Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

22 Kasım 2016 Salı

MİRASYEDİ BAŞKENT İÇİN BİR KURTULUŞ REÇETESİ


Antropologlar ilginç bir tespitte bulunuyorlar. Avcı toplayıcı dönemde insanoğlu atalarından kendisine kalan basit ve gündelik eşyaları koruyup kutsar, herkese ait olduğu düşünülen toprak gibi unsurlara neredeyse hiçbir bağlılık göstermez. Bazı göçebe topluluklara göre ataların ruhu o basitmiş gibi görünen eşyalarda onlarla birlikte yaşamaya devam ediyordu. Bunun için birçok alet ve eşya nesilden nesile geçerek farklı kuşakların ellerinden geçti. Bugün elimizde Neanderthal insanlarından kaldığı düşünülen boynuzdan yapılma bir flüt bile mevcut. Ama tarih ilerledikçe, mülkiyet kavramı yerleştikçe, atalarımıza ait emanetleri kolayca elden çıkarır olduk. Onlardan kalan kalıcı mal mülke ise kendi hayatımızdan vazgeçecek bir delilikle bağlanır olduk. Toprak, egemenlik ve dinsel referanslarıyla örülü bir öyküye dayalı olarak atalarımızın temsil ettiklerini yaşattığına inandığımız bir kutsallık ifadesine dönüşüverdi. Vefat eden aile büyüklerinin kişisel eşyalarının nasıl hızla ortadan kalktığını, geriye kısa zamanda neredeyse hiçbir şey kalmadığını çok defalar görmüşüzdür. Modern toplumlarda bu anlamda kültürler arasında belli farklılıklar görülse bile nihai olarak “geçici” olarak görülen şeylerin, “kalıcı” olarak addedilen gayrimenkul gibi varlıklar karşısında nasıl hızla tükendiklerini görmek aslında şaşırtıcı bir dönüşümü ifade etmektedir.

Bu dönüşümde en ilginç olan şey ise kanımca göreli olarak daha geçici görülen şey ile daha kalıcı olarak görülen şey arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığıyla yakından ilgilidir. Eğer geçici görülen nesneler, içlerinde taşıdıklarına inanılan anlam dünyası ile yeni bir öyküye konu edilebilmişlerse ve bu öykü de kültürel bağlamda bir yerlere oturabilmişse zamana karşı daha direngen görünebilir. Ama bunun bir de karşıt durumu var. Kalıcı olarak görünen ve modern dönemin “kıt” olarak görünen kaynaklarının kalıcılığı sürekli yıkıp yeniden yapmaya dayalı bir yaratıcı yıkımın temel malzemesini oluşturmaktadır. Bunun en güzel örneği belki de mimarlık birikimiyle gayrimenkul sektörünün iktisadi dinamikleri arasındaki savaşta izlenebilir. Atalarımızdan kalan eşyalar gibi zamana karşı direnme ve kendini yenileme gücü kısıtlı olan “tasarım” fikri, üzerinde bulunduğu arazide birikmekte olan kentsel rant karşısında giderek ezilmektedir. Bir binaya ait tasarım fikrinin önemine ilişkin bilimsel verilere dayalı olarak uluslararası, ulusal ve yerel bir bilgi birikimini ve değerleri öyküleştirmeye çalışan meslek dallarının profesyonelleri ise, yıkılan her tarihi yapıda dillerindeki sözcükleri kerpetenle çekip alınmış gibi acı duymaktadır. Ancak, o arazide biriken güncel parasal değerin nasıl en üst düzeye çıkabileceğini hesaplayan kimseler ise bu tür bir kayboluşun farkında olmaksızın bir anlam çölünde kaldıklarını anlamadan hayatlarına devam etmektedirler. Ama ne vakte kadar?

Bu noktada belki kendi yaşadığım bir anekdotu aktarmamda fayda olabilir. Çocukken bir gün annem elinde eski bir çanakla geldi eve. Simsiyah ahşap oyma çanağın bir kenarında da ince bir çatlak. En az elli yıllık bir kahve çanağı olduğunu, baba ocağından geldiğini anlattı bana. Gerçekten de yakınına gelince elli yıldır demlenen bir kahve gibi buram buram bir koku geliyordu. Sonra annem nedendir bilmem o çanağı tamir ettirdi. Çatlağa macun dolduruldu, üstüne de cila çekildi. Vitrinine koyduğunda belki daha güzel ve yeni görünüyordu ama kahve kokusu yoktu artık. Atalarımızdan bizlere kalan pahada hafif şeyler kolay gözden çıkarılıp değiştirilebilirler. Ama bu basit şeyleri topyekûn hayatımızdan uzaklaştırdığımızda da yakıcı bir yoksunlukla karşı karşıya kalırız. Kayıplarımızın yüzlerini artık zihnimizde canlandıramadığımızda onları bize hatırlatacak, anılarımızın kayıp kıtalarında yol almamızı sağlayacak ipuçlarını ve geri çağırma seanslarımızı da kaybederiz. Önemli olan elde kalanlarla elden çıkarılacaklar arasından anlamlı bir denge noktası bir uzlaşı bulabilmek. Müzecilik gibi uğraşların toplumlarda ne düzeyde gelişmiş olduğu gibi bir konu burada bu tür bir uzlaşının göstergesi olarak alınabilir. Benzer şekilde dünyanın birçok kentinde geçmişe ait mimarlık birikiminin bir şekilde korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışıldığı görülmekte. Böylece kentlerin hafıza mekânları, kimlik alanları ve kültürel sığınma adacıkları hayatta kalabilmekte, kente ilişkin ortak yaşam yeşerecek verimli görsel ve ruhsal örnekler bulabilmekte.

Böylesi uzun bir giriş yapmamın sebebi geçtiğimiz günlerde Başkent Ankara’nın yıkılan, kaybolan ve tehdit altında olan özellikle bazı modern dönem yapılarına ilişkin yaptığımız bir toplantı sonrasında olası bir çözüm önerisini temellendirmek kaygısından ileri geliyor. Evet, belki kentlerin içerisinde tarihsel birikim ile modernist yaratıcı yıkım süreçleri arasında bitmeyen bir kavga var ve bu kavganın kaybedenleri oluyor. Geçmişte de oluyordu. Ama son on yıldır, Başkent Ankara’da giderek daha fazla hızlanan bir yıkım süreci işliyor. Korumaya ilişkin kurumsal yapı etkisizleşiyor, bürokratik duyarlılıklar siniyor, siyasi gündem ve medya bu yıkıma yeterince ilgi göstermiyor. Özellikle cumhuriyet dönemine ait çeşitli yapılar ve kimlik mekânları yitiyor. Bu yitim sürecinde TMMOB ve üniversitelerin sınırlı sayıda öğretim elemanı, mesleki kaygılarla ya da daha derinlere erişen duyarlılıklarla tepki gösteriyor.

Yıkımların hızlanma sürecini ilk kez bundan tam on yıl önce TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğüm 2006 yılında hissetmeye başladım. Cumhuriyet döneminin endüstri mirası içinde önemli bir yeri bulunan Maltepe’deki “Havagazı Fabrikası’nın önemli bir kısmı bir gece yarısı operasyonuyla yıkıldı. Emsalleri Türkiye’nin değişik yerlerinde yeniden işlevlendirilen türünün ilk örneklerinden olan Havagazı Fabrikasının yıkımı alanın daha sonra Maltepe Pazarından taşınan esnafın yeri olarak belirlenmesiyle meşrulaştırıldı. Bir avuç insanla birlikte basın açıklamaları yapılırken iş makinelerinin kaldırdığı tozlar basın mensuplarının kamera vizörlerini kaplıyordu. Aynı yıl, Atatürk Orman Çiftliğinin kullanım ve planlama haklarını Ankara Büyükşehir Belediyesine devreden yasa değişikliği tüm itirazlara rağmen siyasi hesaplara dayanarak iktidar ve muhalefet milletvekillerinin oy birliği ile geçirildi. Bu yasa değişikliği hem Atatürk Orman Çiftliğinde yapılacakların hem de yıkılacakların habercisiydi aslında.

Sonraki yıllarda her bir yıkımla sanki Ankara’da zaman hızlanırken mekân yavaşladı. Başkentin çeşitli yerlerinde oluşan boşluklar yerimizi yurdumuzu bulmamızı zorlaştırdı. 2009 yılında ünlü mimar rahmetli Behruz Çinici’nin TBMM Lojmanları yıkıldı. 2013 yılı yıkımlar açısından çok acı bir yıl oldu. Önce 1950’li yılların betonarme modernist mimarisinin önemli örneklerinden Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürlüğü binası yıkıldı, yerine yeni Adalet Bakanlığı binası yapıldı. Aynı yıl, cumhuriyet dönemi yapılarından olan Atatürk Orman Çiftliği Jandarma Karakolu ve Başkentin kentsel altyapısının tarihi örneklerinden Su Süzgeci Binası ortadan kaldırıldı. Su Süzgeci Binası, 15 Temmuz olaylarından sonra kapatılan bir üniversiteye Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edilerek yıkılmış, yerine hastane yapımına başlanmıştı. Yine cumhuriyet döneminin önemli yapılarından Etibank Binası da aynı yıl kayıplar arasına karıştı, şu anda yeri otopark olarak kullanılıyor. 2014 yılında Atatürk Orman Çiftliğindeki bir başka cumhuriyet dönemi yapısı yıkılırken, 2016 yılı yıkımlar açısından sarsıcı bir yıl oldu. Özgün bir sivil mimarlık eseri olan 1950’li yılların özgün bir mimari çözümünü sunan Kumrular İkamet Sitesi tüm yasal süreçler devam ederken yıkıldı. Ardından her biri birer cumhuriyet dönemi yapısı olan EGO Hangarları, Turgut Reis İlkokulu, Atatürk Orman Çiftliğindeki Marmara Köşkü, Çubuk Barajı Gazinosu yıkıldı. Yıkım dalgasının son halkasında, yarışma sonucunda elde edilmiş bir projeye sahip olan ve 1960’ların mimarisini yansıtan Danıştay Binası yıkıldı. 15 Temmuzda ciddi hasar gören TBMM Halkla İlişkiler Binasının ve Behruz Çinici’nin eseri Meclis Binasının akıbeti meçhul. Hacı Bayram’da da birçok tarihi Ankara evinin restore edilmeden yıkılarak yerlerine betondan taklitlerinin yapıldığı iddia ediliyor. Alınan haberler, yıkılanlar yanında tehdit altında olan eserlerin sayısının da azımsanamayacak ölçüde olduğunu gösteriyor. Saraçoğlu Mahallesi, Ankara Rüzgâr Tüneli yapısı, TRT Arı ve Orkut Stüdyoları, Milli Kütüphane Binası, İller Bankası Binası, Cebeci Stadyumu, TCDD Ankara Gar Binası, Opera Binası ve Sergi Evi, Renda Köşkü, Halide Edip Adıvar Lisesi, Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi, Çubuk Barajı Atatürk Evi ve Şeker Fabrikası Yerleşkesi tehdit altında görünüyor.

Yıkımlar ve yıkım tehditleri sürerken dikkatimi çeken önemli bir durum ise İller Bankası binasına ilişkin süreç devam ederken yaşanmaya başladı. Önceki örneklerde bir şekilde devlet ve kamu gücü yıkımları açıklama, meşrulaştırma gayreti içerisindeydi. Yıkılan binaların tehdit oluşturduğu, belli bir süre sonra yeniden “aslına uygun” olarak inşa edilecekleri açıklamaları yapılıyordu. Ancak birkaç hafta önce, İller Bankasının Ulus Binasında yıkım tehdidi ortaya çıkınca ilginç bir durum dikkatimi çekti. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yetkilileri olaya ilişkin durumu anlamalarını sağlayacak bir muhatap bulmakta güçlük çekiyorlardı. Koruma Kurulu, belediye ya da ilgili firmadan herhangi bir açıklama gelmiyordu. Bu durum belki de 15 Temmuz sonrası yaşanan süreçlerle de yakından ilgiliydi. FETÖ soruşturması devam ederken ister istemez bürokrasinin olağan dönemlerden daha tedirgin ve çekingen davrandığı ve bürokrasinin bu anlamda Başkentteki mimari birikime ve korunacak yapılarak ilişkin reflekslerini kaybettiği söylenebilir. Bunun doğrudan sonucu, mimarlık birikimi ve korunacak çevrelere ilişkin yeni bir döneme işaret ediyor olabilir. Bu yeni dönemde, kamunun tarihi mirasa ilişkin birikimi korumada daha da geri plana çekileceği tahmin edilebilir. Bu geri çekilmenin tehdit altındaki yapılara ve çevrelere etkilerinin ne olacağını öngörebilmek güç değil. Fakat bunun yanı sıra toplumda tarihi yapılara şefkat gösterilmesi ve yapılan restorasyon proje uygulamalarında karşılaşılan aykırı durumlara ilişkin gösterilen tepkiler açısından da ilginç bir duyarlılığın yükselmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Antik tiyatroların basamaklarının göze aykırı görünen malzemelerle restorasyonu, Sinan Camilerinin cam ve çelikle yeniden yapılması gibi durumlar bir süredir gündem oluşturmakta. Kamunun sahiplenmesindeki azalma ile toplumun gösterdiği duyarlılığı da birlikte okumakta fayda görünüyor.

Bu iki durumu dikkate alarak, Başkent Ankara’nın geriye kalan kültürel ve mimarlık mirasını koruma adına üç başlıktan oluşan bir çözüm önerisi geliştirmek istiyorum. Bu önerinin birinci adımı, kaybolan yapıları, içinde bulundukları mekânsal bütünlük içerisinde tanımlamayı içeriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki yapıların önemli bir kısmı, cumhuriyet dönem Ankara’sı olarak adlandırılabilecek dokunun kendisinin ya da parçalarının içerisinde bulunuyor. Örneğin Prof. Dr. Çağatay Keskinok, Gar ile başlayıp Gençlik Parkını, Meclis Binalarını, Heykel Meydanını, Hacı Bayramı kat ederek Bentderesine kadar devam eden İstasyon Caddesini Milli Mücadelenin, Atatürk Bulvarını ise cumhuriyet dönemi devrimlerinin ve yaşam biçiminin bir vitrini, göstergesi olarak değerlendiriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki birçok yapı da bu tür mekânsal unsurlar üzerinde yer alıyor. O zaman, tek tek yapıları değil, bu yapıların temsil ettiği değerler ve mekânsal bütünlük üzerinden bir tanım yapılması daha anlamlı olabilir. Çünkü bu yapıların temsil ettikleri mekânsal bütünlüktür aslında tehdit altında olan. Hergelen Meydanına yapılan yeni cami ile başlayan bir aksta, Atatürk Bulvarına cephe veren yapıların arka bahçelerinin ve yapıların kendilerinin hastanelerin boşaltılmasına kadar birçok unsurun tehdidi altında olduğunu söylemek mümkün örneğin. O zaman, Atatürk Bulvarının doğu ve batısındaki yaklaşık beş yüz metrelik bir bandın oluşturduğu bütünlüğün savunulması anlamlı olabilir.

Öte yandan bu tür bir savununun ihtiyaç duyduğu bilimsel otorite nasıl sağlanacak sorusu akla geliyor. Mevcut haliyle koruma kurullarının artık bilimsel referans kurum olma meşruiyetlerini yitirdikleri görülüyor. Bu noktada 2000’li yılların ortalarında İstanbul’da gördüğüm bir örnek üzerinden öneride bulunmaya çalışacağım. Kültür ve Turizm Bakanlığında çalıştığım o yıllarda UNESCO Dünya Miras Komitesi, Dünya Miras Listesinde yer alan İstanbul’un tarihi alanları için her yıl heyetler göndererek tarihi yarımadada yapılacak projeler için kaygılarını belirtmekte, hatta İstanbul’un Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesine alınabileceği uyarısında bulunmaktaydı. Tarihi Yarımadanın Yönetim Planı Sınırının belirlenmesi, yönetim planlarının ve koruma amaçlı imar planlarının yapımı süreci de bir yandan devam etmekteydi. Bu süreçte Bakanlık, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve UNESCO yetkilileri arasında hararetli tartışmalar sürerken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi “İstanbul Miras Komitesi” adlı bir organ oluşturdu. Her ne kadar bu organın oluşturulmasında bazı bürokratik ve siyasi kaygılar hâkim gibi görünse de bu tür bir organın oluşturulması oldukça ilginç bir örnek oluşturmaktaydı. Komite hiçbir zaman tanınan ve ağırlığı bulunan bir referans kuruluşu haline gelmedi ama en azından bir referans kuruluşun varlığın olan ihtiyaca işaret etmesi açısından dikkate alınabilir bir deneyimi göstermektedir.

Başkent Ankara’daki yıkım süreçleri de, kentteki tarihi yapılara ilişkin bilimsel bilgilere dayalı olarak yeri geldiğinde uyarılarda bulunabilecek, tehdit altındaki yapı ve varlıklara ilişkin listeler oluşturabilecek yetkinlik, yeterlilik ve saygınlığa sahip bir referans organa ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Çünkü ne yazık ki Koruma Kurulu başta olmak üzere bu konuda görevli yapıların bu tür bir işlevi yerine getiremediği görülmektedir. Ben bu referans organa “Ankara Miras Komitesi” adını vermek istiyorum. Mutlaka çok disiplinli olması gereken bu organda Ankara’nın tarihi ve mimarlık mirası konusunda uzmanlık birikimi ile duayen konumuna erişmiş kişilerin bir araya gelmeleri ve yaşanan süreçlere ilişkin kamuoyunu uyarma vazifesini yerine getirmeleri çok önemli bir katkı olabilir. Bu Komite, “Ankara Miras Listesi”, “Yok Edilmiş Miras Listesi”, “Tehdit Altındaki Miras Listesi” ve yıkılan varlıkların yıkımına sebep olanları teşhir etmek için bir “Kara Liste” yayımlayabilir ve takip edebilir. Detaylı teknik ve akademik bilgilerden çok basit bir listeleme çalışmasıyla kentte tehdit altındaki kültürel miras unsurları konusunda kamuoyu açık bir şekilde bilgilendirilebilir.

Böyle bir referans organının yanı sıra aynı zamanda halkın tarihi yapılara karşı olan şefkat duygularına dayalı bir duyarlılığı da örgütlemek gerekli. Bu tür bir örgütlenme konusunda da birkaç yıl önce Şikago’da uygulanan başarılı bir örnek aklıma geliyor. Şikago kışları oldukça sert geçen bir kent. Yangın söndürmede de yangın musluklarının çok önemli bir yeri var. Kentteki binlerce yangın musluğunu itfaiye yangınlarda söndürme suyu temin etmek için kullanıyor. Ancak bir sorun var. Kışın çok soğuk günlerinde yangın muslukları donuyor. Bu da yangınlarda ciddi sorun yaratıyor. Belediye yangın musluklarını soğuğa karşı yalıtım malzemesi ile korumaya çalışıyor ama yalıtım malzemeleri vandalizme uğrayabiliyor, çalınabiliyor. Bunun üzerine bir internet uygulaması geliştiriliyor. Şikago’lular sokaklarındaki yangın musluklarını “evlat edinmeye” davet ediliyorlar. Bir yangın musluğunu evlat edinen Şikagolular internette harita üzerine kendi isimlerini bırakıyorlar. Kışın soğuk günlerinde muslukları kontrol edip bir sorun var ise belediyeye bildiriyorlar. Musluklarına isim takanlar, kazak örenler bile olmuş. Sonuçta önemli bir kentsel sorun konusu halkın aidiyet hisleri yardımıyla çözülmüş. Benzer bir uygulamanın Ankara’nın tarihi yapıları için de kullanılabileceğini düşünüyorum. Mobil destekli bir uygulama ile isteyenler tarihi yapıları evlat edinebilir. Bu yapıları belirli aralıklarla belgeleyebilir ya da görüntüleyebilirler. Bu katkılar da internet üzerinde herkesin görebileceği bir şekilde bir arada toplanır. Böylece halkın da aktif katılımı konusunda mesafe kat edilebilir.

Başkent Ankara’daki ya da Türkiye’nin herhangi bir yerindeki yapıların ve mimarlık kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesinin bu çalkantılı dönemde ciddi bir mücadele süreci gerektirdiği görünüyor. Bu mücadele sürecinde toplumdaki farklı duyarlılıkları temsil edebilecek yenilikçi araç ve söylemlerle hareket etmek gerekiyor. Muhtemeldir ki, eldeki varlıkların ortadan kalkmasından çok sonra birileri dedesinin eski eşyalarının izlerini arayan torunlar misali bir arayışa girecektir. Ama önemli olan bu arayışlara yer bırakmadan, kentin ve kendimizin ruhunu zihnimizde canlandırmamıza sağlayan mirasımızı şimdiden koruyup kollamanın yollarını aramak, bulmak.

28 Ekim 2016 Cuma

BOŞALTILAN ASKERİ ALANLAR ANKARA İÇİN FIRSATA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?



15 Temmuz darbe girişiminin en tartışmalı kararlarından birisi kent içerisinde yer alan askeri yasak bölgelerin ve askeri tesislerin kent dışına taşınması kararıydı. Bir yandan askeri açıdan bu tür bir karar almanın uzun vadeli ulusal güvenlik açısında gerçekten fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine çelişkili iddialar ortaya atılırken bir yandan da boşaltılan askeri bölgelerinin FETÖ dışındaki cemaat ve sermaye gruplarına aktarılacak rant projeleri için kullanılabileceği, dolayısıyla yeni tehditlere kapı açacağı kaygıları ifade edildi. Ancak, OHAL sürecinde her iki konu da derinlemesine tartışılamadı. Aslında boşaltılan askeri bölgelerin ve arazilerin ne olacağının dünyadaki örnekler ve çağdaş kent planlaması açısından ele alınması gerekmekte. Bu tür bir bakış açısı geliştirilebilirse askeri alanların Türkiye ve kentlerimiz için bir fırsat haline dönüştürülmesi mümkün olabilir.

Askeri alanlar düşünüldüğünde Başkentlik işlevi sebebiyle bu durumdan en fazla etkilenecek olan kentin Ankara olduğu görülmektedir. Yerleşik alanın neredeyse %12’lik kısmı askeri alanlardan oluşan, bu sebeple de yapılan yeşil alan hesaplamalarında çoğunlukla Türkiye’deki diğer kentleri geride bırakan Başkent Ankara’da askeri alanların nasıl ele alınacağı çok kritik bir öneme sahip. Yapılan araştırmalar, askeri amaçla kullanılan ve tahsis edilen arazilerin %70’e yakınının da 1 Hektar yani 10 000 m2 ve üzerinde büyüklükte olduğunu göstermektedir. Yapılacak planlama ve uygulama hataları, rant odaklı projelerin öncelik kazanması fırsat olabilecek bir düzenlemeyi Ankara’nın geleceği için bir kabus senaryosuna dönüştürebilir. Bu sebeple öncelikle Ankara’da askeri alanların ele alınmasında kaçınılması gerekenleri sıralamak gerekir:

1Ankara’da Boşaltılan Askeri Alanları Ele Alırken Kaçınılması Gereken Dokuz Kusurlu Hareket:
a. Askeri alanların tam ve düzgün bir envanteri çıkarılarak, arazi nitelikleri ortaya konularak yola çıkılmalıdır. Bu envanter kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Askeri araziler haritadaki boş arazi olarak ele alınmamalıdır. Bu da ciddi bir analiz gerektirir. Bu tür bir analiz yapmadan yola çıkılırsa yıllardır ordu tarafından korunmuş değerler ve arazi varlığı kamuoyu denetiminden uzak bir şekilde ortadan kalkabilir. Bu amaçla coğrafi bilgi sistemleri kullanılmalı, mikro düzeyde ekolojik hassasiyet ve peyzaj değeri haritaları hazırlanmalıdır.
b.  Askeri alanlar parça parça belki yüzlerce araziden oluşan bir bütündür. Bu araziler parçalanarak lokma lokma yutulacak bir ganimet olarak görülmemeli, Başkent Ankara’nın çözülemeyen sorunları için fırsat olarak görülmelidir. Bunun için bilimsel analizlere dayalı bütünsel ele alış ve planlama şarttır. Kapatılan Ankara İl Özel İdaresinin mülklerinin el yordamıyla kamu kurumlarına dağıtılması gibi bir yöntemden kesinlikle uzak durulmalıdır. Bu tür yöntemlerin yarattığı hukuki sorunlar çözümsüzlüğünü korumaktadır.
c. Kamu arazilerinin mülkiyet açısından birçok türü bulunmaktadır. Başkent anayasa ile tanımlanmış en önemli kentimizdir. Bu kentin kaderini etkileyecek büyüklükteki bu araziler, çeşitli kamu kurumlarına tahsis, kiralama, devir, mülk verme yerine topyekun hazine arazisi olarak tescil edilmeli, mülkiyet parçalanmasından kaçınılmalı gerekirse bunun için yasa çıkarılmalıdır.
d. Askeri arazilerin “nasıl olsa kamu” mantığıyla kamu kurum ve kuruluşları ile STK’lara devrinin önüne geçilmelidir. Geçtiğimiz dönem FETÖ’nün palazlanmasının ve kentsel kamusal alanların talan edilmesinin en önemli kaldıraçlarından birisi bu tür bir tutum olmuştur.
e. Askeri araziler boş arazi diye düşünülerek üst ölçek planlara ve ulaşım planlarına dayanmayan günü birlik ulaşım ve altyapı projeleriyle parçalanmamalıdır. Bu tür teknik altyapıların yapılması için doğal eşik analizleri yapılmalı, kent bütünü planlara dayandırılmalıdır.
f. Kentte bugüne kadar yapılmış yanlış uygulamaların, özellikle de imar planı değişiklikleriyle oluşturulmuş çok yüksek nüfus ve yapı yoğunluklarının meşrulaştırılması ve imar kanununun etrafından dolanılması için askeri alanlar kullanılmamalıdır.
g. Askeri arazilerin kent içinde “boş arazi” olarak görülmeleri en büyük hata olacaktır. Bu arazilerin taşıdıkları doğal ve peyzaj değerlerinin bilimsel olarak tespit edilmesi ve buna uygun koruma statülerine kavuşturulmaları çok önemlidir.
h. Tüm ülkeyi etkileyen bir darbe girişimi sonrasında boşalan bu arazilerin karar verme sürecinin tek adamlara devredilmesi çok yanlış olacaktır. Karar verme süreçlerinde katılımcı mekanizmaların kurulması gereklidir.
i. Askeri alanlar sadece boşalmış alan olarak görülemezler. Bu kadar büyük alanlar dünyanın tüm aklı başında kent ve ülkelerinde kentin bütününün kaderini etkileyecek niteliktedir ve kentin yeniden planlanmasını gerekli kılarlar.

Bu önemli noktalar dikkate alındığında boşaltılan askeri alanların Başkent Ankara için yeni bir planlama miladı olarak değerlendirilmesi, Ankara’nın geleceği için yaşamsal görünmektedir.

  Askeri Alanlar Dikkate Alınarak Başkent Ankara’nın Üst Ölçekli Planları Gözden Geçirilmelidir

Dünyanın herhangi bir kentinde bu derece büyük arazilerin bir anda sivil kullanıma dönüştürülmesi, o kentin ve metropoliten alanın bütününün yeniden planlanmasını, üst ölçekli planların yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Çünkü, bu kadar büyük arazi doğru kullanılmazsa kentin daha öncekinden çok daha derin ve çözümsüz sorunlarla karşı karşıya kalmasına sebep olabilecektir. Hali hazırda askeri araziler, Başkent Ankara’nın doğal hava koridorları ve halk tarafından doğrudan kullanılmasalar da kent siluetinin korunması için çok önemli bir işlev yerine getirmektedir. Her şeyden öte, askeri araziler içerisinde nüfus yoğunluğu bulunmadığından dolayı, yapılan birçok yanlış uygulamaya karşın, kentin içerisinde trafik yükünün artmasına engel olmakta, kentsel altyapıyı aşırı yüklenmekten korumaktadır. Parçacı bir yaklaşımla bu arazilerin peyderpey yapılaşmaya açılması ya da parçacı şekilde planlanması her kent için olduğu gibi Başkent Ankara için de dönüşü olmayan sonun başlangıcı olabilir. Yani askeri araziler birer “rant fırsatı” değil “sağlıklı ve çağdaş planlama fırsatı” olarak değerlendirilmelidir.

Bu amaçla, Başkent Ankara’nın üst ölçekli planlarının yenilenmesi, gözden geçirilmesi ve bu çalışmalarda askeri alanların analiz ve kullanımlarının da dikkate alınması gerekmektedir. Halen Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından planlama çalışmaları yürütüldüğü duyumları alınan, Ankara İlinin bütününü kapsayan 1/100 000 ölçekli çevre düzeni planı kapsamında bu tür bir yaklaşımın hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla, Ankara kent makroformunun bütünü ele alınmalı, askeri alanlar Başkent Ankara’nın yeşil ve açık alan sistemlerinin yenilenmesi, enerji etkin bir kent oluşturmak, yaya ve bisiklet kullanımı için önlemler almak, Ankara’nın akarsularının gün ışığına kavuşturulması, yüksek sanayiye dayalı tarımsal inovasyon, yenilikçi rekreasyon alanları gibi birçok amaç dikkate alınarak düşünülmelidir. Bu çalışmalar yapılırken askeri alanların statüsü özel bir kapsamda ele alınmalı, bir koruma statüsü belirlenmeli, Başkent Ankara’nın ihtiyacı olmayan konut ve avm benzeri kullanımlardan uzak durulmalıdır. Ayrıca, bu alanların yönetiminde “alan yönetimi” adı verilen korunacak alanlar için gerekli yönetsel yapı kurulmalı, askeri alanların kamuoyu denetiminde kullanımı için bir “yönetim planı hazırlanarak yürürlüğe sokulmalıdır. Böylelikle üst ölçekli planlama ve yönetsel yapı açısından sağlıklı bir yapı ortaya çıkacaktır. Bu kapsamda askeri alanların kullanımı için Başkent Ankara’nın kaderini değiştirebilecek “yeşil kuşak” ve “yeşil koridor” benzeri projeler de yeniden canlandırılabilecektir.

Askeri Alanlar Yeşil Kuşak Kapsamında Nasıl Değerlendirilebilir?

Başkent Ankara’nın en kadim sorunlarından birisi, topografik çanak olarak adlandırılan, çukur noktası Sıhhiye, kenarları kuzeyde Şentepe, Doğuda Mamak, Güneyde Çankaya sırtları olan coğrafi yapısı içerisinde sıkışmış yerleşim yapısıdır. Çanak içinde yapı ve nüfus yoğunluğunun artması trafik, ulaşım, altyapı ve hava kirliliği gibi sorunları ağırlaştırmaktadır. 1970’li yıllarda Başkent Ankara’nın 1990 ve sonrasının planlama çalışmalarını yürüten dönemin İmar ve İskan Bakanlığına bağlı Ankara Metropolitan Alan Nazım İmar Bürosu yaptığı çalışmalarda, Başkent Ankara’nın tüm etrafını saracak, askeri alanların bir kısmı, Atatürk Orman Çiftliği Alanı, Hipodrom, Atatürk Kültür Merkezi, Gençlik Parkı, Atatürk Bulvarı boyunca uzanacak bir yeşil kültür aksı, Abdi İpekçi ve Kurtuluş Parkları, 50. Yıl Parkı ve İmrahor Vadisine kadar şehri boydan boya bir yeşil koridor olarak geçecek bir yeşil kuşağın planlamasını yapmıştır. Geçen yıllar içerisinde bu kuşağın şehrin dışındaki ağaçlandırma alanlarının bir kısmı gerçekleştirilmişse de, Çayyolu ve Bağlıca gibi bazı bölgelerde olduğu gibi önemlice bir kısmı imar planı değişiklikleriyle yapılaşmaya açılmıştır. Yeşil kuşağın yeşil koridor kısmının gerçekleştirilmesine ise hiç girişilmemiştir. Hatta 2014 Yılı yerel seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adaylarının önerdikleri projelerde bu düşüncenin izlerini görmek mümkündür.

İşte tam da bu noktada, Ankara’daki askeri alanlar çok kritik bir anlam taşımaktadır. Askeri alanlar bu yeşil kuşak ve koridor projelerinin günün ve dünyanın koşullarına uygun bir omurgasının oluşturulması için kullanılabilir. Bu kapsamda aşağıdaki unsurlar düşünülebilir:

a. Üst ölçek planlarda askeri alanların kenti bir boydan bir boya geçecek ve çevredeki uydu yerleşmelerle kentin arasındaki sıkışıklığı çözecek bir yeşil kuşak ve koridor olarak planlanması sağlanabilir.
b. Bu kapsamda, yeşil kuşak ve koridor içerisinde Ankara’daki tüm üniversite ve araştırma kuruluşlarının yaşamın her alanında yerleşim ve sanayi üretimi için projeler üreteceği bir yaşam aksı tanımlanabilir.
c. Bu yaşam aksı içerisinde biyo-çeşitlilik, enerji ve diğer alanlardaki yüksek teknoloji araştırmalarına yer verilebilir.
d. Bu omurga üzerinden Başkent Ankara’nın tümüne erişim sağlayacak doğa dostu bisiklet otobanları, yaya ve yürüyüş güzergahları planlanabilir.
e. Yine bu omurga üzerinde Ankara’nın yer altına alınarak altyapı sistemine dahil edilmiş akarsuları yüzeye çıkarılarak ekolojik bir koridor mantığıyla ele alınabilir.
f. Ankara’da bulunan diğer yeşil ve açık alanlar da bu omurga ile ilişkilendirilerek, Başkent Ankara’nın kılcal damarlarına kadar nüfuz eden, Başkenti bir yaya, bisiklet ve toplu taşım kenti haline getirecek bir sistem tasarlanabilir.
g. Başkent Ankara’nın çevresinde ve içinde bulunan doğal yaşam bu yeşil kuşak üzerinden yeşil köprüler ile ilişkilendirilebilir, Başkent Ankara bir yeşil yaşam ağı haline getirilebilir.


Bu tür bir yaklaşım, Başkent Ankara’yı üretim, araştırma, sanayi ve yaşam alanları açısından dünyada örneği az rastlanır bir konuma yükseltecektir. Aksi takdirde birçok başka fırsatta olduğu gibi bu fırsat da kaçacak, Ankara yaşanmaz bir bozkır kenti olmaya mahkum edilecektir. 

10 Eylül 2016 Cumartesi

YİNE...


Yine…

Yine geldi ıslıkları kaldırma vakti,
Unuttuğumuz şarkılarla damağımızda,
Gün yüzünde güve yenikleri.

Yine geldi saatleri kandırma vakti,
Yapraklar saniyelerden düşerken,
Gece hüzne yenik niceleri.

Yine geldi gölgeleri saydırma vakti,
Uzatmalı endişelerle yükselirken güneş,
Yakamıza ilişmeli sokak bilgeleri.

Yine geldi kandilleri susturma vakti,
Kitaplar bizi okumaya başladığında,
Kelimeler bir evren gibi genişlemeli.

Yine geldi kuraklığı yıldırma vakti,
Korkak dalgaların önüne kattıkları,
Dökmeli elimize yürekli incileri.

Yine geldi yazlıkları kaldırma vakti,
Yine geldi güzlükleri aldırma saati,
Yine geldi kışlıkları sıralama niyeti,
Yine geldi baharı bekleme saadeti,
Durgun mevsimlerin sihrine inat,
Süzgün yüzlerin görünmez adımları,
Alırken kalabalık sular gibi ateşimizi,
Mevsimler bir Tanrı misafiri gibi geri gelmeli…


25 Ağustos 2016 Perşembe

SIKIŞIKLIK HARCI YA DA TAKSİM VE KIZILAYA GİRİŞİN PARALI YAPILMASI NEYİ ÇÖZER?


Başbakan Davutoğlu Hükümetleri ve 10. Kalkınma Planında gündeme getirilen, İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde Taksim ve Kızılay gibi kent merkezlerine girişin paralı hale getirilmesi uygulaması Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeniden tartışmaya açıldı. Her ne kadar Türkiye’de kentlerin ulaşım planlaması ve ulaşım planlarının uygulanması, ulaşım planlarına uygun olmayan kentsel gelişme ve kentlerin büyümesi, kentlerin yerleşik alanlarında kentsel dönüşüm projeleri ve imar planı değişiklikleri gibi sebeplerle nüfus yoğunluğunun sürekli arttırılması gibi konular yapısal sorunlar olmaya devam etse de çağdaş dünya kentlerinin bazılarında uygulanan bu tür araçların tartışmaya açılması anlamlı sayılabilir. Ancak, bu tartışmanın sağlıklı yürütülebilmesi için dünya deneyiminin tam olarak incelenmesi gerekiyor. Bunun içinde bilinen adıyla sıkışıklık harcı (congestion charging) ile ilgili bazı temel bilgileri ele almak yararlı olacaktır. 

Sıkışıklık Harcı ya da Sıkışıklık Fiyatlandırması Nedir?

Sıkışıklık harcı, trafik yönetiminde günün belli saatlerinde kentin trafik sıkışıklığı yoğun bölgelerine giren motorlu araçlardan belli bir harç alınması uygulamasıdır. Bu uygulama ilk başladığında trafik görevlileri tarafından ücret tahsil edilmesi sağlanmış, daha sonra teknolojinin gelişmesi ile birlikte elektronik fiyatlandırma ve otomatik tahsil sistemleri geliştirilmiştir.

Sıkışıklık harcı uygulamasının temelde üç amacı olduğu görülmektedir. Bunların birincisi motorlu araç sürücülerini seyahat alışkanlıklarını değiştirmeye teşvik ederek belirli bölgelerdeki trafik sıkışıklığını azaltmaktır. İkinci olarak elde edilen gelirin toplu taşım ve altyapı yatırımları için kullanılması hedeflenir. Üçüncü olarak da yüksek hacimli trafiğin dağıtılması yoluyla yerel hava kirliliğinin azaltılması ve dolayısıyla halk sağlığının geliştirilmesi arzu edilmektedir.

Uygulama ilk kez 1975 yılında Singapur’da başlatılmıştır. Ardından 2003’te Londra, 2006’da Stockholm ve 2008’de Milan’da sıkışıklık harcı uygulamasına geçilmiştir. New York gibi birçok kentte de benzer uygulamaya geçilmesi tartışılmaktadır. Harcın uygulamaya geçirildiği örneklerde farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin Singapur’da tüm gün için standart araçlarda 3 Singapur doları tahsil edilmekte, araç büyüdükçe alınan ücret artmaktadır. Londra’da sadece mesai günleri mesai saatlerinde uygulanmakta, karbon salınımı düşük araçlardan ücret alınmamaktadır. Stockholm’de sabah ve akşam zirve saatlerde ücret tahsil edilmekte, hem şehir merkezine girişte hem de çıkışta ücret alınmaktadır. Milan’daki uygulamada belli emisyon standartlarının altında kalan araçların girişi tamamen yasaklanmıştır. Ancak, çeşitli sebeplerle uygulama New York, Edinburgh, Manchester, Hong Kong gibi birçok şehirde de tartışılmış ve ya yapılan referandumlar sonucunda ya da faydaları konusunda yeterli veriye ulaşılamaması sebebiyle rafa kaldırılmıştır.

Dünyadaki Uygulamalarda Kamuoyu Ne Düşündü Sonra Ne Oldu?

Sıkışıklık harcının gündeme getirildiği tüm ülkelerde yoğun tartışmaların yaşandığı görülmektedir. Neredeyse tüm örneklerde yapılan anketler kamuoyunun başlangıçta bu uygulamaya çok sıcak bakmadığını göstermiştir. Ancak, uygulama başladıktan sonra destekçilerin oranı artmıştır. Tartışmalardaki çekincelerin başta gelenleri, uzun vadede sıkışıklık harcının gerçekten fayda sağlayıp sağlamayacağının bilinmemesi, sistemin uygulanması için kamu kaynağı gerekmesi, elde edilecek kaynağın nasıl kullanılacağı ve denetimi, uygulamanın kent merkezlerini ve merkezdeki yerel ticareti nasıl etkileyeceğine ilişkin kaygılardan oluşmaktadır.

Uygulama başladıktan sonra uygulamadan önemli faydalar elde edildiği görülmüştür. Tüm örneklerde sıkışıklığın %20-30 arasında azaldığı, toplu taşım kullanımında %7-10 artış görüldüğü, hava kirliliğinin %10-20 arasında azaldığı ve merkezdeki yolculukların göreli olarak hızlandığı tespit edilmiştir. Ciddi kaynaklar elde edilmiş, ancak elde edilen kaynakların sürücülerin tercih ettikleri alternatif yollar için gereken yatırımlara gittiği eleştirisi dile getirilmiştir. Sıkışıklık harcının yerel ticareti olumsuz etkilediğine ilişkin somut veriler ortaya konmamıştır. Ancak, yine tüm örneklerde, sıkışıklık harcı uygulamasından en fazla beş yıl sonra harç öncesi sıkışıklık düzeyine geri dönüldüğü görülmektedir. Uygulama sonrası anketlere bakıldığında kamuoyunun bakışında da çok ciddi değişimler olduğu gözlemlenmemiştir.

Sıkışıklık Harcı mı Köklü Çözümler mi?

Birçoğu sağlıklı işleyen ve gelişmiş toplu taşım sistemlerine sahip, ulaşım planlarıyla yatırımları yönlendirilen kentlerde bile sıkışıklık harcının ciddi faydalar sağlayıp sağlamadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır. Bu tartışmalarda ilginç olan, sıkışıklık harcının merkezi hükümetin bir politikası olarak değil asıl olarak kentlerin kendisinin yerel bir tercihi olmasıdır. Yani kentler bu uygulamayı kendi kamuoylarının gündemine getirmiş, tartışmış, kabul etmiş ya da vazgeçmiştir. Tartışmaların vardığı sonuç ağırlıklı olarak sıkışıklık harcının bir pansuman tedbir olduğu yönündedir. Çevre ve trafik için çok kısa vadeli ve geçici bir iyileştirme sağlanmaktadır. Bu sebeple dünyadaki kentler alternatif ve köklü çözümlere yönelmektedir. Örneğin, Helsinki yirmi yıl içinde otomobilsiz kent olma hedefini önüne koymuştur. Benzer şekilde toplu taşım yöntemlerini, bisiklet otobanlarını tartışan, ulaşım planlamasında önemli mesafeler kat eden kentler bulunmaktadır. Açıkçası, sıkışıklık harcı yirmi yıl öncesinin bir uygulamasıdır ve çözüm olarak değerlendirilmekten çoktan çıkmıştır.

Türkiye’de Sıkışıklık Harcı Uygulanmalı mı, Uygulanırsa nasıl uygulanmalı?

Ulaşım ve trafikte kentsel büyüme ve gelişme süreçlerine bağlı olarak yapısal sorunları olan Türkiye, esas olarak köklü ve yapısal önlemler almak durumundadır. Bu önlemlerin ulaşım ve kent plancılarının bilimsel tespitlere dayalı olarak ortaya koydukları, sağlıklı ulaşım planlamasına ve akılcı ulaşım yatırımlarına, yaşanabilir kentler için planlamaya dayalı olarak kent merkezlerini etkin toplu taşıma ve yaya ağırlıklı hale getirme, ulaşımda enerji verimliliğini arttırma, işyeri konut seyahat sürelerini ve mesafelerini azaltma odaklı olduğu uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Bu sorunların yanı sıra Türkiye kısa dönemli bir önlem ve yerel yönetimlerin kaynak sorununa yanıt olmak üzere bir pansuman tedbir olarak sıkışıklık harcını uygulayabilir. Ancak, bu uygulamanın dayandırılması gereken temel bazı ön koşullar olduğu görülmektedir:

  • Sıkışıklık harcı uygulaması ulaşım planı ile bir bütün olarak uygulanmalıdır. Ulaşım planında sağlıklı bir yere oturtulmayan uygulama bekleneni veremeyebilir.
  • Uygulamada kentin yerleşik dokusu dikkate alınmalıdır. Bilgisayar modelleri ile kullanılabilecek alternatif yolların varlığı ve oluşacak fazladan trafik yükü hesaplanmalıdır. Aksi takdirde beklenmeyen zincirleme tıkanıklıklar yeni popülist yol yatırımlarına sebep olabilir. Bu da kamu kaynaklarının israfına sebep olabilir.
  • Türkiye ve kentler, sıkışıklık harcı gibi kısa vadeli çözümlerin yanı sıra çevre, kentsel yaşanabilirlik ve sağlıklı kent merkezlerinin gelişimi gibi konuları öne çıkaran köklü, yaratıcı ve yenilikçi ulaşım çözümlerini de gündeme almalı ve desteklemelidir. Yenilenebilir enerjilerin kullanımı yayalık ve bisiklet yolları, akılcı toplu taşım yatırımları popülist yol yatırımlarının önüne geçmelidir. 

18 Ağustos 2016 Perşembe

FETÖDEN KAÇARKEN VARLIK FONUNA TUTULMANIN EKONOMİ POLİTİĞİ



15 Temmuz sonrası dönemin sarsıntıları sürerken, OHAL kapsamında getirilmeye çalışılan bazı düzenlemelerin tüm toz duman arasında bugüne kadar yaşanmış tüm sorunları daha da derinleştirecek yeni bir çerçeveye işaret ettiğini görmemek elde değil. Siyasal alanda FETÖ ile mücadele ve yeni darbe tehditlerini önleme çabaları ile birlikte sağlıklı siyaset yapma olanağı çıkmaza saplanırken; bürokraside de kurumsal geleneklerin, cumhuriyet tarihi boyunca oluşmuş teamüllerin sürdürülemezliği gündeme getirilirken, sermaye birikim süreçlerinde daha önce FETÖ temelli ahbap çavuş ekonomisinin yerini neyin ve nasıl dolduracağı sorunu tartışılmamışken anayasal tanımların ötesinde mülkiyet düzenini tamamen yeniden yapılandıracak düzenlemelere gidilmesi korktuğumuz bazı akıbetleri bizim için kesin nihayetler haline getirme risklerini taşıyor. Bu sebeple varlık fonu benzeri yapısal sonuçları olacak düzenlemelerin ekonomi politik düzlemde sorgulamasının yapılması büyük önem taşıyor. Bu tür bir sorgulama sadece belli bir siyasal perspektiften yapılan bir sorgulama niteliği taşımıyor. Kuşkusuz, varlık fonu ve benzeri düzenlemeler başta akademik çevreler olmak üzere pek çok çevrenin çenesini ve kalemini ziyadesiyle yoracaktır. Ama önemli olan, son otuz yıldır FETÖ’nün üzerinde serpildiği zemini daha da verimli hale getirecek düzenlemelerin dinamiklerine işaret etmektir. Bunu yapabildiğimiz zaman bir durup düşünecek, sağlıklı politikalar üretebilecek fırsatımız olabilir.

Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, son otuz yılın Türkiye’sinde çeşitli biçimleriyle neo-liberal politikaların farklı görünümlerinin yaşanan her kırılmada noktasında yeni politika çerçeveleri ile birlikte ortaya çıktığı söylenebilir. Ana ilkeleri kuralsızlaştırma, serbestleştirme, özelleştirme, adem-i merkezileşme şeklinde özetlenebilecek bu politikalar demetinin uygulanmasında iki temel nokta hep öne çıktı. Bunların birincisi, Türkiye’nin yakın tarihindeki her ara dönemde, bu ilkelerin uygulanmasında diğer ülkelerde de olduğu gibi bir deneyciliğin söz konusu olmasıydı. Kentsel dönüşümden sosyal hizmetlere, ulaşım hizmetlerinden gıda politikalarına kadar pek çok alanda deneme-yanılma ile farklı politikalar farklı dönemlerde denendi. Aynı konuda birbirine taban tabana zıtmış gibi görünen yaklaşımlar çok kısa süreler içinde uygulamaya kondu. Bu deneyselcilik bir yanıyla etkin ve aktif hükümet algısı yaratırken bir yanıyla da çok farklı toplum kesimlerini sermaye birikim sürecinin içerisinde dahil etme ve uygulanan kamu politikalarını meşru gösterme olanağı yarattı. Ama her şeyden önce, uygulanan politikalar aracılığıyla vurgulamak istediğim ikinci nokta ortaya çıktı. Politika çeşitliliği kamu, özel sektör ve sivil toplum alanı arasındaki karmaşık bir ilişkiler ağına meşruiyet kazandırdı. Ortaya çıkan yeni yapılar başarı ve performansları yeni halkla ilişkiler yöntemleriyle gizemleştirilmiş ve büyütülmüş yeni tip bir bürokratik yapı inşa etti. Bu yeni tip bürokraside devletin klasik bürokrasisi beklenmedik bir şekilde büyüyüp seçkincileştirildi. Kariyer kadroları, sembolik ve maddi olanakların daha görünür hale gelmesiyle öne çıktı ancak esas hizmet alanları devletin dışına çıkarıldı. Devletin hizmet sürecinin dışında kalması hizmetin devredildiği özel sektörün ve sivil toplum örgütlerinin kendilerine özgü yeni ve bürokrasiye benzer yapılar oluşturmasına sebep oldu. Ancak, bu yapıların temel özelliği, müşteri odaklı dahi olmamaları, belli noktalarda seçkinciliği hizmet süreçlerine yansıtmaları ve katı piyasa engellerini aşmak için belli topluluk yapılarına dahil olmayı neredeyse zorunlu hale getirmeleriydi. Örneğin bir Ankaralı olarak, özelleştirilen ve belli bir sermaye grubuna teslim edilen doğalgaz hizmeti, benim istediğim kadar doğalgaz satın almama bile kotalar yoluyla engel olabiliyor. Özelleştirmenin müsebbibi belediye başkanı ise bizlere yargıya gitme gibi dahiyane çözüm önerileri getirebiliyor.

Bu dönüşüm süreci en büyük ivmesini 2004 Yılında gündeme taşınan “Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı” ve sonrasındaki düzenlemelerle kazandı. Akademik camia yapılan düzenlemeleri belli ölçülerde batı standartlarına göre değerlendirmeyi ya da reddetmeyi tercih etti. “Gerçekten performans artıyor muydu”, ya da “bu süreçte kimler kaybediyor” soruları bir arada soruluyordu. Ancak sürecin arka planında yürüyen esas dinamiklere nüfuz etmek ne yazık ki pek de mümkün olamadı. Zaten değişimlerin baş döndürücü hızı akademik dünyayı sorgulamaktan çok muhasebe tutmak eylemine itti. Tüm bunlar olurken “3C” olarak adlandırılabilecek, “careerism, conformism, credentialism” yani Türkçesiyle “kariyercilik, konforculuk ve diplomacılık” kavramlarının çarpık bir bileşimi çarpıtılmış bir özel sektör insan kaynakları anlayışıyla ortaya çıkan karmaşık ve büyük bürokratik yapının meşruiyetini sağlamak için parlatılıyordu. Ağırlıklı olarak beyaz yakalı çalışanların sırtında yükselen yeni yapı, görünüşte gayri-şahsi ama uygulamada kayırmacı bir standardı devletin ve devletle şöyle ya da böyle ilişkili her tür kurumun bünyesine sızdırdı. Bu sızdırma süreci, topluluk ve cemaat tarzı yapıların toplumun tüm alanlarına nüfuz etmesini de ciddi biçimde kolaylaştırdı. Artık devleti kontrol etmek için sadece memur olmaya gerek yoktu. Devletin hizmet aldığı bir firmada çalışmak, devletin kaynak aktardığı bir vakfın okulunda yer almak, ya da belli bir cemaatin ilişkilerinin hakim olduğu sermaye süreçlerine dahil olmak yetebiliyordu. Bu yapının içinde yer alanlar kendi akraba çevrelerinde bile hızla yükselen yaşam standartları, değişen yaşam alışkanlıkları ile yeni rol modellere dönüşerek ortaya çıkan yapıya devşirme için yeni kanallar açıyorlardı. Diplomacılık olarak adlandırabileceğimiz, liyakat yerine ikame edilen yapıyla içerikten ve ruhtan yoksun, salt belgelere dayalı bir meşrulaştırmanın yolları açılıyordu. Mesele diplomacılıksa, akademik dünyada çok rahatlıkla doçentliğe kadar giden yollar aşılıyor, atıf çeteleriyle gerekirse uluslararası çapta skandallara sebep olabilecek intihal vakaları oluşabiliyordu. Belki FETÖ’nün en güçlü yanlarından birisi de tam buydu. Çünkü diplomacılık için gerekli mekaniği çözmüş, alt sınıflar için yükselebilmenin katı kayırmacılığa dayalı yeni ve gizli bir kanalını açmışlardı. Darbe suçlularının ifadeleri bu kanallara dahil olan fakir köylü çocuklarının öyküleriyle dolu. Tüm bunlar olurken, kamu politikalarında deneycilik, sürekli yeni alanlar açarak, FETÖ ve benzeri yapıların etki alanlarını genişletmeye hizmet ediyordu. Tabi söylememize gerek yok, bu açılan yeni alanların büyük bir kısmında, imardan madenciliğe kadar geniş bir alanda oluşan rantların dağıtımı ve kullanımı, sermaye birikimi açısından giderek kendini güçlendiren bir dinamik yaratıyordu.

Meselenin adını doğru koyalım. FETÖ’nün Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında daha fazla ve hızlı kadrolaştıkları iddiası yerine, neo-liberalizmin daha hızlı ve pervasızca uygulandığı dönemde örgütün aşırı güçlendiğini ifade etsek daha doğru olacaktır. Kuşkusuz, neo-liberalizm Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında tek parti iktidarı eliyle daha köklü bir şekilde yerleştirilmiştir. Ama siyasal alanın büyük bir kısmında da aktörlerin ve siyasi partilerin, günün birinde sıra onlara geldiğinde aynı yapıyı kullanabilmek için sessiz kaldıklarını ya da neo-liberal çözümleri benimsediklerini de hatırlamamız gerekiyor. Yani deredeyse herkes oradaydı. Ancak bu şekilde FETÖ’ye imar rantı kazandıran belediye başkanından FETÖ okullarına aktarılan Milli Eğitim fonlarına kadar geniş bir yelpazede yer alan örnekleri anlayabilir, sonrasında benzer durumlarla karşılaşmamak için yapılması gerekenleri görebiliriz. Bu anlamda iki temel sorun alanını algılamak büyük önem taşıyor. Bunlardan birincisi, FETÖ ile mücadele adına yapılacak yapısal değişikliklerin niteliğini iyi anlamak, ikincisi de FETÖ’nün ağırlıklı olarak kontrol ettiği küçük ve orta büyüklükteki sermaye birikim süreçleriyle bu yapısal dönüşümlerin ilişkisini fark etmek. Çünkü her ne kadar FETÖ’nün toplumsal bir tabanı olmasa da, yerelde küçük ve orta ölçekli sermaye birikimine dayalı süreçleri kontrol ettiğini anlamak önemli.

Bu yazı kapsamında esas değinmek istediğim konu ise varlık fonu etrafında dönen tartışmalar. Ne yazık ki, 15 Temmuz sonrası vitrininde görünen uzlaşı resmi henüz gerçek sorunları birlikte tartışmak ve politika tercihlerini müzakere etmek noktasına gelemediğinden varlık fonu gibi yapısal bir dönüşüme ilişkin yaygın bir tartışma süreci kamuoyuna yansımadı. En genel anlatımıyla Varlık Fonu, devletin neredeyse tüm kurumlarının mal varlıklarının özelleştirme idaresine devrini ve bu yolla da elde edilecek kaynakla büyük projelerin finansmanını öngören bir yasal düzenleme. Mal varlıkları devredilecek kurum ve kuruluşlar arasında neredeyse yok yok. Son bir iki haftadır, başta TMMOB olmak üzere bazı meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri gerekli uyarıları yapıyorlar ama bu konuda siyasi bir tartışma henüz başlayabilmiş değil. Şunu teslim edebiliriz. Olağan bir dönemde bu ya da daha radikal politika önerileri iktidarlar tarafından gündeme taşınabilir, tartışılabilir. Şahsen ben de bir akademisyen ve şehir plancısı olarak bu tür bir uygulamanın eleştirdiğim yanlarını sıralayabilirim. Ancak, daha devletin FETÖ gibi bir örgütle tam olarak ayrıştırılamadığı, özellikle de siyasi alandaki uzantılarının ortaya çıkarılamadığı bir dönemde bu tür bir düzenleme devletin tam olarak imhası ve başka ellere teslimi anlamına gelebilir. Bunu çok açık bir şekilde görmek gerekiyor.

Her ne kadar, devlet bürokrasisi ve kurumları FETÖ’nün eline geçerek darbe girişimi ortaya çıkmış gibi görünse de aslında cumhuriyet döneminden bu yana gelen bürokratik geleneğin aynı zamanda kendi içerisindeki mekanizmaların –eğrisiyle doğrusuyla- oluşturduğu engellerle darbenin engellenebildiği görülmekte. Örneğin Silahlı Kuvvetler içerisindeki darbeye karşı çıkan askeri personelin varlığı, darbenin engellenmesindeki en önemli unsurlardan birisiydi. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz. Sermaye birikim süreçleri ile ilişkili olarak devlet yapısında gerçekleştirilecek her türlü değişiklik beklenmedik sonuçlara sebep olabilir ve hepimizi ateşin içine atabilir. Yukarıda anlatmaya çalıştığım çerçevede, Varlık Fonu gibi bir yaklaşım öncelikle FETÖ’nün güçlenmesini sağlayan neo-liberal politikaların altın vuruşu niteliğini taşıyabilir. FETÖ’nün siyasi ayaklarının, yereldeki ağının ve küçük ve orta ölçekli sermaye sahipleri arasındaki yayılımının tam tespit edilemediği bir ortamda, salt kaynak elde etmek için tüm devlet kuruluşlarının varlıklarının elden çıkarılması, hiç beklenmedik biçimde yeni bir sermaye birikim sürecini FETÖ yada benzer yapıların eline teslim edebilir. Burada özellikle yereldeki sermaye sahiplerinin devletin varlıkları ile ilişkisinin üzerinde durulmasında yarar bulunuyor. İhale yasalarının istisnalarla delik deşik olduğu, yerel yöneticilerin ve özellikle belediyelerin FETÖ ile ilişkisinin bilinmediği ya da göz ardı edildiği, yeni büyükşehir yasası sonrası dumanlı ortamda tamamen denetim dışına çıkmış, devletin müdahale etme şansı bile bulamayacağı yeni alanların ortaya çıkması işten bile değil.

Varlık Fonu ve benzeri düzenlemelerle Türkiye’de neo-liberalizmin yeni bir evresine geçeceğimiz açıkça görülüyor. Bu evrenin tartışılabileceği bir siyasal sürecin yokluğunda sonuçlarına ilişkin bir körlüğün oluştuğu da belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Kamu politikalarının düzgün analiz edilemediği, etki analizlerinin yapılamadığı bir ortamda bu tür düzenlemelerden kaçınılması gerektiğini düşünüyorum. Kamu yönetiminde geçtiğimiz on yılın sağlıklı bir muhasebesini yapmadan yeni cepheler ve cepler açmak, kaybetmemizin mukadder olduğu savaşlarla bizi karşı karşıya bırakabilir. Bu kez karşısına çıkabileceğimiz tank da bulamayabiliriz. Çünkü eğer söylendiği gibi darbe girişimi Türkiye’nin kendisine karşı yapıldıysa, sermayenin akışkan ve güvenilmez yüzü belediyelerin hafriyat kamyonlarıyla durdurulamayacak belalar açabilir başımıza.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

FETÖYÜ İMAR RANTLARI MI BESLEDİ?


15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, darbe girişiminin odağında bulunan FETÖ/PDY üzerinde çok geniş çaplı bir soruşturma ve tartışma süreci başladı. Bu tartışma süreci toplumun belli kesimleri için yeni görünse de aslında FETÖ’nün toplumsal alandaki yayılımı, siyasi, iktisadi ve kültürel etkileri konusunda uyarılar çok uzun zamandır yapılıyordu. Bu uyarıların neden dikkate alınmadığı ya da göz ardı edildiği daha çok uzun yıllar tartışılacak. Ancak, bulunduğumuz noktada en önemli konuların başında, FETÖ’nün özellikle son yıllarda bu denli büyük bir güce nasıl ulaştığı geliyor. Bir terör örgütü olarak hangi sermaye birikim süreçlerini yönettiği, finans akışının nasıl sağlandığı gibi soruların yanıtlarının verilmesi gerekiyor. Ancak bu şekilde ülkeyi iç savaşın eşiğine kadar getiren bu darbe girişimini başlatan terör örgütünün tam olarak etkisiz hale getirilmesi sağlanabilir.

FETÖ’nün faaliyette bulunduğu her alanda, iki temel sosyal davranış biçimini bir araç olarak kullandığı görülmektedir. Bunlardan birincisi, özellikle muhafazakâr ve İslami ideallere dayalı olarak oluşturulan muğlâk bir söyleme dayalı “hizmet” olarak adlandırılan yatırım ve girişimlere taşra’dan, gecekondu mahallelerinden ve yeni muhafazakâr orta sınıftan yardım adı altında destek toplanmasıydı. Toplanan bu desteğin nasıl kayıt dışı tutulduğu, nasıl belli sermaye gruplarının oluşum sürecinde kullanıldığı konusu rahmetli Uğur Mumcu’nun uyarılarından başlayarak birçok defalar deşifre edildi, ayrıntısıyla açıklandı. Mütedeyyin ve geleneksel değerlere kendini yakın hisseden kesimlerin yardım duyguları başka birçok olayda olduğu gibi zekât ve sadaka adı altında istismar edildi. Hem de bu istismar kitlelere, kolaylıkla reddedilemeyecek biçimde, yurt dışında açılan ve Türkiye adına bir nevi manevi cihat icra ettiği iddia edilen okullar, bilim, teknik gelişim, eğitim ve hatta uzun yıllardır Türk-İslam sentezinin sloganlarından “batının tekniğini almak ama ahlaken İslama ve geleneksel değerlere bağlı kalmak” formülünün canlı örneği olarak kabul ettirildi. Sonuçtaysa ortada kayıt dışı, denetlemeyen, nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir sermaye birikim süreci bulunmaktaydı.

İkinci olarak, bu sermaye birikim sürecinin kullanımı yoluyla toplumdaki diğer sermaye birikim süreçleriyle ilişkilenmek, bunun için de çok yaygın bir çıkar kollama ve hami-adamı ilişkileri ağı kurulması söz konusuydu. Zaten, Türk toplumu gibi geç sanayileşme sürecinde kollamacı ve kayırmacı ilişkilerin yoğun biçimde devam ettiği bir toplumda bu çok da zor olmadı. İlk başlarda devlet kademesindeki yükselmeler gibi konularda kollamacı ağların oluşması ile başlayan bu süreç, giderek farklı sektörlerde birbirini kalkındıracak ayrıcalıklı çıkar ağlarının oluşmasına doğru evrim geçirdi. Devlet içerisindeki FETÖ kollamacı ağı ile iktisadi sektörlerdeki kollamacı ağlar arasında da çok ciddi bir eklemlenme görülmekteydi. Bu eklemlenmenin ara kesitinde FETÖ’nün bu derece etkili olmasını sağlayan düşünce odakları inşa edilmekte, siyasi olarak belli kesimlerden bir koalisyon inşa edilerek ayrıca siyasi ve kültürel bir güç mekanizması devşirilmekteydi. Burada medya, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerden oluşan bir yapı, FETÖ’nün kollamacı ağlarının meşruiyetini sağlayacak zemini oluşturmaktaydı. Bir dönemin Abant toplantılarından Türkçe Olimpiyatlarına kadar birçok ritüel, törensellik ve girişim bu tür bir çabanın ürünü olarak görülebilir. Üretilen “hizmet” miti toplumdaki birçok kesim için etkili oldu, başta siyasiler olmak üzere akademisyenler, medya mensupları ve her kesimden insan farkına bile varmadan oluşan halenin etkisine kapıldılar. Burada, kurulan ilişkilerin ve etkilenmenin düzeyi ve şiddeti sempatiden başlayarak işbirliğine kadar giden bir yelpazeye yayıldı. Tabiri caizse tam olarak at izi it izine karıştı.

Bu süreçte, bir şehir plancısı, mekânla ilişkili olarak siyaset ve kamu yönetimini inceleyen bir akademisyen olarak en çok ilgimi çeken meselelerden birisi kaçınılmaz olarak FETÖ türü bir yapılanmanın Türkiye’de kentler ve kent planlama ile ilişkisi oldu. Bu anlamda bazı noktalara temas etmenin yaşamsal olduğunu düşünüyorum. Son on-on beş yılda kalkınmanın temel dinamiklerinin inşaat sektörü üzerine inşa edildiği, imar planı değişikliklerine, kentsel dönüşüm projelerine ve büyük projelere dayalı bir kalkınma modelinin uygulamaya konduğu çokça ifade edildi. Hatta bu yaklaşımın kaçınılmaz bir sonucu olarak ülke içerisindeki ulusal sermaye birikim süreçlerinin İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerin kentsel rantından pay almaya doğru yöneldiğine de değinildi. Neredeyse tüm sermaye gruplarının bir şekilde İstanbul’daki kentsel projelerde yer alması bunun temel göstergelerinden birisi olarak kabul edildi. Ancak, bu süreçte, kentsel rantın dağıtımındaki mekanizmaların nasıl kurgulandığı hep bir tartışma konusu olarak kaldı. Yine de, büyükşehirlerde yapılan imar planı değişiklikleriyle oluşturulan rantın belli gruplara aktarıldığı, bu grupların bir kısmının çoğunlukla belli cemaatlere mensup olduğu kuşkusu ifade edildi. Elde edilen rantın bir kısmının bu cemaatlere ait okul, yurt ve diğer tesislerin yapımında kullanılacağı söylemi bu rant dağıtım mekanizmasının meşruiyetini oluşturdu. Özellikle büyükşehirlerin çeperlerindeki yeni gelişme alanlarında, kimi zaman da kentin meskun mahallerinden yalıtılmış yeni yaşam alanlarının oluşturulmasında bu mekanizmalara başvuruldu.

Kuşkusuz bu süreçlerden yararlananlar sadece FETÖ ile sınırlı değildi. Neredeyse tüm cemaat yapıları, imar planı değişiklikleri ile yaratılan bu ranttan bir şekilde yararlandı. Çünkü kimlik siyasetinin kazananları imar rantının şampiyonları olarak görüldüler. Ancak, FETÖ’yü ilginç kılan iki ayrı unsura değinmek gerekiyor. FETÖ’nün hareket alanının genişliği dolayısıyla yerel yönetimler ve çeşitli kamu kurumlarının, kamunun tasarrufundaki çeşitli arazilerin FETÖ ile bağlantılı vakıf, dernek, okul, üniversite ve benzeri kurumlara tahsisi ve kiralanmasında önemli rol oynadıkları görülmekte. Bunun sonucunda farkında olunmadan kentsel kamusal mekânların önemli bir kısmının kaybedildiği de söylenebilir. Çünkü bu tahsis yapılan ya da kiralanan arazilerin bir kısmının kaynak yaratmak için FETÖ tarafından kullanıldığı iddialar arasında bulunuyor. Hatta devlet tarafından çeşitli kamu kurum ve kuruluşları için ülkenin dört bir yanında yapılan kiralama işlemlerinde de bu tahsis edilen araziler üzerinde yapılan yapıların kullanıldığı darbe girişimi sonrasında hükümet üyeleri tarafından da dile getirildi. Tabi, bu arazi tahsislerinin yanı sıra, yerel yönetimlerin temizlik ve güvenlik hizmetleri gibi konulardaki devasa ihaleleri yoluyla FETÖ’ye kaynak aktarılmasına aracı olup olmadığı konusu da önemli bir soru işareti oluşturuyor.

Ancak, dikkate alınması gereken diğer bir önemli nokta, FETÖ’nün oluşturduğu iktisadi yapılanmanın küçük ve orta büyüklükteki işletmeler, özellikle de inşaat sektörü firmaları ile ilişkisi üzerinden ortaya çıkmakta. Son on yılın kalkınma politikaları hükümet ile ilişkili özellikle bazı büyük inşaat gruplarının ortaya çıkmasını sağlarken orta ve küçük ölçekli inşaat firmalarının bocalamasına sebep oldu. İhtiyacın üzerinde yapı stoğu oluşturulması ve ihtiyaç fazlası stoğun önemli bir kısmının lüks konutlar tarafından oluşturulması, kırılgan sermaye yapısına sahip bu aktörleri yeni arayışlara yöneltti. Daha önce farklı sektörlerde örgütlenmiş olan FETÖ, inşaat sektörü içerisinde de bu küçük ve orta ölçekli aktörler üzerinden ciddi bir örgütlenme sağlama olanağına kavuştu. Yine bu firmaların yeni gelişmekte olan Anadolu kentlerinde imar rantları üzerinden ciddi birikimler yaptıkları görülmekte. Bu birikimlerin önemli bir kısmı, inşaat malzemesi üreten, satan ve müteahhit firmalar arasında FETÖ tarafından organize edilen önemli bir kollamacı ağ oluşmasına sebep oldu. Bu kollamacı ağın, yerel yönetimler aracılığıyla yapılan imar planı değişiklikleri yoluyla imar rantlarından ciddi oranda yararlandırıldıkları söylenebilir. Peki bu imar rantlarından elde edilen kaynaklar nerelerde kullanıldı?

Bu kaynakların öncelikle FETÖ’nün etki alanını genişletmek için kullanıldığı görülüyor. Oluşturulan kollamacı ve kayırmacı ağın piyasa aktörlerine sağladığı ayrıcalıkların farkına varan küçük sermayedarların önemlice bir kısmı bu ayrıcalıklara ortak olabilmek için ağa dahil oldular. Tabi bu süreçte devlet, yargı ve kamu kurumları içerisinde örgütlenen FETÖ’nün imar rantlarından yararlanmayı kolaylaştıracak düzenleyici güç kullanımını da sağladığı söylenebilir. Devlet içerisindeki yapılanmanın ve sermaye birikim sürecindeki aktörlerin bu anlamda iç içe geçen ilişkiler geliştirdiği görülüyor. Kurulan stk’ların etkinliklerinde ve kadrolarında bu ilişkilenme somut bir şekilde izlenebilmektedir. Önemli sorulardan birisi bu iç içe geçişin nasıl deşifre edileceğidir. Çünkü, kentlerin son yıllardaki gelişim sürecinde, alınan gelişim kararlarının çok önemli bir kısmının, farklı cemaatler için yapılan imar planı değişiklikleri ile örtüştüğü görülmektedir. Bu süreçte, farklı teknik meslek dallarına mensup mühendis, mimar, şehir plancılarının kurdukları serbest büroların birer paravan niteliği taşıyıp taşımadığının sorgulanması gerekmektedir. Özellikle son yıllarda büyükşehirlerde çok hızlı bir şekilde palazlanarak kentlerin girişlerindeki simgesel projeleri gerçekleştirecek düzeye gelen bu tür mühendislik bürolarının bu ayrıcalıkları nasıl elde ettikleri çok önemli bir sorudur. Burada en büyük tehdit, yerel yönetimlerin imar planı değişiklikleri ile getirdikleri yüksek yapı ve nüfus yoğunluklarının standart birer uygulama ve kazanılmış hak olarak sürdürülmesidir.

Şu an için darbe girişimini ordu, emniyet ve yargı içerisinde hangi odakların yaptığı, darbe girişimine hangi kamu görevlilerinin destek verdiği ve FETÖ üyesi oldukları yönünde bir süreç işlemektedir. Bu kapsamda OHAL ilan edilerek sürecin derinleştirildiği görülmektedir. Böylesi büyük bir olay sonrasında bu tür süreçlerin yaşanması kaçınılmazdır. Ancak, kamu yönetimindeki süreçlere odaklanılırken, özel sektörde FETÖ’nün kaynaklarının çok önemli bir kısmını oluşturan imar rantları unutulmamalıdır. Yakın zamanda Ankara’da “parsel parsel” konusunda tartışmalara konu edilen bu kaynağın toz duman arasında yangından mal kaçırır misali el değiştirmemesi için de gerekli önlemler alınmalı, gerekirse imar planı değişikliklerine sınırlandırma getirilmelidir. Zaten, çok büyük bir kısmı mahkemelere konu olan bu imar planı değişikliklerinin imar kanununa, şehircilik ilke ve esaslarına uygun olmadığı defalarca ortaya konmuştur.

Yakın tarihte sarsıcı ve dehşetengiz birçok olayı peş peşe yaşadık. Bu olayların önemli bir kısmı, yakın geçmişte ülkede yürütülen siyaset ve kamu politikalarının, devlet idaresinin yanlışlıklarını çok büyük bedeller ödeyerek öğrenmemize sebep oldu. Bu olayların en son halkasıdır darbe girişimi. Bu yazıyla imar rantıyla palazlanan tek yapının FETÖ olduğunu iddia etmek çabasında değilim. İşin doğrusu, çağdaş kentleşme ilkelerine uygun olmayan imar planı değişiklikleri yoluyla, imar ve inşaat rantı üzerinden belli kesimleri zenginleştirerek bir kalkınma süreci kurgulamanın bize ödeteceği bedellerin sadece bozulan şehir siluetleri, yetersiz kentsel altyapı ve sosyal kutuplaşma ile sonuçlanmayacağını görmek gerekli. İmar rantı ile palazlanan ve bunun getirdiği güce bağımlı hale gelmiş sermaye sahipleri ve güç odakları toplumdaki iktidar yapısını ve devlet düzenini sarsacak girişimlerde bulunabilir. Kerameti kendinden menkul, kayırmacı ve kollamacı ağların, denetim dışı ve kayıtsız sermaye birikim sürecinin serseri mayın etkisinin sadece kentleri ve ekonomiyi değil, günün birinde hepimizin yaşamını tehdit edebileceğini anlamalıyız…




24 Temmuz 2016 Pazar

BİR KENT DARBESİNİN ANATOMİSİ























"Metropol mimarisi kaçaklar ve suçlular için ideal koşulları sunar. Her an savaş alanına dönebilecek şekilde tasarlanmış şehir tehlikenin anavatanı. Pusu ve tuzaklarla dolu. King Kong kadar açık bir hedefiz. Burada yalnızca virüsler ve senin gibi hayaletler eminiyette" Murat Menteş ve Kutlukhan Perker'in Dehşet Bey adlı çizgi romanından alıntı, Karakarga Dergisi Sayı 4.

15 Temmuz akşamı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeni bir sayfa açtı desek hiç abartılı olmaz. Önümüzdeki yıllarda devlet yapılanması, siyasette cemaatlerin etkileri, devlet kadrolarının oluşumunda liyakatin yeri, toplumda kayırmacı ilişkilerin nerelere varabileceği ve sermaye birikim süreçlerinde dini çıkar ağlarının yeri dahil olmak üzere birçok konuyu geçmişe atıfla uzun uzun tartışacağımızı söyleyebiliriz. "Ben demiştim"cilerle, "ben değilim"ciler arasında muhtemelen çok büyük bir gri alanda tartışmalar sürecek. Bu tartışmaları verili olan bilgiler üzerinden yapmak, komplo teorilerinin perspektifinden bakmak ya da büyük teorilere atıfla pozisyon almak da karşımıza çıkan seçenekler arasında. Ancak, tüm bunları yapmaya başlamadan önce, yaşadığımız olayın tam adını koymak, olayların eylemsel özgünlüğünü tanımlamak zorundayız. Bunu yapmalıyız ki, her ne sebepten olursa olsun bir daha benzer olaylarla karşılaşmamamız için nereye odaklanmamız gerektiğini iyi görebilelim. 

O akşam, Üniversitemizin yıl sonu yemeğinde dostlar arasında bir akşam yaşıyorduk. Siyasetçi ve bürokrat davetliler, üniversitemizin yönetimi ve akademik kadrosu bir yaz akşamında önce güzel bir yemek, ardından da yılların sanatçısı Erol Evgin'in şarkılarını canlı dinlemek için bir aradaydık. Saat 21:30 civarından yemek sonlandı ve Erol Evgin konserine başladı. Çocukluğumdan beri dinlediğim şarkılarını yaşından beklenmeyecek şaşırtıcı bir sahne performansıyla paylaşmaya başladı. Bir an şarkıların arasında telefonumdaki artan hareketlilik dikkatimi çekti. İnsanlar Ankara'nın üzerinden alçaktan uçan jetlerden, askerin boğaz köprüsünü kapattığından bahsediyordu. Eşimin de "hiç olmazsa bu gece şu telefonları bir kenara bırakalım" uyarısı ile önce telefonu elimden bıraktım. Ama etrafıma bakınca herkesin bir hareketlilik içinde olduğunu görünce de tedirgin olmadım değil. Bu tedirginlik, yemekte bulunan milletvekillerinin apart topar ayrılmasıyla daha da arttı. Sonrasında, şehir merkezinden evimizde teyzeleri ile bıraktığımız çocukları arayınca durumun ciddi bir olağanüstülük içerdiğini anlayıp biz de konserin beşinci şarkısının ortasında eve doğru yola çıktık. Yol boyu trafiğin durumu, kapatılmış yollar ve alçak uçan jetleri kaygıyla izledik. Eve vardığımızda sabaha kadar uyumayacağımızın, sonrasında da farklı bir Türkiye'nin sabahını ezanlar ve selalar eşliğinde idrak edeceğimizin henüz farkında değildik. Geçen günler içinde yaşadığımız olayın büyüklüğünü ve korkunçluğunu daha iyi anladık, üzerinde düşünmeye başladım. Hala da düşünüyorum. 

Mekan perspektifinden bakan bir akademisyen olarak olayların gelişimini izlediğimizde 15 Temmuz darbe girişiminin odaklanılması gereken noktalarından birisine dikkate çekmek niyetiyle bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Hem darbe girişiminin stratejisi, hem de darbeye karşı ölmek bahasına sokağa çıkarak özneleşen insanların refleksi yaşadığımız olayın geçmişteki darbe girişimlerinden çok farklı bir yönü olduğunu gösteriyordu. Kuşkusuz darbe girişiminin FETÖ ve PDY ile ilişkisi üzerinden ayrıntılı siyasal analizler mutlaka yapılıyor ve yapılacaktır, ancak benim niyetim daha çok darbe girişiminin mekanla ilişkisi üzerinden bir okuma yapmak ve buradan mümkünse bazı dersler çıkarmaya çalışmak. Darbe girişiminin kentsel mekan ve kentler ile ilişkisini okumaya çalışmak bu anlamda bize çok daha farklı pencereler açabilir. Özellikle OHAL kapsamında çok hızlı düzenlemelerin yapılacağı günlerde bazı konularda sağlıklı karar verebilmek için bu pencereler farklı resimler görmemizi sağlayabilir. 

Önce şu tespiti yapalım. Türkiye'nin darbeler tarihine baktığımızda, geçmişteki darbelerin kentleşme sürecinin tamamlanmadığı bir toplumsal yapıyı hedef aldığını söyleyebiliriz. Nüfusun kentlerde yaşayan kısmının büyüklüğü ile darbeleri eşleştirirsek bunu açık bir şekilde görürüz:

Darbe:                                        Kentte Yaşayan Nüfus (%)
1960                                           %32
1970 (muhtıra)                           %29
1980                                           %44
1997 (28 Şubat)                         %63
2016 (15 Temmuz)                     %80

Darbeler tarihimizin ilk üç darbesinin ağırlıklı olarak kırsal nüfusa sahip bir ülkede gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Göreli olarak daha dağınık yerleşimlerde, kentsel mekanın dinamiklerini henüz deneyimlememiş nüfusun dönemin tek iletişim kanalını ve ordu örgütlenmesini kullanarak denetim altına alınması ana strateji olarak ortaya çıkmaktaydı. Kentlerde sıkıyönetim ilan edilerek sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi de önemli araçlardan birisi olarak darbe sonrası dönemi denetim altına almak için kullanılmaktaydı. Tabi, dönemin siyasal süreçlerinin toplumsal etkileşiminin yarattığı etkiler ayrıca ele alınmalıdır ancak, mekansal açıdan bakıldığında ilk üç darbenin kırsal bir toplumda yapıldığını söylemek çok da yanlış olmayabilir. 

28 Şubat süreci ise, darbeler tarihinden belki de önemli bir kırılma noktası oluşturmaktadır. Ordu mensuplarının dahi bu darbe girişimini mesafeli bir şekilde "post-modern darbe" olarak adlandırmasının kanımca geri planda kalan birkaç sebebinden birisi Türkiye nüfusundaki değişimdi. Artık göreli olarak kentleşme sürecinde ciddi mesafe kat etmiş, kentlerin dinamiklerinin toplumsal dinamikleri belirlemeye başladığı, darbenin hedef kitlesinin ağırlıklı olarak kentlerde yaşadığı ve kentleri dönüştürdüğü, tüm bunların da gelişen iletişim teknolojileri yoluyla suya sürekli atılan taşların bıraktığı sonu gelmez dalgalar gibi yayılmaya başladığı bir Türkiye'de darbelerin eskisi gibi gerçekleştirilmesi olası değildi. Darbe, iletişimsel araçlar üzerinden, kentte gerçekleştirilecek simgesel güç gösterilerinden ve sonrasında darbenin hedef aldığı kentsel toplumsal kitleleri etkisizleştirmek için atılacak adımlardan güç alacaktır. Nitekim 28 Şubat süreci Sincan'da tankların yürütülmesi ile başlamış, sonrasında devlet idaresine eklemlenmeye başlamış İslami kesimlerin üzerine gidilerek sürdürülmüştür. Ancak, bu sürecin hiç üzerinde durulmayan unsuru Ordunun artık kentsel bir toplumda darbe sürecine ilişkin strateji değişikliğine gittiği ve aslında emir komuta zinciri içinde eski tip bir darbenin geçerli olmayacağını kabul etmesidir. Belkide bu sebeple, 28 Şubat sonrasında Türk ordusunun emir komuta süreci içerisinde bir daha eski tip bir darbeyi kendi stratejisi içerisinde anlamlı bulmadığı ve darbenin ilk hedefinin bu sebeple ordunun kendisinin olacağı tahmininde bulunulabilirdi. Ki 15 Temmuz darbe girişiminin ordunun eriştiği darbe deneyimini en uç noktaya taşıyarak kullanmaya çalıştığı, bu yolla da emir komuta zincirini ele geçirmeyi, iç savaşı hedeflediği iddia edilebilir. Tabi darbe girişiminin tüm ayrıntıları ortaya çıktığında hangi terör ve örgütlenme stratejilerinin de kullanıldığının ayrıntıları mutlaka ortaya çıkarılmalıdır.

Peki 15 Temmuz darbe girişimini öncekilerden mekansal açıdan farklı kılan neydi? Öncelikle, darbe girişimini yapanlar Türkiye'de artık temel toplumsal dinamiklerin kentler üzerinden geliştiğini, bunun iletişimsel mecralarla girift bir bütün olduğunun çok iyi farkındaydılar. Olaylar sonrasında sıklıkla darbe girişiminde bulunanların siyasileri neden hedef almadıkları sorusu dillendirildi. Gerçi darbecilerin Cumhurbaşkanını ve Başbakanı doğrudan hedef aldığı ortaya çıkarıldı ama kanımca daha önemli bir gerçek vardı ki bu daha önemliydi. Darbecilerin esas hedefleri en büyük kentimiz olan İstanbul ile başkent Ankara idi. Bu iki kentte yaşamın durdurulmasının hedeflenmesi, panik yaratılması, bu iki kentteki askeri yapıların hedeflenmesi, bu iki kentteki emniyet teşkilatına saldırı gerçekleştirilmesi, darbe girişiminin enerjisinin büyük bir kısmının terör taktikleri kullanılarak bu iki kente yöneltilmesi, Ankara ve İstanbul'un birer kaldıraç etkisi yaratmak için kullanılmak istendiğini göstermekte. Gerçekten de belki de hedeflenen, medya kuruluşlarından çok kentsel kamusal mekanlarda hakimiyet kurmak, bunu sosyal medya üzerinden prikolojik algı operasyonu ile derinleştirmek ve yaygınlaştırmak, iki kentte hakimiyet kurulduktan ve emir-komuta zinciri ele geçirildikten sonra da devşirilecek güçlerle birlikte Türkiye'nin dört bir yanında darbe ateşini yakmaktı. Darbe girişimi sonrasında ele geçirilen darbe planları da bu tespiti doğrulamaktadır. Darbe sonrasında ilişkide bulunulan Suriye ve Irak'lı unsurların desteğiyle Ankara ve İstanbul'un tamamen ele geçirilmesinin hedeflendiği iddiaları basına yansıyor. Yani darbe girişimini bir "kent darbesi" olarak adlandırmak yerinde olacaktır. Çok şükür ki bu girişim yine Türkiye'nin yakın tarihinin yarattığı dinamiklerin de katkısıyla sokağa çıkan vatandaşların çabalarıyla, silahlı kuvvetler ve emniyetin basiretli tavrıyla boşa çıkarıldı.

Kamusal mekanlar Gezi Parkından bu yana siyasi söylemlerde kutuplaşmanın önemli bir unsuru olarak kullanıldı. Gezi Parkında ortaya çıkan toplumsal hareketlenme iktidar tarafından sıklıkla bir komplo kurgusu içerisinde tanımlandı. Ancak, gözden kaçan önemli bir nokta belki de darbe girişiminin önlenmesinde Gezi ile başlayan dinamiklerin önemli bir ilham kaynağı olduğudur. Yukarıdan örgütlenmiş ve kurgulanmış kitlesel mitinglerin değil, vatandaşların kendi iradeleriyle özne haline geldikleri, kentsel kamusal alanları kendilerinin kıldıkları eylemlerin çok önemli bir güç olduğunu günümüz Türkiyesinin kentlileri Gezi Parkından sonra öğrendi. Darbe girişimi gecesi de hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan halkı meydanlara davet ederek kritik bir süreç başlattılar. Sonrasında, silahlı kuvvetlerin kendi silahlarını kentlere, kamusal alanlara, halka, eminiyete ve Türkiye Büyük Millet Meclisine çeviren darbe girişimcileri halkın kahramanca girişimleriyle boşa çıkarıldı. Yani, 15 Temmuz darbe girişimini bir "kent darbesi" olarak adlandırma gerekliliğinin ikinci sebebini de darbenin önlenmesinde halkın kentsel kamusal alanlara sahip çıkarak gerçekleştirdikleri mücadele oluşturmaktadır diyebiliriz. Tabi bu sahip çıkmanın birleştirici olduğu ölçüde mücadele niteliğini sürdüreceği, ötekileştirici ve yabancılaştırıcı olursa mücadele niteliğinin zedeleneceği unutulmamalı. 

Türkiye terör, artan şiddet ve devlet yönetiminin zorla ele geçirilmesi çabaları açısından çok zor günler geçirdi. Uluslararası terör olaylarından darbe girişimine kadar korkutucu günler geçirdik. Bizi daha nelerin beklediği hakkında da bir fikrimiz yok. OHAL ilanından sonra da bu konuda alınacak önlemlerin çok boyutlu olarak ele alınacağı açıktır. Bu önlemler arasında mekansal strateji değişiklikleri de kaçınılmaz olarak yer alacaktır. Kent içerisindeki askeri birliklerin ve karargahların kent dışına taşınması olasılığı tartışılmaya başlandı bile. Ancak, meselenin mekansal açıdan iki önemli boyutuna vurguda bulunmak gerektiğini düşünüyorum. Güvenli kentleri ve demokrasi altyapısı gelişmiş kentler oluşturmayı tartışmaya açmamız gerekiyor. Ulaşım altyapısı ve kentsel kamusal alanların hem terör olayları hem de darbe girişimi karşısında çok kırılgan olduğunu gördük. Transit hale getirilmiş kent merkezleri hem güvenlik açısından hem de darbe girişimlerinde ciddi zorluklar oluşturdular. Öte yandan kent güvenliği ve kentsel toplumsal hareketler açısından demokratik hakların kullanımının kent için bir tehdit değil çok önemli bir olanak olduğunu bir kez daha anladık. Kentlerin yaya mekanlarını, meydanlarını ve kentsel kamusal alanları yeniden planlama ve tasarlamayı gündem yapmak zorundayız. 

Terör ve darbe girişimleri karşısında kentleri daha dayanıklı hale getirmek bunun için de kentsel kamusal alanları geliştirmek önemli ortaklaşmalarda birisi olmak zorunda. Toplumun tüm kesimlerinin öznesi olduğu ve benimsediği kentler, kentlere yapılan her tür terör saldırısı karşısında en önemli kozumuz. Velhasıl kent darbelerine karşı kentleri savunmamız gerektiğini anlamalıyız. Bu anlayışla benim için darbe girişiminin başlangıcında dinlediğim bir Erol Evgin şarkkısının sözleri ile bitirmek istiyorum yazıyı. Sanırım bu şarkı hepimize inandıklarımız açısından bu kez çok daha farklı şeyler söyleyecektir:

Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Birde kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma


Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyarda insan
Hani bir şarkı söyler içinden
İşte öyle bir şey


Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayarda insan
Hani gözleri dolarya birden
İşte öyle bir şey,işte öyle bir şey


Seni düşündüm dün akşam yine
Bir garip huzur doldu içime
Birde kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma


Hani yıldızlar yanıp sönerken
Hani bir yıldız düşerde insan
Hani bir telaş duyarda birden
İşte öyle bir şey


Hani yağmurlar yağarya bazen
Hani gök gürler ya arkasından
Hani şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey,işte öyle bir şey