Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

2 Mayıs 2017 Salı

BÜYÜKŞEHİRLER REFERANDUMDA NEDEN “NAAAYIR” DEDİ?



Son üç ayımızı toz duman arasında ülkenin kaderini etkileyecek bir referandum süreciyle geçirdik. Parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı verilen Türk tipi başkanlık sistemine geçiş için yapılan referandum öncesinde, Haziran seçimleri sonrasında bir türlü ortaya çıkmayan ilginç siyasi koalisyonlarla yürütülen bir propaganda dönemine şahit olduk. Bir sertleşip bir yumuşayan söylemlerin, siyasi iletişim alanındaki yaklaşım ve kuramların, “evet” tarafı lehine açık bir şekilde adaletsiz bir seçim sürecinin etkisi altında neredeyse toplumun çok kısıtlı bir kesimi neye karar vermekte olduğunun farkına varabildi. Korku ve tedirginlik dalgalarının etkisi altında perde altına çekilen akılcılığın yerine duygular ve bilinçaltı dünyasının kompleksleriyle netice alınan bir siyasi deneyin kobayları gibiydik. Geçmiş hayallerle gelecek hülyaları, şimdiye ilişkin umudun buharıyla var olduğumuz ülkenin gerçekliği arasında bölünen kişiliklerimiz taraftarla uzlaşmacı, saf değiştirenle bırakıp gitmek isteyen, delicesine umutsuzla kırıp dökmek isteyen parçalara bölünüp kendi arasında bitmek tükenmez bir çekişmeye girişti. Sonuçta referandumdan her iki taraf için de farklı yönleriyle kekremsi ve tartışmalı bir sonuç ortaya çıkınca “”Millet’in ne demek istediği” hakkında bitip tükenmek bilmeyen yorumlarla, geçiş döneminin bilinmezlikleriyle ve ne yazık ki KHK’ların nereye ihraç ettiği bilinmeyen dostların gönlümüze ithal kırıklıklarıyla bugüne geldik.

Geçen zaman içinde en fazla dikkatimi çeken durumlardan birisini oluşturan “otuz büyükşehirden on yedisinde” aşırı baskın bir seçim stratejisine rağmen –kimilerinde az bir farkla da olsa- “hayır” çıkmasını bir süredir değerlendirmek istiyorum. Aslında, bizim gibi büyük kentlerin planlanması, yönetimi ve toplumsal yapısı arasındaki çapraşık ilişkileri yorumlamaya çalışan pratikten gelen akademisyenler için gözlemlerle rivayetlerin, kuramla sonuçların bir arada değerlendirilmesini gerektiren bir özgünlük içeriyor bu durum. Kuşkusuz büyükşehirlerde referandumdan çıkan durumu konjonktürel unsurlardan (iktisadi durgunluk, Orta Doğuda değişen jeopolitik dengeler ve terör gibi) tamamen yalıtarak ve abartarak ele almak doğru olmayabilir. Ancak, yine de yeni oluşturulan büyükşehirlerle çoğunluğu eski büyükşehirleri içeren ciddi bir nüfusun propaganda makinesinin işaret ettiği yönün tersine mesafe alması üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü “dip dalgası” gibi ayarı kaçmış ifadeler bir yana, büyükşehirlerin sosyo-mekânsal ve sosyo-politik değişkenlerinin uzun zamandan beri ilk kez merkezi siyasal alandan ayrışmasına sebep olabilecek bir dinamikle iç içe olduğunu düşünecek bazı verilerin görünür hale geldiğini kanısındayım. Bu verilerin bir kısmı bir süredir ortada olmasına rağmen konjonktürel unsurların etkisi ile beklenmeyen bir farkındalıkla hissedilmeye başlandı. Açıkçası, Büyükşehir sınırlarının il sınırlarına genişletildiği yeni büyükşehir yasasından sonra, ulusal siyasete benzeşme eğilimleri artan büyük kentler için bu yeni bir olgu diye düşünüyorum.

Esasen, Türkiye’de son otuz yılda büyük kentlerin toplumsal dinamiklerinin çok büyük ölçüde siyasal sistemi belirleyecek etkiler yarattığını ifade ederek başlamak gerekiyor. 1980 darbesinin hemen sonrasında yönetime gelen ve neo-liberal politikaların ilk dalgasının sürücüsü ANAP kadrolarının hızla yeni kurulan büyükşehir belediyelerinde iktidara gelmeleri ve yine çöküşlerinin aynı büyükşehirlerde başlaması pek net olmasa da hatırlanan önemli bir ayrıntı olarak tarih kitaplarında kayıtlı. 1980’lerin ortalarında yeni kurulan büyükşehir sisteminin belediye başkanlarını çıkaran ANAP iktidarında, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyükşehirlerde kentte gerçekleştirilen çok büyük altyapı projeleriyle, kentlerin etrafını saran gecekondu alanları için çıkarılan gecekondu aflarının ve ıslah imar planlarının birbirlerine koşut olarak yürütüldüklerini hatırlıyoruz. Ancak, gerek o dönemin gayrimenkul kökenli sermaye birikiminin beklenen seviyede olmaması gerekse gecekondularda yaşayan ve henüz kentle eklemlenme olanağı bulamamış kesimlerin siyasal mobilizasyonu için uygun kanalların olmaması ve dolayısıyla gecekondu sakinlerinin taleplerini siyasete taşıyacak popülizmin ANAP tarafından üretilememesi ve ANAP’ın Turgut Özal’ın ailesi ve prensleri etrafında dönen bir yolsuzluk çemberinin toplumda ciddi rahatsızlık yaratması sebebiyle kısa sürede büyükşehirlerde bayrak belki ikinci sosyal demokrat belediyecilik dönemi denilebilecek bir anlayışa, SHP belediyeciliğine teslim edildi. Sosyal demokratların aynı neo-liberal dalgayı biraz sosyal adalet sosuna bulayarak ve kentsel altyapı yatırımlarını sürdürerek ele alması ancak bir dönem dayandı. Özellikle İSKİ skandalıyla başlayan bir toplumsal rahatsızlık dalgası koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlığı altında bir çığ gibi büyüdü ve bu çığın altında ilk kalan da sosyal demokrat belediyecilik oldu.

1990’ların ortalarında gelindiğinde, hiç beklenmedik bir biçimde o güne kadar çok marjinal ve azınlıkta bir hareket olarak görülen Milli Görüş, büyük kentlerde yönetimi kazandı. Bu değişiklik üzerine bugüne kadar çok fazla spekülasyon yapılmış olsa da ben pek vurgulanmayan bir kısmına işaret etmek istiyorum. 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısında gecekondu afları ve ıslah imar planlarıyla ortaya çıkan, yap-satçı müteahhitler eliyle yürütülen apartmanlaşma dönüşümünde ağırlıklı olarak geleneksel kültürel anlayışa sahip gecekondu sakinleri belli bir sermaye birikimi elde etmeye başladılar. Bu sermaye birikiminin siyasal temsiliyeti konusundaki boşluğu bir şekilde doğal olarak sezen Refah Partisi kadrolarının neredeyse kapı kapı dolaşarak ve liberal söylemlerle karıştırarak ustalıklı bir şekilde oluşturdukları İslamcı söylemi kullanarak başarıya ulaştığını söylemek mümkün. O dönemden itibaren birçok büyük kentte gecekondudan dönüşen ilçelerin bu sebeple muhafazakâr görüşün kalesi olarak adlandırılması da bununla ilişkili görülebilir. Sonrasında laik-İslamcı geriliminden beslenen, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi çizgilerinde belirgin hale gelen muhafazakâr yaşam biçiminin, bir şekilde kentlerde fiziksel olarak görünür, sembolik olarak seçilir hale gelmesi aynı zamanda “muhafazakârlığın kentleşmesi” ya da “ muhafazakârlığın gayri-kentleşmesi” olarak da okunabilir.

Muhafazakâr sermayenin kentleşmesi ya da gayri-kentleşmesi olarak adlandırdığım bu süreçte, büyük kentlerde bir yandan beklenen hızla ilerlemeyen büyük yatırımlarla kamusal alanın parçalanması ve ufalanması süreci bir arada yaşanıyor son on yıldır. Öncelikle büyük yatırımlar tarafına bakalım. 2000’li yılların başında yapılan yerel yönetim reformlarıyla birlikte özellikle büyükşehir belediyelerinin kentlerde büyük altyapı, ulaşım ve dönüşüm projelerini sürdürmeleri bekleniyordu. Ancak, genişleyen hizmet alanları kaynak sıkıntısına sebep olurken yarışmacı ve rekabetçi kent söylemleri arasında kentlerin içinde yaşayan özellikle muhafazakâr sakinlerini bir araya toplayacak bir vizyon üretemediklerini gördük. Muhafazakâr değerler etrafında kenti yeniden üretmek isteyen proje ve hizmetlerin ise daha çok sembolik yanı ağır basan, büyük nüfus kitlelerinin gelişen ihtiyaçlarına yanıt vermeyen bir yaklaşımla yürütüldükleri söylenebilir. Özellikle bütün dünyada gelişen yerel yönetim uygulamalarının Türkiye’ye hızla girdikten sonra bir türlü etkin araçlar haline gelememelerini bu kapsamda değerlendirebiliriz. Örneğin kent bilgi sistemlerine ilişkin çok ciddi kaynak harcanmasına rağmen bu sistemler birer kent rehberi olmanın ötesine çok da geçememektedir. Zaten, bu durumu çabuk fark eden Adalet ve Kalkınma Partisi de beklenmedik bir refleksle, 2007’den itibaren yapılan bir dizi yasal değişiklikle, yerel yönetimlere verilen yetkileri deneysel bir yaklaşımla geri almaya başlamıştı. TOKİ, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı gibi birçok merkezi yönetim kurumu, yerel yönetimlerden devredilen yetkilerle, çok ciddi ulaşım, konut ve altyapı yatırımlarına giriştiler. Ancak, burada da yerel ihtiyaçları dikkate almayan, çoğu zaman tekdüze ve fakirleşen bir yaşam biçimini simgeleyen çabalar olarak merkezi yönetim kurumları eleştiri konusu oldular. İlk başlarda 1990’lardan beri hizmet görünürlüğü açısından belli bir açlık içerisinde bulunan muhafazakâr kesimler için bu yatırımların faaliyeti ve “görünürlüğü” yeterli gibiydi. Ancak, belli bir süre sonrasında bu yetersiz kalmaya başladı. Neredeyse tüm kesimlerde bir şekilde İlhan Tekeli’nin de belirttiği gibi “hizmetin ötesinde” bir şeyler talep edilmeye, ya da bu talep hissedilmeye başlandı. Bu talebe karşın Davutoğlu ve çevresinin ürettikleri romantik, geçmişe öykünen “Selçuklu-Osmanlı” tarzı kentleşme ve mimarlık söylemi de hiçbir zaman süslemenin ötesine geçemedi ve muafalar kitlenin can-ı gönülden benimseyebileceği bir kamusal alan üretemedi. Dücane Cündioğlu gibi bazı yazarların eleştirileri bu çerçevede değerlendirilebilir.  

Aslında bu talep tam olarak adı konmamış olsa da kentsel yaşamda kamusal alanlarla çok yakından ilgili gibi görünüyor. Büyük yatırımların yanı sıra, 2010’lar sonrasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gibi süper yetkili bakanlıklar ve il sınırlarına dayanan büyükşehirler gibi araçlarla kentler üzerinden yürütülen otoriter-popülist yatırım dalgası sürdürülmeye çalışıldı. Bu amaçla da sıklıkla kentlerdeki mevcut kamusal alanlara müdahale edilmeye başlandı. Bu müdahale hem Gezi Parkı gibi somut mekânlara, hem de devlet dairelerindeki liyakat değerleri gibi somut olmayan kamusal geleneklere yapılıyordu. Neticede Gezi Parkında kamusal alanlara somut müdahaleler, 15 Temmuzda da liyakat karşıtı müdahaleler karşısında halk sokağa indi ve tepki gösterdi. Bu tepkilerin belli bir kentleşme ve kentsel sosyal altyapı ifadesi olduğunu da söylemek gerekli. Bir yandan yapılan avm, toplu konut ve ulaşım yatırımları kentlerin o güne kadar kapalı kısımlarını kamusal alanlara açan bir etki yarattı. Özellikle muhafazakâr sermaye sahiplerinin ikinci ve üçüncü kuşakları kentlerin tüm kamusal alanlarında var olmak için kentteki tüm gündelik yaşam biçimleriyle eklemlenen bir yola girdiler. Çocukları survivorda yarışsın, olimpiyatlara girsin, avm’ye gidebilsin diye türlü fedakârlıklara giren ailelerin şahsında bu dönüşümü izlemek mümkün. Ya da izdivaç programlarında geleneksel ahlakla bağdaşması kesinlikle mümkün olmayan başörtülü genç kızların sırf instagram takipçilerinin sayısı üzerinden para kazanması sebebiyle meşru görülmeleri gibi. İlk başlarda içki içilen kamusal alanlara müdahale edilmesine ses çıkarmayan muhafazakâr kesimleri için özellikle son beş yıldır ilginç bir dönüşüm yaşanıyor. Artık eriştikleri, gündelik yaşamlarının bir parçası haline getirdikleri ve içselleştirdikleri kamusal alanların parçalanması, komünalleşmesi, özelleşmesi ve bayağılaşmasını yadırgıyorlar. İstiklal Caddesinde olanlara, Kızılay’da kapanan dükkânlara en az diğer kesimler kadar şaşkınlıkla bakıyorlar. Dahası, kamusal alanlara onlar için, onlar adına yapılan müdahaleler karşısında da farklı sorgulamalar içindeler. Geçenlerde Ankara’da Posta Caddesinde (geleneksel merkez Ulusta hırdavatçı ağırlıklı bir merkezi iş alanı) mütedeyyin bir elektrik malzemeleri satıcısıyla yaptığım bir sohbet bunun sinyali gibi. Gençlik Parkının yanına yapılan camiyi kullanıp kullanmadığını sordum. Kullanmadığını söyledi sinirli bir şekilde. Sonra etrafta zaten onlarca mescit, küçük tarihi cami olduğunu, cami olmadan önce orada olan çarşı ve otoparktan dolayı daha canlı bir iş hacmi olduğundan bahsetti. Ayrıca, yeni camiye etraftaki devlet kuruluşlarından daha çok gösteriş için gelindiğinden dert yandı.

Kamusal alanların toplum tarafından pek de anlaşılmayan varlık fonu, gelir garantili kamu-özel işbirliği gibi modellerle değiştirilmesi süreci hem kentte yaşayan kitlelerin gündelik yaşamında görünür bir iyileştirme sağlamamaya hem de yaşam maliyetlerini arttırmaya başladı. Yapılan toplu konut ve hasılat paylaşım modelli rezidansların büyük kentlerde oturulabilir bir konutun fiyatını en az üç yüz bin liralara taşıması, yapılan tüm yol yatırımlarına rağmen araç fiyatlarının vergi ve diğer sebeplerle çok hızlı artması ve buna karşın reel ücretlerin artmak bir yana gerilemesi bu durumun bazı göstergeleri olarak ele alınabilir. Çoğu otomobil ağırlıklı ulaşım politikalarının uygulandığı büyük kentlerde artık kışın araç sayısının çokluğu, yazın da bozulduğu için tamire alınan kapalı yollar sebebiyle trafik sorunlarının yaşanması, merkezi hükümetin kaynakların büyük bir kısmını İstanbul’a ayırması sonucunda diğer kentlerde göreli bir yoksunluğun hissedilmesi gibi unsurlar da buna dâhil edilebilir. Tabi tüm bunlar karşısında kentte yaşayanların eksik kamusallık olarak adlandırılabilecek bir stratejiyle sürekli yatırıma ve müdahaleye muhtaç kılınan açık ve yeşil alanlarda yaşama mahkûm edilmesi siyasal temsiliyet ve katılım sorunlarını da beraberinde getirmekte. Bireyci değil kollektif davranış biçimlerini tercih ettiği varsayılan muhafazakâr ikinci ve üçüncü kuşakların bireyci davranmayı öğrenmesi olağan siyasal temsiliyet mekanizmalarındaki eksiklikleri de daha fazla görünür hale getiriyor. Üç-dört dönem aynı belediye başkanına mahkûm olmayı kendine yediremeyen ve açıkça eleştiren genç bir kitlenin yakınmalarını duymak her zamankinden daha kolay hale geldi. Orta-alt gelir gruplarının yaşadığı yerlerde belediye meclis üyelerine ve belediye başkanlarına ulaşmak giderek zorlaşırken bir nevi temsiliyet vakumları ortaya çıkıyor. Adı katılım olmasa da kent konseyi gibi yapılar altında belli bir yönetsel ciddiyet arayışında olanların da azımsanmayacak olduklarını eklemek gerekli. Tabi bu arayışların bir kısmının “Reis” kültü etrafında komplo teorileriyle bir arada tutulmaları mümkün. Ama iletişim araçlarını kullanan dünyayı yakından izleyen gençlerin önemli bir kısmı başka dünyaların olduğunu biliyor ve talep ediyor.


Bu analizi siyaset sosyolojisi açısından uzatmak mümkün. Ama şunu da görmemiz gerekiyor. Ortaya çıkan tepkiselliğin açık ve katı bir “hayır”dan çok eski Yeşilçam filmlerindeki bir “Naayır”a benzerliği daha fazla. Bununla şunu anlatmak istiyorum. Duygusallık dozu yüksek, gündelik hayat kaynaklı bir dizi talebin etkin olduğu bir arayış söz konusu. Bu arayışın doğasını anlamak ve anlatmak, Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli diye düşünüyorum. Çünkü bu arayış, çok uzun bir süredir kutuplaşmış Türkiye’nin farklı kesimlerinin kentleşme süreçleri içerisinde bir araya getirme potansiyeli taşıyor. Bunun için de mevcut olandan daha farklı siyasal kategorilere ya da ortaklaşmalara ihtiyacımız var. Ben burada “kentli” ya da”şehirli”-hangisini kullanırsak kullanalım- yaşam biçimine dayanan bir ortaklaşmanın önemine inanıyorum. İnsanların kullandığı emeğin biçimine ya da sahip oldukları sermayenin türüne göre değil, kent olarak adlandırılan bütünü var etmede içinde bulundukları konumun, değerlerin, kullandıkları emeğin anlam kazanacağı bir durumun önemini görüyorum. Günü geldiğinde “bu meydana yapacağın proje benim varlığımla anlam kazanıyor, ben olmazsam anlamı kalmaz” ya da “senin elde edeceğin rantın benim satın alma ihtimalim olmazsa anlamı kalmaz” türü bir çıkışın bizi bir araya getireceği bir dünya mümkün mü diye sormadan edemiyorum. Bizim gibi tasarım dünyasına bakan meslek insanlarının bu potansiyeli görmesi ve kullanması önümüzdeki yılların Türkiye’si için bir umut olabilir mi? Bekleyip, eyleyip görmeli…

13 Şubat 2017 Pazartesi

MAHALLEM MÜLKİYE



Geçtiğimiz hafta, yurdumun bilim ve akademiyle imtihanında çok acı ve kederli bir manzara olarak geçti tarihin sayfalarına. Belleklerde kalan en çarpıcı görüntü, Türkiye’nin kadim akademisinin girişinde kolluk kuvvetlerinin ayakları altında çamura karışarak çiğnenmiş ve ezilmiş cübbelerdi. Akademinin Türkiye’deki durumunu belki fotoğrafçıların kurgulanmış mizansenleri bile bu kadar iyi ifade edemezdi. Bu görüntü son Kanun Hükmünde Kararnamelerden birisi ile Türkiye’nin en köklü üniversitesi denebilecek olan Ankara Üniversitesinden akademisyenlerin ihracı ile ortaya çıktı. Onlarca akademisyenin Siyasal Bilgiler, İletişim ve Dil ve Tarih Coğrafya Fakülteleriyle ilişiği kesildi. İbrahim Kaboğlu ve Yüksel Taşkın gibi akademinin bilge isimleri bile bu fütursuz ihraç dalgasından payını alanlar arasındaydı. Her ne kadar YÖK ve hükümet üyeleri bu kararın gözden geçirileceğini ima etmiş olsalar da, son KHK ile yapılanlar 15 Temmuzdan bu yana yürüyen süreçlerin giderek bulanıklaştığı, hedefini şaşırdığı ve gerekçesi her ne olursa olsun FETÖ dışındaki kesimleri ciddi bir şekilde mağdur etmeye başladığı kuşkusunu güçlendirdi.  

Benim gibi bu durumu kaygıyla izleyenler için akademinin bu derece hoyrat, bilgi ve entelektüellik karşıtı bir tavırla ezilmesi korkunç bir şeydi. Sokakta ve yakın çevremde yaptığım konuşmalar ise kitlelerin durumun çok da farkında olmadığını gösteriyor daha birçok başka konuda olduğu gibi. Akademisyenlerin çok büyük bir kitle için, tırnak içinde “hoca lakabı taşıdığı için saygı duyulan” ama üniversite sınavı ile girilen yerde “çok da ne yaptığı bilinmeyen” insanlar olarak görüldüğü, bu insanlar devlete karşı çıkıyorlarsa gerekenin yapılması gerektiği kanaatinin yaygın olduğunu çok uzun zamandır biliyoruz. Akademik camia da bu durumu kendi içerisinde bir süredir neredeyse her kongre, sempozyum, çalıştay ve etkinlikte de bir şekilde tartışıyor, hiç yoksa “sahaya inmek/inememek” ikileminde ortaya koyuyordu. Benim gibi pratikten gelen, yarı teknik yarı akademik, meslek örgütleri üzerinden kentsel mücadele süreçlerinde katkıda bulunmaya çalışanlar için meselenin bir de yapılıp edilen yanlış uygulamalara karşı meseleleri yargıya taşımak dışında yolları olup olmadığı tartışması da uzun süredir yapılıyor. Kendi dışımızda da “hep eleştiren, dava eden, çözüm üretmeyen” olarak eleştirilere muhatap olduğumuz da çok oluyor doğrusu. Her ne kadar yine bir süredir alternatifleri tartışsak da, ucundan kıyısında yer aldığımız her süreçte inadına farklı uygulama biçimlerine ve çözümlere işaret etsek de durum böyle. Çünkü toplumun ve kentlerin sorunları karşısında akılcı, demokratik, katılımcı, adil ve eşitlikçi bir fikir yürütme sürecinin en büyük zorluğu “ben akıl ettim, ben yaptım, ben doğrudur diye herkesi inandırdım, oldu” şeklindeki uygulamalar karşısında etkisinin ne yazık ki çok küçük olması ve ortaya çıkabilmesi için zaman gerekmesi. Ama bu bir sorun değil, çünkü birçok akademisyen zaten bu meşakkatli yolu göze alarak çıkıyor yola, hangi tarafta yer alırsa alsın.

Bunları düşünürken, doğduğumdan beri yakınında yaşadığım, “mahallemin bir parçası” olan Mülkiyenin geçirdiği dönüşümü farklı bir gözle izlemeye çalıştım. Bu benim kendi kişisel tarihimden süzülen bir izleme çabası. Hafızamda şu anda elimde olmayan bir fotoğraf var. Mülkiyenin şu anda demir parmaklıklarla dışarıya kapatılmış bahçesinde, bir bankta otururken ortaokul arkadaşlarımla çekilmiş bir fotoğraf bu. Yaklaşık otuz yıl öncesinden. İnek bayramına katılmışız bir şekilde. İkinci fotoğraf da cübbelerin ayaklar altında ezildiği malum fotoğraf. Ne ki, iki ayrı fotoğraf arasındaki çarpıcı karşıtlık meselenin gidişatı hakkında farklı bir değerlendirme yapma olanağı tanıyor zannımca. Benim kişisel tarihim boyunca bir akademisyen olarak yol aldıkça şahsen Mülkiyeyi ve insanlarını daha iyi tanıdım, tanıdığım için kıvanç duydum. Oysa, garip bir şekilde, ben insanlarını tanıdıkça mahallemdeki Mülkiye giderek küçüldü, saklandı, kayboldu gözlerden. O kadar küçüldü ki sonunda kendi akademisyenlerini bile dışarda bıraktı içeri sokmadı.

İlkokul yıllarında Mülkiye ve Ankara Hukuk Fakültesi benim için mahallemin ayrılmaz parçalarıydı. Cebecideki evimden Kurtuluş İlkokuluna gidip gelirken yürüdüğüm yolun üzerindeydiler. Sabahları okula giderken caddeden yürümemek için Mülkiye’nin bahçesinden girer, Hukuk’un bahçesindeki bankların ve ağaçların arasından devam eder, Hukuk binasının yanındaki çınar ağaçlarının altından geçerek Mektep sokağa devam ederdim. O yıllardan, sabahları diğer tüm sesleri bastıran kuş cıvıltılarını, daha sonraları kesildiği için çok üzüldüğüm Hukuk Fakültesi binasının neredeyse tüm yüzünü saran sarmaşığı hatırlıyorum. İlkbaharla birlikte akşamları tüm mahalleli Mülkiye ve Hukuk’un bahçesindeki banklarda yerlerini alırdı. Yarı piknik havasında çitlenen çekirdek kabuklarının oluşturduğu karınca tepesi misali yığınlar, kuytu köşelerde koklaşan sevgililer o yılların olağan manzaralarıydı çocuk aklım için. O kadar ki ben o yıllarda Mülkiye ve Hukuk’u birer okul olmaktan çok birer park olarak görürdüm desem yeridir. Ancak lise yıllarında Mülkiye’nin ve Ankara Hukuk’un Üniversitede birer fakülte olduğunu kavrayabilmiştim.

Mülkiyeye ilişkin diğer bir ilginç detayı da fakülte binalarının Kurtuluş değil Cebeci Mahallesine bakan kısmında cadde ile Mülkiye duvarı arasında kalan yaklaşık yüz metrekare kadar boş alanda gözlemlemiştim. O zamanlar ankesörlü telefonlar vardı bu alanda. Telefonların yanında da bir hacı amca telefon jetonu, selpak mendil, ayakkabı bağı, çorap gibi şeyler satardı hanımıyla birlikte. Sağlıklı yaşam için spor hareketinin yeni yeni başladığı yıllardı. Sabahları Kurtuluş Parkına koşuya giderken gördüğü kilolu hanımlara “bunlar önce yiyor sonra da eritmek için koşuyor” diye takılırdı. Kimi zaman yanına bir seyyar simitçi de ilişirdi. Kitap satanlar, sevgilisini bekleyenler ve daha niceleri bu küçük, ince uzun yeri mekan bellemişlerdi. Ankesörlü telefonla konuşurken Mülkiye’nin duvarından bazen içeride anlatılan dersler bir mırıltı şeklinde duyulurdu sanki. Ankara Hukuk Fakültesinin önünde de yıllarca seyyar simit satarak çocuklarını okutan Murat Abi vardı. Birçokları için MİT ajanıydı ama işin aslı bildiğin garibandı. Yakın zamanda Ankara Üniversitesi öğrencileri onun hikayesini bir belgesele bile dönüştürdüler (https://www.youtube.com/watch?v=bC0kD7iBobk).

Mülkiye, İletişim Fakültesi ve Ankara Hukuk mahallemin ayrılmaz bir parçası olarak yaşamaya devam ederken yavaş yavaş bir şeyler değişmeye başladı. Önce hacı amcanın bulunduğu mekandaki ankesörlü telefonlar kaldırıldı. Mekan bir duvarla çevrildi. Bununla da yetinilmedi. İçine toprak doldurulup üstü ağaçlandırıldı. Sonrasında önce Hukuk sonra Mülkiye ve en sonunda da Cebecideki tüm Ankara Üniversitesi binalarının etrafı yüksek duvarlarla ve demir parmaklıklarla çevrildi. İlk başlarda bunun sebebini tam olarak anlayamadığımızı hatırlıyorum. Komşular arasında dolaşan “ama akşamları da karanlıkta türlü rezillikler oluyormuş” şeklindeki dedikodular dışında neden artık Hukuk ve Siyasalın bahçesinde oturamayacağımızı da pek sorguladığımızı söyleyemem. Ama neticede Mülkiye artık mahallemde değildi. Daha sonraları kamuda çalıştığım vakitlerde bu kez mesleki sebeplerle ve kimi zaman Ruşen Keleş gibi efsane hocalarımızın dersleri için duvarlarla çevrili bu mekanın içine girip çıkmaya başladım. Oy kullandığım tüm seçimlerde Mülkiyenin zemin katında mühür bastım oy pusulalarına. Ama her giriş çıkışımda daha bir yalnız, daha bir mahzun buldum içerisini nedense.

İkibinli yıllarla birlikte sadece Mülkiyenin duvarları değil, duvarın dışında bekleyen kolluk kuvvetleri, panzerler hatta sonunda tomalar da Mülkiyeyi mahallemden koparan yeni bir hale oluşturdu. Öğrenci eylemleri ve mevcudu giderek azalan gösterilerle anılmaya başlandı Mülkiye. Gezi esnasında yeniden bir canlanmış ve sokağa açılmış gibi görünse de sonrasında yine kimlik kontrollerine, özel güvenliklere ve tedirgin bir ruh haline teslim oldu koca kampüs. Sebeplerini sorgulayacak durumda değilim. Sadece mahallemdeki Mülkiye üzerine gözlemler bunlar. 2010’lardan itibaren benim de dahil olduğum akademik camia içerisinde Mülkiye’nin dahaca başka bir yüzünü görme bahtiyarlığına eriştim. Akademik bilgi, birikim, nezaket ve geleneğin latif bir tezahürünü yansıtan bilge hocalar, sevgili Ayşegül Mengi, Nesrin Algan, Bülent Duru, Tayfun Çınar, Can Umut Çiner, Ozan Zengin ve daha nice değerli hocamızın bu ekolü çok zor şartlar altında özveriyle devam ettirme çabasına tanık oldum. Akademide en onur duyduğum anlarda mutlaka yanımda bir Mülkiyeli hoca da bulundu. Giderek zorlaşan siyasi ortama rağmen akademik bilgiye dayalı muazzam bir talebin baskısını zarafet ve teamülleri koruyarak sırtlayan bu nadide insanların Türkiye’nin kentleşme, kamu yönetimi, çevre ve daha nice konudaki kocaman izlerini görmemek mümkün değil.

Mülkiyeye, Ankara İletişime ve diğer bölümlere reva görülenlerin örneklerini başka ülkelerde en azından bu yüzyılda görmek mümkün değil. Bir ülkenin akademik hafızasına vurulan bu darbenin etkilerini yalnızca keskin gözler algılayacaklar ama zincirleme etkilerinin en az yirmi yıla uzanacağını biliyorum. Bir akademik yapının ancak yirmi otuz yılda oturduğunu, elli yılda bir yerlere vardığını düşünürsek, yaşananların sadece tek bir üniversiteyi değil tüm bir akademik camiayı ilgilendirdiğini görmek mümkün olur. Ancak meselenin bunun dışında Ankara Kentinin kentsel gelişim süreci ve Mülkiyenin yakın çevresi ile ilişkilenmesine de dokunan yanları var. Mülkiyenin bugün yaşadıklarının başlangıcı o duvarların çekilmesiyle, Cebeci Kampüsünün mahallemden koparılmasıyla başladı biraz da. Kuşkusuz, burada bir akademi ile yakın çevresi arasında fetişist bir ilişki kurmak bizi herhangi bir yere götürmez. Yine de esas ve tek gücü söz söylemek olan bir meslek dalının kente ve topluma ilişkin ara-yüz işlevini yitirdiği anda geriye savunacak çok az mevzi kaldığını söylüyor bana izlediklerim.

Bu satırları yazarken doktoraya Mülkiyede devam eden bir yüksek lisans öğrencimden Bilsay Kuruç, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Sina Akşin gibi efsane hocalara “bütçe” gerekçesi ile ders verdirilmeyeceği bilgisini aldım. İnanmak istemediğim bu haberin aslını araştıracağım. Yaşanan bu gelişme de yaşanan pervasızlığın bir geleneğin ta kendisini hedef aldığını gösteriyor. Olsun varsın. Ne hocalarımızın ne de Mülkiyenin bu durumu gerektiğinden fazla ciddiye almayacağını biliyorum. Ama yine de birlikte Mülkiye’yi tekrar “mahallemin mülkiyesi” yapmak için çaba harcayarak yola çıkmanın gerektiğine inanıyorum şu anda. Mahallem Cebeciyi var eden Mülkiyeyi var etmek için mahallem Cebeciye de düşen devasa bir sorumluluk da var bunu da buraya not düşmek gerekli.

24 Ocak 2017 Salı

Savaş Zafer Şahin | Ankara Hatırası 25.Bölüm

7 Ocak 2017 Cumartesi

KÜRESEL EKONOMİ-POLİTİĞİN FAY HATTI KIRILIRKEN: KENTLERDE SOSYAL ADALETE DAYALI BİR SATHI MÜDAFA MÜMKÜN MÜ?


Dünya ve Türkiye zor günlerden geçiyor. Bir gece içinde Türkiye ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde kaynağı, sebebi ve sonucu kestirilemeyen eş zamanlı terör olayları gerçekleşebiliyor. Sıradan insanın gündelik hayatı geri dönüşü olmayan bir biçimde şizofrenik bir gerçeklik algısı uçurumundan yuvarlanıyor. Gündelik hayatın dinamikleri zedelendikçe vekâlet savaşlarının tetikçisi terör örgütlerinin saflarına katılma ihtimali yükselen ve giderek radikalleşme eğilimleri gösteren genç kuşaklar dünyanın dört bir yanından kirli ırmaklar misali sonlarına doğru ilerliyorlar. Dağılma eğilimine girmiş Suriye ve Irak gibi ülkelerde tarihte eşine az rastlanır insanlık felaketleri olağanlaşırken, Avrupa ve dünyanın her yerinde kentler ve genç kuşaklar bu felaketlerin dinamikleri tarafından uç noktalardaki ideolojik yaklaşımlarla yeniden biçimlendiriliyor. Tüm dünyada toplumsal yaşam kırılganlaşıyor, hepimiz neredeyse her gün kendimize bizim için nasıl bir gelecek mümkün sorusunu soruyoruz. Türkiye tüm bu süreçte bir sırat köprüsünden geçiyor. Sanki tüm dünyanın yer altındaki tektonik plakaları altımızda birleşmiş, sürekli yeni deprem dalgaları üretmeye hazır bir biçimde bekliyor. Mevcut sistemin tüm çelişki ve çatışmaları bu küresel dalgaların etkisiyle bugüne kadar tanık olmadığımız sınavlardan geçmemize sebep oluyor. Toplumsal ilişkiler, siyasal gelenekler, iktidar yapısı, iktisadi eğilimler, gündelik ilişkilerimiz, kentlerimiz, komşularımız ve akıl sağlığımız her gün yine ve yeniden sınanıyor. Peki, ne oldu da çok değil beş yıl önce küreselleşmenin ve yerelleşmenin el ele müreffeh ve yaşanabilir bir dünyanın kapılarını açacağına ilişkin var olan iyimserlik dalgası yerini kısa bir sürede Arap Baharına, dağılan devletlere ve denetlenemez küresel bir terör dalgasına bıraktı? Burada niyetim akademik bir bakış açısıyla küreselleşme kuramlarından yola çıkarak dört başı mamur bir çatkı oluşturmak değil açıkçası. Daha çok, bir iki noktada tespit yapıp çözüm olabilecek bazı unsurlara işaret etmek niyetindeyim. Çünkü hepimiz bugünlerde olan biteni anlamlandırmaya her zamankinden çok ihtiyaç duyuyoruz.

Öncelikle mevcut küresel sistemin ekonomi-politiğine ilişkin bazı değinmelerde bulunmak gerekiyor. Aslında 2009 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı küresel iktisadi krizin yaşanan her şeyin kaynağı olduğunu söylemek mümkün. Oysa o günlerde bir anda nasıl da bir iyimserlik dalgası yayılmıştı. İktisadi krizin çözümünün küresel refah devleti yaklaşımları ile çözülebileceği, kapitalist üretim tarzının ve finans kapitalin sonunun geldiği söylemleri yaygın bir şekilde tartışılıyordu. Nobelli Paul Krugman gibi liberal yazarların Bush yönetimine getirdiği eleştirilerde bile eşitsizliklerin daha azaldığı bir dünyanın tartışıldığı görülüyordu. Ancak, çok kısa bir sürede, birbiri ardına yaşanan siyasi gelişmeler ve bölgesel savaşlar bizi bugüne getirdi. Küresel ekonomi-politik açısından küresel eşitsizliklerin azaltılması söylemi yerini kısa bir sürede yapay zekâ ve makineleşmenin insanları nasıl işsiz bırakacağı, finans sermayesine bir şekilde bağımlı kılınmış gelişmekte olan ekonomilerin sürdürülebilir büyümeyi istikrarlı kılmak için daha hangi ulusal kaynakları elden çıkarmaları gerektiği tartışmalarına bıraktı. Bunu ekonomik gelişme ve kalkınma söylemlerinde bile izlemek mümkün. Küresel şirketler cep telefonu gibi küresel mal ve hizmetlerini satabilecekleri istikrarlı ulusal düzenler ve toplumsal refaha ihtiyaç duyuyorlar şeklindeki ifadeler yerini, kaynağı bilinmeyen bir dağılma sürecine uğrayan Orta Doğu gibi coğrafyaların kaderine ilişkin tartışmalara bıraktı. Tüm dünyanın ortak sorunları olan küresel ekolojik felaket gibi konularda bile siyasi bir istikrarsızlığa sürükleniyoruz. Her ne kadar Ekvator’da toplanan Habitat gibi toplantılarda iklim değişikliği ve sürdürülebilir kalkınma gibi konular yeniden gündem olduysa da, tüm bilimsel verilere ve bire bir yaşamaya başladığımız sonuçlarına rağmen ekolojik intihar girişimi olarak adlandırılabilecek gidişatımız bile hafife alınmaya, bazı kesimler tarafından, Trump’ın seçim kampanyasında olduğu gibi bir komplo teorisi olarak adlandırılmaya başlandı. Neredeyse küresel kapitalist sistem ve liberal söylemler dünyayı karanlık bir girdaba çekmeden değişmeyeceklerini ilan eder gibiler.

Makro ölçekte, küreselleşme sürecinin içine girdiği bataklığın iki temel sebebi olduğunu söylemek mümkün. Son yirmi yıldır neredeyse her yıl ağzının içine bakılan Amerikan Federal Merkez Bankasının kerameti kendinden menkul “parasal genişleme” politikasının birincil unsur olduğu söylenebilir. Bir nevi küresel para basma makinesi haline gelen FED, gerçek kâğıda bile basılmadan elektronik olarak “yapılan” trilyonlarca dolar parayı Amerikan tarzı yaşam biçimini tamamen borca dayalı olarak finanse etmek için kullanırken, aynı zamanda uzunca bir süredir ortaya çıkan enflasyonist eğilimleri dünyanın daha kırılgan diğer ülkelerine ihraç etmektedir. Finans sermayesi üzerine yapılan araştırmalar bu mekanizmanın temelinde gerçekte bulunmayan bir paranın, gerçek ekonomiye dayalı faiz gelirlerini toplamak için kullanılmasının ve neredeyse tüm dünyanın bir dolar sömürgesi haline getirilmesi gerçeğinin bulunduğunu ortaya koyuyor. Dış sermaye girişine bağımlı hale getirilmiş Türkiye gibi ülkelerden doğal kaynakları, kültürel mirası, kentleri kar temelli dönüştürerek elde edilen faiz gelirleri, para ekonomisini dünya tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemli hale getirdi. Burada Yunanlı bir akademisyen dostun anlattığı bir öyküyü alıntılamadan edemeyeceğim. “100 Avronun öyküsü” demişti buna. Bir gün Amerikalı bir turist Atina’daki bir otelin lobisine gelir. Resepsiyon deskine 100 Avro koyar. “Otelinizde kalmayı düşünüyorum. Ama emin olmak için önce odalarınızı gezmek istiyorum. Bu para da iyi niyetimin ve ciddiyetimin göstergesi” der ve yukarı çıkar. Otel sahibinin aklına komşu esnaflara olan borcu gelir. Müşteri geri gelene kadar deskteki parayı alır yandaki manava koşar. Ona olan 100 Avro borcunu öder. Manavın da iki hafta kadar önce gelen bir akrabası otelde kalmıştır ve otel sahibine 100 Avro borcu vardır. Otel sahibinden aldığı 100 Avroyu geri verir. Otelci geri döner ve hiçbir şey olmamış gibi parayı tekrar deske geri koyar. Bu arada Amerikalı turist geri gelir. “Otelinizi beğenmedim” der ve deskte duran parayla purosunu yakıp tüttürmeye başlar. Otel sahibi şaşkınlık içinde bakarken “üzülme zaten sahteydi” der. Bu ve bunun gibi öyküler hiç de sanıldığı kadar abartılı ve de insaflı olmayabilir. Gerçek dünyada Amerikan sermayesi en başta otelin yapımını finanse eden, her yıl karını faiziyle birlikte alarak giden şirket de olabilirdi.


Peki, nasıl oluyor da bu kadar kırılgan bir ekonomi, dünya gelir dağılımının bu derece adaletsiz hale gelmesine sebep olan parasal sistem, devam edebiliyor? Elektronik olarak bir tuşa basılarak yapılan ve tüm sistemi borç ile döndüren mekanizma gerçek emeği, üretimi, alın terini yönetebiliyor, getirilerini alıp gidebiliyor? Bu sorunun yanıtı yakın zaman kadar küreselleşme süreci etrafında çizilen iyimserlik halesi ile anlaşılır hale gelmekteydi. İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasında doları küresel para birimi statüsüne taşıyan Bretton-Woods anlaşmasında ortaya konan altın denkliğinin dahi bulunmadığı bir ortamda, zenginliğin küresel olarak serbest piyasa koşullarında paylaşılacağına olan inanç bu düzenin sorgulanmasını da engelliyordu. Ancak, alttan alta yürüyen bir başka süreç yakın zamanda küresel para ekonomisini derinden sarsan etkiler üretmeye başladı. Bu süreç coğrafi olarak dünyanın merkezinin kayması ile çok yakından ilişkili görünmektedir. Bir süredir, dünyanın iktisadi ağırlık merkezi tarihsel süreçte tersine dönmüş ve tekrar batıdan doğuya doğru kaymaya başlamıştır. McKinsey & Company’nin küresel sistemde ekonomik ağırlık merkezini hesaplama girişimi çok ilginç bir durumu ortaya sermekte. Aşağıdaki şemada da izlenebileceği gibi, miladi takvimin başlangıcında, dünyanın iktisadi ağırlık merkezi Hazar Denizinin doğusunda, medeniyetin tarihte ilk ortaya çıktığı yerlerden birisi olan Hindistan’daki İndüs Vadisi yakınlarında görünmektedir. Bu ağırlık merkezi neredeyse 1800 yıl boyunca sadece dikey olarak yukarı doğru yer değiştirir. Ancak, 1820’den 1913 tarihine birdenbire Norveç civarına doğru kayar. Bunda Sanayi Devriminin, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının ve Birinci Dünya Savaşının etkisi olduğu düşünülebilir. İkinci Dünya Savaşı Başlarına kadar Dünyanın iktisadi ağırlık merkezi Birleşik Krallığın batı kıyısına kaymıştır. İkinci Dünya Savaşının da aslında dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin Atlantik Okyanusunun ötesine kayması ile ilgisi olup olmadığı araştırılması gereken bir spekülasyon olarak düşünülebilir. Soğuk Savaşın başlangıcında, 1950’lerde dünyanın ağırlık merkezi Amerika Birleşik Devletlerinin doğu kıyısına kaymıştır. Soğuk Savaş yılları boyunca 1980’lere kadar ağırlık merkezi tersine hareket eder. Sovyetlerle Amerika Birleşik Devletleri arasındaki rekabetin etkisiyle Atlantik Okyanusu sınırları içinde kalır. 1980 sonrasında küreselleşme adı verilen sürecin başlamasıyla birlikte, finans sermayesinin önündeki sınırlar kalkıp elektronik para-borç-faiz-borç-elektronik para dönemi başlayınca dünyanın iktisadi ağırlık merkezi yaklaşık yüz yıllık bir aradan sonra tekrar Avrupa’nın kuzeyine geri döner. 2010 yılında Urallar civarında olduğu, 2025 yılı civarında ise yeniden miladi takvimin başlangıcındaki yerine geri döneceği öngörülmektedir. Yani, dünyanın iktisadi ağırlık merkezi iki bin yıllık bir süreç sonucunda başladığı yere dönmek üzeredir. Bunun jeopolitik anlamı, dünyadaki iktidar odağının batıdan doğuya kaymasıdır. Açıkça, karşılığı olmayan paraya ve borca dayalı finansal sistem, iktidar odağının batıdan doğuya kaymasına engel olamamaktadır. Bunda yükselen Çin ve Hindistan gibi büyük güçlerin reel sektörleri ile Asya’daki doğal kaynak zengini ülkelerin artan güçleri etkili olmuştur. Peki, tüm bunlar yaşadıklarımızla nasıl ilişkileniyor?


Dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin batıdan doğuya kayması aynı zamanda ilginç bir başka olgu ile yakından ilişkili görünmektedir. Tüm dünyanın kentleştiği bir süreçten geçiyoruz. 2000’lerin ortalarından beri dünyanın kentli nüfusunun toplam nüfusun yarısını aştığı bilinen bir gerçek. Bu kentleşme sürecinin motor gücünü oluşturan ülkelere baktığımızda ise daha ilginç bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin şu anda bulunduğu noktadan geçen bir eksende bulunan, Türkiye dâhil ülkelerin büyük bir kısmı kentleşme sürecinin son çeyreğinde bulunuyor. Yani toplam nüfusun %60 ila %80 arasında büyük oranda gençlerden oluşan bir kısmı kentlerde yaşıyor, kentlerin toplumsal dinamikleri karmaşık değişkenlere bağlı. Bu coğrafya aynı zamanda son on yıldır dünyada yaşanan neredeyse tüm çatışmaların savaşların bulunduğu bölgede yer alıyor. Kabaca kuzey Buz denizinden başlayarak en güneyde Güney Afrika’nın ucuna, Ümit Burnuna kadar uzanan bir hat hem dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin geçtiği bir eksende, hem de dünyanın kentleşme dinamiklerinin şekillendirdiği bir düzlemde yer alıyor. Bu hatta Ukrayna, Suriye, Arap Baharını yaşayan ülkeler, Karadeniz, Sahra altı Afrika ve daha birçok sorunlu bölge yer alıyor. Kuşkusuz, bu coğrafyanın sorunlarının tarihsel ve coğrafi birçok başka kökeni de bulunmaktadır. Ancak, mevcut iktisadi düzen içerisinde son dönemin kangren olmuş tüm sorunlu bölgelerinin bu hatta sıralanmış olması da sorgulanması gereken bir durum olarak önümüzde duruyor. 





















Burada belli düzeyde spekülasyonda bulunabiliriz. Finans sermayenin doğudaki reel ekonomi karşısında dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin daha da doğuya kaymasını engellemek için küresel bir fay hattı oluşturduğu söylenebilir. Bu hattaki sarsıntılar ve artçıları, doğudaki yükselen iktisadi güçlerin uzun dönemli istikrara kavuşmasını engellemek için ortaya çıkarılmış olabilir. Politik ekonomi alanındaki son dönem tartışmalar ve mevcut bazı gelişmeler bu durumu açıklamak için kullanılabilir. Paranın reel ekonomi ile ilişkisinin koptuğu, parasal kaynakların güvenilirliğinin askeri güç ve sosyal ilişkiler ile sağlandığı bir dünyada ekonominin istikrarı için iki temel unsur gerektiği ifade edilmektedir. Bunlardan birincisi güven ve umut kavramlarıdır. Nitekim son dönemlerde Nobel alan iktisatçıların önemli bir kısmının tüketici güveni üzerine çalışıyor olması tesadüf değil. İkincisi ise korku ve tedirginliğin yarattığı teslimiyet duygusudur. Naomi Klein “Şok Doktrini” adlı tezinde, siyasi ve iktisadi olarak kaynaklarının başka toplumlara aktarılması karşısında toplumların teslimiyetçi kılınmaları için çatışmaların ve terör gibi faaliyetlerin nasıl araçsallaştırıldığını ortaya koymaktadır. Küreselleşmenin umut ve güvene dayalı bir süreçle batıdan doğuya iktidar kaymasını engelleyemeyeceği ortaya çıkınca, korkuya dayalı şok doktrinlerinin hâkim kılındığı bir fay hattının yaratılması öngörülmüş olabilir. Belli ölçüde bir komplo teorisi gibi dursa da bu tür bir değerlendirme küresel dünyanın barış ekseninde yeniden yapılandırılması için bir başlangıç noktası oluşturabilir. Yani Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu küresel fay hattı mümkün olduğu kadar istikrarsızlaştırılarak finans sermayenin iktisadi ağırlığı korunmaya çalışılmaktadır.

Ancak, bu tür bir durumun bile finans sermayenin güç erimesini engelleyemediği görülmektedir. Arama motorlarının tarayamadığı derin internet üzerinde bitcoin adı verilen bir para birimi ile inanılmaz büyüklüklerde kayıtdışı ve hatta gayrı meşru ticaretin dönmesi bunun işaretlerinden birisi olarak görülebilir. Hiçbir devletin garanti altına almadığı 1 bitcoin’in 1000 Amerikan Doları üzerinde değere sahip olması, meşru finansal çevrelerin içine girdiği gayri ahlaki yoz düzenin Snowden ve Assange’nin sızdırdığı belgelerde tüm çıplaklığı ile ortalığa saçılması bu çerçevede değerlendirilebilir. Öte yandan esas sorun bu küresel fay hattında oluşan artçı sarsıntıların denetlenemez biçimde tüm dünyayı bir terör dalgasına teslim etmesidir. Müslümanların ağırlıklı olduğu ülkelerde geleneksel mezhep ve cemaatlerin iktidara gelince yozlaşması ve Batı kaynaklı etkilerle ağırlık kazanan Selefi akımların aşırı radikalleşmiş ve yer altında güçlenmiş terör odakları yaratması fay hattındaki sarsıntıların önce Avrupa’yı daha sonra da tüm dünyayı etkisi altına almasına sebep olmaktadır. İstikrarsızlaşan ve parçalanan devlet yapıları da bu durumun daha da güçlenmesine sebep olmaktadır. Bu küresel fay hattının çözüm değil sonun başlangıcı olduğunu görmezsek korkarım daha kötü günler bizi bekliyor.

Peki, küresel jeopolitik açısından çözüm nerede? Çözümün yapısal olarak kapitalist sistemin dönüşümünde olduğu aşikâr. Ama kan ve gözyaşı ırmaklarını durdurmak için yapacak başka şeyler de olmalı. Öncelikle, bu küresel fay hattının küresel ekonominin ürettiği bir durum olduğu açıkça ifade edilmeli. Her depremde olduğu gibi, toplumsal yapıların güçlendirilmesine ihtiyaç var. Bu güçlendirmenin de iki boyutu olmalıdır. Birincisi güçlendirmeye hala istikrar adası niteliğindeki yerlerden başlanmalı. Türkiye gibi ülkeler hala bu sınıfta diye düşünüyorum. Ama açık bir strateji ile güçlendirmenin derinleşmesi ve tüm fay hattına yayılması için çaba harcanması gerekiyor. Burada kentleri teröre karşı dayanıklı hale getirmek için gerekli önlemleri almak, yaşanabilir kılmak önemli bir adım olarak öne çıkmaktadır. Sosyal adalete dayalı bir toplumsal dinamiğin üretilmesi bu anlamda teröre karşı direnç oluşturmada çok önemli görünmektedir. Demokratik standartların ve insan hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesi için çaba harcanması bir diğer önlemdir. İstikrarın iktidar istikrarı olarak değil, hak ve özgürlüklerin kullanımı açısından istikrar olarak ele alınması yaşamsaldır. Son olarak tarihin birçok aşamasında görüldüğü gibi, yaşanan sürece karşı söylem üretecek bir düşün merkezinin kurulması çok önemlidir. Son dönemde piyasa için çalışan ve üreten merkezlere dönüştürülen üniversiteler yerine, özellikle dini inanışların selefileşmesini önleyecek teori ve pratikleri toplumsal düzlemde tartışacak ve sonuca dönüştürecek çok uluslu yeni bir yapılanmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle temel bilimler alanlarındaki son dönem gelişmelerin ışığında ahlaki ve dinsel yaklaşımları geleneği de dikkate alarak yorumlayacak güçlü bir entelektüel merkezin oluşturulması ve bunun tüm fay hattı boyunca etkin olması için önlemlerin alınması gerekmektedir. Modern çağın Nizamiye Medresesine her zamankinden çok ihtiyaç duyulmaktadır.

Yaşanan korkunç olaylar karşısında ön alabilmek ve umutsuzluk zincirini kırabilmek için bu tür bir yeni çerçeve ile düşünmeye ihtiyacımız var. Alışmamak için direniyoruz. Ama kar ve haz bağımlısı küresel dünya çoktan alıştı ve alışmak istiyor. Siyasi yelpazenin neresinde duruyorsak duralım bildiklerimizin sınırları ötesine geçmemiz ve yeni bir şeyler söylememiz gerekli. Başka çaremiz yok…

22 Kasım 2016 Salı

MİRASYEDİ BAŞKENT İÇİN BİR KURTULUŞ REÇETESİ


Antropologlar ilginç bir tespitte bulunuyorlar. Avcı toplayıcı dönemde insanoğlu atalarından kendisine kalan basit ve gündelik eşyaları koruyup kutsar, herkese ait olduğu düşünülen toprak gibi unsurlara neredeyse hiçbir bağlılık göstermez. Bazı göçebe topluluklara göre ataların ruhu o basitmiş gibi görünen eşyalarda onlarla birlikte yaşamaya devam ediyordu. Bunun için birçok alet ve eşya nesilden nesile geçerek farklı kuşakların ellerinden geçti. Bugün elimizde Neanderthal insanlarından kaldığı düşünülen boynuzdan yapılma bir flüt bile mevcut. Ama tarih ilerledikçe, mülkiyet kavramı yerleştikçe, atalarımıza ait emanetleri kolayca elden çıkarır olduk. Onlardan kalan kalıcı mal mülke ise kendi hayatımızdan vazgeçecek bir delilikle bağlanır olduk. Toprak, egemenlik ve dinsel referanslarıyla örülü bir öyküye dayalı olarak atalarımızın temsil ettiklerini yaşattığına inandığımız bir kutsallık ifadesine dönüşüverdi. Vefat eden aile büyüklerinin kişisel eşyalarının nasıl hızla ortadan kalktığını, geriye kısa zamanda neredeyse hiçbir şey kalmadığını çok defalar görmüşüzdür. Modern toplumlarda bu anlamda kültürler arasında belli farklılıklar görülse bile nihai olarak “geçici” olarak görülen şeylerin, “kalıcı” olarak addedilen gayrimenkul gibi varlıklar karşısında nasıl hızla tükendiklerini görmek aslında şaşırtıcı bir dönüşümü ifade etmektedir.

Bu dönüşümde en ilginç olan şey ise kanımca göreli olarak daha geçici görülen şey ile daha kalıcı olarak görülen şey arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığıyla yakından ilgilidir. Eğer geçici görülen nesneler, içlerinde taşıdıklarına inanılan anlam dünyası ile yeni bir öyküye konu edilebilmişlerse ve bu öykü de kültürel bağlamda bir yerlere oturabilmişse zamana karşı daha direngen görünebilir. Ama bunun bir de karşıt durumu var. Kalıcı olarak görünen ve modern dönemin “kıt” olarak görünen kaynaklarının kalıcılığı sürekli yıkıp yeniden yapmaya dayalı bir yaratıcı yıkımın temel malzemesini oluşturmaktadır. Bunun en güzel örneği belki de mimarlık birikimiyle gayrimenkul sektörünün iktisadi dinamikleri arasındaki savaşta izlenebilir. Atalarımızdan kalan eşyalar gibi zamana karşı direnme ve kendini yenileme gücü kısıtlı olan “tasarım” fikri, üzerinde bulunduğu arazide birikmekte olan kentsel rant karşısında giderek ezilmektedir. Bir binaya ait tasarım fikrinin önemine ilişkin bilimsel verilere dayalı olarak uluslararası, ulusal ve yerel bir bilgi birikimini ve değerleri öyküleştirmeye çalışan meslek dallarının profesyonelleri ise, yıkılan her tarihi yapıda dillerindeki sözcükleri kerpetenle çekip alınmış gibi acı duymaktadır. Ancak, o arazide biriken güncel parasal değerin nasıl en üst düzeye çıkabileceğini hesaplayan kimseler ise bu tür bir kayboluşun farkında olmaksızın bir anlam çölünde kaldıklarını anlamadan hayatlarına devam etmektedirler. Ama ne vakte kadar?

Bu noktada belki kendi yaşadığım bir anekdotu aktarmamda fayda olabilir. Çocukken bir gün annem elinde eski bir çanakla geldi eve. Simsiyah ahşap oyma çanağın bir kenarında da ince bir çatlak. En az elli yıllık bir kahve çanağı olduğunu, baba ocağından geldiğini anlattı bana. Gerçekten de yakınına gelince elli yıldır demlenen bir kahve gibi buram buram bir koku geliyordu. Sonra annem nedendir bilmem o çanağı tamir ettirdi. Çatlağa macun dolduruldu, üstüne de cila çekildi. Vitrinine koyduğunda belki daha güzel ve yeni görünüyordu ama kahve kokusu yoktu artık. Atalarımızdan bizlere kalan pahada hafif şeyler kolay gözden çıkarılıp değiştirilebilirler. Ama bu basit şeyleri topyekûn hayatımızdan uzaklaştırdığımızda da yakıcı bir yoksunlukla karşı karşıya kalırız. Kayıplarımızın yüzlerini artık zihnimizde canlandıramadığımızda onları bize hatırlatacak, anılarımızın kayıp kıtalarında yol almamızı sağlayacak ipuçlarını ve geri çağırma seanslarımızı da kaybederiz. Önemli olan elde kalanlarla elden çıkarılacaklar arasından anlamlı bir denge noktası bir uzlaşı bulabilmek. Müzecilik gibi uğraşların toplumlarda ne düzeyde gelişmiş olduğu gibi bir konu burada bu tür bir uzlaşının göstergesi olarak alınabilir. Benzer şekilde dünyanın birçok kentinde geçmişe ait mimarlık birikiminin bir şekilde korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışıldığı görülmekte. Böylece kentlerin hafıza mekânları, kimlik alanları ve kültürel sığınma adacıkları hayatta kalabilmekte, kente ilişkin ortak yaşam yeşerecek verimli görsel ve ruhsal örnekler bulabilmekte.

Böylesi uzun bir giriş yapmamın sebebi geçtiğimiz günlerde Başkent Ankara’nın yıkılan, kaybolan ve tehdit altında olan özellikle bazı modern dönem yapılarına ilişkin yaptığımız bir toplantı sonrasında olası bir çözüm önerisini temellendirmek kaygısından ileri geliyor. Evet, belki kentlerin içerisinde tarihsel birikim ile modernist yaratıcı yıkım süreçleri arasında bitmeyen bir kavga var ve bu kavganın kaybedenleri oluyor. Geçmişte de oluyordu. Ama son on yıldır, Başkent Ankara’da giderek daha fazla hızlanan bir yıkım süreci işliyor. Korumaya ilişkin kurumsal yapı etkisizleşiyor, bürokratik duyarlılıklar siniyor, siyasi gündem ve medya bu yıkıma yeterince ilgi göstermiyor. Özellikle cumhuriyet dönemine ait çeşitli yapılar ve kimlik mekânları yitiyor. Bu yitim sürecinde TMMOB ve üniversitelerin sınırlı sayıda öğretim elemanı, mesleki kaygılarla ya da daha derinlere erişen duyarlılıklarla tepki gösteriyor.

Yıkımların hızlanma sürecini ilk kez bundan tam on yıl önce TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğüm 2006 yılında hissetmeye başladım. Cumhuriyet döneminin endüstri mirası içinde önemli bir yeri bulunan Maltepe’deki “Havagazı Fabrikası’nın önemli bir kısmı bir gece yarısı operasyonuyla yıkıldı. Emsalleri Türkiye’nin değişik yerlerinde yeniden işlevlendirilen türünün ilk örneklerinden olan Havagazı Fabrikasının yıkımı alanın daha sonra Maltepe Pazarından taşınan esnafın yeri olarak belirlenmesiyle meşrulaştırıldı. Bir avuç insanla birlikte basın açıklamaları yapılırken iş makinelerinin kaldırdığı tozlar basın mensuplarının kamera vizörlerini kaplıyordu. Aynı yıl, Atatürk Orman Çiftliğinin kullanım ve planlama haklarını Ankara Büyükşehir Belediyesine devreden yasa değişikliği tüm itirazlara rağmen siyasi hesaplara dayanarak iktidar ve muhalefet milletvekillerinin oy birliği ile geçirildi. Bu yasa değişikliği hem Atatürk Orman Çiftliğinde yapılacakların hem de yıkılacakların habercisiydi aslında.

Sonraki yıllarda her bir yıkımla sanki Ankara’da zaman hızlanırken mekân yavaşladı. Başkentin çeşitli yerlerinde oluşan boşluklar yerimizi yurdumuzu bulmamızı zorlaştırdı. 2009 yılında ünlü mimar rahmetli Behruz Çinici’nin TBMM Lojmanları yıkıldı. 2013 yılı yıkımlar açısından çok acı bir yıl oldu. Önce 1950’li yılların betonarme modernist mimarisinin önemli örneklerinden Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürlüğü binası yıkıldı, yerine yeni Adalet Bakanlığı binası yapıldı. Aynı yıl, cumhuriyet dönemi yapılarından olan Atatürk Orman Çiftliği Jandarma Karakolu ve Başkentin kentsel altyapısının tarihi örneklerinden Su Süzgeci Binası ortadan kaldırıldı. Su Süzgeci Binası, 15 Temmuz olaylarından sonra kapatılan bir üniversiteye Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edilerek yıkılmış, yerine hastane yapımına başlanmıştı. Yine cumhuriyet döneminin önemli yapılarından Etibank Binası da aynı yıl kayıplar arasına karıştı, şu anda yeri otopark olarak kullanılıyor. 2014 yılında Atatürk Orman Çiftliğindeki bir başka cumhuriyet dönemi yapısı yıkılırken, 2016 yılı yıkımlar açısından sarsıcı bir yıl oldu. Özgün bir sivil mimarlık eseri olan 1950’li yılların özgün bir mimari çözümünü sunan Kumrular İkamet Sitesi tüm yasal süreçler devam ederken yıkıldı. Ardından her biri birer cumhuriyet dönemi yapısı olan EGO Hangarları, Turgut Reis İlkokulu, Atatürk Orman Çiftliğindeki Marmara Köşkü, Çubuk Barajı Gazinosu yıkıldı. Yıkım dalgasının son halkasında, yarışma sonucunda elde edilmiş bir projeye sahip olan ve 1960’ların mimarisini yansıtan Danıştay Binası yıkıldı. 15 Temmuzda ciddi hasar gören TBMM Halkla İlişkiler Binasının ve Behruz Çinici’nin eseri Meclis Binasının akıbeti meçhul. Hacı Bayram’da da birçok tarihi Ankara evinin restore edilmeden yıkılarak yerlerine betondan taklitlerinin yapıldığı iddia ediliyor. Alınan haberler, yıkılanlar yanında tehdit altında olan eserlerin sayısının da azımsanamayacak ölçüde olduğunu gösteriyor. Saraçoğlu Mahallesi, Ankara Rüzgâr Tüneli yapısı, TRT Arı ve Orkut Stüdyoları, Milli Kütüphane Binası, İller Bankası Binası, Cebeci Stadyumu, TCDD Ankara Gar Binası, Opera Binası ve Sergi Evi, Renda Köşkü, Halide Edip Adıvar Lisesi, Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi, Çubuk Barajı Atatürk Evi ve Şeker Fabrikası Yerleşkesi tehdit altında görünüyor.

Yıkımlar ve yıkım tehditleri sürerken dikkatimi çeken önemli bir durum ise İller Bankası binasına ilişkin süreç devam ederken yaşanmaya başladı. Önceki örneklerde bir şekilde devlet ve kamu gücü yıkımları açıklama, meşrulaştırma gayreti içerisindeydi. Yıkılan binaların tehdit oluşturduğu, belli bir süre sonra yeniden “aslına uygun” olarak inşa edilecekleri açıklamaları yapılıyordu. Ancak birkaç hafta önce, İller Bankasının Ulus Binasında yıkım tehdidi ortaya çıkınca ilginç bir durum dikkatimi çekti. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yetkilileri olaya ilişkin durumu anlamalarını sağlayacak bir muhatap bulmakta güçlük çekiyorlardı. Koruma Kurulu, belediye ya da ilgili firmadan herhangi bir açıklama gelmiyordu. Bu durum belki de 15 Temmuz sonrası yaşanan süreçlerle de yakından ilgiliydi. FETÖ soruşturması devam ederken ister istemez bürokrasinin olağan dönemlerden daha tedirgin ve çekingen davrandığı ve bürokrasinin bu anlamda Başkentteki mimari birikime ve korunacak yapılarak ilişkin reflekslerini kaybettiği söylenebilir. Bunun doğrudan sonucu, mimarlık birikimi ve korunacak çevrelere ilişkin yeni bir döneme işaret ediyor olabilir. Bu yeni dönemde, kamunun tarihi mirasa ilişkin birikimi korumada daha da geri plana çekileceği tahmin edilebilir. Bu geri çekilmenin tehdit altındaki yapılara ve çevrelere etkilerinin ne olacağını öngörebilmek güç değil. Fakat bunun yanı sıra toplumda tarihi yapılara şefkat gösterilmesi ve yapılan restorasyon proje uygulamalarında karşılaşılan aykırı durumlara ilişkin gösterilen tepkiler açısından da ilginç bir duyarlılığın yükselmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Antik tiyatroların basamaklarının göze aykırı görünen malzemelerle restorasyonu, Sinan Camilerinin cam ve çelikle yeniden yapılması gibi durumlar bir süredir gündem oluşturmakta. Kamunun sahiplenmesindeki azalma ile toplumun gösterdiği duyarlılığı da birlikte okumakta fayda görünüyor.

Bu iki durumu dikkate alarak, Başkent Ankara’nın geriye kalan kültürel ve mimarlık mirasını koruma adına üç başlıktan oluşan bir çözüm önerisi geliştirmek istiyorum. Bu önerinin birinci adımı, kaybolan yapıları, içinde bulundukları mekânsal bütünlük içerisinde tanımlamayı içeriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki yapıların önemli bir kısmı, cumhuriyet dönem Ankara’sı olarak adlandırılabilecek dokunun kendisinin ya da parçalarının içerisinde bulunuyor. Örneğin Prof. Dr. Çağatay Keskinok, Gar ile başlayıp Gençlik Parkını, Meclis Binalarını, Heykel Meydanını, Hacı Bayramı kat ederek Bentderesine kadar devam eden İstasyon Caddesini Milli Mücadelenin, Atatürk Bulvarını ise cumhuriyet dönemi devrimlerinin ve yaşam biçiminin bir vitrini, göstergesi olarak değerlendiriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki birçok yapı da bu tür mekânsal unsurlar üzerinde yer alıyor. O zaman, tek tek yapıları değil, bu yapıların temsil ettiği değerler ve mekânsal bütünlük üzerinden bir tanım yapılması daha anlamlı olabilir. Çünkü bu yapıların temsil ettikleri mekânsal bütünlüktür aslında tehdit altında olan. Hergelen Meydanına yapılan yeni cami ile başlayan bir aksta, Atatürk Bulvarına cephe veren yapıların arka bahçelerinin ve yapıların kendilerinin hastanelerin boşaltılmasına kadar birçok unsurun tehdidi altında olduğunu söylemek mümkün örneğin. O zaman, Atatürk Bulvarının doğu ve batısındaki yaklaşık beş yüz metrelik bir bandın oluşturduğu bütünlüğün savunulması anlamlı olabilir.

Öte yandan bu tür bir savununun ihtiyaç duyduğu bilimsel otorite nasıl sağlanacak sorusu akla geliyor. Mevcut haliyle koruma kurullarının artık bilimsel referans kurum olma meşruiyetlerini yitirdikleri görülüyor. Bu noktada 2000’li yılların ortalarında İstanbul’da gördüğüm bir örnek üzerinden öneride bulunmaya çalışacağım. Kültür ve Turizm Bakanlığında çalıştığım o yıllarda UNESCO Dünya Miras Komitesi, Dünya Miras Listesinde yer alan İstanbul’un tarihi alanları için her yıl heyetler göndererek tarihi yarımadada yapılacak projeler için kaygılarını belirtmekte, hatta İstanbul’un Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesine alınabileceği uyarısında bulunmaktaydı. Tarihi Yarımadanın Yönetim Planı Sınırının belirlenmesi, yönetim planlarının ve koruma amaçlı imar planlarının yapımı süreci de bir yandan devam etmekteydi. Bu süreçte Bakanlık, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve UNESCO yetkilileri arasında hararetli tartışmalar sürerken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi “İstanbul Miras Komitesi” adlı bir organ oluşturdu. Her ne kadar bu organın oluşturulmasında bazı bürokratik ve siyasi kaygılar hâkim gibi görünse de bu tür bir organın oluşturulması oldukça ilginç bir örnek oluşturmaktaydı. Komite hiçbir zaman tanınan ve ağırlığı bulunan bir referans kuruluşu haline gelmedi ama en azından bir referans kuruluşun varlığın olan ihtiyaca işaret etmesi açısından dikkate alınabilir bir deneyimi göstermektedir.

Başkent Ankara’daki yıkım süreçleri de, kentteki tarihi yapılara ilişkin bilimsel bilgilere dayalı olarak yeri geldiğinde uyarılarda bulunabilecek, tehdit altındaki yapı ve varlıklara ilişkin listeler oluşturabilecek yetkinlik, yeterlilik ve saygınlığa sahip bir referans organa ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Çünkü ne yazık ki Koruma Kurulu başta olmak üzere bu konuda görevli yapıların bu tür bir işlevi yerine getiremediği görülmektedir. Ben bu referans organa “Ankara Miras Komitesi” adını vermek istiyorum. Mutlaka çok disiplinli olması gereken bu organda Ankara’nın tarihi ve mimarlık mirası konusunda uzmanlık birikimi ile duayen konumuna erişmiş kişilerin bir araya gelmeleri ve yaşanan süreçlere ilişkin kamuoyunu uyarma vazifesini yerine getirmeleri çok önemli bir katkı olabilir. Bu Komite, “Ankara Miras Listesi”, “Yok Edilmiş Miras Listesi”, “Tehdit Altındaki Miras Listesi” ve yıkılan varlıkların yıkımına sebep olanları teşhir etmek için bir “Kara Liste” yayımlayabilir ve takip edebilir. Detaylı teknik ve akademik bilgilerden çok basit bir listeleme çalışmasıyla kentte tehdit altındaki kültürel miras unsurları konusunda kamuoyu açık bir şekilde bilgilendirilebilir.

Böyle bir referans organının yanı sıra aynı zamanda halkın tarihi yapılara karşı olan şefkat duygularına dayalı bir duyarlılığı da örgütlemek gerekli. Bu tür bir örgütlenme konusunda da birkaç yıl önce Şikago’da uygulanan başarılı bir örnek aklıma geliyor. Şikago kışları oldukça sert geçen bir kent. Yangın söndürmede de yangın musluklarının çok önemli bir yeri var. Kentteki binlerce yangın musluğunu itfaiye yangınlarda söndürme suyu temin etmek için kullanıyor. Ancak bir sorun var. Kışın çok soğuk günlerinde yangın muslukları donuyor. Bu da yangınlarda ciddi sorun yaratıyor. Belediye yangın musluklarını soğuğa karşı yalıtım malzemesi ile korumaya çalışıyor ama yalıtım malzemeleri vandalizme uğrayabiliyor, çalınabiliyor. Bunun üzerine bir internet uygulaması geliştiriliyor. Şikago’lular sokaklarındaki yangın musluklarını “evlat edinmeye” davet ediliyorlar. Bir yangın musluğunu evlat edinen Şikagolular internette harita üzerine kendi isimlerini bırakıyorlar. Kışın soğuk günlerinde muslukları kontrol edip bir sorun var ise belediyeye bildiriyorlar. Musluklarına isim takanlar, kazak örenler bile olmuş. Sonuçta önemli bir kentsel sorun konusu halkın aidiyet hisleri yardımıyla çözülmüş. Benzer bir uygulamanın Ankara’nın tarihi yapıları için de kullanılabileceğini düşünüyorum. Mobil destekli bir uygulama ile isteyenler tarihi yapıları evlat edinebilir. Bu yapıları belirli aralıklarla belgeleyebilir ya da görüntüleyebilirler. Bu katkılar da internet üzerinde herkesin görebileceği bir şekilde bir arada toplanır. Böylece halkın da aktif katılımı konusunda mesafe kat edilebilir.

Başkent Ankara’daki ya da Türkiye’nin herhangi bir yerindeki yapıların ve mimarlık kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesinin bu çalkantılı dönemde ciddi bir mücadele süreci gerektirdiği görünüyor. Bu mücadele sürecinde toplumdaki farklı duyarlılıkları temsil edebilecek yenilikçi araç ve söylemlerle hareket etmek gerekiyor. Muhtemeldir ki, eldeki varlıkların ortadan kalkmasından çok sonra birileri dedesinin eski eşyalarının izlerini arayan torunlar misali bir arayışa girecektir. Ama önemli olan bu arayışlara yer bırakmadan, kentin ve kendimizin ruhunu zihnimizde canlandırmamıza sağlayan mirasımızı şimdiden koruyup kollamanın yollarını aramak, bulmak.

28 Ekim 2016 Cuma

BOŞALTILAN ASKERİ ALANLAR ANKARA İÇİN FIRSATA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?



15 Temmuz darbe girişiminin en tartışmalı kararlarından birisi kent içerisinde yer alan askeri yasak bölgelerin ve askeri tesislerin kent dışına taşınması kararıydı. Bir yandan askeri açıdan bu tür bir karar almanın uzun vadeli ulusal güvenlik açısında gerçekten fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine çelişkili iddialar ortaya atılırken bir yandan da boşaltılan askeri bölgelerinin FETÖ dışındaki cemaat ve sermaye gruplarına aktarılacak rant projeleri için kullanılabileceği, dolayısıyla yeni tehditlere kapı açacağı kaygıları ifade edildi. Ancak, OHAL sürecinde her iki konu da derinlemesine tartışılamadı. Aslında boşaltılan askeri bölgelerin ve arazilerin ne olacağının dünyadaki örnekler ve çağdaş kent planlaması açısından ele alınması gerekmekte. Bu tür bir bakış açısı geliştirilebilirse askeri alanların Türkiye ve kentlerimiz için bir fırsat haline dönüştürülmesi mümkün olabilir.

Askeri alanlar düşünüldüğünde Başkentlik işlevi sebebiyle bu durumdan en fazla etkilenecek olan kentin Ankara olduğu görülmektedir. Yerleşik alanın neredeyse %12’lik kısmı askeri alanlardan oluşan, bu sebeple de yapılan yeşil alan hesaplamalarında çoğunlukla Türkiye’deki diğer kentleri geride bırakan Başkent Ankara’da askeri alanların nasıl ele alınacağı çok kritik bir öneme sahip. Yapılan araştırmalar, askeri amaçla kullanılan ve tahsis edilen arazilerin %70’e yakınının da 1 Hektar yani 10 000 m2 ve üzerinde büyüklükte olduğunu göstermektedir. Yapılacak planlama ve uygulama hataları, rant odaklı projelerin öncelik kazanması fırsat olabilecek bir düzenlemeyi Ankara’nın geleceği için bir kabus senaryosuna dönüştürebilir. Bu sebeple öncelikle Ankara’da askeri alanların ele alınmasında kaçınılması gerekenleri sıralamak gerekir:

1Ankara’da Boşaltılan Askeri Alanları Ele Alırken Kaçınılması Gereken Dokuz Kusurlu Hareket:
a. Askeri alanların tam ve düzgün bir envanteri çıkarılarak, arazi nitelikleri ortaya konularak yola çıkılmalıdır. Bu envanter kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Askeri araziler haritadaki boş arazi olarak ele alınmamalıdır. Bu da ciddi bir analiz gerektirir. Bu tür bir analiz yapmadan yola çıkılırsa yıllardır ordu tarafından korunmuş değerler ve arazi varlığı kamuoyu denetiminden uzak bir şekilde ortadan kalkabilir. Bu amaçla coğrafi bilgi sistemleri kullanılmalı, mikro düzeyde ekolojik hassasiyet ve peyzaj değeri haritaları hazırlanmalıdır.
b.  Askeri alanlar parça parça belki yüzlerce araziden oluşan bir bütündür. Bu araziler parçalanarak lokma lokma yutulacak bir ganimet olarak görülmemeli, Başkent Ankara’nın çözülemeyen sorunları için fırsat olarak görülmelidir. Bunun için bilimsel analizlere dayalı bütünsel ele alış ve planlama şarttır. Kapatılan Ankara İl Özel İdaresinin mülklerinin el yordamıyla kamu kurumlarına dağıtılması gibi bir yöntemden kesinlikle uzak durulmalıdır. Bu tür yöntemlerin yarattığı hukuki sorunlar çözümsüzlüğünü korumaktadır.
c. Kamu arazilerinin mülkiyet açısından birçok türü bulunmaktadır. Başkent anayasa ile tanımlanmış en önemli kentimizdir. Bu kentin kaderini etkileyecek büyüklükteki bu araziler, çeşitli kamu kurumlarına tahsis, kiralama, devir, mülk verme yerine topyekun hazine arazisi olarak tescil edilmeli, mülkiyet parçalanmasından kaçınılmalı gerekirse bunun için yasa çıkarılmalıdır.
d. Askeri arazilerin “nasıl olsa kamu” mantığıyla kamu kurum ve kuruluşları ile STK’lara devrinin önüne geçilmelidir. Geçtiğimiz dönem FETÖ’nün palazlanmasının ve kentsel kamusal alanların talan edilmesinin en önemli kaldıraçlarından birisi bu tür bir tutum olmuştur.
e. Askeri araziler boş arazi diye düşünülerek üst ölçek planlara ve ulaşım planlarına dayanmayan günü birlik ulaşım ve altyapı projeleriyle parçalanmamalıdır. Bu tür teknik altyapıların yapılması için doğal eşik analizleri yapılmalı, kent bütünü planlara dayandırılmalıdır.
f. Kentte bugüne kadar yapılmış yanlış uygulamaların, özellikle de imar planı değişiklikleriyle oluşturulmuş çok yüksek nüfus ve yapı yoğunluklarının meşrulaştırılması ve imar kanununun etrafından dolanılması için askeri alanlar kullanılmamalıdır.
g. Askeri arazilerin kent içinde “boş arazi” olarak görülmeleri en büyük hata olacaktır. Bu arazilerin taşıdıkları doğal ve peyzaj değerlerinin bilimsel olarak tespit edilmesi ve buna uygun koruma statülerine kavuşturulmaları çok önemlidir.
h. Tüm ülkeyi etkileyen bir darbe girişimi sonrasında boşalan bu arazilerin karar verme sürecinin tek adamlara devredilmesi çok yanlış olacaktır. Karar verme süreçlerinde katılımcı mekanizmaların kurulması gereklidir.
i. Askeri alanlar sadece boşalmış alan olarak görülemezler. Bu kadar büyük alanlar dünyanın tüm aklı başında kent ve ülkelerinde kentin bütününün kaderini etkileyecek niteliktedir ve kentin yeniden planlanmasını gerekli kılarlar.

Bu önemli noktalar dikkate alındığında boşaltılan askeri alanların Başkent Ankara için yeni bir planlama miladı olarak değerlendirilmesi, Ankara’nın geleceği için yaşamsal görünmektedir.

  Askeri Alanlar Dikkate Alınarak Başkent Ankara’nın Üst Ölçekli Planları Gözden Geçirilmelidir

Dünyanın herhangi bir kentinde bu derece büyük arazilerin bir anda sivil kullanıma dönüştürülmesi, o kentin ve metropoliten alanın bütününün yeniden planlanmasını, üst ölçekli planların yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Çünkü, bu kadar büyük arazi doğru kullanılmazsa kentin daha öncekinden çok daha derin ve çözümsüz sorunlarla karşı karşıya kalmasına sebep olabilecektir. Hali hazırda askeri araziler, Başkent Ankara’nın doğal hava koridorları ve halk tarafından doğrudan kullanılmasalar da kent siluetinin korunması için çok önemli bir işlev yerine getirmektedir. Her şeyden öte, askeri araziler içerisinde nüfus yoğunluğu bulunmadığından dolayı, yapılan birçok yanlış uygulamaya karşın, kentin içerisinde trafik yükünün artmasına engel olmakta, kentsel altyapıyı aşırı yüklenmekten korumaktadır. Parçacı bir yaklaşımla bu arazilerin peyderpey yapılaşmaya açılması ya da parçacı şekilde planlanması her kent için olduğu gibi Başkent Ankara için de dönüşü olmayan sonun başlangıcı olabilir. Yani askeri araziler birer “rant fırsatı” değil “sağlıklı ve çağdaş planlama fırsatı” olarak değerlendirilmelidir.

Bu amaçla, Başkent Ankara’nın üst ölçekli planlarının yenilenmesi, gözden geçirilmesi ve bu çalışmalarda askeri alanların analiz ve kullanımlarının da dikkate alınması gerekmektedir. Halen Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından planlama çalışmaları yürütüldüğü duyumları alınan, Ankara İlinin bütününü kapsayan 1/100 000 ölçekli çevre düzeni planı kapsamında bu tür bir yaklaşımın hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla, Ankara kent makroformunun bütünü ele alınmalı, askeri alanlar Başkent Ankara’nın yeşil ve açık alan sistemlerinin yenilenmesi, enerji etkin bir kent oluşturmak, yaya ve bisiklet kullanımı için önlemler almak, Ankara’nın akarsularının gün ışığına kavuşturulması, yüksek sanayiye dayalı tarımsal inovasyon, yenilikçi rekreasyon alanları gibi birçok amaç dikkate alınarak düşünülmelidir. Bu çalışmalar yapılırken askeri alanların statüsü özel bir kapsamda ele alınmalı, bir koruma statüsü belirlenmeli, Başkent Ankara’nın ihtiyacı olmayan konut ve avm benzeri kullanımlardan uzak durulmalıdır. Ayrıca, bu alanların yönetiminde “alan yönetimi” adı verilen korunacak alanlar için gerekli yönetsel yapı kurulmalı, askeri alanların kamuoyu denetiminde kullanımı için bir “yönetim planı hazırlanarak yürürlüğe sokulmalıdır. Böylelikle üst ölçekli planlama ve yönetsel yapı açısından sağlıklı bir yapı ortaya çıkacaktır. Bu kapsamda askeri alanların kullanımı için Başkent Ankara’nın kaderini değiştirebilecek “yeşil kuşak” ve “yeşil koridor” benzeri projeler de yeniden canlandırılabilecektir.

Askeri Alanlar Yeşil Kuşak Kapsamında Nasıl Değerlendirilebilir?

Başkent Ankara’nın en kadim sorunlarından birisi, topografik çanak olarak adlandırılan, çukur noktası Sıhhiye, kenarları kuzeyde Şentepe, Doğuda Mamak, Güneyde Çankaya sırtları olan coğrafi yapısı içerisinde sıkışmış yerleşim yapısıdır. Çanak içinde yapı ve nüfus yoğunluğunun artması trafik, ulaşım, altyapı ve hava kirliliği gibi sorunları ağırlaştırmaktadır. 1970’li yıllarda Başkent Ankara’nın 1990 ve sonrasının planlama çalışmalarını yürüten dönemin İmar ve İskan Bakanlığına bağlı Ankara Metropolitan Alan Nazım İmar Bürosu yaptığı çalışmalarda, Başkent Ankara’nın tüm etrafını saracak, askeri alanların bir kısmı, Atatürk Orman Çiftliği Alanı, Hipodrom, Atatürk Kültür Merkezi, Gençlik Parkı, Atatürk Bulvarı boyunca uzanacak bir yeşil kültür aksı, Abdi İpekçi ve Kurtuluş Parkları, 50. Yıl Parkı ve İmrahor Vadisine kadar şehri boydan boya bir yeşil koridor olarak geçecek bir yeşil kuşağın planlamasını yapmıştır. Geçen yıllar içerisinde bu kuşağın şehrin dışındaki ağaçlandırma alanlarının bir kısmı gerçekleştirilmişse de, Çayyolu ve Bağlıca gibi bazı bölgelerde olduğu gibi önemlice bir kısmı imar planı değişiklikleriyle yapılaşmaya açılmıştır. Yeşil kuşağın yeşil koridor kısmının gerçekleştirilmesine ise hiç girişilmemiştir. Hatta 2014 Yılı yerel seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adaylarının önerdikleri projelerde bu düşüncenin izlerini görmek mümkündür.

İşte tam da bu noktada, Ankara’daki askeri alanlar çok kritik bir anlam taşımaktadır. Askeri alanlar bu yeşil kuşak ve koridor projelerinin günün ve dünyanın koşullarına uygun bir omurgasının oluşturulması için kullanılabilir. Bu kapsamda aşağıdaki unsurlar düşünülebilir:

a. Üst ölçek planlarda askeri alanların kenti bir boydan bir boya geçecek ve çevredeki uydu yerleşmelerle kentin arasındaki sıkışıklığı çözecek bir yeşil kuşak ve koridor olarak planlanması sağlanabilir.
b. Bu kapsamda, yeşil kuşak ve koridor içerisinde Ankara’daki tüm üniversite ve araştırma kuruluşlarının yaşamın her alanında yerleşim ve sanayi üretimi için projeler üreteceği bir yaşam aksı tanımlanabilir.
c. Bu yaşam aksı içerisinde biyo-çeşitlilik, enerji ve diğer alanlardaki yüksek teknoloji araştırmalarına yer verilebilir.
d. Bu omurga üzerinden Başkent Ankara’nın tümüne erişim sağlayacak doğa dostu bisiklet otobanları, yaya ve yürüyüş güzergahları planlanabilir.
e. Yine bu omurga üzerinde Ankara’nın yer altına alınarak altyapı sistemine dahil edilmiş akarsuları yüzeye çıkarılarak ekolojik bir koridor mantığıyla ele alınabilir.
f. Ankara’da bulunan diğer yeşil ve açık alanlar da bu omurga ile ilişkilendirilerek, Başkent Ankara’nın kılcal damarlarına kadar nüfuz eden, Başkenti bir yaya, bisiklet ve toplu taşım kenti haline getirecek bir sistem tasarlanabilir.
g. Başkent Ankara’nın çevresinde ve içinde bulunan doğal yaşam bu yeşil kuşak üzerinden yeşil köprüler ile ilişkilendirilebilir, Başkent Ankara bir yeşil yaşam ağı haline getirilebilir.


Bu tür bir yaklaşım, Başkent Ankara’yı üretim, araştırma, sanayi ve yaşam alanları açısından dünyada örneği az rastlanır bir konuma yükseltecektir. Aksi takdirde birçok başka fırsatta olduğu gibi bu fırsat da kaçacak, Ankara yaşanmaz bir bozkır kenti olmaya mahkum edilecektir.