Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

25 Ağustos 2016 Perşembe

SIKIŞIKLIK HARCI YA DA TAKSİM VE KIZILAYA GİRİŞİN PARALI YAPILMASI NEYİ ÇÖZER?


Başbakan Davutoğlu Hükümetleri ve 10. Kalkınma Planında gündeme getirilen, İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde Taksim ve Kızılay gibi kent merkezlerine girişin paralı hale getirilmesi uygulaması Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeniden tartışmaya açıldı. Her ne kadar Türkiye’de kentlerin ulaşım planlaması ve ulaşım planlarının uygulanması, ulaşım planlarına uygun olmayan kentsel gelişme ve kentlerin büyümesi, kentlerin yerleşik alanlarında kentsel dönüşüm projeleri ve imar planı değişiklikleri gibi sebeplerle nüfus yoğunluğunun sürekli arttırılması gibi konular yapısal sorunlar olmaya devam etse de çağdaş dünya kentlerinin bazılarında uygulanan bu tür araçların tartışmaya açılması anlamlı sayılabilir. Ancak, bu tartışmanın sağlıklı yürütülebilmesi için dünya deneyiminin tam olarak incelenmesi gerekiyor. Bunun içinde bilinen adıyla sıkışıklık harcı (congestion charging) ile ilgili bazı temel bilgileri ele almak yararlı olacaktır. 

Sıkışıklık Harcı ya da Sıkışıklık Fiyatlandırması Nedir?

Sıkışıklık harcı, trafik yönetiminde günün belli saatlerinde kentin trafik sıkışıklığı yoğun bölgelerine giren motorlu araçlardan belli bir harç alınması uygulamasıdır. Bu uygulama ilk başladığında trafik görevlileri tarafından ücret tahsil edilmesi sağlanmış, daha sonra teknolojinin gelişmesi ile birlikte elektronik fiyatlandırma ve otomatik tahsil sistemleri geliştirilmiştir.

Sıkışıklık harcı uygulamasının temelde üç amacı olduğu görülmektedir. Bunların birincisi motorlu araç sürücülerini seyahat alışkanlıklarını değiştirmeye teşvik ederek belirli bölgelerdeki trafik sıkışıklığını azaltmaktır. İkinci olarak elde edilen gelirin toplu taşım ve altyapı yatırımları için kullanılması hedeflenir. Üçüncü olarak da yüksek hacimli trafiğin dağıtılması yoluyla yerel hava kirliliğinin azaltılması ve dolayısıyla halk sağlığının geliştirilmesi arzu edilmektedir.

Uygulama ilk kez 1975 yılında Singapur’da başlatılmıştır. Ardından 2003’te Londra, 2006’da Stockholm ve 2008’de Milan’da sıkışıklık harcı uygulamasına geçilmiştir. New York gibi birçok kentte de benzer uygulamaya geçilmesi tartışılmaktadır. Harcın uygulamaya geçirildiği örneklerde farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin Singapur’da tüm gün için standart araçlarda 3 Singapur doları tahsil edilmekte, araç büyüdükçe alınan ücret artmaktadır. Londra’da sadece mesai günleri mesai saatlerinde uygulanmakta, karbon salınımı düşük araçlardan ücret alınmamaktadır. Stockholm’de sabah ve akşam zirve saatlerde ücret tahsil edilmekte, hem şehir merkezine girişte hem de çıkışta ücret alınmaktadır. Milan’daki uygulamada belli emisyon standartlarının altında kalan araçların girişi tamamen yasaklanmıştır. Ancak, çeşitli sebeplerle uygulama New York, Edinburgh, Manchester, Hong Kong gibi birçok şehirde de tartışılmış ve ya yapılan referandumlar sonucunda ya da faydaları konusunda yeterli veriye ulaşılamaması sebebiyle rafa kaldırılmıştır.

Dünyadaki Uygulamalarda Kamuoyu Ne Düşündü Sonra Ne Oldu?

Sıkışıklık harcının gündeme getirildiği tüm ülkelerde yoğun tartışmaların yaşandığı görülmektedir. Neredeyse tüm örneklerde yapılan anketler kamuoyunun başlangıçta bu uygulamaya çok sıcak bakmadığını göstermiştir. Ancak, uygulama başladıktan sonra destekçilerin oranı artmıştır. Tartışmalardaki çekincelerin başta gelenleri, uzun vadede sıkışıklık harcının gerçekten fayda sağlayıp sağlamayacağının bilinmemesi, sistemin uygulanması için kamu kaynağı gerekmesi, elde edilecek kaynağın nasıl kullanılacağı ve denetimi, uygulamanın kent merkezlerini ve merkezdeki yerel ticareti nasıl etkileyeceğine ilişkin kaygılardan oluşmaktadır.

Uygulama başladıktan sonra uygulamadan önemli faydalar elde edildiği görülmüştür. Tüm örneklerde sıkışıklığın %20-30 arasında azaldığı, toplu taşım kullanımında %7-10 artış görüldüğü, hava kirliliğinin %10-20 arasında azaldığı ve merkezdeki yolculukların göreli olarak hızlandığı tespit edilmiştir. Ciddi kaynaklar elde edilmiş, ancak elde edilen kaynakların sürücülerin tercih ettikleri alternatif yollar için gereken yatırımlara gittiği eleştirisi dile getirilmiştir. Sıkışıklık harcının yerel ticareti olumsuz etkilediğine ilişkin somut veriler ortaya konmamıştır. Ancak, yine tüm örneklerde, sıkışıklık harcı uygulamasından en fazla beş yıl sonra harç öncesi sıkışıklık düzeyine geri dönüldüğü görülmektedir. Uygulama sonrası anketlere bakıldığında kamuoyunun bakışında da çok ciddi değişimler olduğu gözlemlenmemiştir.

Sıkışıklık Harcı mı Köklü Çözümler mi?

Birçoğu sağlıklı işleyen ve gelişmiş toplu taşım sistemlerine sahip, ulaşım planlarıyla yatırımları yönlendirilen kentlerde bile sıkışıklık harcının ciddi faydalar sağlayıp sağlamadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır. Bu tartışmalarda ilginç olan, sıkışıklık harcının merkezi hükümetin bir politikası olarak değil asıl olarak kentlerin kendisinin yerel bir tercihi olmasıdır. Yani kentler bu uygulamayı kendi kamuoylarının gündemine getirmiş, tartışmış, kabul etmiş ya da vazgeçmiştir. Tartışmaların vardığı sonuç ağırlıklı olarak sıkışıklık harcının bir pansuman tedbir olduğu yönündedir. Çevre ve trafik için çok kısa vadeli ve geçici bir iyileştirme sağlanmaktadır. Bu sebeple dünyadaki kentler alternatif ve köklü çözümlere yönelmektedir. Örneğin, Helsinki yirmi yıl içinde otomobilsiz kent olma hedefini önüne koymuştur. Benzer şekilde toplu taşım yöntemlerini, bisiklet otobanlarını tartışan, ulaşım planlamasında önemli mesafeler kat eden kentler bulunmaktadır. Açıkçası, sıkışıklık harcı yirmi yıl öncesinin bir uygulamasıdır ve çözüm olarak değerlendirilmekten çoktan çıkmıştır.

Türkiye’de Sıkışıklık Harcı Uygulanmalı mı, Uygulanırsa nasıl uygulanmalı?

Ulaşım ve trafikte kentsel büyüme ve gelişme süreçlerine bağlı olarak yapısal sorunları olan Türkiye, esas olarak köklü ve yapısal önlemler almak durumundadır. Bu önlemlerin ulaşım ve kent plancılarının bilimsel tespitlere dayalı olarak ortaya koydukları, sağlıklı ulaşım planlamasına ve akılcı ulaşım yatırımlarına, yaşanabilir kentler için planlamaya dayalı olarak kent merkezlerini etkin toplu taşıma ve yaya ağırlıklı hale getirme, ulaşımda enerji verimliliğini arttırma, işyeri konut seyahat sürelerini ve mesafelerini azaltma odaklı olduğu uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Bu sorunların yanı sıra Türkiye kısa dönemli bir önlem ve yerel yönetimlerin kaynak sorununa yanıt olmak üzere bir pansuman tedbir olarak sıkışıklık harcını uygulayabilir. Ancak, bu uygulamanın dayandırılması gereken temel bazı ön koşullar olduğu görülmektedir:

  • Sıkışıklık harcı uygulaması ulaşım planı ile bir bütün olarak uygulanmalıdır. Ulaşım planında sağlıklı bir yere oturtulmayan uygulama bekleneni veremeyebilir.
  • Uygulamada kentin yerleşik dokusu dikkate alınmalıdır. Bilgisayar modelleri ile kullanılabilecek alternatif yolların varlığı ve oluşacak fazladan trafik yükü hesaplanmalıdır. Aksi takdirde beklenmeyen zincirleme tıkanıklıklar yeni popülist yol yatırımlarına sebep olabilir. Bu da kamu kaynaklarının israfına sebep olabilir.
  • Türkiye ve kentler, sıkışıklık harcı gibi kısa vadeli çözümlerin yanı sıra çevre, kentsel yaşanabilirlik ve sağlıklı kent merkezlerinin gelişimi gibi konuları öne çıkaran köklü, yaratıcı ve yenilikçi ulaşım çözümlerini de gündeme almalı ve desteklemelidir. Yenilenebilir enerjilerin kullanımı yayalık ve bisiklet yolları, akılcı toplu taşım yatırımları popülist yol yatırımlarının önüne geçmelidir. 

18 Ağustos 2016 Perşembe

FETÖDEN KAÇARKEN VARLIK FONUNA TUTULMANIN EKONOMİ POLİTİĞİ



15 Temmuz sonrası dönemin sarsıntıları sürerken, OHAL kapsamında getirilmeye çalışılan bazı düzenlemelerin tüm toz duman arasında bugüne kadar yaşanmış tüm sorunları daha da derinleştirecek yeni bir çerçeveye işaret ettiğini görmemek elde değil. Siyasal alanda FETÖ ile mücadele ve yeni darbe tehditlerini önleme çabaları ile birlikte sağlıklı siyaset yapma olanağı çıkmaza saplanırken; bürokraside de kurumsal geleneklerin, cumhuriyet tarihi boyunca oluşmuş teamüllerin sürdürülemezliği gündeme getirilirken, sermaye birikim süreçlerinde daha önce FETÖ temelli ahbap çavuş ekonomisinin yerini neyin ve nasıl dolduracağı sorunu tartışılmamışken anayasal tanımların ötesinde mülkiyet düzenini tamamen yeniden yapılandıracak düzenlemelere gidilmesi korktuğumuz bazı akıbetleri bizim için kesin nihayetler haline getirme risklerini taşıyor. Bu sebeple varlık fonu benzeri yapısal sonuçları olacak düzenlemelerin ekonomi politik düzlemde sorgulamasının yapılması büyük önem taşıyor. Bu tür bir sorgulama sadece belli bir siyasal perspektiften yapılan bir sorgulama niteliği taşımıyor. Kuşkusuz, varlık fonu ve benzeri düzenlemeler başta akademik çevreler olmak üzere pek çok çevrenin çenesini ve kalemini ziyadesiyle yoracaktır. Ama önemli olan, son otuz yıldır FETÖ’nün üzerinde serpildiği zemini daha da verimli hale getirecek düzenlemelerin dinamiklerine işaret etmektir. Bunu yapabildiğimiz zaman bir durup düşünecek, sağlıklı politikalar üretebilecek fırsatımız olabilir.

Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, son otuz yılın Türkiye’sinde çeşitli biçimleriyle neo-liberal politikaların farklı görünümlerinin yaşanan her kırılmada noktasında yeni politika çerçeveleri ile birlikte ortaya çıktığı söylenebilir. Ana ilkeleri kuralsızlaştırma, serbestleştirme, özelleştirme, adem-i merkezileşme şeklinde özetlenebilecek bu politikalar demetinin uygulanmasında iki temel nokta hep öne çıktı. Bunların birincisi, Türkiye’nin yakın tarihindeki her ara dönemde, bu ilkelerin uygulanmasında diğer ülkelerde de olduğu gibi bir deneyciliğin söz konusu olmasıydı. Kentsel dönüşümden sosyal hizmetlere, ulaşım hizmetlerinden gıda politikalarına kadar pek çok alanda deneme-yanılma ile farklı politikalar farklı dönemlerde denendi. Aynı konuda birbirine taban tabana zıtmış gibi görünen yaklaşımlar çok kısa süreler içinde uygulamaya kondu. Bu deneyselcilik bir yanıyla etkin ve aktif hükümet algısı yaratırken bir yanıyla da çok farklı toplum kesimlerini sermaye birikim sürecinin içerisinde dahil etme ve uygulanan kamu politikalarını meşru gösterme olanağı yarattı. Ama her şeyden önce, uygulanan politikalar aracılığıyla vurgulamak istediğim ikinci nokta ortaya çıktı. Politika çeşitliliği kamu, özel sektör ve sivil toplum alanı arasındaki karmaşık bir ilişkiler ağına meşruiyet kazandırdı. Ortaya çıkan yeni yapılar başarı ve performansları yeni halkla ilişkiler yöntemleriyle gizemleştirilmiş ve büyütülmüş yeni tip bir bürokratik yapı inşa etti. Bu yeni tip bürokraside devletin klasik bürokrasisi beklenmedik bir şekilde büyüyüp seçkincileştirildi. Kariyer kadroları, sembolik ve maddi olanakların daha görünür hale gelmesiyle öne çıktı ancak esas hizmet alanları devletin dışına çıkarıldı. Devletin hizmet sürecinin dışında kalması hizmetin devredildiği özel sektörün ve sivil toplum örgütlerinin kendilerine özgü yeni ve bürokrasiye benzer yapılar oluşturmasına sebep oldu. Ancak, bu yapıların temel özelliği, müşteri odaklı dahi olmamaları, belli noktalarda seçkinciliği hizmet süreçlerine yansıtmaları ve katı piyasa engellerini aşmak için belli topluluk yapılarına dahil olmayı neredeyse zorunlu hale getirmeleriydi. Örneğin bir Ankaralı olarak, özelleştirilen ve belli bir sermaye grubuna teslim edilen doğalgaz hizmeti, benim istediğim kadar doğalgaz satın almama bile kotalar yoluyla engel olabiliyor. Özelleştirmenin müsebbibi belediye başkanı ise bizlere yargıya gitme gibi dahiyane çözüm önerileri getirebiliyor.

Bu dönüşüm süreci en büyük ivmesini 2004 Yılında gündeme taşınan “Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı” ve sonrasındaki düzenlemelerle kazandı. Akademik camia yapılan düzenlemeleri belli ölçülerde batı standartlarına göre değerlendirmeyi ya da reddetmeyi tercih etti. “Gerçekten performans artıyor muydu”, ya da “bu süreçte kimler kaybediyor” soruları bir arada soruluyordu. Ancak sürecin arka planında yürüyen esas dinamiklere nüfuz etmek ne yazık ki pek de mümkün olamadı. Zaten değişimlerin baş döndürücü hızı akademik dünyayı sorgulamaktan çok muhasebe tutmak eylemine itti. Tüm bunlar olurken “3C” olarak adlandırılabilecek, “careerism, conformism, credentialism” yani Türkçesiyle “kariyercilik, konforculuk ve diplomacılık” kavramlarının çarpık bir bileşimi çarpıtılmış bir özel sektör insan kaynakları anlayışıyla ortaya çıkan karmaşık ve büyük bürokratik yapının meşruiyetini sağlamak için parlatılıyordu. Ağırlıklı olarak beyaz yakalı çalışanların sırtında yükselen yeni yapı, görünüşte gayri-şahsi ama uygulamada kayırmacı bir standardı devletin ve devletle şöyle ya da böyle ilişkili her tür kurumun bünyesine sızdırdı. Bu sızdırma süreci, topluluk ve cemaat tarzı yapıların toplumun tüm alanlarına nüfuz etmesini de ciddi biçimde kolaylaştırdı. Artık devleti kontrol etmek için sadece memur olmaya gerek yoktu. Devletin hizmet aldığı bir firmada çalışmak, devletin kaynak aktardığı bir vakfın okulunda yer almak, ya da belli bir cemaatin ilişkilerinin hakim olduğu sermaye süreçlerine dahil olmak yetebiliyordu. Bu yapının içinde yer alanlar kendi akraba çevrelerinde bile hızla yükselen yaşam standartları, değişen yaşam alışkanlıkları ile yeni rol modellere dönüşerek ortaya çıkan yapıya devşirme için yeni kanallar açıyorlardı. Diplomacılık olarak adlandırabileceğimiz, liyakat yerine ikame edilen yapıyla içerikten ve ruhtan yoksun, salt belgelere dayalı bir meşrulaştırmanın yolları açılıyordu. Mesele diplomacılıksa, akademik dünyada çok rahatlıkla doçentliğe kadar giden yollar aşılıyor, atıf çeteleriyle gerekirse uluslararası çapta skandallara sebep olabilecek intihal vakaları oluşabiliyordu. Belki FETÖ’nün en güçlü yanlarından birisi de tam buydu. Çünkü diplomacılık için gerekli mekaniği çözmüş, alt sınıflar için yükselebilmenin katı kayırmacılığa dayalı yeni ve gizli bir kanalını açmışlardı. Darbe suçlularının ifadeleri bu kanallara dahil olan fakir köylü çocuklarının öyküleriyle dolu. Tüm bunlar olurken, kamu politikalarında deneycilik, sürekli yeni alanlar açarak, FETÖ ve benzeri yapıların etki alanlarını genişletmeye hizmet ediyordu. Tabi söylememize gerek yok, bu açılan yeni alanların büyük bir kısmında, imardan madenciliğe kadar geniş bir alanda oluşan rantların dağıtımı ve kullanımı, sermaye birikimi açısından giderek kendini güçlendiren bir dinamik yaratıyordu.

Meselenin adını doğru koyalım. FETÖ’nün Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında daha fazla ve hızlı kadrolaştıkları iddiası yerine, neo-liberalizmin daha hızlı ve pervasızca uygulandığı dönemde örgütün aşırı güçlendiğini ifade etsek daha doğru olacaktır. Kuşkusuz, neo-liberalizm Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında tek parti iktidarı eliyle daha köklü bir şekilde yerleştirilmiştir. Ama siyasal alanın büyük bir kısmında da aktörlerin ve siyasi partilerin, günün birinde sıra onlara geldiğinde aynı yapıyı kullanabilmek için sessiz kaldıklarını ya da neo-liberal çözümleri benimsediklerini de hatırlamamız gerekiyor. Yani deredeyse herkes oradaydı. Ancak bu şekilde FETÖ’ye imar rantı kazandıran belediye başkanından FETÖ okullarına aktarılan Milli Eğitim fonlarına kadar geniş bir yelpazede yer alan örnekleri anlayabilir, sonrasında benzer durumlarla karşılaşmamak için yapılması gerekenleri görebiliriz. Bu anlamda iki temel sorun alanını algılamak büyük önem taşıyor. Bunlardan birincisi, FETÖ ile mücadele adına yapılacak yapısal değişikliklerin niteliğini iyi anlamak, ikincisi de FETÖ’nün ağırlıklı olarak kontrol ettiği küçük ve orta büyüklükteki sermaye birikim süreçleriyle bu yapısal dönüşümlerin ilişkisini fark etmek. Çünkü her ne kadar FETÖ’nün toplumsal bir tabanı olmasa da, yerelde küçük ve orta ölçekli sermaye birikimine dayalı süreçleri kontrol ettiğini anlamak önemli.

Bu yazı kapsamında esas değinmek istediğim konu ise varlık fonu etrafında dönen tartışmalar. Ne yazık ki, 15 Temmuz sonrası vitrininde görünen uzlaşı resmi henüz gerçek sorunları birlikte tartışmak ve politika tercihlerini müzakere etmek noktasına gelemediğinden varlık fonu gibi yapısal bir dönüşüme ilişkin yaygın bir tartışma süreci kamuoyuna yansımadı. En genel anlatımıyla Varlık Fonu, devletin neredeyse tüm kurumlarının mal varlıklarının özelleştirme idaresine devrini ve bu yolla da elde edilecek kaynakla büyük projelerin finansmanını öngören bir yasal düzenleme. Mal varlıkları devredilecek kurum ve kuruluşlar arasında neredeyse yok yok. Son bir iki haftadır, başta TMMOB olmak üzere bazı meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri gerekli uyarıları yapıyorlar ama bu konuda siyasi bir tartışma henüz başlayabilmiş değil. Şunu teslim edebiliriz. Olağan bir dönemde bu ya da daha radikal politika önerileri iktidarlar tarafından gündeme taşınabilir, tartışılabilir. Şahsen ben de bir akademisyen ve şehir plancısı olarak bu tür bir uygulamanın eleştirdiğim yanlarını sıralayabilirim. Ancak, daha devletin FETÖ gibi bir örgütle tam olarak ayrıştırılamadığı, özellikle de siyasi alandaki uzantılarının ortaya çıkarılamadığı bir dönemde bu tür bir düzenleme devletin tam olarak imhası ve başka ellere teslimi anlamına gelebilir. Bunu çok açık bir şekilde görmek gerekiyor.

Her ne kadar, devlet bürokrasisi ve kurumları FETÖ’nün eline geçerek darbe girişimi ortaya çıkmış gibi görünse de aslında cumhuriyet döneminden bu yana gelen bürokratik geleneğin aynı zamanda kendi içerisindeki mekanizmaların –eğrisiyle doğrusuyla- oluşturduğu engellerle darbenin engellenebildiği görülmekte. Örneğin Silahlı Kuvvetler içerisindeki darbeye karşı çıkan askeri personelin varlığı, darbenin engellenmesindeki en önemli unsurlardan birisiydi. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz. Sermaye birikim süreçleri ile ilişkili olarak devlet yapısında gerçekleştirilecek her türlü değişiklik beklenmedik sonuçlara sebep olabilir ve hepimizi ateşin içine atabilir. Yukarıda anlatmaya çalıştığım çerçevede, Varlık Fonu gibi bir yaklaşım öncelikle FETÖ’nün güçlenmesini sağlayan neo-liberal politikaların altın vuruşu niteliğini taşıyabilir. FETÖ’nün siyasi ayaklarının, yereldeki ağının ve küçük ve orta ölçekli sermaye sahipleri arasındaki yayılımının tam tespit edilemediği bir ortamda, salt kaynak elde etmek için tüm devlet kuruluşlarının varlıklarının elden çıkarılması, hiç beklenmedik biçimde yeni bir sermaye birikim sürecini FETÖ yada benzer yapıların eline teslim edebilir. Burada özellikle yereldeki sermaye sahiplerinin devletin varlıkları ile ilişkisinin üzerinde durulmasında yarar bulunuyor. İhale yasalarının istisnalarla delik deşik olduğu, yerel yöneticilerin ve özellikle belediyelerin FETÖ ile ilişkisinin bilinmediği ya da göz ardı edildiği, yeni büyükşehir yasası sonrası dumanlı ortamda tamamen denetim dışına çıkmış, devletin müdahale etme şansı bile bulamayacağı yeni alanların ortaya çıkması işten bile değil.

Varlık Fonu ve benzeri düzenlemelerle Türkiye’de neo-liberalizmin yeni bir evresine geçeceğimiz açıkça görülüyor. Bu evrenin tartışılabileceği bir siyasal sürecin yokluğunda sonuçlarına ilişkin bir körlüğün oluştuğu da belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Kamu politikalarının düzgün analiz edilemediği, etki analizlerinin yapılamadığı bir ortamda bu tür düzenlemelerden kaçınılması gerektiğini düşünüyorum. Kamu yönetiminde geçtiğimiz on yılın sağlıklı bir muhasebesini yapmadan yeni cepheler ve cepler açmak, kaybetmemizin mukadder olduğu savaşlarla bizi karşı karşıya bırakabilir. Bu kez karşısına çıkabileceğimiz tank da bulamayabiliriz. Çünkü eğer söylendiği gibi darbe girişimi Türkiye’nin kendisine karşı yapıldıysa, sermayenin akışkan ve güvenilmez yüzü belediyelerin hafriyat kamyonlarıyla durdurulamayacak belalar açabilir başımıza.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

FETÖYÜ İMAR RANTLARI MI BESLEDİ?


15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, darbe girişiminin odağında bulunan FETÖ/PDY üzerinde çok geniş çaplı bir soruşturma ve tartışma süreci başladı. Bu tartışma süreci toplumun belli kesimleri için yeni görünse de aslında FETÖ’nün toplumsal alandaki yayılımı, siyasi, iktisadi ve kültürel etkileri konusunda uyarılar çok uzun zamandır yapılıyordu. Bu uyarıların neden dikkate alınmadığı ya da göz ardı edildiği daha çok uzun yıllar tartışılacak. Ancak, bulunduğumuz noktada en önemli konuların başında, FETÖ’nün özellikle son yıllarda bu denli büyük bir güce nasıl ulaştığı geliyor. Bir terör örgütü olarak hangi sermaye birikim süreçlerini yönettiği, finans akışının nasıl sağlandığı gibi soruların yanıtlarının verilmesi gerekiyor. Ancak bu şekilde ülkeyi iç savaşın eşiğine kadar getiren bu darbe girişimini başlatan terör örgütünün tam olarak etkisiz hale getirilmesi sağlanabilir.

FETÖ’nün faaliyette bulunduğu her alanda, iki temel sosyal davranış biçimini bir araç olarak kullandığı görülmektedir. Bunlardan birincisi, özellikle muhafazakâr ve İslami ideallere dayalı olarak oluşturulan muğlâk bir söyleme dayalı “hizmet” olarak adlandırılan yatırım ve girişimlere taşra’dan, gecekondu mahallelerinden ve yeni muhafazakâr orta sınıftan yardım adı altında destek toplanmasıydı. Toplanan bu desteğin nasıl kayıt dışı tutulduğu, nasıl belli sermaye gruplarının oluşum sürecinde kullanıldığı konusu rahmetli Uğur Mumcu’nun uyarılarından başlayarak birçok defalar deşifre edildi, ayrıntısıyla açıklandı. Mütedeyyin ve geleneksel değerlere kendini yakın hisseden kesimlerin yardım duyguları başka birçok olayda olduğu gibi zekât ve sadaka adı altında istismar edildi. Hem de bu istismar kitlelere, kolaylıkla reddedilemeyecek biçimde, yurt dışında açılan ve Türkiye adına bir nevi manevi cihat icra ettiği iddia edilen okullar, bilim, teknik gelişim, eğitim ve hatta uzun yıllardır Türk-İslam sentezinin sloganlarından “batının tekniğini almak ama ahlaken İslama ve geleneksel değerlere bağlı kalmak” formülünün canlı örneği olarak kabul ettirildi. Sonuçtaysa ortada kayıt dışı, denetlemeyen, nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir sermaye birikim süreci bulunmaktaydı.

İkinci olarak, bu sermaye birikim sürecinin kullanımı yoluyla toplumdaki diğer sermaye birikim süreçleriyle ilişkilenmek, bunun için de çok yaygın bir çıkar kollama ve hami-adamı ilişkileri ağı kurulması söz konusuydu. Zaten, Türk toplumu gibi geç sanayileşme sürecinde kollamacı ve kayırmacı ilişkilerin yoğun biçimde devam ettiği bir toplumda bu çok da zor olmadı. İlk başlarda devlet kademesindeki yükselmeler gibi konularda kollamacı ağların oluşması ile başlayan bu süreç, giderek farklı sektörlerde birbirini kalkındıracak ayrıcalıklı çıkar ağlarının oluşmasına doğru evrim geçirdi. Devlet içerisindeki FETÖ kollamacı ağı ile iktisadi sektörlerdeki kollamacı ağlar arasında da çok ciddi bir eklemlenme görülmekteydi. Bu eklemlenmenin ara kesitinde FETÖ’nün bu derece etkili olmasını sağlayan düşünce odakları inşa edilmekte, siyasi olarak belli kesimlerden bir koalisyon inşa edilerek ayrıca siyasi ve kültürel bir güç mekanizması devşirilmekteydi. Burada medya, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerden oluşan bir yapı, FETÖ’nün kollamacı ağlarının meşruiyetini sağlayacak zemini oluşturmaktaydı. Bir dönemin Abant toplantılarından Türkçe Olimpiyatlarına kadar birçok ritüel, törensellik ve girişim bu tür bir çabanın ürünü olarak görülebilir. Üretilen “hizmet” miti toplumdaki birçok kesim için etkili oldu, başta siyasiler olmak üzere akademisyenler, medya mensupları ve her kesimden insan farkına bile varmadan oluşan halenin etkisine kapıldılar. Burada, kurulan ilişkilerin ve etkilenmenin düzeyi ve şiddeti sempatiden başlayarak işbirliğine kadar giden bir yelpazeye yayıldı. Tabiri caizse tam olarak at izi it izine karıştı.

Bu süreçte, bir şehir plancısı, mekânla ilişkili olarak siyaset ve kamu yönetimini inceleyen bir akademisyen olarak en çok ilgimi çeken meselelerden birisi kaçınılmaz olarak FETÖ türü bir yapılanmanın Türkiye’de kentler ve kent planlama ile ilişkisi oldu. Bu anlamda bazı noktalara temas etmenin yaşamsal olduğunu düşünüyorum. Son on-on beş yılda kalkınmanın temel dinamiklerinin inşaat sektörü üzerine inşa edildiği, imar planı değişikliklerine, kentsel dönüşüm projelerine ve büyük projelere dayalı bir kalkınma modelinin uygulamaya konduğu çokça ifade edildi. Hatta bu yaklaşımın kaçınılmaz bir sonucu olarak ülke içerisindeki ulusal sermaye birikim süreçlerinin İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerin kentsel rantından pay almaya doğru yöneldiğine de değinildi. Neredeyse tüm sermaye gruplarının bir şekilde İstanbul’daki kentsel projelerde yer alması bunun temel göstergelerinden birisi olarak kabul edildi. Ancak, bu süreçte, kentsel rantın dağıtımındaki mekanizmaların nasıl kurgulandığı hep bir tartışma konusu olarak kaldı. Yine de, büyükşehirlerde yapılan imar planı değişiklikleriyle oluşturulan rantın belli gruplara aktarıldığı, bu grupların bir kısmının çoğunlukla belli cemaatlere mensup olduğu kuşkusu ifade edildi. Elde edilen rantın bir kısmının bu cemaatlere ait okul, yurt ve diğer tesislerin yapımında kullanılacağı söylemi bu rant dağıtım mekanizmasının meşruiyetini oluşturdu. Özellikle büyükşehirlerin çeperlerindeki yeni gelişme alanlarında, kimi zaman da kentin meskun mahallerinden yalıtılmış yeni yaşam alanlarının oluşturulmasında bu mekanizmalara başvuruldu.

Kuşkusuz bu süreçlerden yararlananlar sadece FETÖ ile sınırlı değildi. Neredeyse tüm cemaat yapıları, imar planı değişiklikleri ile yaratılan bu ranttan bir şekilde yararlandı. Çünkü kimlik siyasetinin kazananları imar rantının şampiyonları olarak görüldüler. Ancak, FETÖ’yü ilginç kılan iki ayrı unsura değinmek gerekiyor. FETÖ’nün hareket alanının genişliği dolayısıyla yerel yönetimler ve çeşitli kamu kurumlarının, kamunun tasarrufundaki çeşitli arazilerin FETÖ ile bağlantılı vakıf, dernek, okul, üniversite ve benzeri kurumlara tahsisi ve kiralanmasında önemli rol oynadıkları görülmekte. Bunun sonucunda farkında olunmadan kentsel kamusal mekânların önemli bir kısmının kaybedildiği de söylenebilir. Çünkü bu tahsis yapılan ya da kiralanan arazilerin bir kısmının kaynak yaratmak için FETÖ tarafından kullanıldığı iddialar arasında bulunuyor. Hatta devlet tarafından çeşitli kamu kurum ve kuruluşları için ülkenin dört bir yanında yapılan kiralama işlemlerinde de bu tahsis edilen araziler üzerinde yapılan yapıların kullanıldığı darbe girişimi sonrasında hükümet üyeleri tarafından da dile getirildi. Tabi, bu arazi tahsislerinin yanı sıra, yerel yönetimlerin temizlik ve güvenlik hizmetleri gibi konulardaki devasa ihaleleri yoluyla FETÖ’ye kaynak aktarılmasına aracı olup olmadığı konusu da önemli bir soru işareti oluşturuyor.

Ancak, dikkate alınması gereken diğer bir önemli nokta, FETÖ’nün oluşturduğu iktisadi yapılanmanın küçük ve orta büyüklükteki işletmeler, özellikle de inşaat sektörü firmaları ile ilişkisi üzerinden ortaya çıkmakta. Son on yılın kalkınma politikaları hükümet ile ilişkili özellikle bazı büyük inşaat gruplarının ortaya çıkmasını sağlarken orta ve küçük ölçekli inşaat firmalarının bocalamasına sebep oldu. İhtiyacın üzerinde yapı stoğu oluşturulması ve ihtiyaç fazlası stoğun önemli bir kısmının lüks konutlar tarafından oluşturulması, kırılgan sermaye yapısına sahip bu aktörleri yeni arayışlara yöneltti. Daha önce farklı sektörlerde örgütlenmiş olan FETÖ, inşaat sektörü içerisinde de bu küçük ve orta ölçekli aktörler üzerinden ciddi bir örgütlenme sağlama olanağına kavuştu. Yine bu firmaların yeni gelişmekte olan Anadolu kentlerinde imar rantları üzerinden ciddi birikimler yaptıkları görülmekte. Bu birikimlerin önemli bir kısmı, inşaat malzemesi üreten, satan ve müteahhit firmalar arasında FETÖ tarafından organize edilen önemli bir kollamacı ağ oluşmasına sebep oldu. Bu kollamacı ağın, yerel yönetimler aracılığıyla yapılan imar planı değişiklikleri yoluyla imar rantlarından ciddi oranda yararlandırıldıkları söylenebilir. Peki bu imar rantlarından elde edilen kaynaklar nerelerde kullanıldı?

Bu kaynakların öncelikle FETÖ’nün etki alanını genişletmek için kullanıldığı görülüyor. Oluşturulan kollamacı ve kayırmacı ağın piyasa aktörlerine sağladığı ayrıcalıkların farkına varan küçük sermayedarların önemlice bir kısmı bu ayrıcalıklara ortak olabilmek için ağa dahil oldular. Tabi bu süreçte devlet, yargı ve kamu kurumları içerisinde örgütlenen FETÖ’nün imar rantlarından yararlanmayı kolaylaştıracak düzenleyici güç kullanımını da sağladığı söylenebilir. Devlet içerisindeki yapılanmanın ve sermaye birikim sürecindeki aktörlerin bu anlamda iç içe geçen ilişkiler geliştirdiği görülüyor. Kurulan stk’ların etkinliklerinde ve kadrolarında bu ilişkilenme somut bir şekilde izlenebilmektedir. Önemli sorulardan birisi bu iç içe geçişin nasıl deşifre edileceğidir. Çünkü, kentlerin son yıllardaki gelişim sürecinde, alınan gelişim kararlarının çok önemli bir kısmının, farklı cemaatler için yapılan imar planı değişiklikleri ile örtüştüğü görülmektedir. Bu süreçte, farklı teknik meslek dallarına mensup mühendis, mimar, şehir plancılarının kurdukları serbest büroların birer paravan niteliği taşıyıp taşımadığının sorgulanması gerekmektedir. Özellikle son yıllarda büyükşehirlerde çok hızlı bir şekilde palazlanarak kentlerin girişlerindeki simgesel projeleri gerçekleştirecek düzeye gelen bu tür mühendislik bürolarının bu ayrıcalıkları nasıl elde ettikleri çok önemli bir sorudur. Burada en büyük tehdit, yerel yönetimlerin imar planı değişiklikleri ile getirdikleri yüksek yapı ve nüfus yoğunluklarının standart birer uygulama ve kazanılmış hak olarak sürdürülmesidir.

Şu an için darbe girişimini ordu, emniyet ve yargı içerisinde hangi odakların yaptığı, darbe girişimine hangi kamu görevlilerinin destek verdiği ve FETÖ üyesi oldukları yönünde bir süreç işlemektedir. Bu kapsamda OHAL ilan edilerek sürecin derinleştirildiği görülmektedir. Böylesi büyük bir olay sonrasında bu tür süreçlerin yaşanması kaçınılmazdır. Ancak, kamu yönetimindeki süreçlere odaklanılırken, özel sektörde FETÖ’nün kaynaklarının çok önemli bir kısmını oluşturan imar rantları unutulmamalıdır. Yakın zamanda Ankara’da “parsel parsel” konusunda tartışmalara konu edilen bu kaynağın toz duman arasında yangından mal kaçırır misali el değiştirmemesi için de gerekli önlemler alınmalı, gerekirse imar planı değişikliklerine sınırlandırma getirilmelidir. Zaten, çok büyük bir kısmı mahkemelere konu olan bu imar planı değişikliklerinin imar kanununa, şehircilik ilke ve esaslarına uygun olmadığı defalarca ortaya konmuştur.

Yakın tarihte sarsıcı ve dehşetengiz birçok olayı peş peşe yaşadık. Bu olayların önemli bir kısmı, yakın geçmişte ülkede yürütülen siyaset ve kamu politikalarının, devlet idaresinin yanlışlıklarını çok büyük bedeller ödeyerek öğrenmemize sebep oldu. Bu olayların en son halkasıdır darbe girişimi. Bu yazıyla imar rantıyla palazlanan tek yapının FETÖ olduğunu iddia etmek çabasında değilim. İşin doğrusu, çağdaş kentleşme ilkelerine uygun olmayan imar planı değişiklikleri yoluyla, imar ve inşaat rantı üzerinden belli kesimleri zenginleştirerek bir kalkınma süreci kurgulamanın bize ödeteceği bedellerin sadece bozulan şehir siluetleri, yetersiz kentsel altyapı ve sosyal kutuplaşma ile sonuçlanmayacağını görmek gerekli. İmar rantı ile palazlanan ve bunun getirdiği güce bağımlı hale gelmiş sermaye sahipleri ve güç odakları toplumdaki iktidar yapısını ve devlet düzenini sarsacak girişimlerde bulunabilir. Kerameti kendinden menkul, kayırmacı ve kollamacı ağların, denetim dışı ve kayıtsız sermaye birikim sürecinin serseri mayın etkisinin sadece kentleri ve ekonomiyi değil, günün birinde hepimizin yaşamını tehdit edebileceğini anlamalıyız…




24 Temmuz 2016 Pazar

BİR KENT DARBESİNİN ANATOMİSİ























"Metropol mimarisi kaçaklar ve suçlular için ideal koşulları sunar. Her an savaş alanına dönebilecek şekilde tasarlanmış şehir tehlikenin anavatanı. Pusu ve tuzaklarla dolu. King Kong kadar açık bir hedefiz. Burada yalnızca virüsler ve senin gibi hayaletler eminiyette" Murat Menteş ve Kutlukhan Perker'in Dehşet Bey adlı çizgi romanından alıntı, Karakarga Dergisi Sayı 4.

15 Temmuz akşamı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeni bir sayfa açtı desek hiç abartılı olmaz. Önümüzdeki yıllarda devlet yapılanması, siyasette cemaatlerin etkileri, devlet kadrolarının oluşumunda liyakatin yeri, toplumda kayırmacı ilişkilerin nerelere varabileceği ve sermaye birikim süreçlerinde dini çıkar ağlarının yeri dahil olmak üzere birçok konuyu geçmişe atıfla uzun uzun tartışacağımızı söyleyebiliriz. "Ben demiştim"cilerle, "ben değilim"ciler arasında muhtemelen çok büyük bir gri alanda tartışmalar sürecek. Bu tartışmaları verili olan bilgiler üzerinden yapmak, komplo teorilerinin perspektifinden bakmak ya da büyük teorilere atıfla pozisyon almak da karşımıza çıkan seçenekler arasında. Ancak, tüm bunları yapmaya başlamadan önce, yaşadığımız olayın tam adını koymak, olayların eylemsel özgünlüğünü tanımlamak zorundayız. Bunu yapmalıyız ki, her ne sebepten olursa olsun bir daha benzer olaylarla karşılaşmamamız için nereye odaklanmamız gerektiğini iyi görebilelim. 

O akşam, Üniversitemizin yıl sonu yemeğinde dostlar arasında bir akşam yaşıyorduk. Siyasetçi ve bürokrat davetliler, üniversitemizin yönetimi ve akademik kadrosu bir yaz akşamında önce güzel bir yemek, ardından da yılların sanatçısı Erol Evgin'in şarkılarını canlı dinlemek için bir aradaydık. Saat 21:30 civarından yemek sonlandı ve Erol Evgin konserine başladı. Çocukluğumdan beri dinlediğim şarkılarını yaşından beklenmeyecek şaşırtıcı bir sahne performansıyla paylaşmaya başladı. Bir an şarkıların arasında telefonumdaki artan hareketlilik dikkatimi çekti. İnsanlar Ankara'nın üzerinden alçaktan uçan jetlerden, askerin boğaz köprüsünü kapattığından bahsediyordu. Eşimin de "hiç olmazsa bu gece şu telefonları bir kenara bırakalım" uyarısı ile önce telefonu elimden bıraktım. Ama etrafıma bakınca herkesin bir hareketlilik içinde olduğunu görünce de tedirgin olmadım değil. Bu tedirginlik, yemekte bulunan milletvekillerinin apart topar ayrılmasıyla daha da arttı. Sonrasında, şehir merkezinden evimizde teyzeleri ile bıraktığımız çocukları arayınca durumun ciddi bir olağanüstülük içerdiğini anlayıp biz de konserin beşinci şarkısının ortasında eve doğru yola çıktık. Yol boyu trafiğin durumu, kapatılmış yollar ve alçak uçan jetleri kaygıyla izledik. Eve vardığımızda sabaha kadar uyumayacağımızın, sonrasında da farklı bir Türkiye'nin sabahını ezanlar ve selalar eşliğinde idrak edeceğimizin henüz farkında değildik. Geçen günler içinde yaşadığımız olayın büyüklüğünü ve korkunçluğunu daha iyi anladık, üzerinde düşünmeye başladım. Hala da düşünüyorum. 

Mekan perspektifinden bakan bir akademisyen olarak olayların gelişimini izlediğimizde 15 Temmuz darbe girişiminin odaklanılması gereken noktalarından birisine dikkate çekmek niyetiyle bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Hem darbe girişiminin stratejisi, hem de darbeye karşı ölmek bahasına sokağa çıkarak özneleşen insanların refleksi yaşadığımız olayın geçmişteki darbe girişimlerinden çok farklı bir yönü olduğunu gösteriyordu. Kuşkusuz darbe girişiminin FETÖ ve PDY ile ilişkisi üzerinden ayrıntılı siyasal analizler mutlaka yapılıyor ve yapılacaktır, ancak benim niyetim daha çok darbe girişiminin mekanla ilişkisi üzerinden bir okuma yapmak ve buradan mümkünse bazı dersler çıkarmaya çalışmak. Darbe girişiminin kentsel mekan ve kentler ile ilişkisini okumaya çalışmak bu anlamda bize çok daha farklı pencereler açabilir. Özellikle OHAL kapsamında çok hızlı düzenlemelerin yapılacağı günlerde bazı konularda sağlıklı karar verebilmek için bu pencereler farklı resimler görmemizi sağlayabilir. 

Önce şu tespiti yapalım. Türkiye'nin darbeler tarihine baktığımızda, geçmişteki darbelerin kentleşme sürecinin tamamlanmadığı bir toplumsal yapıyı hedef aldığını söyleyebiliriz. Nüfusun kentlerde yaşayan kısmının büyüklüğü ile darbeleri eşleştirirsek bunu açık bir şekilde görürüz:

Darbe:                                        Kentte Yaşayan Nüfus (%)
1960                                           %32
1970 (muhtıra)                           %29
1980                                           %44
1997 (28 Şubat)                         %63
2016 (15 Temmuz)                     %80

Darbeler tarihimizin ilk üç darbesinin ağırlıklı olarak kırsal nüfusa sahip bir ülkede gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Göreli olarak daha dağınık yerleşimlerde, kentsel mekanın dinamiklerini henüz deneyimlememiş nüfusun dönemin tek iletişim kanalını ve ordu örgütlenmesini kullanarak denetim altına alınması ana strateji olarak ortaya çıkmaktaydı. Kentlerde sıkıyönetim ilan edilerek sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi de önemli araçlardan birisi olarak darbe sonrası dönemi denetim altına almak için kullanılmaktaydı. Tabi, dönemin siyasal süreçlerinin toplumsal etkileşiminin yarattığı etkiler ayrıca ele alınmalıdır ancak, mekansal açıdan bakıldığında ilk üç darbenin kırsal bir toplumda yapıldığını söylemek çok da yanlış olmayabilir. 

28 Şubat süreci ise, darbeler tarihinden belki de önemli bir kırılma noktası oluşturmaktadır. Ordu mensuplarının dahi bu darbe girişimini mesafeli bir şekilde "post-modern darbe" olarak adlandırmasının kanımca geri planda kalan birkaç sebebinden birisi Türkiye nüfusundaki değişimdi. Artık göreli olarak kentleşme sürecinde ciddi mesafe kat etmiş, kentlerin dinamiklerinin toplumsal dinamikleri belirlemeye başladığı, darbenin hedef kitlesinin ağırlıklı olarak kentlerde yaşadığı ve kentleri dönüştürdüğü, tüm bunların da gelişen iletişim teknolojileri yoluyla suya sürekli atılan taşların bıraktığı sonu gelmez dalgalar gibi yayılmaya başladığı bir Türkiye'de darbelerin eskisi gibi gerçekleştirilmesi olası değildi. Darbe, iletişimsel araçlar üzerinden, kentte gerçekleştirilecek simgesel güç gösterilerinden ve sonrasında darbenin hedef aldığı kentsel toplumsal kitleleri etkisizleştirmek için atılacak adımlardan güç alacaktır. Nitekim 28 Şubat süreci Sincan'da tankların yürütülmesi ile başlamış, sonrasında devlet idaresine eklemlenmeye başlamış İslami kesimlerin üzerine gidilerek sürdürülmüştür. Ancak, bu sürecin hiç üzerinde durulmayan unsuru Ordunun artık kentsel bir toplumda darbe sürecine ilişkin strateji değişikliğine gittiği ve aslında emir komuta zinciri içinde eski tip bir darbenin geçerli olmayacağını kabul etmesidir. Belkide bu sebeple, 28 Şubat sonrasında Türk ordusunun emir komuta süreci içerisinde bir daha eski tip bir darbeyi kendi stratejisi içerisinde anlamlı bulmadığı ve darbenin ilk hedefinin bu sebeple ordunun kendisinin olacağı tahmininde bulunulabilirdi. Ki 15 Temmuz darbe girişiminin ordunun eriştiği darbe deneyimini en uç noktaya taşıyarak kullanmaya çalıştığı, bu yolla da emir komuta zincirini ele geçirmeyi, iç savaşı hedeflediği iddia edilebilir. Tabi darbe girişiminin tüm ayrıntıları ortaya çıktığında hangi terör ve örgütlenme stratejilerinin de kullanıldığının ayrıntıları mutlaka ortaya çıkarılmalıdır.

Peki 15 Temmuz darbe girişimini öncekilerden mekansal açıdan farklı kılan neydi? Öncelikle, darbe girişimini yapanlar Türkiye'de artık temel toplumsal dinamiklerin kentler üzerinden geliştiğini, bunun iletişimsel mecralarla girift bir bütün olduğunun çok iyi farkındaydılar. Olaylar sonrasında sıklıkla darbe girişiminde bulunanların siyasileri neden hedef almadıkları sorusu dillendirildi. Gerçi darbecilerin Cumhurbaşkanını ve Başbakanı doğrudan hedef aldığı ortaya çıkarıldı ama kanımca daha önemli bir gerçek vardı ki bu daha önemliydi. Darbecilerin esas hedefleri en büyük kentimiz olan İstanbul ile başkent Ankara idi. Bu iki kentte yaşamın durdurulmasının hedeflenmesi, panik yaratılması, bu iki kentteki askeri yapıların hedeflenmesi, bu iki kentteki emniyet teşkilatına saldırı gerçekleştirilmesi, darbe girişiminin enerjisinin büyük bir kısmının terör taktikleri kullanılarak bu iki kente yöneltilmesi, Ankara ve İstanbul'un birer kaldıraç etkisi yaratmak için kullanılmak istendiğini göstermekte. Gerçekten de belki de hedeflenen, medya kuruluşlarından çok kentsel kamusal mekanlarda hakimiyet kurmak, bunu sosyal medya üzerinden prikolojik algı operasyonu ile derinleştirmek ve yaygınlaştırmak, iki kentte hakimiyet kurulduktan ve emir-komuta zinciri ele geçirildikten sonra da devşirilecek güçlerle birlikte Türkiye'nin dört bir yanında darbe ateşini yakmaktı. Darbe girişimi sonrasında ele geçirilen darbe planları da bu tespiti doğrulamaktadır. Darbe sonrasında ilişkide bulunulan Suriye ve Irak'lı unsurların desteğiyle Ankara ve İstanbul'un tamamen ele geçirilmesinin hedeflendiği iddiaları basına yansıyor. Yani darbe girişimini bir "kent darbesi" olarak adlandırmak yerinde olacaktır. Çok şükür ki bu girişim yine Türkiye'nin yakın tarihinin yarattığı dinamiklerin de katkısıyla sokağa çıkan vatandaşların çabalarıyla, silahlı kuvvetler ve emniyetin basiretli tavrıyla boşa çıkarıldı.

Kamusal mekanlar Gezi Parkından bu yana siyasi söylemlerde kutuplaşmanın önemli bir unsuru olarak kullanıldı. Gezi Parkında ortaya çıkan toplumsal hareketlenme iktidar tarafından sıklıkla bir komplo kurgusu içerisinde tanımlandı. Ancak, gözden kaçan önemli bir nokta belki de darbe girişiminin önlenmesinde Gezi ile başlayan dinamiklerin önemli bir ilham kaynağı olduğudur. Yukarıdan örgütlenmiş ve kurgulanmış kitlesel mitinglerin değil, vatandaşların kendi iradeleriyle özne haline geldikleri, kentsel kamusal alanları kendilerinin kıldıkları eylemlerin çok önemli bir güç olduğunu günümüz Türkiyesinin kentlileri Gezi Parkından sonra öğrendi. Darbe girişimi gecesi de hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan halkı meydanlara davet ederek kritik bir süreç başlattılar. Sonrasında, silahlı kuvvetlerin kendi silahlarını kentlere, kamusal alanlara, halka, eminiyete ve Türkiye Büyük Millet Meclisine çeviren darbe girişimcileri halkın kahramanca girişimleriyle boşa çıkarıldı. Yani, 15 Temmuz darbe girişimini bir "kent darbesi" olarak adlandırma gerekliliğinin ikinci sebebini de darbenin önlenmesinde halkın kentsel kamusal alanlara sahip çıkarak gerçekleştirdikleri mücadele oluşturmaktadır diyebiliriz. Tabi bu sahip çıkmanın birleştirici olduğu ölçüde mücadele niteliğini sürdüreceği, ötekileştirici ve yabancılaştırıcı olursa mücadele niteliğinin zedeleneceği unutulmamalı. 

Türkiye terör, artan şiddet ve devlet yönetiminin zorla ele geçirilmesi çabaları açısından çok zor günler geçirdi. Uluslararası terör olaylarından darbe girişimine kadar korkutucu günler geçirdik. Bizi daha nelerin beklediği hakkında da bir fikrimiz yok. OHAL ilanından sonra da bu konuda alınacak önlemlerin çok boyutlu olarak ele alınacağı açıktır. Bu önlemler arasında mekansal strateji değişiklikleri de kaçınılmaz olarak yer alacaktır. Kent içerisindeki askeri birliklerin ve karargahların kent dışına taşınması olasılığı tartışılmaya başlandı bile. Ancak, meselenin mekansal açıdan iki önemli boyutuna vurguda bulunmak gerektiğini düşünüyorum. Güvenli kentleri ve demokrasi altyapısı gelişmiş kentler oluşturmayı tartışmaya açmamız gerekiyor. Ulaşım altyapısı ve kentsel kamusal alanların hem terör olayları hem de darbe girişimi karşısında çok kırılgan olduğunu gördük. Transit hale getirilmiş kent merkezleri hem güvenlik açısından hem de darbe girişimlerinde ciddi zorluklar oluşturdular. Öte yandan kent güvenliği ve kentsel toplumsal hareketler açısından demokratik hakların kullanımının kent için bir tehdit değil çok önemli bir olanak olduğunu bir kez daha anladık. Kentlerin yaya mekanlarını, meydanlarını ve kentsel kamusal alanları yeniden planlama ve tasarlamayı gündem yapmak zorundayız. 

Terör ve darbe girişimleri karşısında kentleri daha dayanıklı hale getirmek bunun için de kentsel kamusal alanları geliştirmek önemli ortaklaşmalarda birisi olmak zorunda. Toplumun tüm kesimlerinin öznesi olduğu ve benimsediği kentler, kentlere yapılan her tür terör saldırısı karşısında en önemli kozumuz. Velhasıl kent darbelerine karşı kentleri savunmamız gerektiğini anlamalıyız. Bu anlayışla benim için darbe girişiminin başlangıcında dinlediğim bir Erol Evgin şarkkısının sözleri ile bitirmek istiyorum yazıyı. Sanırım bu şarkı hepimize inandıklarımız açısından bu kez çok daha farklı şeyler söyleyecektir:

Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Birde kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma


Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyarda insan
Hani bir şarkı söyler içinden
İşte öyle bir şey


Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayarda insan
Hani gözleri dolarya birden
İşte öyle bir şey,işte öyle bir şey


Seni düşündüm dün akşam yine
Bir garip huzur doldu içime
Birde kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma


Hani yıldızlar yanıp sönerken
Hani bir yıldız düşerde insan
Hani bir telaş duyarda birden
İşte öyle bir şey


Hani yağmurlar yağarya bazen
Hani gök gürler ya arkasından
Hani şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey,işte öyle bir şey

4 Temmuz 2016 Pazartesi

HAVAGAZI FABRİKASI RANT ODAĞINA DÖNÜŞÜRKEN



Yaklaşık on yıl önce bir sabah uyandığımızda Ankara’nın yitik yılkı atlarından birisinin daha vurulduğunu öğrenmiştik. Kiminin “ne zaman kaldıracaklar canım bu mezbeleliği” diye suratını buruşturarak baktığı, kiminin de çocukluk anılarında yer etse de ne anlamı olduğunu bilmediği, yalnızca küçük bir azınlığın, onlarda mesleklerinden dolayı tanıdıkları Havagazı fabrikası artık yerinde yoktu. Dönemin Koruma Kurulu tıpkı bir zamanlar Kızılay Binasının yıkılmasında olduğu gibi Havagazı Fabrikasını koruyan, dozer kepçelerinin iştahını gemleyen tescil kararını kaldırmıştı. Aynı gece yarısı çalışmaya başlayan Büyükşehir Belediyesinin kepçeleri bu mezbeleliği(!) ortadan kaldırmışlardı. TMMOB’a bağlı meslek odalarının yönetimleri olarak bir avuç Ankaralıyla birlikte yıkım devam ederken yaptığımız bası açıklamaları, sonrasında açılan davalar ne yazık ki kaçınılmaz sonu engelleyememişti. Sonrasında tarih, anılar, sanayi mirası, belleklerdeki görüntü dümdüz edilmiş yatıyordu aynı yerde. Üzerine asfalttan bir örtü serilmişti insaflıca, belki de üşümesin diye…

Havagazı ve Elektrik Fabrikalarının düzlenen alanına ustaca bir manevrayla olayın hemen öncesinde yerlerinden edilen eski Maltepe Pazarı esnafı getirilmişti. İller Bankası mülkiyetinde Malltepe Park adlı avm’ye dönüştürülen alandan uzaklaştırılan tezgâh başı esnafı, “size eski Havagazı Fabrikasında yer yapacağız” denilerek sakinleştirilmişti. Gerçekten de öyle oldu. Önce esnafa kooperatif kurduruldu, tabi bu süreçte kim Maltepe pazarı esnafı kim değil, kooperatif üyeleri kimler olacak konusunda ciddi bir doğal seçilim süreci de yaşandı. Denilen o ki, zaten dışarıda dükkânları bulunan sermaye sahipleri bu kooperatifin rantına ortak oldular. Derken, Havagazı Fabrikasının yerine garip, derme çatma labirentvari bir kapalı Pazar oturtuldu.

Ama ne havagazı fabrikası ne de eski Maltepe pazarı iflah olmadı. Sanki endüstri mirasının ahı tutmuştu. Önce Malltepe Park AVM battı. Çankaya Belediyesine devredildi. Şimdilerde onlar da satışa çıkarmışlar. Havagazı Fabrikasının yerine konan esnaf da aradığını bulamadı. Dışarıdaki avm enflasyonu ve internet satışları onların devrini çoktan kapatmıştı. Kimse ucuza Rus ve Çin mali aramıyordu artık. Zaten belediye de Ulus esnafı ile birlikte onları da AŞTİ’de yapacakları büyük bir çarşıya taşıyacaklarını ilan etmeye başlamıştı. Şehre iki büyük yeni otobüs terminali kurulacaktı doğu ve batı olmak üzere. Eski AŞTİ’yi de bir senaryoya oturtmak lazımdı. Ayrıca, Ulusta yapılacak çarşı yıkımlarına karşı tepkileri azaltmak gerekirdi. AŞTİ’ye taşıma bahanesiyle nasıl olsa başka bir doğal seçilim sürecinde gerekli ayıklamalar yapılacaktı. EGO’nun doğalgaz ayağının skandallarla dolu, dönemin Başbakanının bile fiyatını az bulduğunu açık bir şekilde ifade ettiği pazarlıklarla özelleştirilmesi ile birlikte de Havagazı Fabrikası alanının imar rantı hasadına uygun hale getirilmesi için gerekli zemin hazırlandı. Tüm bu zincirleme senaryonun sonunda bir yerlerde bir imar planı değişikliği ile birlikte, Havagazı Fabrikası alanına gökdelenlerin yapılabileceği bir yapı yoğunluğu getirildi. Ticaretin rantı artık inşaat rantının yanında cüceleşmişken, Maltepe bölgesinde yeni bir dönüşüm dalgasının anahtarı kilidinde dönmeye başlamıştı bile. Endüstri mirası, altyapı, kent merkezine gelen trafik yükü, merkezde kalan son konut alanlarından birisinin geleceği gibi konular sadece bizim gibi plancıların, mimar ve mühendislerin sohbetlerinde kalmıştı.

Tüm bunlar olurken ekonomik gerekçeler hazırdı. AOÇ’ye gerek yok, artık arpa buğday mı üreteceğiz? Havagazı mı kaldı fabrikasını koruyalım, artık kavga ettiğimiz Rusların doğalgazı var! Bir başkent bu kadar hafızasız, bu kadar geçmişinden kopuk olma lüksüne sahip midir? Oysaki sanılanın aksine Ankara 1900’lerin başlarından beri Anadolu’nun önemli tarımsal sanayi kentlerinden biri olagelmiştir. 1892’de İstanbul-Bağdat demiryolu hattının Ankara istasyonunun açılışıyla birlikte Ankara’da tren yolu etrafında sanayi odakları oluşmaya başlamıştır. Bu odakların en önemlisi bugünkü Celal Bayar Bulvarının kuzey ve güneyinde oluşmuştur. Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte bu sanayi odakları daha da gelişmiş, bugünkü Sıhhiye ile Maltepe arasında kalan bölgede kentin enerji ihtiyacını karşılamak üzere bir havagazı fabrikası ve elektrik santrali kurulmasının ardından un, makarna, lokomotif, oksijen, soğuk hava, buz ve bira fabrikaları kurulmuştur. Ancak zaman içinde 1960’lı yıllardan başlayarak kent içinde karayolu taşımacılığına ağırlık verilmesi ile birlikte bu bölgedeki sanayi gerilemiş, fabrikalar kapatılmıştır. En son olarak da 1990’da havagazı fabrikası ve elektrik santrali üretimi durdurmuştur. Bu gelişmelerin sonucu Ankara için ağır olmuştur. Var olan sanayi odağının yok olmasıyla birlikte Ankara, ağırlıklı olarak devletin ve hizmetlerin kenti haline gelmiştir. Plansız kentsel gelişmenin sağladığı olanaklarla birlikte gerçek anlamda ekonomik değer üretmeyen arsa spekülasyonu ve ihtiyacın fazlası konut üretimi neredeyse en ağırlıklı sektörler haline gelmiştir. Devletin çok büyük destekler verdiği savunma sanayisi ve birkaç sektör dışında Organize Sanayi Bölgeleri bile rant beklentisi ekilerek kurulmaktadır.
Maltepe Havagazı Fabrikası ve Elektrik Santrali Neden Korunmalıydı?
  • Havagazı Fabrikası ve Elektrik Santrali özgün endüstriyel mimarileri ile Ankara’nın bir zamanlar bir demiryolu ve sanayi kenti olduğunun göstergesi olan son yapılardır. Çağdaş dünyada bu tür yapılar korunmakta, özgün mimari eserler olarak yeniden işlevlendirilerek kente kazandırılmaktadır.
  • Havagazı Fabrikasının bulunduğu alan kent merkezi içinde arazi kullanımı, ulaşım ve büyüklük açısından hasiyetle ele alınması gereken bir konumdadır. Bu alana yüksek yoğunluklu kullanımlar getirilmesi kent merkezindeki arazi kullanım dengesini ve ulaşım yapısını bozacaktır.
  • Havagazı Fabrikası ve Elektrik Santralinin korunarak ve çevresindeki yaklaşık 6 Hektarlık Alanın planlı bir şekilde kültürel kullanımlarla yeniden işlevlendirilerek kente kazandırılması Maltepe ve Sıhhiye bölgesinin çöküntüleşmesini yavaşlatacak, kent merkezinin güçlendirilmesini sağlayacaktır. CER Modern benzeri kullanımlar başkentte bu tür bir alana ne kadar ihtiyaç duyulduğunun göstergesidir.
  •  Bu tür endüstri yapıları mimari açıdan esnek ve yeniden kullanıma uyumlu olduklarından bulundukları bölgenin gelişiminde itici güç oluşturmaktadır.





Gökdelenler Yerine Neler Yapılabilirdi?
  • Havagazı fabrikası ve elektrik santralinin bulunduğu alanın korunarak kente kazandırılması ve yeniden işlevlendirilmesi için katılımcı bir süreçle koruma planı yapılmalıydı.
  • Bölgenin yeniden kullanımına ilişkin olarak bölgenin teknolojik ve sosyal tarihi yorumlanarak projeler üretilmeliydi.
  • Bölge planlanırken fabrikaların etrafındaki duvarlar, TEDAŞ ve EGO binaları kaldırılmalı yaya ağırlıklı yeşil alan kullanımları ve yeşil alanlarla tarihi endüstri bölgesinin alt alanları arasındaki ilişki kurulmalıydı.
  • Fabrika binaları için bir an önce restorasyon projeleri hazırlanmalı, bu binaların kent içinde önemli nirengi noktaları ve simge mekânları olması için çalışmalar yapılmalıydı.
  • Fabrikaların bulunduğu bölge ile bütünlük oluşturan Atatürk Kültür Merkezi Alanındaki projeler bir an önce hayata geçirilmeli, Hipodrom-Opera-Sıhhiye aksı rekreatif kültür aksı haline getirilmeliydi.
  • Fabrika bölgesi ile Ankara Garı ve tarihi istasyon mekânları arasındaki ulaşım ilişkileri güçlendirilmeliydi

Fabrika Binaları İçin Önerilerimiz Neler Olabilirdi?

Fabrika binalarının yeniden işlevlendirilmesi için meslek odaları ve kent yönetimlerince “sanayi müzesi”, “Sanat müzesi” gibi öneriler geliştirilmiş ancak hayata geçirilmemiştir. Yine de bu önerileri tekrarlamakta fayda var:
  •  Çağdaş dünyada bu tür yapıların üzerine titrenmekte, bu tür yapılar restore edilerek kentlerin dünya çapında tanınmasını sağlamaktadır. Örneğin Londra’daki Bankside Elektrik Santrali “Tate Modern” isimli dünyaca ünlü modern sanat müzesine dönüştürülmüştür. Benzer şekilde İstanbul’daki Gaz santralleri de restore edilerek kültür merkezlerine dönüştürülmektedir. Yine İstanbul’daki tarihi Feshane Binası İstanbul Modern Müzesine dönüştürülmüştür. İstanbul Modern’deki Picasso Sergisini bütün Türkiye’den yüz binlerce insan ziyaret etmiştir. Tate Modern’i yılda yaklaşık 5 milyon turist ziyaret etmektedir. Havagazı fabrikası da restore edilerek Ankara’nın çok ihtiyaç duyduğu bir modern sanat, teknoloji ya da sanayi müzesine dönüştürülebilirdi.
  • Ana fabrika yapıları kültürel etkinlikler için (müze, sergi salonu, konser salonu, sinema-tiyatro salonları, atölyeler vb.) diğer endüstri yapıları da (vinç, soğutma kulesi vb.) endüstri tarihini sergileyecek bir açık hava müzesi şeklinde restore edilebilir. Bacalar ise devasa kentsel imgeler ya da heykeller olarak restore edilebilirdi.
  • Fabrikayı çevreleyen alan rekreasyon amaçlı ve tarihi binalarla uyumlu kültürel binalar için kullanılabilirdi.

 Her geçen gün Ankara’nın ve cumhuriyetin kimlik mekânlarını dolar yeşiline ve rant alanlarına dönüştürmek isteyen çabalar daha da sinsileşmekte, yoğunlaşmaktadır. Bir gün gelecek Ankara kentinde Ankara’nın tarihini hatırlatan hiçbir mekân kalmayacak, Ankara derin uykudaki bir yatakhaneye dönüşecektir. Bütün bunların olmaması için Ankara’daki kent yönetimleri kültürel mirastan ellerini çekmeli, bizler de onları korumak için elimizden geleni yapmalıyız. Yoksa korkarım bir dahaki ay vurulan yeni bir mirasın hikayesini, “neler yapılabilirdi”’lerini, kaybolan yeni bir havagazı binasını yazmak zorunda kalacağım. Ve ben bunu istemiyorum…

28 Haziran 2016 Salı

ANKARA'NIN MAKET TARİH DEVRİ VE UNESCO



Neolitik dönemden Galatlara, Romaya, Ahilik Döneminden Osmanlılara ve Cumhuriyet Dönemine kadar binlerce yıllık bir tarihsel birikime sahip olan Ankara Kentinde, tarihi kent dokusunun korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için yapılanlar ya da yapılmayanlar oldukça uzun bir süredir kent gündeminde önemli bir tartışma gündemi oluşturuyor. Tarihi dokunun korunması için gerekli koruma amaçlı imar planlarının bir türlü yürürlüğe girmemesi ve mahkeme süreçlerine konu olması, Ankara’nın tarihi dokusuna son yıllarda yapılan müdahalelerin uluslar arası koruma ilke ve standartlarına uygun olmaması, korumanın sosyal boyutlarının ihmal edilmesi ve yenilenen tarihi dokuların turizm ve kültür açısından beklenenin çok gerisinde kalması gibi konular bu tartışmanın ana başlıklarını oluşturuyor. Ancak, bir yandan da özellikle Ankara Büyükşehir Belediyesi son yıllarda artan bir hızla, Ulus, Hacı Bayram ve İsmetpaşa gibi yerlerde çeşitli yenileme projelerini uyguluyor.

Bu yenileme projeleri yapılış biçimleri ve sonuçları açısından da ciddi eleştirilere muhatap oluyor. Özellikle özgün tarihi evlerin yıkılarak betondan yeniden yapılmaları, tarihi sokak dokularının yer yer özgün biçiminin dışına çıkılarak yeniden yapılandırılmaları, tarihi dokunun katmanlı yapısı dikkate alınmadan sadece belli bir tarihsel dönemin öne çıkartılması çabaları her geçen gün kamuoyunun gündemini işgal eden yeni bir tartışmaya sebep oluyor. Geçtiğimiz günlerde Hacı Bayram’da bulunan Bizans Surlarının bir kısmının iş makineleriyle yıkılması gibi örnekler tarihi dokunun korunmasında hoyrat bir tavrın ortaya çıktığını gösteriyor.

Tüm bu tartışmaların yanı sıra, yapılan uygulamaların neden turizm ve kültür alanlarında Başkent Ankara’yı uluslar arası ve ulusal platformlarda öne çıkaracak sonuçlar getirmediği de merak konusu oluyor. Oysaki hem yurt içinde hem de yurt dışında tarihi koruma alanında yapılanlarla öne çıkan birçok önemli kent bulunuyor. Ankara’nın tarihi dokunun korunmasında geri planda kalmasının dört temel sebebi bulunuyor:

  • Bunlardan birincisi, Ankara’da tarihi dokunun korunması adına yapılan çalışmaların uluslar arası ve ulusal koruma standartlarının dışına çıkması, korumadan çok yenilemeye yönelerek tarihi dokuyu sosyal ve kültürel bağlamından koparan yapak bir çevre oluşturması. Adeta, tarihsel özelliği bulunmayan yepyeni ve yeni inşa edilmiş bir maket görünümüne bürünen tarihi dokular özellikle uluslar arası platformlarda koruma anlamında gerçek anlamda ilgi çeken uygulamalar olarak görünmüyorlar.
  • İkinci olarak, tarihi dokuların dış kabuğunu oluşturan binalar kadar o binaların temsil ettikleri yaşam biçimi, kültür ve sosyolojik bağlam da önem taşıyor. İçeriği dolu ve ilgi çeken unsurlarla yerel yaşamı doğru ve doyurucu biçimde temsil eden içerik ve sakinler olmadan maket görünümündeki bir koruma ilgi çekmediği gibi tarihin bütünsel korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması açısından da katkıda bulunmuyor. Özellikle restorasyon adına yaşayanları başka yerlere gönderilerek steril bir yaşam çevresi oluşturulması, her yerin birbirine benzer kafe, restoran ve pansiyonlarla doldurulması koruma adına sakil ve tekdüze bir çevrenin ortaya çıkmasına sebep oluyor.
  • Üçüncü, tarihi dokunun korunmasında yerel sivil toplum ile birlikte önemli bir sahiplenme, kimlik ve aidiyet duygusunun inşa edildiğini gösteren, bunu da uluslar arası otoritelere tescil ettiren bir koruma anlayışının bulunmaması, bu koruma anlayışının katılımcı ve halkın işbirliğini teşvik eden bir çerçeveye oturmaması çok önemli bir sorun alanı oluşturuyor. Doğru şekilde korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarılmak için doğru çabaların gösterildiği tüm dünyaca kabul görmeyen bir tarihi dokunun yerel, ulusal ya da uluslar arası alanda ilgi çekmesi ya da kabul görmesi pek mümkün görünmüyor.
  • Dördüncü olarak da korumanın genel olarak kentin tümüne hizmet edecek ve kentlinin aidiyet hislerini güçlendirecek kültürel bir birikim ve istihdam stratejileri ile birlikte düşünülmemesi önemli bir sorun alanı oluşturuyor. Kent belleği, kent müzesi gibi bilinen örneklerin dışında yerel el sanatlarını yerel sözlü tarihi belgeleyerek paylaşan işlevlerin düşünülmemesi maket kent imajını güçlendiriyor.


Maket Tarih ve Hoyrat Koruma Anlayışına Karşı Son Bir Deneme: UNESCO Dünya Miras Listesi Adaylığı

Bu sorunların aşılabilmesi için Başkent Ankara’nın tarihi, kültürel ve doğal mirasının korunması konusunda bir ortak aklın ve vizyonun oluşturulması gerekiyor. Kentteki tüm kamu kurumlarının, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve sıradan vatandaşın benimseyeceği ve katkıda bulunmak isteyeceği, kendini ait hissedeceği ve sahipleneceği bir hedef belirlenmesi önemli bir aşama olarak öne çıkıyor. Mayıs Ayı içerisinde çok geniş katılımla gerçekleştirilen bir etkinlikle kamuoyunun dikkatine sunduğumuz “Ankara Kentinin UNESCO Dünya Miras Alanı Adaylığı” böyle bir başlangıç olabilir. Dünya Miras Alanlığı gibi bir çerçevede hareket edilmesi Ankara tarihi kent dokusunun maket kente dönüşmesini engelleyecek ve tarihi dokunun Ankara Kentine, Türkiye’ye ve tüm insanlığa katkıda bulunacak bir alana dönüştürülmesini sağlayabilir.

Dünyadaki örnekler, savaş ve afetler gibi çok olağanüstü durumlar olmadığı durumlarda UNESCO Dünya Miras Alanı olmanın bir kentin tarihi dokusuna çok önemli düşünsel ve teknik katkılarda bulunduğunu göstermektedir. Bu faydalar şöyle özetlenebilir:

  • Öncelikle dünya miras listesine aday olunması için o alanın tarihsel değerine ilişkin tüm tarihsel birikim bilimsel bir anlayışla bir araya getirilmekte ve bir adaylık dosyası hazırlanmaktadır. Bu anlamda dağınık halde bulunan bilimsel birikimin yerel yönetimler tarafından kullanılması ve farkındalık yaratılması için çok önemlidir. Dünyanın birçok yerinde dünya miras listesi hazırlıkları bilimsel bilginin kurumlar tarafından benimsenmesinde önemli katkılarda bulunmaktadır.
  • Yine dünya miras listesi adaylığı için alanın yerel sahiplenmesini güçlendirecek, alanın yönetsel koordinasyonunu sağlayacak ve işbirliklerini arttıracak bir “alan yönetimi” kurulması gerekmektedir. Konusunda uzman bilim insanlarından ve kurum temsilcilerinden oluşan bu yönetsel yapı alanın takip edilmesini ve sahip çıkılmasını sağlamaktadır.
  • Yine alan yönetiminin yanı sıra alanda yapılacak tüm yatırım ve projeleri koordine edecek bir yönetim planının oluşturulması gerekmektedir. Bu yönetim planı alandaki yetki sahibi tüm kurum ve kuruluşların koordine edilmesini sağlamaktadır.
  • Yönetim planıyla eş zamanlı olarak alanın koruma amaçlı imar planlarının yapılması da gerekmektedir. Koruma planlarının yapılması, alandaki birçok sorunun çözümü ve maket korumadan uzaklaşılması için temel teşkil etmektedir.
  • Dünya miras alanlığı statüsü alındığında, tüm dünyanın dikkati dünya miras alanına çekilmektedir. Dünya miras alanı olan yer hem bilimsel araştırmalar hem de popüler kültür ürünlerine konu olmaktadır. Bu hem alanın tanınırlığını arttırmakta, hem yapılacak yanlış uygulamalara tepkileri ciddileştirmekte hem de alana gelen nitelikli ziyaretçilerin sayısını arttırmaktadır.
  • Ziyaretçi sayılarının artması alanda turizm faaliyetlerinin güçlenmesinin de önünü açmaktadır. Yapılan araştırmalar dünya miras alanı ilan edilen yerlerde turist sayısında ilk beş yılda %3-5 arası bir artış olduğunu, bu artışın çok önemli bir kısmının bilimsel ve kültürel amaçlarla alana gelen nitelikli ve entelektüel bir turist kitlesinden oluştuğunu göstermektedir.
  • Alanın korunmasında uluslar arası ve ulusal fon kaynaklarından yararlanma olanağı artmakta, daha da önemlisi, uluslar arası alanda güçlü uzmanlardan oluşan araştırma ekiplerinin alana ilgisi artmaktadır. Bilimsel alanda artan bu ilgi alanın korunmasında önemli bir destek halini almakta, uygulayıcılara yol göstermektedir. 
  • Bir yerin dünya miras alanı olması ulusal ve yerel bir gurur vesilesi olup yine yapılan araştırmalar bunun hemşerilik bilincini ve kentlilik kimliğini güçlendirici bir etki oluşturduğunu göstermektedir. Bu durum korumada yerel sahiplenme ve aidiyet hislerini güçlendirerek korumada insan unsurunu öne çıkarmaktadır.
  • Dünya miras alanı olmak Birleşmiş Milletler sistemi ve UNESCO ile bağları güçlendirmekte, yerel uzman ve akademisyenlerin kapasiteleri ve birikimi artmaktadır. Bu da alandaki koruma çalışmalarında çok önemli bir kaynak oluşturmaktadır.
  • Yine dünya miras alanlığı, bir yerin korunmasında kamu, özel sektör, sivil toplum ve halk arasında işbirliği ve eşgüdümü güçlendirici araçlar getirdiği için korumada önemli bir yönetsel kapasite oluşumunu sağlamaktadır.


Dünyada ve özellikle dünya miras alanlarının yoğunlukta olduğu Avrupa Başkentlerinde, dünya miras alanlığı statüsünün korumada doğru ve gelişen uygulamaları yapmak için çok önemli bir araç olduğu görülmektedir. Hoyratça ve ben yaptım oldu şeklinde, maket kentler üreten bir koruma anlayışı yerine sürekli öğrenen ve kendini geliştiren bir koruma yaklaşımının getirilmesi için bu sebeple dünya miras alanlığı süreci Ankara için bir araç olarak kullanılabilir, bu yolla yanlış koruma uygulamalarından vazgeçilmesi sağlanabilir. Ankara’da korumada doğru yaklaşımların tercih edilmesi de nihai olarak Ankara Kentinin sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimine önemli katkılarda bulunacaktır. 

24 Haziran 2016 Cuma

DAVUTOĞLUNUN KENTSEL ÇELİŞKİLERİ



Günümüz dünyasında, kentlere ve kentsel alanlara ilişkin devlet ve hükümet politikaları hükümet programlarının çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Bu durum iki açıdan önemli çelişkiler yaratmakta. Birinci olarak merkeziyetçiliğin ve tekçiliğin ağır bastığı hükümet geleneklerinde, kentlere ilişkin politika ve projeleri hakkıyla uygulayabilmek konusunda ciddi zorluklar bulunuyor. İkinci olarak kentlere ilişkin politikaların uygulanması, kalkınma, ekonomi, konut gibi diğer bazı önemli kamu politikası alanlarında önemli dolaylı değişikliklere yola açacağından ciddi siyasi sonuçlar ve maliyetler oluşturmakta. Bu sebeple, hükümetler kentlere ilişkin politikaları uygulama konusunda ciddi zorluk ve engellerle karşılaşmaktadır. Bu engeller, merkezi hükümet düzeyindeki siyaseti ve ülke kalkınmasını derinden etkileme potansiyeline sahiptir. Kuşkusuz hükümetler de bunun farkında. Bu sebeple kentlere ilişkin politikalara eşlik eden bir de söylem inşa edilmesi gündeme gelmektedir. Bu söylem inşasında, kentsel mekâna yeni anlamlar atfedilmesi, bu anlamların yapılanları kitleler tarafından beklenen şekilde algılanmasını sağlanması hedeflenmektedir. Son dönemde eski Osmanlı coğrafyasındaki şehirler ve medeniyet kavramı etrafında örülen böylesi bir söylem ve estetik alanda Osmalı ve Selçuklu ağırlıklı yönelim bu algının oluşumunda önemli bir yere sahip. Ne ki, bu söylem, uygulanan kentsel politikaların yapısal sorunlarını çözmüyor, hatta yapılanlarla söylem sıklıkla ve açık bir şekilde çelişiyor. Ama söylemin meşrulaştırıcı gücü belli bir siyasi dönem sürdükçe söylemin de arka planda etkisini sürdürmesini sağlıyor.

64. Davutoğlu ve 65. Yıldırım Hükümetlerinin Eylem Planları incelendiğinde özellikle yerel yönetimlere, kentlere ve kentsel alanlara ilişkin birçok kısa, orta ve uzun vadeli eylemin tanımlandığı görülmekteydi. Davutoğlu’nun da Başbakanlığı döneminde özel olarak kentleşme sürecindeki yanlışlara ve şehir kültürünün önemine işaret ettiği bilinmektedir. Ancak, Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetlerinin geçmişi ve Türkiye’nin kentleşme süreci dikkate alındığında bu eylemlerin tamamına yakınının gerçekleştirilmesi konusunda önemli engeller ve ciddi çelişkiler bulunduğu görülmektedir. Davutoğlu’nun kısa Başbakanlık süresi dikkate alındığında belki bu çelişkilerin çok da önemli olmayacağı düşünülebilir. Ancak, hem Davutoğlu’nun görevden ayrılışının hemen sonrasında “Medeniyetler ve Şehirler” adlı kitabının yayımlanması hem de Binali Yıldırım Hükümetinin en azından kentsel konular açısından çok büyük oranda Davutoğlunun Hükümet Programının izlerini taşıması bu çelişkilerin ortaya konmasını önemli hale getiriyor. Çünkü Türkiye’de sağ iktidarların gelenekleri düşünüldüğünde Davutoğlunun medeniyetler ve şehirler eksenindeki tanımlarının daha bir süre daha kentsel politikalara meşruiyet kazandırmak için kullanılabileceğin söylenebilir. Bu amaçla, kentlerle doğrudan yahut dolaylı olarak ilgili olarak son dönem hükümet programlarını derinlemesine ele alınması gerekiyor. Henüz 65. Hükümet ayrıntılı bir eylem planı yayımlamadığı için ve de 65. Hükümet Programı büyük oranda kentler ve yerel yönetimler konularında Davutoğlu Hükümetinin önceliklerini devam ettiriyor göründüğünden öncelikle Davutoğlu Hükümetinin Eylem Planının bir değerlendirmesi yapılabilir.

64. Hükümet (Davutoğlu) Programının Kentsel Konular Açısından Değerlendirilmesi

3 Ay İçinde Gerçekleştirilecek Reformlar ve Kentsel Çelişkiler

2. maddede “Her türlü mevzuat düzenlemelerinde Düzenleyici Etki Analizi (DEA)” uygulaması için gerekli tedbirlerin alınacağı söylenmektedir. Düzenleyici Etki Analizi, yasaların yürürlüğe girmeden önce etkilerinin analiz edilmesini gerektiren önemli bir çalışmadır. Ancak, özellikle yerel yönetimleri ve kentleri ilgilendiren 6306 Sayılı Afet Riskli Alanlarda Dönüşüm, yani kentsel dönüşüm yasası ya da 6360 Sayılı Yeni Büyükşehir Yasası gibi birçok yasa için bu tür bir etki analiz yapılmamıştır. Programda belirtilen kentlere ilişkin birçok yasal düzenlemede bu etki analizinin yapılması gerekecektir. Oysa yine kentlere ilişkin düzenlemelerin hızla çıkarılması gerektiği söylenmektedir. Bu durum düzenleyici etki analizinin kentlere ilişkin nasıl yapılacağı konusunda soru işaretleri yaratmaktadır.

3. Maddede “Siyasi Etik Kanunu çıkarılacak”, 4. Maddede de “Siyasetin Finansmanının şeffaflığı sağlanacak” denmektedir. Türkiye’de siyasetin finansmanında gayrimenkul rantlarının ve imar planı değişikliklerinin çok önemli bir yerinin olduğu bilinmektedir. Siyasi etik ve siyasetin finansmanına ilişkin yasal düzenlemelerin imarla ve yerel yönetimlerle ilgili düzenlemelerle ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Bu ilişkilendirmenin de düzenleyici etki analizi kullanılarak yapılması gerekmektedir. Bunun üç ay içinde nasıl yapılacağı önemli bir soru işaretidir.

5. Maddede imar planı değişiklikleri sonucunda ortaya çıkan değer artışlarından kamu tarafından pay alınması uygulamasına geçileceği ifade edilmektedir. Neredeyse daha önceki hükümet politikalarının tamamı inşaat sektörünü motor olarak kullanan politikalara dayalıyken bu uygulamanın makro ve mikro ölçekte ne tür sonuçlar yaratacağını kestirmek çok güçtür. Daha önceki dönemde inşaat sektörünü derinden etkileyecek faiz oranları üzerinden Cumhurbaşkanı ile Merkez Bankası ve Ali Babacan arasındaki gerilimin bir benzerinin de bu konuda yaşanması olasıdır. Ayrıca, mevcut yapıda belediyelere bağış ya da gayrimeşru yollardan imar planı değişiklikleri karşılığında pay alındığı konusunda tartışmalar bulunmaktadır. Bu durumun yasallaşmasının yanlış imar planı değişikliklerini de yasallaştıracağı ve imar yoğunluklarını arttıracağı çekincesi ifade edilmektedir. Yine bu da bir düzenleyici etki analizi konusudur.

6. Maddede geleneksel irfan merkezleri ve cemevlerine hukuki statü tanınacağı ve gerekli mevzuat değişikliklerinin yapılacağı belirtilmektedir. İmar Kanununa göre cami ve ibadet alanlarının yerleri imar planlarında ayrılmaktadır. Bu ayrılan arsalar da tüm bölge halkından kesilen arsa payları ile ücretsiz olarak sağlanmaktadır. Cemevleri için arsanın nasıl sağlanacağı konusu sorunludur. Ayrıca, yapılaşmasını tamamlamış alanlarda cemevlerine nasıl yer bulunacağı konusu da önemli bir soru işaretidir.

13. Maddede, “alt işverenlik çerçevesinde asıl işlerde çalışanların kamuda istihdam edilmesine yönelik düzenleme yapılacağı” belirtilmektedir. Bu konuda özellikle belediyelerin ihale ile taşerona verdikleri işlerde çalışanların kadroya geçirilmesi gündeme gelmektedir. Bir yandan belediyelere norm kadro ile çalışan sınırı konmasıyla taşeron çalışanların kadroya alınması konusunun bir arada nasıl bağdaştırılacağı önemli bir soru işaretidir. Burada belediyelerin kurumsal yapılarında ve çalışan profilinde önemli sorunlar çıkma olasılığı bulunmaktadır.

18. Maddede “İllerde Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlıklarının görev ve hizmet standartlarının belirleneceği ve nitelikli eleman istihdam edileceği” belirtilmektedir. Yeni büyükşehir yasası sonrasında kapatılan il özel idarelerinin yerine kurulan bu yapılar henüz çalışır hale getirilememiştir. İl Özel İdarelerindeki nitelikli personel de dağılmıştır. Halihazırda işler hale getirilemeyen bir  yapının hizmet standartlarının nasıl belirleneceği soru işareti oluşturmaktadır. Bu sebeple özellikle belediyeler dışındaki merkezi hükümetin taşra teşkilatı olan il müdürlükleri ile merkezi hükümet kurumlarının yatırımlarının büyükşehir belediyeleri ile sağlıklı biçimde koordine edilemediği görülmektedir.

6 Ay İçinde Gerçekleştirilecek Reformlar ve Kentsel Çelişkiler

24. Maddede “Bilirkişilik müessesesi yeniden ele alınarak müstakil bir kanun hazırlanacak, …hakimin yargı yetkisini bilirkişilerle paylaşmasını önleyecek…” düzenlemeler yapılacağı belirtilmektedir. Özellikle imar hukukunu ilgilendiren davalarda ve yanlış planlama konusu davalarda bilirkişilerin çok kritik önemi olabilmektedir. Bunun belli bir sistematiğe kavuşturulması da çok önemlidir. Ancak, bilirkişilerin imar ile ilgili uzmanlıkları çok önemli teknik yanlar içerdiğinden sistemin çözeceğinden çok sorun yaratmamasına çok dikkat edilmesi gerekmektedir. Ayrıca, hakimlerin bilirkişi gereken yerlerde bilirkişiden yardım almadan karar almaları olasılığı da başka sorunlu bir duruma işaret etmektedir.

30. Maddede “e-devlet strateji ve eylem planı hazırlanacağı” belirtilmektedir. Kamu hizmetlerinin elektronik ortamda sunulması ve sunulma düzeyinin arttırılması tüm Ak Parti Hükümetlerinde öncelikler arasında gösterilmiştir. Ancak, burada en az mesafe imar hizmetleri ve kent yönetimine katılım konusunda alınabilmiştir. Yerel yönetimler ve imar hizmetleri konusuna özel olarak eğilinmesi gerekmektedir.

37. ve 38. Maddelerde “Kalkınma Ajanslarının ve Bölge Kalkınma İdarelerinin Yapısı İyileştirilecek” denilmektedir. Mevcut imar planlama pratiğinde bu birimlerin yapacakları “bölge kalkınma planları”nın konumu ve yaptırımı çok sorunlu ve etkisizdir. Ayrıca, yeni büyükşehir belediyesi kanunu sonrasında ortaya çıkacak yetki çatışma ve çakışmalarının da değerlendirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yapılacak düzenlemeler etkisiz kalma riskiyle karşılaşabilir.

41. ve 42. Maddelerde “kalite ve özerkliği odağına alan yeni bir YÖK kanunu hazırlanacağından” ve “YÖK Kalite Kurulundan” bahsedilmektedir. Kanunun üniversitelere ilişkin düzenlemeleri yanı sıra üniversitelerin içinde bulundukları yerellikler, kent ve yerel yönetimlerle ilişkilerinin de düzenlenmesi gerekmektedir. Onlarca üniversite bulunan büyük kentlerde yerel yönetimlerin bu üniversitelerle neredeyse hiç ortak ar-ge ve araştırma yapmaması büyük bir eksikliktir ve yerel kalkınma süreçlerini kesintiye uğratmaktadır.

48. Maddede “Belediyelere Kreş açma zorunluluğu getirilmesinden” bahsedilmektedir.  Cemevlerinde olduğu gibi, kreşlerin açılmasında da imar planlarıyla ilişki ve arsa sorunu ile karşılaşılma olasılığı yüksektir. Yeşil alanlar azaltılarak ya da apartman dairelerinde sağlıksız kreşlerin açılması konusuna dikkat edilmesi gerekmektedir. Bunun için konu imar kanunu kapsamında değerlendirilmelidir.

52. Maddede aile hekimliğine ilişkin genel konular yanı sıra “Aile sağlığı merkezlerinin ve aile hekimliği uygulamasının fiziki yapılarının iyileştirilmesinden” de bahsedilmektedir. Burada da cemevleri ve kreşlerle ilgili benzer sorunlarla karşılaşılması olasılığı yüksektir. Bu sebeple bu konunun da imar kanunu ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

61. Maddede “ Kamuya ait tatil yeri, kamp ve eğitim tesisi gibi alanların ekonomiye kazandırılması”ndan bahsedilmektedir. Bu tür tesislerin büyük bir kısmı kıyılarda bulunmaktadır. Bu tesislerin özel sektör eliyle turizm tesislerine dönüştürülmesi iki önemli sorunu da beraberinde getirecektir. Birincisi kıyılarda betonlaşmanın artması, ikincisi de halkın kıyıları kullanımına kısıt gelmesidir. Her iki sorunun da engellenmesi için kıyılardaki yapılaşmanın denetlenebilmesine uygun bir kent planlama sürecinin işletilmesi gerekmektedir.

62. Maddede “Büyük Altyapı Projelerinde ortak karar alma süreçleri”nin geliştirileceği, 69. Maddede de “kanal İstanbul için yasal düzenleme yapılacağı” ifade edilmektedir. Burada henüz işlerliği sağlanamamış olan ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılacağı öngörülen mekansal strateji planlarının ve Bölgesel Gelişme Ulusal Stratejisinin (BGUS) işlerlik kazanması dikkate alınmalıdır. Aksi takdirde bu projeler üst ölçek planlardan yoksun olmaları sebebiyle hesap edilemeyecek yeni sorun alanlarına sebep olabilirler. Kanal İstanbul gibi projelerin planlama

66. Maddede “Perakende ticaretin ve AVM’lerin düzenlenmesine yönelik ikincil düzenlemeler” yapılacağı söylenmektedir. Bu konuda daha önce çıkarılan yasa AVM’lerin planlanması, kent içerisinde konumu ve tasarımı konularında neredeyse hiçbir kural getirmediği için AVM’ler denetimsiz bir şekilde açılmaya devam etmektedir. Birçok AVM de batma riski ile karşı karşıyadır. Yeni konut projelerinin içinde de neredeyse sayısız yeni AVM öngörülmektedir. Bu sürecin ekonomiye zarar verecek bir noktaya gelmemesi için bu konunun ayrıntılı bir şekilde ele alınması ve imar kanunu ile ilişkilendirilmesi gerekmektedir.

73. Maddede “Endüstri Bölgeleri ve Organize Sanayi Bölgelerinde arsa maliyetlerini azaltmak” vurgulanmaktadır. Bu bölgelerin yönetimleri yerel yönetimlerin denetimi dışında kendi imar planlarını yapma yetkisine sahiptir. Özellikle de son yıllarda bu bölgelerin sanayi üretiminden çok arsa rantı elde etmek için kuruldukları eleştirileri bulunmaktadır. Sağlanacak arsaların gayrimenkul rantı elde etmek için değil gerçekten sanayi üretimi yapmak için kullanılmasını sağlayacak önlemler alınmalıdır.

82. Maddede “Kamuda hizmet binası ediniminin esaslarının belirlenmesi ve etkin bir şekilde uygulanması” ifade edilmektedir. Son yıllarda özellikle Başkent Ankara’da kamu yapılarının kiralama yoluyla edinildiği, yapılan kamu binalarında da kente bir estetik değer katma unsurunun geri planda kaldığı görülmektedir. Bunu engellemek için tüm kamu binalarının mimarlık yarışmalarıyla elde edilmesi kurala bağlanmalı, kaynak israfını engellemek için kiralamaya limit konmalıdır.

92. 93. ve 94. Maddelerde, su, korunacak doğal ve tarihi değerlere ilişkin olarak varlıklarımızın korunmasında yetki çatışmalarının önlenmesine yönelik mevzuatın çıkarılacağı ifade edilmektedir. Bu konudaki yetki çatışmalarını gidermek için aynı zamanda koruma önceliklerini belirlemek gerekmektedir. Bu ise altı ayda hakkıyla gerçekleştirilemeyecek kadar zorlu bir konudur. Uzmanların ve üniversitelerin katılımı ile düzenleyici etki analizleri yapılmasını gerektirir.

95. ve 96. Maddelerde büyükşehir belediyesi kanununun gözden geçirileceği, ilçe belediyelerinin kaynaklarının arttırılacağı belirtilmektedir. Yeni büyükşehir belediyesi kanunu hiç tartışılmadan çıkarılmış, uygulamada birçok sorun ortaya çıkmıştır. Şimdi bu hataların düzeltilmesi gerekli ve doğrudur. Ancak, aynı hatanın tekrarlanmaması için uzmanların görüşü alınarak ve toplumda tartışmaya açılarak gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

97. Maddede, kentsel dönüşüm alanları için gayrimenkul sertifikası modelinin hayata geçirileceği söylenmektedir. Kentsel dönüşüm sürecinde imar haklarının alınıp satılmasına olanak tanınacaktır. Ancak, bu düzenlemenin imar planı değişikliği ile oluşan değerden vergi alınması ile birlikte yaşama geçirilmesi imar uygulamalarında ciddi adaletsizliklerin oluşabileceğine işaret etmektedir. Buna dikkat edilmesi gerekir.

98. Maddede şehirlerde kişi başına düşen yeşil alan miktarı arttırılacak denmektedir. Kentlerde yeşil alan miktarının azalmasına sebep olan kamusal alanların plan değişikliği ile ticarileşmesinin ve mevcut parkların da rekreasyon alanı adı altında taşlaştırılmasının önüne geçilmeden bunun gerçekleştirilmesi ciddi zorluklar içermektedir. Ayrıca, yeşil alan miktarından çok erişilebilirliği, mahalle parklarının varlığı da çok önemlidir.

1 Yıl İçinde Gerçekleştirilecek Reformlar ve Kentsel Çelişkiler

113. Maddede “Kamu Personel Reformu” yapılacağı söylenmektedir. İmar süreçlerinde görev yapan şehir plancısı, mimar ve mühendislerin iş güvencesinin ortadan kaldırılması söz konusu olursa, imar planlarının yapımı süreçleri tamamen siyasetin etkisi altına girme riski ile karşı karşıya kalacaktır ki bunun kentleşme sürecinde çok olumsuz etkileri olabilir.

115. Maddede “Merkezi ve yerel yönetimler arasındaki ilişkiler Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartıyla Uyumlu olarak yeniden düzenlenecektir” denmektedir. Özellikle son günlerde HDP’nin özyönetim ilanı ile birlikte bu eylem çok kritik ve siyasi bir hal almıştır. Bu konuda toplumun tüm kesimlerini ve konunun uzmanlarını sürece dahil eden bir yasa yapım süreci işletilmelidir.

116. Maddede “Yerel yönetimlerde hesap verilebilirlik mekanizmasının güçlendirilmesi” amacıyla İçişleri Bakanlığına yerel yönetimlerin hizmet standartlarının denetlenmesi görevi verilmektedir. Bu ise 155. Maddedeki yerel özerklik düzenlemesi ile çelişmektedir.

167. Maddede “Altyapılı arsa geliştirme konusunda yerel yönetimlerin desteklenmesi” ifade edilmektedir. Ülkemizde kentsel altyapı yatırımlarına harcanan kamu kaynakları çok verimsiz kullanılmaktadır. Özellikle kentlerin çeperinde ve çok uzağındaki konut alanlarına altyapı yatırımı yapılması kentlerin denetimsiz büyümesine sebep olan faktörler arasındadır. Altyapı yatırımlarının mutlak surette planlama ile eşgüdümlü yapılması gerekmektedir.

169. Maddede “Şehirlerde kamu arazilerinin daha aktif kullanılmasının” sağlanacağı belirtilmektedir. Mevcut durumda kamu idareleri kamu arazilerini satma eğiliminde olduğu için kentlerdeki kamusal alanlar azalmakta, kamulaştırma maliyetleri artmaktadır. Bu maddenin bu eğilimi hızlandırabileceği düşünülmektedir.

172. Maddede “Kentsel dönüşüm alanları, kentsel mimarlık, afet yönetimi, Türkiye coğrafi bilgi stratejisi” konularında strateji belgeleri hazırlanacağı ifade edilmektedir. Kısa ve orta vadede yapılması düşünülen birçok eylemin sonrasında bu strateji belgelerinin hazırlanması çok sorunludur. Önce strateji hazırlanıp sonra eyleme geçilmesi daha anlamlı olacaktır. Strateji hazırlanıp hayata geçirildiğinde bazı konularda geri dönüşü olmayan noktaya gelinmiş olabilir.

64. Hükümet Programının 2016 Yılı Eylem Planı, birçok açıdan kentsel uygulama ve stratejilerde kendi içerisinde önemli çelişkiler taşımaktadır. Bunların başında; stratejinin eylemden sonra yapılması, çok derin ve kapsamlı etkileri olabilecek gayrimenkul sertifikası gibi bazı uygulamaların aceleci biçimde uygulamaya sokulması ve diğer alanlarda yapılan bazı düzenlemelerin kentsel alana etkilerinin göz ardı edilmesi gelmektedir. Nitekim hem eylem planındaki maddeler içerisindeki zorluklar hem de görev süresinin kısalığı sebebiyle Davutoğlu Hükümetinin eylem planının kentler ve yerel yönetimlere ilişkin maddelerinin büyük oranda uygulanamadığı görülmektedir.


Davutoğlu Hükümetinin kentler konusundaki eylem planı aslında Türkiye’de kentsel politikaların geldiği noktayı da işaret etmektedir. Bir yandan siyasi alanda inşa edilen, romantik bir söylem olarak, sosyo-ekonomik ve mekansal veri ve gerçeklerle irtibatı kurulmadan ifade edilen “medeniyetler ve şehirler” tezi gibi unsurlara dayandırılan ama bir yanıyla bu tezle uygulama ölçeğinde neredeyse hiç ilişkilendirilmeden teknik birer unsur olarak projelendirilen ve güncel sermaye süreçlerine dayanan uygulamalar bir arada var olmakta ve çeşitli eklektik biçimler alarak politika belgelerine yansımaktadır. Gerçek dünyada bu eylemlerin sonuçları ortaya çıkmaya başladığındaysa üretilen söylemin yarattığı “polyannacılık” etkisiyle muhafazakarlık adına yaratıcı yıkım başlatan modernist tavra hiçbir eleştirel tavır ortaya çıkmamaktadır. Bu söylemlerin sıklıkla atıfta bulunduğu Turgut Cansever gibi bilge mimarların eserlerine dahi saygısı bulunmayan bir uygulama pervasızlığı giderek yaygınlaşmaktadır. Bu pervasızlığın ve hoyratlığın son dönem örneklerini iyi anlayabilmek ve ortaya koyabilmek için politika belgelerinin ayrıntılı analizlerine daha fazla önem verilmesi gerektiği açık.