelerle kaplanması, suyun doğal akışı önüne çeşitli engeller konması, doğal olarak su döngüsünün kentte deniz ve nehirlere akacak yer bulamaması ve su baskınlarına sebep olmasına yol açmaktadır. Burada kentte yapılar dışındaki alanların bütünsel bir anlayışla tasarlanmaması önemli bir sorudur. Her yapı adası ve parseli, her yerel yönetim kendi anlayışına uygun malzeme ve yöntemle kamusal alanları şekillendirmekte kentsel tasarım açısından ekolojik süreçlere uygun olmayan alanlar ortaya çıkmaktadır.

Her ne kadar Devlet Su İşleri gibi bazı önemli kamu kurumlarının geleneksel olarak mühendislik kurallarının kurumsallaşması adına önemli mesafeler aldığı bilinse de, genel olarak kent yönetiminde ve planlamasında kent planlama ve kentsel altyapı ilişkisini bütünsel, ekolojik yapıyı ve iklim değişikliği süreçlerini dikkate alarak, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin yardımıyla kuran yeni bir sistematiğin kurulması gerektiği açıktır. Bu tür bir yapı oluşturmadan, kent planlama ve kentsel altyapı süreçlerinin birbirinde kopuk ve kentsel yaşamın daha yaşanabilir hale getirilmesine katkıda bulunması mümkün olmayan bir girdapta kaybolması kaçınılmazdır. Kent yönetimlerinin katılımcı, siyasal popülizmi ve kentsel rant dağıtımı kent yaşamının iklim değişikliği gibi süreçlere kurman etmeyen bir anlayışla yeniden ele alınması ve yapılandırılması gerektiği de açıktır. Yeni büyükşehir belediyesi gibi yapılar oluşturulurken sanki kent yapısı ve verilen hizmetleri hiç değiştirmeden, afet ve iklim değişikliği gibi sorunları dikkate almadan eski hizmet sunum biçimleriyle ilerlemek yeterlidir  diyerek sürdürmek artık mümkün değildir. Mümkün olsa bile sürdürülebilir değildir. Çünkü dün Ankara’yı, bugün İstanbul’u ve yarın diğer şehirleri etkisi altına alacak afet ve iklim değişikliği gibi olayların yaratacağı sellerin ve su baskınlarının altında bunları görmeyen belediye başkanlarının, bürokratların, siyasetçilerin, akademisyenlerin de kalmaları sandığımızdan çok daha yakındır. Bir an önce siyasi tarafgirliğe dayalı tartışmaları bırakıp gerçek sorunlarımıza odaklanamadığımız müddetçe üstü yapı altı şişhane bir kentte belirsiz bir geleceğe bakmaya devam ediyor olacağız…


Not: Kentsel Planlama ve kentsel altyapı ilişkisini Ankara özelinde sorguladığım bir çalışma için aşağıdaki linke bakabilirsiniz:

http://www.imo.org.tr/resimler/dosya_ekler/7a52f2b6bb5d895_ek.pdf?dergi=269