Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

şehircilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehircilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2017 Cumartesi

DİKE DİKE ŞEHİRCİLİK YATA YATA MİMARLIK



Halkın kentlerin mevcut durumuna ilişkin algısının bir şekilde tek yapı ölçeğinden ya da parçacı kentsel yatırımlardan resmin bütününe kaymaya başladığını hissettiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Özellikle büyük kentlerimizde artan bir hoşnutsuzluk söz konusu. Belki bir on yıl öncesinde yol, kaldırım, tesis gibi olağan yerel yönetim hizmetleri üzerinden gelişen bir memnuniyet söz konusu iken artık kentlilerin tüm kenti saran kekremsi bir duyguyla baş başa kaldıkları açık. Yatırımlar devam ediyor, büyük ve çılgın projeler yerlerinde duruyor ya da bir şekilde ilerliyor. Ancak belki de bugüne kadar kentlerde yapılanlar kentlilerin gündelik yaşamları üzerinde şimdiye kadar görmediğimiz bir bakış açısını canlandırıyor. Bu bakış açısı genel bir tatminsizlik duygusu ile çok yakından ilişkili. Yaşadıkları kentin çok hızlı değiştiğini gören, bu değişimde hiçbir söz sahibi olmadığının ucundan kıyısından da olsa farkına varan, harcanan tonla kamu kaynağına rağmen artık yaşam kalitesinin gelişmek bir yana ağır ağır gerilediğini gözlemleyen kentliler sorumlu ve sorunlu aramak için etraflarına bakınmaya başladılar. Çok sık duyduğum cümlelerin bazıları “Yazın yol çalışmalarından, kışın da araç bolluğundan trafik sürekli tıkalı. Biz ne vakit gün yüzü göreceğiz” ya da “Şehri gökdelen tarlasına çevirdiler. Bu beton yığınları kim bilir kimlere rant olsun diye dikildiler” şeklinde ifadeler hoşnutsuzlukların simgesel unsurlara yöneldiğini gösteriyor. Yakın zamanda iktidarın başarısının mekana yansımış ve kazınmış halleri olarak görülen yollar, AVM’ler, rezidanslar ve TOKİ blokları bir şekilde bu yükselen rahatsızlığın hedefi haline gelmek üzere. Çünkü açık bir şekilde mekana ve kentlere müdahale bıçak sırtında bir doğaya sahip. Kentsel gündelik yaşamın sınırları içinde göreli bir iyileşme sürdüğü müddetçe meşrulaştırma, kesintiye uğradığı zaman da meşruiyetten uzaklaşma eğilimlerini destekleme eğiliminde. Bu durumun kuramsal temelini Lefebre’de, Manuel Casstels’in ilk dönem çalışmalarında, David Harvey’de ve daha pek çok yabancı ve yerli yazarda görmek mümkün. Cumhurbaşkanlığı seçiminden istifa ettirilen belediye başkanlarına, yerel yönetimlere ilişkin değerlendirmelerden genel siyasi süreçlere kadar pek çok yerde bu durumun etkileri artık elle tutulabilir hale gelmek üzere.

Kuşkusuz bu durumu en iyi tespit edenler devleti yönetenler ve iktidar sahipleri. Vatandaşların büyük kentlerdeki genel hoşnutsuzluk halini hissedip, bu his üzerinden yüzleşilmek durumunda kalınacak meşruiyet sorununu aşmak için belli bir söylem geliştirme ve bu söyleme uygun eylemlerde bulunma gayreti görülüyor. Bu gayretlerin en ilginçlerinden birisi son dönemde ortaya çıkan “yatay-dikey şehircilik/mimari” kavramlarında ifadesini buluyor. Önceleri mimarlık ve kent planlama camiası içinde, mimarlık fakültelerinin öğrenci jürilerinde, yarışmalarda tasarım alanında faaliyet gösteren uzmanların, pek çok farklı boyutu değerlendirdikten sonra kentin ve yapılaşmanın genel siluetini ifade etmek için biraz da sezgisel olarak kullandıkları “yatayda” ya da “dikeyde” gelişme ya da çözümlenme durumu bir anda önce bir sorun alanı olarak tarif edildi, ardından da hem bir yapılaşma mevzuatı unsuru hem de bir kentsel politika önermesi haline geldi. İlk olarak Sn. Cumhurbaşkanı tarafından ilgili birkaç toplantıda biraz da nostaljik bir atıfla geçmişte bizim şehirlerimizin yatay mimari ile geliştiği ama son dönemde dikey mimari ya da yapılaşmaya geçildiği şeklinde bir eleştirel yaklaşımla ifade edilen bu kavramlar zaman içinde bu alanda çalışan tüm kurumların, akademisyenlerin ve uzmanların diline sızmaya başladı. Aynı “Osmanlı-Selçuklu” tarzı mimari kavramında olduğu gibi “mevcut kentlerimiz sorunlu çünkü dikey mimaride yapılaştı, oysa olması gereken yatay mimari yani düşük katlı yapılaşma” şeklinde bir anlayış geçerli olmaya başladı. Siyasi açıdan bu tür bir söylemin oldukça kullanışlı olduğu söylenebilir. Popülist bir yaklaşımla, dikey mimariyi yaratan bir takım “elit”lere karşı bunu tespit eden, bu elitlerin acımasız kar hırsını vaktinde tespit ederek müdahale eden bir anlayış, bu durumun ortaya çıkmasını sağlayan tüm yasal düzenlemeleri yapmış ve imar planı değişiklikleri gibi ön açıcı işlemleri gerçekleştirmiş olsa da kendisini bir şekilde temize çıkarmaya çalışabilir. Melih Gökçek’in istifasından sonra yerine gelen Mustafa Tuna’nın Ankara’da imar planı değişiklikleriyle yapılan inşaat emsali artışlarına karşılığı “emsal artışı öldü” sözlerini de bu minvalde okumak mümkün.

Ancak, burada meselenin siyasi boyutlarının ötesinde, şehircilik açısından çok sorunlu bir zemine doğru ilerlediğini gördüğümden dolayı “yatay-dikey mimari ya da şehircilik” kavramlarını çözümlemenin ve açmazlarını göstermenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Öncelikle konuya kentlerdeki yapıların yüksekliği ya da alçaklığı açısından bakmaya çalışalım. Dünya şehircilik tarihi açısından Yirminci Yüzyılın en önemli meydan okumalarından birisi kentleri makineleştirmekle yakından ilişkiliydi. Le Corbusier’in Villa Radiant’ından New York kentinde Robert Moses’ın kentsel dönüşüm projelerine kadar pek çok girişim İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde çok katlı yapı bloklarını kentlerin sorunları için bir çözüm olarak gördü. Bu anlayışa göre kentleşme sürecinin getirdiği nüfus artışı, konut ihtiyacı gibi sorunlar kentlerin de birer fabrika gibi üretilmeleriyle çözülebilecekti. Her ne kadar bu bakış açısı Türkiye gibi kentlere ancak Yirminci Yüzyılın sonu ve Yirmi birinci Yüzyılın başı gibi ulaşabildiyse de, genel olarak Türkiye şehirciliğinde ifadesini 1950’lerden bu yana “yetersiz arsa sorunu” olarak bulduğunu söyleyebiliriz. Buna göre 1950’lerden itibaren görülmeye başlanan yüksek katlı apartmanlar artan nüfus karşısında sınırlı arsa üzerinde tercih edilebilecek kısıtlı sayıda çözümden birisiydi. Bu sebeple genç cumhuriyetin sermaye birikimi yapan yeni kesimleri öncelikle büyük kentlerin merkezlerindeki eski yapıları apartmanlara dönüştürerek bu anlayışı uygulamaya başladılar. 1960’lara gelindiğinde bu çok katlı apartmanların oluşturduğu mülkiyet ve yönetim sorunları ancak bir kat mülkiyeti kanununun çıkarılması ile hale yola koyulabildi. Kat Mülkiyeti Kanununun çıkması kentleşme sürecimizdeki yapı yüksekliği anlayışı açısından bir devrim ya da kırılma noktası sayılabilir. Kanunun yürürlüğe girmesinin ardından çok uzun bir süre kentleşme ile ilgili genel geçer anlayış “kat adedi” üzerinden şekillendi. Hatta bu sebeple sosyalist şehircilik yaklaşımında görülen çok katlı sosyal konut düzeninin biçimsiz bir benzerinin tamamen farklı bir sebeple Türkiye’de genel kentleşme desenini belirlediği yorumu yapılabilir. Sonraki elli yıl boyunca “planlı ve yasal” apartmanlar ile “gayrimeşru ve plansız” gecekondular Türk kentlerinin kült simgeleri ve günah keçileri olarak görüldüler. Türk halkı hep müstakil bahçeli evlerde oturmak istediğini ifade etti ama bunu elde edemediği bir ortamda sosyal statüsüne uygun olarak ya apartmanların sağlayacağı ranta ya da gecekonduların sağlayacağı barınma olanağına yöneldi. Bu tür bir şehirciliğin hem en sorunlu hem de tartışmalı yanlarından birisini çok katlı yapılardaki yaşam ve kentlerde bu yapıların sebep olduğu siluet oluşturdu.

Çok katlılık ve apartman kavramlarının Türkiye şehircilik ve kentleşme tarihinde yerini alması aynı zamanda Cumhuriyetle birlikte başlamış olan planlı kentleşme disiplininin de sonunu getirdi. Mevcut kent planlarında hiçbir zaman salt kat adedi üzerinden bir yapılaşma nizamı düşünülmediğinden dolayı planların değişmesi ya da tamamen bir kenara bırakılması kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldi. Ankara’da 1950’lerde uluslararası bir yarışma ile elde edilmiş bulunan Yücel-Uybadin Planı yerine Kat Mülkiyeti Kanunu sonrasında yapılan “Bölge Kat Nizamı” şemalarının baskın uygulama aracı konumuna yükselmesi bunun acı bir  örneği olarak görülebilir. Daha sonraları kentlerimizin imar yönetmeliklerinin ayrılmaz bir parçası olan bölge kat nizamı haritaları ile kentlerin o güne kadar planla gelişmiş bölgelerinde konumlarına ve bulundukları yere göre kentsel arsalar için belli kat oranları belirlendi. Bu kat oranlarının belirlenmesinde ilginç bir şekilde ana cadde ve bulvar kenarlarında daha yüksek, cephe hattının arkasında kalan yerlerde de göreli olarak yüksekliği daha az kat oranları tercih edildi. Bu kat sayıları mevcut planlara işlendi ve o güne kadar belirlenmiş arka, ön ve yan komşu mesafeleri ile bina kitleleri planlara çizildi. Özellikle tarihi dokuda bulunan arsalarda bu durum bugün bile çözmekte çok zorlandığımız sorunların ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu durum, 1980’li yıllara kadar kent planlama dendiğinde ağırlıklı olarak kat sayısı belli yapıların plan üzerine çizilmiş kitlelerinin gerçekleştirilmesi olarak göründü. Her ne kadar plan disiplinine bağlı gelişme yerine kat sayısına bağlı kentsel gelişmeye geçiş sağlanmış olsa da bu durum içinde bile nitelikli sivil mimarlık örneklerinin üretimi azınlıkta da olsa bir şekilde devam etti. Örneğin sevgili Nuray Güner Bayraktar Hocamızın Ankara’da yürüttüğü “Sivil Mimari Bellek Ankara 1930-1980” çalışmasında bu yapıların çok ayrıntılı bir envanteri ortaya konmaktadır. Yani planla kentsel dokunun belirlenmesi yerine kat adediyle yapı kitlelerinin belirlenmesine geçilmiş olmasına rağmen hala mimarlık kültürü açısından nitelikli üretim yapılabilmektedir.

1980’li yıllara gelindiğinde, yapılaşma kültürü açısından Türkiye kentlerinin iki devasa temel sorun alanı canlı bir şekilde ortadadır. Bunlardan birincisi kentlerin planlı kesimlerinin artık kat nizamı ile gelişebilme sınırlarına dayanmış olması, ikincisi ise bu sınırların etrafının devasa gecekondu alanları ile sarılmış olmasıdır. 1980’li yılların sayılarına göre İstanbul ve Ankara’nın nüfuslarının yarısı gecekondularda yaşamaktadır. Bu durumun yarattığı trafik, konut ve hava kirliliği gibi sorunlar o yıllarda toplumda çaresizlik duygularının yükselmesine sebep olmuştur. Tam bu noktada, Türkiye’nin neo-liberal politikalarla yeni tanıştığı bir dönemde Turgut Özal’ın bu soruna karşı bulduğu çözüm yolu bir yandan kentin çeperinde toplu konut ve kooperatifleri desteklemek, bir yandan da gecekondu aflarıyla mevcut gecekonduların da apartmanlaşmasının yolunu açmak olmuştur. Kooperatifler ve TOKİ toplu konutları özellikle büyük kentlerin çeperini villalardan ya da yüksek katlı yapı bloklarından oluşan site yaşamıyla tanıştırmıştır. Bu girişimler yer yer kat nizamı dışında kendi içerisinde belli bir tasarım anlayışı ile gerçekleştirilmiş yapılaşma düzenini örneklemiştir. Ancak bu girişimlerde de site yaşamı ve toplumsal ilişkiler arasındaki uyumun ne derece sorgulandığı sonraki yıllarda ciddi biçimde kuşku doğurmuştur. 1970’li yıllarda İmar İskan Bakanlığı bünyesinde kurulan metropoliten alan nazım plan büroları belli ölçüde bu kentsel makro form sorunlarını çağdaş ölçülerde ve dönemin uluslararası gelişmeleri ışığında yeniden planlama disiplini ile ele almaya çalışmış olsalar da nihai olarak yapılaşma için genel belirleyici unsurun bu iki sorun alanı olduğu söylenebilir.

Site yaşamı ortaya çıkarken yapılaşma açısından belki de en önemli gelişme 1980’li yıllarda gecekondulara getirilen imar afları ve “ıslah imar planı” anlayışının ortaya çıkmasıdır. 2981 sayılı Gecekondu Kanunu uyarınca, gecekondu sakinlerinin gecekondularını yasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce yaptıklarını ispat etmeleri halinde yeminli planlama büroları aracılığıyla tespit edilecek oturum alanının tapu tahsisine hak kazanmaları söz konusu olmaktaydı. Yine aynı kanuna göre, gecekondu alanlarında gerçekleştirilmesi öngörülen yapılaşma “ıslah imar planı” adı verilen özel bir plan türü ile gerçekleştirilecekti. Bu planların en temel özelliği gecekondu sakinlerinin sahip oldukları tapu tahsis belgelerine karşılık olarak arsa üretilmesi ve bunun için de gerekirse düşük kentsel donatı standartlarının uygulanmasıydı. Yani ıslah imar planlı bölgelerde daha az yeşil alan, sosyal tesis alanı bulunacak, kamusal alanlar yetersiz kalabilecekti. İlk yapıldıkları yıllarda ıslah imar planlarında yapılaşmada çeşitliliğe de yer verebilmek amacıyla kat adedi ve kitlenin kesin sınırlarla belirlenmesi yerine yapılaşma çeşitli oranlarla ve kısıtlarla ifade edilmeye çalışıldı. Örneğin TAKS (Taban Alanı Katsayısı) ile yapının oturacağı alanın arsanın ne kadarını kaplayacağı, KAKS (Kat Alanı Katsayısı) ile inşaatın toplam alanının binanın oturacağı alana oranı ya da kaç kat olduğu ve Hmaks ile yapının en fazla yüksekliğinin ne olacağı gibi parametreler yaygın olarak kullanılmaya başlandı. 1990’lı yıllarda ıslah imar planı yapılmış bir bölgede en fazla rastlanılan yapılaşma koşulları bu sebeple TAKS=0,35/0,40 KAKS=1,40 şeklindeydi ve bunun çoğunlukla uygulama biçimi zemin artı üç kata denk düşmekteydi. Tabi bu koşulların hakkıyla uygulanabilmesi ayrıntılı imar yönetmeliklerini ve bu yönetmelikler ışığında mimari projeleri incelemesi gereken tecrübeli teknik elemanları gerektirmekteydi. Her ne kadar bu tür bir yaklaşımda hala tek arsa ölçeğinde yapılaşma koşullarını belirlemekteyse de belli bir ölçüler ve oranlar sistemine geçilmesi yapılara ilişkin yaklaşımı belli ölçüde geliştirmekteydi.

Yapılaşmaya ilişkin koşullar konusundaki anlayış değişirken Türkiye’de inşaat sektörünün aktörleri de değişmekte, yap-satçı denilen girişimci müteahhit figürü çoğalmaktaydı. Özünde tekil bir arsada yapılaşma koşulları çerçevesinde birikmiş kentsel rantın topraktan başlayarak yapılan bir anlaşma ile paylaşılması esasına dayanan müteahhit-arsa sahibi ortaklığı zaman içerisinde “en satılabilir daireleri en uygun şekilde arsanın üzerine yapılacak binaya sığdırabilme zanaatı” etkisi altında biçimlendi. Özellikle gecekondudan apartmana dönüşen bölgelerde bu zanaat yer yer inşaat alanına dahil olmayan ortak kullanım alanlarını iskan sonrasında meskene dönüştürmek, yapı yüksekliğini zorlayarak çatı arasını kullanılabilir alana çevirmek, binanın ön cephe mesafesini yola yaklaştırmak, bina çıkmalarını belirtilen ölçülerden daha fazla yaparak daireleri genişletmek, balkon ve teras gibi alanları kullanılabilir alana dahil etmek gibi pek çok uygulamayla kar oranını arttırma anlayışına dayanmaktaydı. 1990’lı ve 2000’li yılların ortalarına kadar geçen sürede Türkiye’deki inşaat sektörü bu araçları kullanarak çoğunlukla genel yapı siluetinin içindeki boşluklar içerisinde hareket etti. Bu dönemde yapılan imar planı değişikliklerinin çoğunlukla kaçak yapı unsurlarının yasallaştırılması ve inşaat alanındaki zorlamaların rahatlatılması için yapıldığı söylenebilir. Tabi bu şekilde ortaya çıkan gecekondudan apartmana dönüşmüş yeni mahallelerdeki kentsel yaşam kalitesinin hızla düştüğü, sosyal donatı alanlarının da giderek yetersiz kaldığı söylenebilir. Üstüne üstlük, 1990’lı yılların ikinci yarısından başlayarak bazı belediye başkanlarının ıslah imar planlı, gecekondudan dönüşmekte olan alanlarda aldıkları belediye meclis kararlarıyla kat adetlerini toplu olarak bir ya da iki kat arttırması şeklindeki popülist uygulamalar bu durumu daha da kötü hale getirmektedir. Ankara’daki Çukurambar ve Keçiören gibi bölgelerdeki mevcut yapılaşmanın bir kısmı bu tür değişikliklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımların mimarlık kültürü üzerindeki en temel etkisi mimari tasarımın yerini arsaya en satılabilir daireleri sığdırma teknisyenliğinin almasıdır. Bu tür bir teknisyenlik uzun bir süre mimarları şablon kat planlarını ve tasarım anlayışına mahkum etmiştir. Öyle ki bazı yerlerde tasarımın tek ölçütü artık kat kaloriferli ya da merkezi sistem ısıtmalı hale gelen binaların dairelerinde “salona oda açılmaması” haline gelebilmiş, bina cephelerinde kullanılan cam mozaiği desenler belediye başkanları tarafından belirlenmiştir.

1990’lı yılların ortalarından itibaren bir şekilde piyasa aktörlerinin hareket kabiliyetinin artması ihtiyacından yola çıkılarak yapılaşma parametrelerinde yeniden değişiklik olduğu görülmektedir. TAKS ve KAKS yerini “emsal” adı verilen, toplam inşaat alanının arsa büyüklüğüne oranı anlamına gelebilecek yeni bir tanıma bırakmıştır. Burada yapının genel hatlarını bu oranın ve yapı için belirlenecek yükseklik sınırının belirlemesi öngörülmektedir. Yavaş yavaş yapılan planlarda ve plan değişikliklerinde “emsalli parsel” kavramı ortaya çıkmaya başlamıştır. Burada amaç yapı kitlesinin tasarımında belli esneklikler sağlayarak mimari çeşitlilik ve araziye uygun yapılaşma ortaya çıkmasını sağlamaktır. İlk başlarda yükseklik sınırı ile birlikte emsal verilirken daha sonraları yüksekli sınırının serbest bırakılması ile yapı biçimlerinde farklı bir döneme girilmiştir. Neyin emsale dahil olduğu, neyin olmadığı konusunda imar yönetmelikleri ve farklı belediyelerin uygulamaları arasında çok karışık bir dönem başlamıştır. Piyasa aktörlerinin arsadan en fazla inşaat alanı çıkarma yönündeki talepleri ile birlikte yönetmelik koşullarının nasıl uygulanacağı, yangın yönetmeliğinden asansör ve otopark kısıtlarına kadar yeni ortaya çıkan koşulların inşaat emsali ile nasıl uzlaştırılacağı gibi karmaşık sorular belediyelerin proje değerlendirme birimlerini çok sıkıntılı yerler haline getirmiştir. Mimari projeler çizilirken yapılan bazı yorumlamalar ile belediyelerin teknik elemanlarının değerlendirmeleri arasında çoğu zaman ciddi uzlaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır. Zaman içinde bu tür uzlaşmazlıkların çözümü için planlamada parsel düzeni değil ada ölçeğinde bir düzenleme yapma anlayışı yaygınlaşmaya başladı. Özellikle kentin çeperindeki yeni gelişme alanlarında parsellerin hizmet alma zorunluluklarını ve yapıların birbirleri ile ilişkilerini kurmayı kolaylaştırdığı düşünülen “ada nizamında” yapılaşma doğru bir çözüm kabul edilmeye başladı. Bununla birlikte de birden fazla yapının, site düzeninin ve ihtiyaçlarının bir arada karşılanabileceği yeni bir yapılaşma düzeni öykünülen, olması gerektiği düşünülen bir çözüm olarak yaygınlaşmaya başladı.

2000’li yıllar ve sonrası dönemin ilk yarısı bu ada nizamı ve site oluşumu süreçlerinin altın dönemi olarak adlandırılabilir. Yapılan neredeyse tüm planlarda kentin içindeki parsel düzeni yerine en az 8-10 bin metrekareden başlayan araziler üzerinde yapılaşma koşulları belirlenmeye başlandı. Bu anlayışla hem parseller arasında bırakılması gerekli yol ve otopark gibi alanlardan tasarruf ediliyor hem de imar kanununun sorun olarak görülen bahçe mesafeleri gibi koşullar ortadan kalkıyordu. Başlangıçta bu anlayışla ilk yapılan bazı sitelerde kentsel sosyal çevre ve kimlik sorunları dışında yapılaşma anlamında fazla sorun yaşanmadı. Ancak, zaman içerisinde kentsel dönüşümde imar haklarının arttırılması gerekliliğinin savunulması, inşaat maliyetlerinin artması gibi sebeplerle ada nizamı yapılaşmada imar planı değişiklikleri ile yapı yoğunlukları artmaya başladı. Önceleri villa sitelerinin ya da en fazla 4-5 katlı apartmanların bulunduğu sitelerdin yanı başında yoğunlukları giderek artan siteler oluşmaya başladı. Yoğunluk artışları başlarda yapı emsal değerlerinin doğrudan arttırılması yoluyla yapılırken, daha sonraları bu tür artışların mahkeme kararları doğrultusunda iptalleri neticesinde üst ölçekli planlarda yapılan nüfus yoğunluğu karar değişiklikleri ile yapılmaya başlandı. Bu kez bir hektarda kaç kişi yaşayacağına ilişkin bölgesel kararları değiştirilerek yapı yoğunlukları arttırılmaya başlandı. Bu değişikliği ifade eden en önemli örnekler belediyelerin imar komisyonlarında görünür hale gelmiştir. Önceleri “burada kaç kata izin var” diye soran belediye meclis üyeleri ve siyasiler daha sonra zamanla “buranın emsali ne” ve “burada nüfus yoğunluğu nedir” sorularını sorar hale gelmişlerdir. Bu gelişmeler, 2000’li yılların ortalarından itibaren Türkiye’de o güne kadar görülmemiş yapı yoğunluğu değerlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Türkiye’de o yıllara kadar mevcut yapılaşmanın ortalama emsal değerinin azami 1,5-2.00 ve bir hektarda yaşaması beklenen nüfus 200-250 kişi  civarında olduğu ve tahmin edilirken bu değerleri astronomik bir şekilde aşan plan değişiklikleri yapılmaya başlandı. Artık piyasa mekanizması içinde 3,5-4 emsal değeri neredeyse olağanlaşmıştır denilebilir.

2000’li yılların ikinci yarısından itibaren ada nizamı yapılaşmanın bir başka yan etkisi olarak da “emsal dışı kullanımların” oranında bir patlama yaşandı. Çeşitli şekillerde imar yönetmeliklerinin kötüye yorumlanması ile birlikte yapı emsallerinin gizli olarak %25-30’lar düzeyinde arttırılabildiği görülmektedir. Burada bu değişikliklerin Toplu Konut İdaresi ve Emlak Konut’un İstanbul gibi kentlerdeki projelerinde, büyük inşaat şirketlerinin halka arz edilen projelerinde çok karmaşık bir aktör grubu tarafından kolaylaştırıldığı ve yürütüldüğü görülmektedir. Büyük sermaye sahiplerinin, siyasi grupların ve yurt dışından gelen sermayenin bu şekilde oluşan kentsel mekanlarda ranttan pay almak için çok karmaşık ilişki ağları oluşturduğu akademik çalışmalarda ayrıntısıyla ortaya konmaktadır. Bu yapı, yazımın başında belirttiğim “dikey mimari” olarak adlandırılan aşırı yoğun ve gökdelenleşen yapılaşmanın ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadı. Büyük kentlerin gelişme akslarında hiç beklenmedik yerlerde bu yapılaşma anlayışının ürünleri görünür oldu. Bir yandan da gelişme aksları ile kentin mevcut dokusu arasında kalan boşluklarda bir başka yapılaşma anlayışı hakim hale gelmekteydi. Bu anlayış, ortaya çıkan bu yeni kentsel çevrenin yetersiz kalan merkez, ofis ve sosyal donatı ihtiyacını bir şekilde karşılamaktan kaynaklanacak kentsel işletme rantını elde etmeye çalışan yeni sermaye yatırımları olarak rezidansları ortaya çıkardı. İngilizce arazi kullanımı anlamına gelen “land-use” kavramı yerine “en iyi ya da en kar getiren kullanım” anlamına gelen “best-use” kavramı yaygınlaşmaya başladı. Çeşitli sermaye grupları buldukları kupon arsalar ya da devlet tarafından sağlanan hazine arazileri üzerinde uzun vadede en iyi kira ve işletme getirisini sağlayacak proje tasarımlarına odaklanmaya başladılar. Bu projelerde karma kentsel işlevlere yer verilmeye çalışılırken bir yandan da yapı yoğunluğu değerleri artmaya devam etmektedir. Belediyeler ve bakanlıklar uhdelerindeki kamusal alanları bu amaçla kurulan ortaklıklara konu etmişlerdir. İmar planlarında yeşil alan, park ya da diğer farklı kamusal kullanımlar için ayrılmış olan kamu arazilerinin karma işlevli ve yoğun yapılaşmaya sahne olan tesislere dönüşmesi yaygın görülen bir yaklaşım halini aldı. Bu gelişme hem yüksek hem de yaygın yapı yoğunluğunun artmasına sebep oldu.

Yeni yerleşim alanlarında ada nizamı içinde yapılan siteler ve kentlerin gelişme akslarının boşluklarında ortaya çıkan en iyi kullanımlı ve karma işlevli rezidans/avm/ofis komplekslerinde karlılığı arttırmak için imar planı değişiklikleri ile yapılan yapı yoğunluğu artışları kentsel dokuda çok daha büyük çaplı etkiler yarattı. Kentin eski planlı mahallelerinde mevcut apartman nizamı içerisinde yapılan göreli olarak etkisi az değişiklikler kentsel makro formun bütününü ve kentsel silueti etkilemezken bu yeni kentsel gelişme biçimleri kenti yapısal olarak dramatik bir şekilde etkilemeye başladı. Bütünsel bir planlama anlayışı içinde planlanmadıkları ve tasarlanmadıkları için her ne kadar bir parselden daha büyük alanları kapsasalar da yakın çevrelerinde bulunan kentsel dokuları etkilemeye başladılar. İlk etkiler tarihi dokudaki siluetin olumsuz etkilenmesi ile görünür hale geldi. İstanbul’da Sultanahmet Camisinin arkasındaki gökdelenler ve Bursa’da Ulu Camini siluetini görünmez hale getiren Doğanbey Kentsel Dönüşüm Projesi faciası buna örnek olarak gösterilebilir. Daha sonra ise zincirleme daha başka sorunlar yaşanmaya başlandı. Kentin içerisinde hala boş kalmış parsellerde ya da gelişme aksı üzerindeki göreli olarak yoğunluğu düşük mahallelerde imar planı değişiklikleri ile yapılan aşırı emsal artışları ve kentsel dönüşüm projeleriyle yeni bir yükselme dalgası yaşanmaya başlandı. Villaların ya da 3-4 katlı apartmanların yanı başında 30-40 katlı gökdelenler boy gösterdi. Son beş yıldır büyük kentlerin gelişme akslarında kalan arazilerde de bu tür yüzlerce noktasal yoğunluk artışları gerçekleşmekte. Hatta kimi zaman aynı bölgede son on yıl içinde yapılmış villa sitesini, yüksek katlı bloklardan oluşan siteyi, yüksek yoğunluklu rezidansları ve aralardaki boşluklara yapılmış gökdelenleri bir arada görmek mümkün. Ortaya çıkan ulaşım, otopark ve kentsel altyapı sorunları bir yana bu tür bir kentsel yapılanmanın toplumsal açıdan yarattığı rahatsızlık, yersizlik ve tedirginlik duygusu aslında bugünün kentlisi için en temel sorunlardan birisini oluşturuyor.

Tüm bu tarihsel süreci dikkate aldığımızda dikey yapılaşma olarak adlandırılan durumun sadece yüksek binalar ve bunları yapanlarla sınırlı bir mesele olmadığı görülmektedir. Siyasi ve yönetsel açıdan bakıldığında inşaat sektörünün motor görevi üstlendiği bir makro ekonomik istikrar düzeninde kentleşme politikasının kendisi ve yerel yönetimler düzeyinde uygulanma biçimi gökdelenleri ve yüksek yapı yoğunluklarını ortaya çıkaran unsurun ta kendisidir. Tercih edilen bu kentleşme politikasının ürettiği sorun alanı da yüksek yapılardan daha farklı bir şeydir. Sorun tam olarak giderek mimarlık kültüründen yalıtılmış ve estetik standartları çok düşük, bütünsel olarak yakın çevresi ve kentin bütünü ile ilişkisi düşünülmemiş ve kurgulanmamış, sosyal donatı alanları ve kentsel kamusal alanları ya hiç olmayan ya da ciddi şekilde yetersiz, insani yaşamı imkansız kılacak düzeyde yüksek yoğunluktaki yapıların oluşturduğu yaşanabilir olmaktan uzak çevredir. Bu çevrede yalnızca tek bir unsur binaların yüksekliğidir. En az onun kadar önemli boyutlar binanın etrafındaki boşlukla o binanın ilişkisi yani arazinin doluluk ve boşluğu, binaların birbirleri ile ilişkileri ve aralarındaki mesafeler, binaların mülkiyetinin nasıl oluştuğu, o binalarda ne tür işlevlerin bulunduğu ve kent siluetine etkisi ve daha bunlar gibi pek çok başka boyutlardır. Bu açıdan bakıldığında sorun dikey şehircilik değil, kent planlamanın formalite haline getirildiği bir düzende yeterli planlama tartışması olmadan binaların birer tarlaya dikilir gibi üretilmesidir. Yani bir anlamda sorun “dike dike” şehirciliktir. Öte yandan bu yeni çevrede mimarın görevi halkla ilişkiler sürecini yöneten reklam şirketinin, yapılardaki işletmeyi oluşturacak sermaye çevrelerini ve yatırımcının maliyetlerini karşılayacak bir yapıyı oluşturacak bir “halka ilişkiler nesnesi ve simgesi” üretmeye çalışmaktır. Pek çok durumda zaten dünyanın başka yerlerinde bu tür üretilmiş nesnelerden esinlenilebilir ya da tekrar edilebilir. Yakın çevrenin gözetilmesi ya bilinçli olarak unutulur ya da yakın çevrenin önüne çıkılması hedeflenen bir şey haline gelir. Bu düzende mimarın görevi bu halkla ilişkiler nesnesini arzu edilebilir kılacak render’ları, videoları üretmek ya da ürettirmek haline indirgeniverir. Bunu yapacak beyaz yakalı genç çalışanlar mebzul miktarda ortadadır zaten. Bir anlamda piyasadaki mimar için “yata yata mimarlık” ya da tasarım genel geçer bir standart halini alır.


Bu uzun yazıda dile getirmek istediğim diğer bir şey de üstü örtülü bir ekonomik krizin tartışıldığı, konut sektöründeki yavaşlamanın hissedilir hale geldiği şu günlerde belki de bu durumu aşabilecek derinlikli bir tartışma ortamı oluşturmak için bir fırsatımız olduğu konusudur. Büyük kentlerde ortaya çıkan ihtiyaç fazlası ve aşırı yoğun konut alanlarının yarattığı sonuçlar dike dike şehircilik ve yata yata mimarlık anlayışını durdurabilmek yeni bir planlama anlayışını tartışmamıza olanak tanıyabilir. Bu yeni planlama anlayışında yeniden üst ölçekli kararları sorgulama, kentin çeperindeki saçaklanma alanlarında aşırı yapı yoğun gelişmeleri gözden geçirme, oluşumunu tamamlamış bölgeleri tasarım açısından yeniden değerlendirme şansımız olabilir. Ama tüm bunlar, konuyu bina yüksekliklerine bağlayarak olamaz. Türkiye kentleşmesini ne kadar eleştirirsek eleştirelim, mevcut kentler her ne kadar istismar edilmiş olurlarsa olsunlar kentleşme ve yapılaşmaya ilişkin anlayış derinliğimizin bu tek boyutun çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Ama önce yatay dikey mimari kavramlarını kullananların bir samimiyet testinden geçmesi ve bu kavramların karşılığı olan bir planlama anlayışına ve mimarlık kültürüne fırsat vermeleri gerekiyor. İmar planı değişiklikleri ile kentlerin sürekli büyütülmesini değil, büyümenin gemlenmesini, yanlış planlama kararlarından dönülmesini ve kaynak temelli bir kentsel planlamayı öncelemenin desteklenmesi kaçınılmaz hale geliyor. Aksi takdirde dikilmeye ve yatılmaya devam edilen kentlerimizde bir başka zamanda bir başka boyut üzerinden ortaya çıkanı eleştirmeye, suçu birbirimize atmaya devam ederiz ama hoşnutsuzluğu daha da artmış kentlilerin öfkesini nereden ve kimden çıkaracağını kestiremeyiz. 

20 Ekim 2013 Pazar

ŞARK KURNAZLIĞI VE POLİS DEVLETİ ŞEHİRCİLİĞİNDE SON PERDE: ODTÜ’YE BAYRAM BASKINI!


'Biz gece ona ve ailesine baskın verelim, sonra da onun dostuna, ailesinin yok edilişinde bulunmadık, şüphesiz biz doğru söylüyoruz, diyelim' diye aralarında Allah'a yemin ettiler (Neml Suresi 49. Ayet).

Bundan yaklaşık altmış yıl önce Birleşmiş Milletler temsilcisi olarak Türkiye’ye gelen Charles Abrams adlı bir şehircilik uzmanı, İstanbul ve Ankara gibi şehirleri ve gecekonduları inceledikten sonra bir rapor yazar. “Ortadoğu’da şehirciliğin yönlendirilmesi için Türkiye’de bir üniversitenin kurulması” önerisinde bulunur. Bu öneri kısa bir süre sonra temelleri atılacak olan Orta Doğu Teknik Üniversitesine dönüşecektir. Önceleri Türkiye Büyük Millet Meclisi arazisinde atılan tohumlar zamanla bir ormana dönüşecek, bu ormana ruhunu Türkiye’nin adını uluslararası indekslerde en üstlere kazıyan ODTÜ verecektir. Geceleri o ruh ormanda gezer, sabahları ötüşen kuşlarla canlanır, bütün yurd,a hatta dünyaya dağılır.

Bu ruhun en önemli parçası mimarlık fakültesinde cisimleşmiştir. Rahmetli Behruz Çinicinin dehasının ürünü olan fakülte binasında, Türkiye’nin şehircilik ve kent planlama tarihinin dünya çapında anlamlı sözlerinin çoğu yankılanmaktadır. Bu sözlerin dayandığı en temel ilke, şehirciliğin ve kent planlamasının bir hukuk devletinde, kentlerin yaşanabilir kılınmasında çok önemli bir mekânsal müdahale aracı olduğudur. Bu ilke temelde iki varsayıma dayanır, iyi niyet ve devletin temel niteliğinin hukuk devletine dayanması. Ancak, Üniversite yönetiminin tüm çabasına karşın yürütülen planlama süreci ve yapılan gece yarısı baskını artık bu varsayımların üretildiği üniversitenin ve onu oluşturan ideallerin bile açık bir tehlikede olduğunu gösterdi.

Tehlikenin birinci kaynağını şark kurnazlığına dayanan bir siyasi manevralar alanının merkezine ODTÜ’yü koyma çabası oluşturuyor. Bu manevralar 6-7 yıl kadar önce ODTÜ’lü öğretim üyelerinin Ankara Büyükşehir Belediyesine karşı açılan davalarda yaptıkları bilirkişilikler bahane edilerek Belediye Başkanı Melih Gökçek tarafından başlatıldı. Başkanın iddiasına göre ODTÜ’deki binaların çoğu imarsız ve kaçaktı. Başkan açıkça ve defalarca kamuoyuna “bilirkişilerin raporlarını beğenmedikleri için böyle bir iddiada bulunduğunu” ifade etti. Bu tartışmalar 2009 yerel seçimlerinden hemen önce aylarca gündemi meşgul etti. Dönemin Rektörü ile Melih Gökçek defalarca ekranlar önünde konuyu tartıştılar. Sonuçta bu iddialar yine ODTÜ tarafından belediyenin aldığı “imarsızlık ve ruhsatsızlık” kararlarına karşı açılan otuz beş ayrı davada alınan iptal kararları ile çürütüldü. Aslında söz konusu olan siyasi bir pösteki saydırma süreciydi. O dönemde İngiliz bir arkadaşımın “bir belediye başkanı çıkıp Oxford Üniversitesinin imar planı yok, zaten katedrali de kaçak, şeklinde bir açıklama yapsa bırak belediye başkanlığını ülkeden kovarlar” şeklinde konuyu değerlendirdiğini hatırlıyorum.

Peki, bu anlayış farkı nereden ortaya çıkıyordu? Fark esasında bir ülkenin şehirciliğinde hukuk devleti kavramının anlamı ve uygulanması ile yakından ilişkiliydi. İdare hukukçuları hukuk devletini, temel insan hak ve özgürlüklerine ilişkin ilke ve esasların ruhunu taşıyan yasal düzenlemelerin eşit ve tarafsızca yazılmasını uygulanmasını, zaman ve mekân değişse de ruh değişmeden yasaların fetişleştirilmeksizin uyarlanmasını kastediyorlar. Buna göre, bir hukuk devletinde şehircilik, en başta insanlık tarihinin ortak mirası denebilecek eserlere, onları meydana getiren ilkelere saygı anlamına gelmektedir. Birisinin çıkıp Süleymaniye Camii’nin imarsız olduğunu iddia etmesi ne kadar abesse, ODTÜ’nün imarsızlığını savunmak da o kadar anlamsızdır. Ama amaç zaten anlam arama çabası değildi ki. Amaç, olası birçok getirisi olabilecek siyasi bir manevra alanı açmaktı.

İmarsızlık salvosunu birkaç yıl sonra Eymir Gölü ile ilgili yeni iddialar takip etti. Bu kez, Eymir Gölünün Ankara’lılara kapalı tutulduğu, yalnızca ODTÜ’lüler tarafından kullanıldığı ve zaten bakımsız olduğu şeklinde manevralar dile getirildi. Melih Gökçek’in bu yöndeki açıklamaları günlerce kamuoyunu meşgul etti. Tartışmalarda, Eymir Gölü arazisine bakan, kentsel dönüşüm alanı ilan edilerek Güneypark adı altında yapılaşmaya açılan, Ankara’nın en değerli arazilerinden Mühye 907 parseldeki konutların uluslar arası emlak piyasalarında satışa sunulması gibi birçok konu gündeme getirildi. Sonuçta ODTÜ Rektörlüğü Eymir Gölüne isteyen herkesin girebildiğini, sadece araç girişinde denetim amaçlı bir kısıtlamaya gidildiğini tekrarladı. Tartışmalar söner gibi oldu ancak, bu siyasi manevra da hedefini bulmuştu. Ufukta yerel seçimler görünmekteydi. Melih Gökçek ısrarla “ODTÜ’nün imar planının yapılması gerektiğini” söylüyordu. Yasal zorunluluklar zaten yerine getiriliyor olmakla birlikte plan yapımına bu vurgu ilginçti. Bu vurgu bir yandan şehircilikte hukuk devletinin yerini kanun devletinin almaya başladığının da örneklerinden birisiydi. Tüm ülkedeki on binlerce örnek gibi.

Yine burada idare hukukçularına kulak verelim. Hukukçulara göre kanun devleti, belli bir iktidar yapısının amaçlarına ulaşmak için kanunları metinler düzeyinde fetişleştirerek kullanması, kanunların satır aralarında yer alan hükümlerle devleti yönetmesi anlamına geliyor. Kanun devletlerinde ayrıntısıyla tartışılmış ve toplumsal uzlaşıya dayanan temel kanunlarla devletin yönetilmesi değil, giderek parçalanan, kısmileşen ve çok dar bir gurubun kaleme aldığı kanunlarla istenen amaçlara ulaşılması söz konusu.

İmar planlarının aynı zamanda birer hukuki belge oldukları, kanun ile tüzük arasında bir yerde durduklarını imar hukuku derslerimizden hatırlarsak, ODTÜ’nün imar planının yapılmasına ilişkin “tavsiyelerin” de aslında bir kanun devleti önerisi olduğunu görebiliriz. Bu durum en çarpıcı bir şekilde plan yapımı sürecinde gündeme gelen “düzenleme ortaklık payı” ya da kısa adıyla DOP tartışmasında ortaya çıktı. İmar planı yapılması gerekliliğini ifade eden Melih Gökçek planın nasıl yapılması gerektiği sorusunu yanıtlarken yasal zorunluluk olan “koruma amaçlı imar planı”nın yanı sıra ODTÜ arazisinden DOP kesilmesi gerekliliğini ifade ediyordu. İmar planı yapılan özel mülkiyetteki arazilerden, yol, okul, otopark, sağlık tesisi gibi kamusal kullanımlar için %40 kadar kesinti yapılması anlamına gelen DOP’un, ODTÜ gibi tamamı kamusal alan olan bir üniversitede gündeme getirilmesinin sebebini anlamak mümkün değildi. Ama, DOP konusundaki kesintideki ısrar, yakın zamanda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanan Koruma Amaçlı İmar Planına onay aşamasında sokuşturulan DOP kesintisi plan notu ile yeniden ortaya çıkınca aslında amacın daha farklı bir şey olduğu kesinleşti. Neden ODTÜ’den DOP kesintisi yapılmaya çalışıldığına gelince, Ankara’nın hayalet projelerinden Demir Kafes, Samanyolu ve Gökkuşağı gibi tesislerin tamamının aslında DOP kesintisi ile oluşmuş alanlar olduğunu hatırlamakta yarar var.

Sürecin son aşamasında, biri ODTÜ arazisinin yanından, diğeri ise tünel şeklinde tam ortasında geçmesi öngörülen iki taşıt yoluna ilişkin tartışmalar sırasında yapılan siyasi manevralarla ortaya çıktı. ODTÜ Rektörlüğü ODTÜ arazisinin yanından geçen yola ilişkin olarak, yolun imar planlarında çok eskinden beri var olduğu, yola daha önce de izin verdikleri, ancak, planlamaya ilişkin yasal prosedürlerin tam olarak işletilmesi şartıyla izin verdiğini açıklamış olmasına rağmen Kurban Bayramının son gününde yapılan bir gece yarısı operasyonu ile ODTÜ arazisi yanından geçen yol tüm ağaçlar kaldırılarak açıldı. Bu tür operasyonlar da Ankaralılara yabancı değildi. Daha önce Kuğulu Alt geçitlerinin yapımı sırasında gece yarısı sökülerek temeline beton dökülen ağaçlar, taşınacağı söylenerek önce kurutulan sonra tamamen kesilen yetmiş yıllık çınarlar buna örnek olarak hatırlanabilir.

Yapılan son operasyonu bir polis devleti şehirciliği olarak adlandırmak mümkün. Hukukçular polis devletini, ulus-devletlerin ilk ortaya çıktığı dönemlerde görülen, yöneticilerin herhangi bir kanuni düzenlemeye dahi gerek görmeksizin yanız vicdanlarına danışarak karar aldıkları ve uyguladıkları bir devlet düzeni olarak tanımlıyorlar. Tüm yasal prosedürler neredeyse tamamlanmak üzereyken, ODTÜ için yapılan koruma amaçlı imar planı askıda iken bir gece yarısı operasyonu ile taşınacak ya da kesilecek ağaç ayrımı yapmaksızın yolun geçtiği güzergâhı dümdüz etmek ancak bu tür bir şehircilik anlayışı ile bağdaştırılabilir: polis devleti şehirciliği. Rektörlüğün olay sırasında başvuracak merci dahi bulamaması da bunun bir göstergesi.

Tabi ki olay bir tanımla ifade edilerek tüketilebilecek gibi değil. Gezi Parkı olaylarının en başından itibaren Gezi Parkı olaylarının katı bir muhalifi olarak sürece dahil olan Melih Gökçek’in, yaklaşan ama hala adayların belirlenmesine hayli zaman bulunan 2014 yerel seçimleri öncesinde ODTÜ’yü devam eden bir Gezi Parkı kutuplaşmasının tarafı haline getirmek için ciddi siyasi manevralar yaptığı açık. Bu manevralar ODTÜ rektörü Ahmet Acar’ın tavrı ile belli ölçüde boşa çıkmış gibi görünse de bu gece yarısı operasyonu ile sürdürülmeye çalışıldığı da görülmekte.

ODTÜ’deki yollara ilişkin tartışmalar birkaç aydır “yola olan ihtiyaç” gibi muğlak bir ifadeden yola çıkan teknik tartışmalarla yönlendiriliyor. Ancak, belki de temel soru bir kentin yönetiminde ve planlanmasında gündelik siyasetin dolambaşlarında kaybolan bir siyasi manevralar dizisi açmanın ne anlama geldiğini ve sonuçlarını tartışmak gerekir. Filmlerdeki kötü, kirli ama karizmatik anti-kahramanları gizliden gizliye sevmeye alıştırılan kitleler, uzunca bir süredir ne yolu ne hizmeti, esasen bu siyasi manevraları takdir etmeye bağımlı kılındılar sonuçlarını düşünmeden. Teknik boyutları bir yana, şark kurnazlığı ve polis devleti şehirciliğinin yarattığı kentlerden ardına bakmaksızın kaçmak için en kutsal bellediği günleri fırsat bilen kitleler hem de. Kurban Bayramında ODTÜ yolu ile ilgili birkaç kelamdan sonra bana “tanıdığın fakir var mı kurban payı vereceğiz” diye soran bir akrabama yönelttim bu soruyu. “Kurban payı verilecek fakirleri tanımadığın, mahalle, komşuluk ve insani diğer ilişkilerden arındırılmış, sitelere ve kulelere tıkılmış insanların yatakhane kentlerinde o yol oradan geçse ne geçmese ne. İnsanlık çoktan başka yollardan çekip gitmiş bir kere”…

1 Eylül 2010 Çarşamba

Raci Hocama Mektup...

Raci Hocam,

Seni kaybedişimizin üzerinden tam 2555 gün ya da 364 hafta geçti. Halk arasındaki meali 7 sene. Sayıların söylediklerine kulak verirsek ilginç bir yerdeyiz. Seni kaybedişimizin üzerinden geçen hafta sayısı bir yıldaki gün sayısına denk.

Bir şekilde bizi izlediğini biliyorum. Seni hatırlarken beylik laflar etmek, “O’nu yedi yıl önce kaybettik...”le başlayan cümleler kurmak yerine aradan geçen vakti bile ifade ederken güneş görmemiş yerleri keşfetmemizi beklediğini biliyorum. Hatta birilerinin meslek duayenlerinin anılmasını plancı gözüyle değerlendirmesi, bir köşeye sigara paketi kadar da olsa bir eskiz karalaması en güzeli...

Raci Hocam,

Planlamanın stand-up’la sit-down arası bir şey olduğunu senden öğrenmiştim. Otururken okuduklarımda öyle bir şey yakalamalıydım ki ayağa fırlayıp diğer oturanların kulağını patlatırcasına haykırmalıydım. Tuvalette bile taharet musluğundan akan suyla dertlenmeli, suyun nereden geldiğini düşünmeli, bir merak denizinde boy vermeliydim.

Beylik laflarla kütüphanelerin aşınmış koridorlarıyla başlasam da satır aralarına sığmayan, köşedeki köftecinin tezgahında ya da kahvenin suni deri kokan atmosferinde mayalanan bir şeyleri arayıp bulmalıydım...

Raci Hocam,

Seni eskizlerinle tanıdık bir yerde. Eskiz senin için, düşteki dünya ile gerçeğin kesiştiği bir hayal perdesiydi. Bir köşesine plan, üstüne kesit ortasına da bir üç boyut konduruverirdin.

Senden sonra dişe dokunur, heyecana kokan, iliklere işler o kadar az eskiz gördüm ki, dönüp dönüp senin eskizlerine bakıyorum. Ne kadar uğraşsam da onlar gibi bir tane daha karalayamıyorum...

Raci Hocam,

Seni herşeyden önce “Şehirciliğe Giriş” derslerindeki çorba metaforundan bildik. Malzeme bizden, tarif sendendi. Genellikle yemeğin tadı biraz kekremsi kalırdı malzeme eksikliğinden. Yine de şehirciliğe ilişkin bildiklerimin büyük bir miktarında o yemeklerden kalıntılar, tariflerinden lezzetler var...

Raci Hocam,

Sen aramızdayken “imar” benim için bir plancının çalışabileceği ulvi dairelerden birisi için kullanılan isim tamlamasının en baba sözcüğüydü. Arada kötülesek de mesleğimizi soran eşe dosta kendimizi anlatmanın en kısa yoluydu.

Şimdilerde meslek, adıyla bilinir oldu. Hala daha çevre mühendisliği ile karıştırılsak da televizyonların ve basının siyasi skandallar arasındaki terennümlerinin popüler cümleleri haline geldik.

İmar’a gelince, şimdilerde onu Üniversiteleri tehdit etmek için kullanıyorlar...

Raci Hocam,

Sen aramızdayken katıldığın tüm etkinliklere kattığın yaratıcılık sosu tüm kavgalara nefes aldırır, çekişmeleri bir an olsun sustururdu. Bugünlerde kendi aramızda kavga etmenin yeni yeni sebeplerini, biçimlerini buluyoruz sürekli. Mesleğin alanı genişlerken bizler daralıyoruz, daralıyor ve paralıyoruz eldeki gülüşleri...

Raci Hocam,

Aramızdan ayrılmadan önce son kez Mezunlar Derneğinde ayağının tozuyla Güney Afrika’yı anlatmıştın. Onların bir sözünnü paylaşmıştın bizle: “Toprak derki beni kazarsan, ne zaman kazarsan ve hep kazarsan hep beni bulacaksın yani kendini”

Sen gittikten beri kazıyoruz, kazıyoruz... kızıyoruz ve bir yere ya da bir şeye ulaşamıyoruz. Bir yerlerde seni bulsak o bile yeter...

Raci Hocam,

Sen aramızdayken efsane ekiplerle yaptığın çalışmalar bizim ders notlarımız, kariyerimizin satır başlarıydı. Onlardan öğrenirdik planlamayı ve planlama atlardık “kent” sözünü gördüğümüz her yere.

Şimdilerde cam ve granit kaplı binalarda o çalışmaların satırbaşları alınıyor, eğilip bükülüp birer burgu halinde yanı başımıza saplanıyor. Dünyamız başımıza yıkılırken efsane ekipler susuyor, efsaneler masallara karışıyor...

Raci Hocam,

Seni biraz da işlerinden hatırlardık. Hacı Bayram’dan Ulus’dan. Biraz palazlanınca ilk eleştirdiğimiz de onlardı ama “iyi uygulama” deyince onları hatırlardık. Hatırlı işlerin vardı durup bakardık.

Şimdilerde senin adına “iyi uygulamalar” ödülümüz bile var ama hatırlı işleri mumla arıyoruz...

Raci Hocam,

Uzadıkça kopan bir kervan gibi artık seni anmayı yazın son günlerine emanet ediyoruz. Belki de bu yaşamın gerçeği.

Ama ben bu sene seni sadece kendim anmak istiyorum. Senin adını taşıyan parkın tabelasının altına eskizden bir gül ve bir kurşun kalem bırakıyorum. Eskizlerinin, çorbanın, köftecinin ve içimde bıraktığın derdin hatrına,

Selam olsun sana...