Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

belediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2019 Salı

2019 YEREL SEÇİMLERİNİN EZBERLERİ VE GERÇEKLER


2019 Yerel seçimleri öncekilerden daha farklı bir seçim olarak algılandı ve değerlendirildi. Öncekilerin aksine, seçimlerin gerçekleşeceği siyasal ve sosyo-ekonomik koşullar ciddi bir belirsizlik içermekteydi. Bu belirsizlikler sadece yerel seçim için değil, bu koşulları meydana getiren unsurları da etkileyecek sonuçlar üretme potansiyeline sahip olduğundan dolayı, kamuoyu bu seçimlere ilişkin olarak yer yer abartılı yaklaşımlarla karşılaştı. Bu abartılı yaklaşımların bir kısmı da özellikle iktidarı oluşturan siyasi parti koalisyonunun “beka” söyleminden beslendiği için, bu yerel seçimi bir yerel seçimden daha farklı bir süreç olarak algılama eğilimi arttı.

Kuşkusuz, yerel seçimlerden çok kısa bir süre sonra gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimi ve sonrasında yürürlüğe konan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bu durumun ortaya çıkmasında en önemli paya sahip olan değişkendir. Merkezi düzeyde kuvvetler arasındaki ayrımın yeniden biçimlenmesine sebep olan ve hala daha devam eden bu yapısal değişiklikler dizisi, devletin meşruiyeti ve siyasal alanın toplumdaki yansımaları açılarından önemli bazı kırılganlıklar yarattığından dolayı, yerel seçimlerin yeni sistemin bir nevi güvenoyu olarak algılanması ihtimali özellikle iktidar için önemli bir siyasal meydan okuma olarak görüldü. Bunun yanı sıra, ekonomik bunalım belirtilerinin toplumun her katmanının derinden hissedeceği sonuçlar ortaya çıkarması da bu meydan okumayı daha da zorlu hale getirdi.

Sonuçta yerel seçimlerin söylem altyapısını hazırlamakla mükellef siyasi çevreler, sivil toplum alanı, düşünce odakları ve kanaat önderleri, bu yerel seçimin önceki seçimlerden çok farklı oluğu savını yaygın bir şekilde paylaşmaya başladılar. İktidar partisi bu savı çok daha açıktan ve genel seçime benzer bir tutumla paylaşırken, ekonomik bunalımın etkilerini gören ancak, negatif propaganda yapma tuzağına düşmek istemeyen ve yerel siyasal alan üstünlüklerini kullanmak isteyen muhalefet ise daha dolaylı bir şekilde bu savı ima eden bir tavır benimsedi. Sonuçta, seçim öncesinde medyada, gazete köşe yazılarında, çeşitli STK raporlarında yerel seçimlerin özgünlüğünü ispatlamaya çalışan ifadeler yaygın olarak ortaya çıktı. Ancak, her seçimin tarihin belli bir özgün anının bileşenlerini yansıttığını unutmamakla birlikte, bu yerel seçimlerin de aslında diğerleriyle pek çok ortak yan barındırdığını ifade etmek gerekiyor.

Öncelikle Türkiye seçim tarihinin tümü incelendiğinde her seçimin "en kritik seçim" olarak adlandırıldığı görülmektedir. Çünkü Türk siyasetinin propaganda söylemi ahlaki ve politik tercihler değil, "ötekileştirme, kutuplaştırma, negatif atıflar ve kendini şampiyon ilan etme retoriği" üzerine inşa edilmektedir. Seçimler, demokratik olarak belli ahlaki tercihleri ve bunların yansıması olan eylemlilikleri yarıştırmak için değil, seçimin özgünlüğü bağlamında siyasi pozisyonları meşrulaştırmak için birer kaldıraç olarak görülmüştür. Hatta seçimlerin, “seçimlerin kendisinin propagandasının yapıldığı etkinlikler” olarak her siyasi görüşün kendi retoriği üzerinden anlamlandırılması üzerine kurulduğu söylenebilir. Seçimlerin demokrasinin işleyişi ve temsili kurgusu için önemi yadsınamaz. Ancak, her seçim sıradandır ve seçimler arası dönem daha önemlidir. Seçimlerin yarattığı hareketlenme, seçim sonrasına odaklanabildiği ölçüde siyasal alan seçim sonrası alanı şekillendirebilir. Seçimin sadece kendisinin muğlak bir söylemle kutsandığı bir süreçte ise seçim sonrası dönem, bürokratik aygıtla yüzleşmekle geçen, ve bir sonraki seçimin beklendiği bir geçiş olarak algılanır. Siyaset tarzı sebebiyle genel seçimler toplumun, yerel seçimler yerelin empati, karar verme ve tercih enerjisini sömürür tüketir. Seçim sonrası dönemde seçtiği adayların vaatlerini takip etmesi gereken vatandaş, tükenmişlik ve öğrenilmiş çaresizlik sendromlarına, kollamacı ilişkilerle tanıdık arama seanslarına geri döner.

Buna rağmen, yerel seçimler her ne yapılırsa yapılsın genel seçimlerden ayrışır. Çünkü ortada aday olan "kişilerin görünürlüğü" çok önemlidir. Ulus devletlerin ortaya çıkmasından sonra giderek yükselen merkezi düzey demokratik siyasal temsiliyetin karşısında doğrudan demokrasiye ilişkin tek fosil kalıntısı olarak yerel seçimler, seçmenin gündelik yaşamı ve anlık sorunları ile empati kurabileceği bir alan oluşturur. Bunun için de siyasi parti liderlerinden çok belediye başkan adayları ortadadır. Merkezi siyasi alanın aktörleri doğru bir denge tutturamazsa yerel siyasal alan buna tepki verebilir. Yine de, genel çerçeveyi çizen sistem tasarımı oy dağılımında eser düzeyde etki yapabilir. Nitekim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin getirdiği belirsizlikler ve tedirginlikler, hem siyasi hem de bürokratik olarak seçimlerin tartışması içerisinde yer almıştır. Özellikle merkezi hükümetin yerel yönetimler üzerindeki denetim ve kontrol yetkisi anlamına gelen “idari vesayet” kavramı yeni anlamlara bürünerek seçim süreçlerine etki etmektedir. Bu sebeple seçimin bir diğer önemli farkı da zımnen ve arka planda da olsa yerel yönetim sisteminin tartışmaya açılmasıydı. İktidar "kaybedersek ne olur", muhalefet "kazanınca ne yaparız" hesaplarıyla kuliste farklı yerel yönetim modelleri üzerine çalışmaya başladı bile.

Öte yandan, yerel seçimlerde ortaya çıkan adayların da merkezi siyaset olmasa da başka türlü benzerleşme ve homojenleşme eğilimlerinin etkisi altında olduğu söylenebilir. Adayların birbirlerinden ayrılabilmesi için ortaya koydukları ilke, değer ve projelerin önemli olduğu sürekli vurgulansa da, çoğunlukla muğlak bir “proje” tanımı çerçevesinde adaylar kendilerini tanıtmaya çalışırlar. Adaylar projelerinin konuşulması gerektiğini söyler, ama başta projeler yeterince olgunlaşmamıştır, anlatılamayacak ve farkı ayırt edilemeyecek siyaseten doğruluklar içerir ve adayın kendisi de zaten bazılarını kendisi bile yeterince anlamamıştır. Ne adaylar ne de seçmen, aşırı düzeyde teknik ayrıntılar içeren, uygulama düzeyindeki yansımaları imkansız bu projeleri konuşmanın gereksizliğini görmekte zorlanırlar. Nihayetinde, proje kavramının baskın bir algı oluşturmak için ortaya atılmış reklam stratejisi unsurları olduğu görülür. Nitekim istisnasız tüm yerel yönetimlerde seçim sonrası dönem dörde ayrılır: ilk yıl kadrolaşma, ikinci ve üçüncü yıl projeleri olgunlaştırma, dördüncü yıl alelacele temel atma ve beşinci yıl tekrar seçilebilme telaşı. Bu arada verilen vaatler hayallere, vatandaş fondaki figüranlara dönüşür.

Bu genel eğilimler ortaya konduktan sonra 2019 yerel seçimlerinin farkları üzerinde durulabilir. Bu seçimlerin hiç mi farkı yoktu? Elbette vardı. Açık bir şekilde, siyasi partiler kentlerdeki kamusal alanlardaki görünürlüğü yavaş yavaş terk etmeye başladılar. Propaganda faaliyetlerinin sosyal medyadaki yansımaları, gerçek yaşamdaki seçim çalışmalarına baskın hale geldi. Hatta, kamusal alanlardaki durumlar ve olaylar, ancak sanal ortama taşınıp yaygınlaştığı oranda anlam kazandı. Burada, sosyal medyayı yönlendiren kullanıcı manipülasyonuna yönelik yeni nesil algoritmaların etkisi de inkar edilemez düzeydeydi. Youtube videolarının ve internet sayfalarının banner denilen reklam alanlarının paylaşımına yönelik yoğun bir rekabet gündeme geldi. Sanal ortamda kullanıcının dikkatinin hızla dağıldığı düşünülerek, seçim sloganları giderek çok kısa, çiklet manisi benzeri sözcük ikilemeleri ile ifade edilmeye başladı. Bunun yanı sıra, projeleri ete kemiğe büründürecek üç boyutlu canlandırmalar yaygın bir şekilde kullanıldı. Siyasi partiler genel bir çerçeve ortaya koymak için yine sanal dünyanın olanakları kullanılarak devşirilmiş siyaseten doğru kavramların, muğlak doğruların çeşitli şekillerde kurgulandığı manifestoları parti ayrımı olmaksızın yoğun bir şekilde kullandılar.

Tüm bunların yanı sıra seçim sonrası dönemde nelerin olacağı da farklı bir duruma işaret ediyor. Çoğunlukla genel seçimler ekonomik ve siyasal bunalımların sonuçlarıyla yüzleşecek süreçler olarak görülürken, bu yerel seçimler, çok uzun süren bir iktidarın ve ekonomik sorunların seçmen tarafından değerlendirileceği bir misyonu yüklendi. Ancak, yerelde kim kazanırsa kazansın, inkar edilemeyen bir darboğaz ile karşılaşacağı açıktır. Bu gerçekle birlikte kazanan başarıya ulaşmak için kılıf olarak kullanılan katılımcılık, yenilikçilik, şeffaflık, liyakat gibi kavramlara yönelmek zorundadır. Çünkü başarılı görünebilmek için neoliberal politikaların kaynak transferine dayalı mega kentsel yatırımlarına yer kalmamıştır. Kaynak dağılımının hakçalığının sağlanması adına yapılacak yerinde müdahaleler ve alternatifler gerçek anlamda kentlilerin gönlünü kazanabilir.

Siyaset sosyolojisi açısından herkes aynı kesimlere benzer şeyleri söylüyorsa, değişen sadece  fırtına geldiğinde, kaybedenleri sığınağın dışına “kimin” atacağı olabilir. Ekonomik bunalımda sermaye sınıfları lehine yerel yönetimler eliyle kitleler ezilecekse, kazanan baştan mağlup demektir. Bu mağlubiyet merkezi hükümetin yerel yönetimlerin kaynaklarını kısması, yerel yönetimlerin aynı sermaye sınıfları için kentsel hizmetlerin fiyatını arttırması ve imar rantı gibi yeniden dağıtım mekanizmalarının direksiyon yönünü değiştirmemesi şeklinde zuhur edebilir. Önemli olan bu aşamada  kentlere ilişkin sözü olan uzmanların, akademisyenlerin ve teknik birikim sahiplerinin tavrında belirginleşmektedir. "Seçim sonrasında tarafsızca, kim olduğuna bakmadan kentler ve planlama için doğruları söylemeye, kim olduğuna bakamadan birikimleri aktarmaya devam etmek” her zamankinden daha önemlidir. Başka türlüsü mümkün değil…


8 Ekim 2015 Perşembe

CEBECİDE KENTSEL TASARIM YERİNE ASARIM KESERİM ANLAYIŞI ÖLDÜRDÜ!




Yaşadığım kent olan Başkent Ankara’nın, hayatımın önemlice bir kısmını geçirdiğim ve hala daha yaşamaya devam ettiğim Cebeci Semtinde birkaç gün önce gerçekleşen otobüs kazası beni derinden sarstı. Ne olduğu hala bilinmeyen bir olay neticesinde 12 insan kontrolden çıkan bir otobüs tarafından ezilmiş, bir o kadarı hatta daha fazlası yaralanmıştı. O anda mahallede bulunmadığım için önce sosyal medyada yayılan haberleri talihsiz bir şaka, bir zaytung haberi ya da Sibirya’nın aynı adlı ücra bir kasabasında meydana geldiği için umursamadığımız bir durummuşçasına izledim. Sonrasında haberin gerçekliği, kendi yaşam mekânlarım üzerindeki izdüşümleri üzerinden sarsıcı biçimde vurdu. Bir gün önce kaza yerindeki bir cep telefonu tamircisine uğramıştım. Oradaki pastanenin önünde yıllar önce üniversite servisini beklemiştim sabahları, sonraları Ankaray adlı hafif raylı sisteme bazen oradaki istasyondan binmiştim. Hemen caddenin karşısındaki askerlik şubesinde az beklememiştim tecil kararlarını. Ulus dolmuşunu orada yakalamıştım ve daha niceleri… Kişisel tarihimizin resmi izleriyle, resmi kazaların eksik bilgi ve pervasız yalanları ancak bu kadar keskin örtüşebilirdi.

Yıllardır bir şehir plancısı, Başkenti ve mahallesini seven bir Ankaralı, bu kentin bugün yaşanan sorunlarını dünden haber vermeye çalışmış birisi ve “biz demiştik”lerin utangaç müşterisi bir talihsiz olarak kazanın haberlerini izlemeye başladım. Mahalleliyle, taksi durağındaki abilerle, esnafla konuştum. Kazanın etkileri yoğun gündem arasında hafiflemeye ve adli bir vakanın klasörlerine tıkılmaya başlarken, “şoför mü, otobüs mü, ikisi birden mi” sarkacına takılmış kalmış bir algının yaygınlaştığını görüyorum. Daha önceki vakalarda da olduğu gibi. Zaten başka türlü olabilir miydi ki? Ya şoför çıldırmıştı, ya otobüsün beyni karışmıştı! Her gün yüzlerce otobüsün sefere çıktığı bir başkentte, ulaşım ve toplu taşım sistemlerinin planlama, tasarım ve işletmesi, kent planlama süreci, kent yönetimi ve yurttaşların yaşadıkları kentin yönetimi hakkında söz sahibi olması gibi çağdaş yaklaşımları dillendiren ve talep edenleri ötekileştiren, komploculuk ve çekememezlikle suçlayan, eski Roma’dan beri devam eden “ekmek ve sirk” politikasını sürdüren kent yöneticilerinin hiçbir sorumluluğu olamazdı, olmamalıydı. Ekmek ve sirk politikasının, eski Roma’dan beri kitleleri yaşanabilecek düzeyde yiyecek dağıtımı ile hayatta tutarak minnet ticareti yapan, arena ve sirklerdeki gladyatör dövüşleriyle de erdemsiz eğlence biçimleriyle uyuşturan, ancak kendilerine biat edince kurulu çıkar ağlarına kavuşma hakkı veren bir gurup seçkinle yöneten kent ve devlet yöneticilerinin temel stratejisi olduğunu da hatırlayalım.

Bizim cenahta ise yıllardır söylenenleri hatırlatmaya çalışan bir çaba görünüyor. Ulaşım planlaması, toplu taşım işletmeciliği, toplu taşımda çalışanların durumu gibi konular üzerinde duruluyor. Tüm bunlar konuşulurken arada sırada yarışmalar, akademik çalışmalar yoluyla üzerinde kalem oynattığın bir konu olan kentsel tasarım üzerinden meseleye bakmaya çalışmak belki yeni bir pencere açabilir diye düşündürdü bana. Bu düşüncemin oluşmasında da kaza yerinde birkaç gün sonra yaşanan etkili olduğunu söyleyebilirim. Birkaç gün boyunca olay yerini izledim. Kaza mahalli yaklaşık 100 metrelik bir alanı kapsamasına rağmen alanın başındaki bir çukura duyarlı kentliler ve mahalleliler kırmızı karanfiller bıraktılar. Hemen sonrasında da çalışkan büyükşehir belediyemiz alelacele kaza yerine camdan bir otobüs durağı konduruverdi. Dün baktığımda durağın ayaklarına dökülen beton harcı bile hala ıslaktı. Oysa kaza öncesinde insanlar bu yerde otobüs beklemelerine rağmen bir otobüs durağı bulunmuyordu. Yaklaşık Elli metrelik bir alan Abidinpaşa, Mamak, Saimekadın ve Tuzluçayır istikametinden gelen otobüsleri bekleyen kalabalığın mekânıydı sadece.

Buradan yola çıkarak aslında esaslı sorun alanının kentin bu kadar yoğun bir bölgesinde kentin yaşam ve yaya mekânlarını güvenli, konforlu, işlevsel ve estetik bir biçimde tasarlama eyleminin yerine getirilmesini sağlayarak, bir nevi kenti gergef gibi işleme sorumluluğunu taşımayanlarda olduğunu söylersek yanlış bir yere işaret etmiş olmayız. Bu dediğimin mimarlık ve kent planlamasında açık seçik adı “kentsel tasarım”. Aslında kentte bulunan kamusal iradenin, kentin her ölçeğinden daha ziyade yaya ölçeğindeki gündelik yaşam mekânlarını tanımlama ve tasarlama sorumluluğuna işaret eden bu uğraş alanı ne yazık ki Türkiye’de son yıllarda bazı tasarım yarışmalarının ismi olmaktan öteye gidemiyor. Yerel yönetimler ve belediye başkanları, kentlinin yaşadığı mekânları “ihale ile elde edilmiş yapı elemanlarının üzerine gelişigüzel serpileceği ve yerleştirileceği satıhlar” olarak algılıyorlar. Yaya olduğumuz anlarda var olduğumuz mekânlar bu sebeple hoyrat, acımasız, geçit vermez ve duyarsız. Bir durağın, ağacın, elektrik direğinin ya da reklam panosunun diğerleriyle ilişkisi ve kentliye etkisi bir bütün içerisinde anlam taşımaktan uzak. Bunu seslendirenlere de ekranlardan, sosyal medyadan ve halkla ilişkiler alanının tüm araçları üzerinden sağ elin işaret parmağı sallanarak ayar veriliyor, “ihaleyle yapılacak her hizmeti yaptık daha ne istiyorsunuz” deniyor, asarım keserimle susturulmaya çalışılıyor.

Bu durumu yine en iyi kaza mahallindeki durumdan anlıyoruz. Yaklaşık elli metrelik bir otobüs bekleme alanında ekteki uydu fotoğrafından da göreceğiniz gibi önce kaldırımı tamamen kaplayan ve sadece arkasındaki bir metrelik merdivenle yol tarafındaki yirmi santimlik bordürden geçit alınabilen bir Ankaray İstasyon girişi bulunuyor. İstasyon sonrasında gömüde kalan dükkânlara iniş için yapılmış merdivenlerin daralttığı bir kaldırım sonrasında reklam panoları ve en nihayetinde aşağıdaki diğer istasyon girişi ile sınırlanıyor. Bırakalım engellileri ve dezavantajlıları, normal günlerin pik saatlerinde göz gözü görmeyen bir kalabalığın beklediği bu alan ne güvenli, ne konforlu, ne işlevsel ne de estetik bir yan taşıyor. Mekânın oluşumundaki bu olumsuzlukla, orada bekleyenlerin kalabalıkta üzerlerine gelen bir aracı fark etmelerini tamamen engelleyecek nitelikte. Tabi, yine bu alanda bekleyen dolmuş, otomobil ve otobüslerin yarattıkları etkiyi de düşündüğümüzde ortada aslında kent ormanının kurallarının işlediği bir mekândan başka bir şey yok. Bu arada adında estetik olan “Kent Estetiği Daire Başkanlıklarının” bu tür konularla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmaması, köprü parmaklıklarını basınçlı suyla yıkama gibi çok önemli işlerle uğraşması da hakikaten dikkate değer bir olgu olarak karşımızda duruyor.

Tüm bunlardan yola çıkarak, acaba kentsel tasarımın bu tür kazaları engellemek ya da en azından zararlarını azaltmak için bir araç olarak kullanmak mümkün olabilir mi diye sesli düşünecek olursak, karşımıza çıkan en önemli engelin kentsel tasarımın kentsel kamusal alanlarda bir ihtiyaç ve gereklilik olduğuna ilişkin anlayışın bulunmaması olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yerine, “istediğiniz yere bank, durak, ağaç, direk koyuyoruz ya daha ne istiyorsunuz Allah’ınızdan belanızı mı” diye yüzümüze tükürükler saçarak çemkiren bir kent yöneticileri güruhu ile karşı karşıyayız. Bu güruh karşısında kentlerin her noktası mücevher gibi işlenmesi ve tasarlanması gerekli birer kömür parçası olduğunu haykırmamız gerekiyor. Bu sadece kentlerde güvenli bir yaşam sürdürebilmemizin değil, yaşadığımız mekânı algılayabilmemizin, bir aidiyet ve sahiplenme hissi geliştirebilmemizin ve nihai olarak da yaşadığımız kentte mutlu olabilmemizin kapısını açacak bir unsur olarak ele alınabilir. Bizleri otomobillere, otobüslere ve vahşi kent mekânlarına taksim edenlerin karşısında tasarımı savunmaz, savunmanın önemini anlatmaya başlamazsak, kömürü elmasa dönüştürecek basıncı oluşturamazsak, korkarım asarım keserimle oluşan mekân kömürünün karası ve yarattığı acılar yüzümüze daha çok defalar çalınmaya devam edecektir.


15 Temmuz 2014 Salı

BELEDİYELERDE STRATEJİK TEHLİKE!


Türkiye’de son on yılda kamu yönetiminde en önemli değişikliklerden bazıları stratejik yönetim, bütçe ve bütçenin kullanımı konularında gerçekleştirildi. Özellikle 2001 ekonomik krizi sonrası kurulan ve AB uyum yasaları çerçevesinde şekillendirilen kanunlarla birlikte kamu yönetiminde işleyişe mali disiplin, stratejik planlama ve katılımcılık ilkeleri dahil edilmeye çalışıldı. Özellikle 5018 Sayılı “Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu”nun yürürlüğe girmesi ile birlikte tüm kamu kurum ve kuruluşlarında stratejik plan dahilinde iş yapılmaya başlandı. Buna göre kurumlar stratejik plan yapacak, stratejik planda yer vermedikleri harcamaları yapamayacak, yaptıkları harcamaların da performansını ölçeceklerdi. Teoride kulağa hoş gelen bu uygulamanın gerçek hayata ne kadar geçtiği, getirdikleri kadar götürdükleri de tartışmalıdır. Ancak, bu uygulamayla ilgili daha da önemli sorunların Bütünşehir Kanunu sonrasında yapılan yerel seçimlerin ardından ortaya çıkabileceği görülmektedir.

Bu uygulamaya göre düzenlenen 5393 Sayılı Belediye Kanununun 41. Maddesine göre “Belediye başkanı, mahallî idareler genel seçimlerinden itibaren altı ay içinde; kalkınma plânı ve programı ile varsa bölge plânına uygun olarak stratejik plân ve ilgili olduğu yıl başından önce de yıllık performans programı hazırlayıp belediye meclisine sunar. Stratejik plân, varsa üniversiteler ve meslek odaları ile konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınarak hazırlanır ve belediye meclisi tarafından kabul edildikten sonra yürürlüğe girer. Nüfusu 50.000'in altında olan belediyelerde stratejik plân yapılması zorunlu değildir. Stratejik plân ve performans programı bütçenin hazırlanmasına esas teşkil eder ve belediye meclisinde bütçeden önce görüşülerek kabul edilir.” Denilmektedir. Nüfusu elli binin üzerindeki tüm belediyeler, başta büyükşehir belediyesi yerel seçimlerden sonra altı ay içerisinde bütçelerine esas olacak, mevcut planlarla uyumlu bir stratejik planı katılımcı yöntemlerle hazırlamak zorundadır. Bu maddenin uygulanmasında birçok sorunla karşılaşılacağı açıktır.

Belediyelerde Yumurta Kapıyı Çalınca Planlaması

Yerel seçimlerin üzerinden yaklaşık 3 aylık bir zaman dilim geçti. Bu süre belediyeler için bir alışma ve adaptasyon devresi olarak değerlendirildi. Yeni seçilen belediye başkanları kadro oluşturma, bilgi alma, belediyeyi ve hizmet alanını değerlendirme ile uğraştılar. Zamanın büyük bir kısmı da tebrik ziyaretleri ve görüşmelerle geçirildi. Geriye stratejik plan hazırlanması için sadece 3 aylık bir zaman kaldı. Bu sürede de belediyelerin stratejik plan yapmak zorunda olduklarını hatırlamaları, diğer öncelikler arasında yer vermeleri oldukça düşük bir olasılık gibi görünüyor. Yüksek olasılıkla belediyeler altı ay dolmadan bir stratejik plan yapmak için ya eski planları yüzeysel biçimde gözden geçirecekler ya da son dakikada birkaç göstermelik toplantı düzenleyerek plan yapmaya çalıştıklarını göstermeye çalışacaklar. Bu konudaki yasal düzenlemenin gözden geçirilmesinin gerektiği açık olmakla birlikte, var olan yasal düzenlemeye göre ortaya çıkabilecek sorunların gözden geçirilmesi gerekmekte.

Yumurta Kapıyı Çalınca Yapılacak Stratejik Planların Zararları Neler?

Yasak savmak babından son dakikada yapılacak stratejik planların belediyelerin sonuçları neredeyse tüm bir hizmet dönemini etkileyecek sorunlar yarattığı görülmektedir:
  • Belediyenin hizmet verdiği alan ve vatandaşların değişen ihtiyaç ve talepleri doğru bir şekilde analiz edilmeden stratejik plan yapıldığı için yapılan stratejik planlar vatandaşların ihtiyaç ve taleplerini yansıtmamaktadır.
  • Stratejik planlarda beldenin gelecekteki vizyonuna ilişkin çalışmaların yapılması için yeterli zaman bulunmadığından belli bir ufuktan yoksun plan hedefleri belirlenmektedir.
  • Stratejik planda değişen idari sınırlar ve bunun gibi unsurlar hakkıyla dikkate alınamadığından dönem içerisinde hizmette aksaklıklar ortaya çıkmaktadır.
  • Bütçe olanakları dikkate alınmadan plan yapılma olasılığı artmakta, fiilen uygulanamayacak planlar ortaya çıkmaktadır.
  • Vakit darlığından vasat stratejik planlar yapılmakta bu da yapılmak istenen bazı hizmetlerin bütçe karşılıkları geç oluşmaktadır.
  • Stratejik planlar yapılırken imar planları ve diğer dikkate alınması gereken bölge kalkınma planları gibi planlar göz ardı edilmektedir.
  • Planlamada performans hedefleri doğru koyulamamakta, hizmet dönemi içerisinde yapılan hizmetlerin stratejik plana uygunsuzluğu ortaya çıkmakta ve usulsüzlük olarak algılanmaktadır.
  • Planların yapımında gerçekleştirilmesi beklenen katılımcılık rafa kaldırılmakta, bu da daha başlangıçta belediyeler ile üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve meslek odaları arasında soğukluk ve mesafe oluşmasına sebep olmaktadır.
  • Farklı belediyeler birbirlerinden habersiz olarak stratejik planlar hazırlamakta, bazı alanlarda birbirleriyle çelişen ve birbirlerini etkisiz kılan hizmet politikaları ortaya çıkmaktadır.
  • Belediyelerin birbiriyle uyumlu olması gereken imar planları, stratejik planları ve yatırım kararları arasında ciddi kopukluklar oluşmaktadır. Bu de belediye hizmetlerinin uyumsuzluklarına sebep olmaktadır.
  • Herşeyden öte bu kadar kısa zamanda yapılan plan beş yıllık bir süreyi kapsamaktadır. Yapılacak bir tek hatanın telafisi çok zor olabilmektedir.

Stratejik Planlamada Yeni Sorun: Bütünşehir

Stratejik planlamadaki bu sorunlu durum bir de Bütünşehir Yasasının yürürlüğe girmesi ile daha da katmerli hale gelmiştir. Yapılacak yeni stratejik planda genişleyen büyükşehir ve ilçe belediyesi sınırlarının, mahalleye dönüşen köylerin ve kırsal alanların ihtiyaçlarının dikkate alınması gerekmektedir. Ancak, bu kadar kısa sürede bu ihtiyaç tespitlerinin doğru bir şekilde yapılması çok zor görünmektedir. Eski planların revize edilerek yola devam edilmesi halinde ise birçok alanda hizmette aksamaların ortaya çıkabileceği görülmektedir. Bu hataların düzeltilmesi ilk stratejik planda yapılan hatalar sonrasında giderek daha da zorlaşacaktır. Ayrıca, büyükşehir sınırlarına giren ve stratejik planlarını bu yeni duruma göre güncellemek zorunda bulunan ilçe belediyeleri için de sıkıntılı durumlar ortaya çıkacaktır. Çünkü büyükşehir sınırlarına dahil olduktan sonra yetki ve sorumluluklarda değişiklikler olacaktır. Örneğin, eski stratejik planında tüm yollar için hedefler koyan ilçe belediyeleri yeni planlarında caddeleri dışarıda bırakmak zorunda kalacaktır. Çünkü Büyükşehir Belediyesi kanununa göre caddelere ait tüm yetkiler Büyükşehir Belediyesine aittir.

Stratejik Tehlikeye Karşı Çözüm Önerisi: Katılımcı Stratejik Planlama Koordinasyonu


Stratejik planlama, kamu kurumlarının ve başta belediyelerin iş yapma biçimlerini katılımcı ve mali disipline bağlı hale getirmek için atılmış önemli adımlardan birisidir. Ancak, belediyelerin yerel seçimlerin hemen sonrasında stratejik planlarını çok dar bir zamanda yapmalarına ilişkin gerçekçi olmayan bu düzenleme belediyelerin hizmet kalitelerinin düşmesine sebep olmaktadır. Yeni büyükşehir belediyesi sonrası belediye sınırlarının genişlemesi ve il sınırlarına yayılması da bu durumu daha da riskli hale getirmektedir. Hizmette eşgüdüm ve birlik sağlanması için bir yandan stratejik planların katılımcı süreçlerle elde edilebilmesi için aşağıdan yukarıya, mahalle ölçeğinden başlayan bir katılımcılık örgütlenmelidir. Öte yandan, Büyükşehir Belediyesine bağlı ilçe belediyelerinin stratejik planlarının eşgüdüm içinde ve belli bir standartta gerçekleştirilmesi için Büyükşehir Belediyesi yönetiminde bir koordinasyon oluşturulması önem taşımaktadır. Ancak, bu koordinasyonun ilçe belediyelerinin karar içeriklerini değil planların eşgüdümünü hedeflemesi önemlidir. Bu şekilde, ilçe belediyelerinin bütçelerinin Büyükşehir Belediye meclisinde onaylanmasına ilişkin süreçlerde yaşanan sıkıntıların da önüne geçilebilecektir. Aksi takdirde önümüzdeki dönemde belediye görevlilerinin görev yapmasında ve belediye hizmetlerinin sağlanmasında ciddi sıkıntılar yaşanması olasılığı bulunmaktadır. 

27 Mart 2014 Perşembe

LEGOKENTLERİN BAŞKANLARI



İlkokula giden çocukları olan bir baba ve çocukluğundan beri sıkı bir animasyon takipçisi olarak son zamanlarda ilginç birkaç film izledim. Lego adlı çocuk oyuncaklarının başrolde olduğu ve diğer tüm çizgi roman ve film karakterlerinin de lego olarak rol aldığı filmlerdi bunlar. Tabi gerçek yaşamdaki öyküler lego parçalarına aktarılınca ilginç bazı durumlarla da karşılaşılıyor. Örneğin her şey, gökyüzündeki bulutlardan okyanuslara kadar lego parçalarından oluşuyor. Herhangi bir karakter örneğin kelse, lego karakterinin saç kısmı oluşturan parça başına konmuyor, karakter ölüyorsa lego parçalarına ayrılıyor vb. ruh halleri, lego karakterin yüz ifadesindeki basit karakalem çizimin değişimi ile anlatılıyor. Tüm bunlar bir senaryo üzerinden stop-motion tekniği ile filme çekiliyor. Çocuklar da buna bayılıyor. Belki de oynadıkları Legolardan bu öyküleri görmek onlara kendileri yapmış gibi bir duygu yaşatıyordur kim bilir?

Yerel seçim süreçlerini izlerken nedense Lego filmlerini izler gibi hissetmeye başladım. Her akşam bir belediye başkanı bir televizyon kanalında ya da sıkça ziyaret ettiğim internet sitelerinin tepesindeki reklam bölümünde animasyonlar eşliğinde projelerini anlatıyor. Bu projelerde mimarlık dünyasının iyi bildiği canlandırma ve animasyona teknikleri kullanılıyor. Kamera önce tepeden bir görüntü veriyor. Nedense hep bulutlar, güneşli günler ve havada uçuşan güvercin ya da martılar eşlik ediyor bu görüntüye. Sonra kamera aşağı doğru pike yapıyor. İnsan gözü düzeyine iniyor. Anlaşılması güç bazı mimari yapıların, yolların parkların içinden geçiyor. Tüm parklar aynı, yeşil bir kaplamayla oluşturulmuş, yollar da aynı siyah zemin. Bu görüntülerin arasında insanlar görünüyor. Yalnız insanlarda da ortamın tamamı gibi bir gariplik söz konusu. Kolları bacakları soba borusu gibi. Hepsi aynı hızda hareket ediyorlar. Kıyafetleri de hep tek renk. Motif, desen yok, moda sektörü yeterince çalışmıyor gibi bir hava söz konusu. Dahası bu insanlar düzenli aralıklarla kopyalandıklarından klon savaşları gibi bir durum da söz konusu. Steril, yalıtılmış, sorunsuz, kirden pislikten uzak, çeşitliliğin günah olduğu bu görüntüler giderek daha fazla lego filmlerine benziyorlar. Tek bir fark var. Lego filmleri lego parçalarıyla oluşturulmuş karakterleri kullanarak farklılıkları göstermek için elinden geleni yapsa da, yerel seçimlerde izlediğimiz animasyonlar farklılıkları gizlemek, tektipleştirmek ve homojeni kutsamak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Tabi ki bu durumda vakit darlığı, siyasi süreçlerin doğası etkili. Ancak, belediye başkanlarının yönetmeyi düşündükleri kentleri birer legokent gibi görmelerinde ciddi ve hastalıklı bir yan olduğunu, bunun da gerçeklik algımızın inşasıyla ilişkili olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Öncelikle, özellikle yerel seçimlerde ve yerel yönetimlerin hizmet sunum süreçlerinde görselleştirme, üç boyutlu görüntüler kullanma neredeyse bir zorunluluk olarak görülmeye başlandı. Animasyonu olmayana kız bile vermeyecekler. Kitleler, bir nevi tasarım fikrinin tartışılmasından çok, ortaya çıkacak mekanların fikrini meşrulaştıran bu tür görüntülere bağımlı kılınmış durumda. Bir aday, ne kadar açık, berrak ve net konuşursa konuşsun, projesi ne kadar mükemmel olursa olsun, bu projeyi bir animasyonla taçlandırmazsa sözleri buhar olup uçuyor. Ciddiye alınmıyor. Bu açıdan bakıldığında aslında yerel siyasetçiler de bu görüntülere bağımlı hale gelmiş durumda. Hatta, siyasal iletişimin en önemli unsurlarından birisini seçim öncesinde projeleri görselleştirmek için el altından şu ya da bu mimarlık bürosu ile kurulan ilişkiler oluşturuyor. Piyasa koşullarında maddi karşılığı ciddi rakamlara denk düşen bu çalışmaların neyin karşılığında yapıldığı sorusu ise bu yazının konusu dışında kalmakla birlikte önemli bir soru.

Bu tür bir görselleştirmenin bağımlılık haline gelmesi aslında gerçeklik algımızın üretimi ile yakından ilişkili. Yaşadığımız çağ itibariyle insanoğlu geleceğe ilişkin tasarımların gerçekte nasıl bir sonuç ürüne tekabül edeceğini kestirme konusunda sorunlu ya da tembel. Bu tür bir uğraş onun için yıpratıcı. Çoğu zaman içinde yaşadığı, şikâyet ettiği heyula gibi yapıların da aslında bir zamanlar kendisine cicili bicili animasyonlar olarak tanıtıldığını kolay kolay hatırlamıyor. Gerçeklik algısının her gün kendisi için yine ve yeniden üretilen bir şey olduğunu anlaması da kolay değil. Bunun için de bazen hepimiz, kentle ilgili bir yapının bir mekânın yapılıp bitmiş halini, sorunsuz, tabiri caizse “dikensiz” halini görüp bilmekle, kendimizi gerçekleştirme sürecini özdeşleştireceğimiz bir “yapılıp bitme” öyküsüyle karşı karşıya kalmakla mesut oluveriyoruz. Bilgisayarda üretilen gerçeklik çoğalıyor, açılışlarda konuşan siyasetçilere fon oluyor, televizyonlarda ve internette dönüp duruyor, günün sonunda da o gerçeklikten çıkıp, içinde yaşadığımız gerçeğe dönüyor küfrediyoruz. Bir nevi legokentte yaşama düşleri kuran çocuklar gibi olmak öğretiliyor bize. Bizse mutsuz olanı oynuyoruz.

Ama ara ara buna isyan etmenin de bir aracı olabiliyor bu görselleştirmeler. Son zamanlarda o kadar hızlı üretilir oldular ki hatalar kaçınılmaz olabiliyor ve bizzat üretilen gerçekliğin ta kendisi, gerçekliği değiştirmenin bir aracı tetikleyicisi olan isyan ruhunu besleyebiliyor. Bunun örneklerini Gezi Parkı olaylarında ciddi payı olan yayalaştırma projesinin animasyonlarında ya da ODTÜ Yolu animasyonlarında çarpışan arabalar ya da çıkmaz yollarda gördük. Hatta, eleştirel bir akıl için uygun teknolojik olanaklar bu görselleştirmelerin bir mizah ve hiciv duygusuyla evirilip çevrilmesine ve tam tersi bir amaç için kullanılabilmesine de olanak veriyor. Animasyonlardan çıkıp internette viral videolar olarak dalga dalga yayılan mizahi ürünlere sıklıkla muhatap oluyoruz. Yani yavaş da olsa legokentin sakinleri olmaya direnmeyi öğreniyoruz. Ama, bunu yaparken bile bu görselleştirmelerin meşrulaştırılması sürecinin bir parçası haline geldiğimizi de görmezden gelemeyiz.

Ancak, sorun esas seçilirlerse yerel yöneticilerde ve belediye başkanlarında. O animasyonları o kadar fazla izliyorlar ve izletiyorlar ki, bir süre sonra projelerin neredeyse bir gül bahçesinde kendi kendilerine inşa olacaklarına inanmaya başlıyorlar. İnsanların da legokentteki boru bacaklı insanlar gibi kendilerine biçilen rolün dışına çıkmayacaklarından eminler. Kenti yönetmeye başladıklarında bu anlayışı sürdürmeye başlıyorlar. “Katılım”, “beraber yönetme”, “sosyal adalet” gibi kavramlar kolaylıkla rafa kalkıyor. Hele hele projelere itirazlar yükselmeye başlayınca legodan yaptığı kuleler başka bir çocuk tarafından yıkılan çocuklar gibi hırçınlaşmaya başlıyorlar. Bu durumun yüzlerce örneğini gördük geçtiğimiz on yıl içerisinde. Bilimsel ve teknik kaygılarla itiraz edilen birçok proje animasyonları ve görselleriyle savunulmaya çalışıldı mahkemelerde. İlkeler görsellerle ikame edilmeye çalışıldı.

Burada bu tür teknolojilerin kullanılmamasından yana olduğum sanılmasın. Büyük olanaklar sağlıyor bu araçlar. Ancak, teknolojiyi kullanarak gerçekliği yeniden üretmenin de bir etiği olmalı. İnsanların algısını olması gerekenden çok eğip bükmemeli, en azından insan ölçeğinden görebilme olanağı tanımalı kullanıcılara. Örneğin, İstanbul siluetine eklenen 16/9 kulelerinin görünümünü de binalar yapılmadan önce insanlara göstermeli. Göstermeli ki belediye başkanları ve bu görselleştirmelere bağımlı hale gelenler/getirilenle kentlerin onların lego oyun alanı olmadığını görebilsinler. Bu tür bir etiğin gelişmesi için daha çok zaman gerekecek belki ama biz kendimizi seçimler sonrasında görevi devam ettirecek ya da devralacak olan başkanlara şunu söylemeye hazırlanmalıyız “Bu kent sizin legokentiniz değil. Biz de lego değiliz. Animasyonlar bitti. Hadi şimdi gerçek projeleri birlikte nasıl yapacağımızı konuşalım”.