Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

kentsel rant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kentsel rant etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2020 Cuma

ANGARANIN İMAR EMSAL OYUNLARI


Ankara Türkiye Cumhuriyetinin Başkenti ilan edildikten sonra çağdaş şehircilik ve planlama yaklaşımlarıyla imar edilmiş, uzunca bir süre planlı kentsel gelişmenin öncü ve örneği olagelmiştir. Ankara’nın kentsel gelişmesi bir üst ölçekli plana bağlı olarak ve planda ihtiyaç dışında çok fazla değişiklik yapılmadan 1970’li yıllara kadar sürmüştür. Bu süreçte Ankara’nın gelişimini yönlendiren planlar yarışmalar ve uzman ekipler tarafından yapılmış ve kentin temel ihtiyaçlarına göre kurgulanmıştır. Planlama süreçlerine konut alanlarının oluşturulmasında ve kamu yapılarının elde edilmesinde kooperatifçilik gibi modeller eşlik etmiş, devlet mahallesi, Atatürk Orman Çiftliği gibi yenilikçi yaklaşımlar Avrupalı mimarların da katkısıyla uygulanmıştır.
Ancak, özellikle 1970’li yıllardan sonra önce gecekondu alanlarının denetimsiz bir şekilde yaygınlaşması, 1980’li yıllardan sonra da kentleşme süreçlerine ilişkin kararların ağırlıklı olarak yatırımcılar ve arazi sahiplerinin etkisiyle verilmesi sonucunda Başkent Ankara planlı kentsel gelişmeden uzaklaşmıştır. Oysa sağlıklı gelişen bir kentte, piyasa mekanizması ile planlama süreçlerinin kamu yararına işleyişi arasında kentin bütününü gözeten bir denge kurulması çok önemlidir. Bu dengenin bozulmasının çok ciddi bedelleri vardır ve bu bedelleri bütün Ankaralılar yıllardır ödemektedir.


Ankara Plan Disiplininden Nasıl Koptu?

  • Başkent Ankara’nın bütünsel olarak planlanmasını öngören son plan 1970’li yıllarda yapılan “Ankara 1990 Nazım İmar Planı”dır. Bu plan Ankara’nın 1990’ların başına kadar nasıl gelişeceğini öngörmekteydi. Bu planla öngörülen Bakanlıkların Eskişehir Yoluna kaydırılması gibi kararlar bugün hala geçerlidir. Ancak, bu plandan sonra bir daha bu kadar etkili bir üst ölçekli plan yapılmadı.
  • 1980’lere gelindiğinde Başkent Ankara’nın yaklaşık %50’si gecekondulardan oluşan bir kuşakla çevrilmişti. 1980’li yıllarda çıkarılan imar affı ve gecekondu kanunları ile bu gecekonduların apartmanlara dönüşümünün yolu açıldı. Ankara’nın çok önemli bir kısmı üst ölçekli plan olmaksızın gecekondudan apartmanlara dönüşmeye başladı. Bugünün imar planı değişikliklerinin önemli bir kısmının başlangıç noktasını bu dönüşüm teşkil etti.
  • 1990’lı yıllardan 2010’ların başına kadar geçen yaklaşık 20 yıllık süreçte Başkent Ankara’da bir üst ölçek plana bağlı olmaksızın yaklaşık 8000 imar planı değişikliği yapıldı. Bu dönüşüm süreci kentin tüm dengelerini bozdu. O yıllarda kentte 50 bin civarında imar adası bulunduğu düşünülürse neredeyse her 6-7 imar adasından birinde değişiklik yapıldığı görülebilir.
  • Bu değişiklikler öncelikle gecekondudan apartmana dönüşen alanlarda, kent merkezlerinde ve mevcut kent dokusunda yapı ve nüfus yoğunluklarının artmasına, kaçak ve iskan dışı yapıların yasallaşmasına yönelik değişiklikler meydana getirdi. Öte yandan Çayyolu gibi bölgelerde öngörülmemiş lüks konut bölgeleri oluşmaya başladı.
  • 2010’lu yıllara kadar gerçekleşen imar planı değişikliklerinde hala genel olarak ayrıcalıklı imar haklarının kısıtlı olduğu görülmekteydi. Yapılan değişiklikler ağırlıklı olarak parsel bazındaydı ve imar planlarının mahkeme kararlarıyla iptal edilmesi sonrasında devam eden inşaatlara çok nadiren rastlanmaktaydı.
  • Ancak, Ankara için imar planı değişiklikleri konusunda esas milat 2010’lu yıllardan sonra başladı. 2007 yılında bir üst ölçekli plan onaylanmış olmasına rağmen imar planı değişiklikleri yeni bir boyuta taşındı.
  • Bu değişikliğin en temel sebeplerinden birisi kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarıydı. Belediye Kanununda yapılan değişikliklerle birlikte daha önce imara açılması mümkün olmayan yapı yasaklı bölgeler ve imar planları mahkeme kararlarıyla iptal edilen yerler kentsel dönüşüm bölgesi ilan edilerek imar planları yapılmaya başlandı.
  • Bunun dışında ayrıca şehrin gelişme alanı dışında özellikle ana ulaşım aksları üzerinde bugüne kadar görülmemiş inşaat emsali artışları getiren imar planı değişiklikleri yapılmaya başlandı. Bu değişikliklerin büyük bir kısmında karma işlevli ofis, konut, rezidans, avm gibi kullanımlar bir arada öngörülmekteydi.
  • 2010 yılı sonrası dönemde de geçen sürede yaklaşık 5000 imar planı değişikliği yapıldı. Bu planların önemli bir kısmı, ayrı sorunlu yer için tekrar tekrar yapılarak belediye meclisinde onaylanan planlardı.
  • 2010’lu yıllardan sonra Ankara yeni bir olgu ile karşılaştı: tüm mahkemelere ve iptal kararlarına rağmen durmayan inşaatlar ve hukuku bir şekilde dolanan imar planı değişiklikleri.
  • Sonuçta 1980’lerden bu yana yapılan 13000 kadar imar planı değişikliği ile şehrin üst ölçek plana ve plan disiplinine dayalı gelişim çizgisi tarihe karıştı. Kentin geleceği ipotek altına alındı, aşırı maliyetli ve sorunlu bir kentleşme süreci ortaya çıktı, kentliler rant arayan bir topluluğa dönüştüler.
Tüm Mahkeme Kararlarına Rağmen Bu değişiklikler Nasıl Uygulandı: Emsal Oyunları
  • Son on yıla kadar, imar planı değişikliği ve inşaat ruhsatı verilmesi arasındaki sürede çoğunlukla mahkeme kararları sebebiyle inşaatların çok istisnai örnekler dışında devam etmediği görülmekteydi. Ancak, son yıllarda hem teknik hem de hukuki olarak izlenen yollar tüm hukuksuzluklara karşın inşaatların devam etmesine ve belirlenen inşaat emsallerinin çok üstüne çıkılmasına sebep olmuştur. Sonuçta kentin çok farklı yerlerinde kentin genel yapısı ile uyumsuz yükseklik ve yoğunlukta yapılar ortaya çıkmıştır.
  • Bu durumun ortaya çıkmasında birinci sebep imar planları ile inşaat emsallerinin arttırılmasıdır. İnşaat emsali arsa yüzölçümü ile üzerine yapılacak inşaat alanı arasındaki oranı temsil etmektedir. Hukuksuzluğu tescil edilen pek çok binada inşaat emsallerinin 2 ya da 3 kata kadar arttırıldığı görülmektedir.
  • Şehircilik ilkelerine göre insanca yaşamaya uygun inşaat emsallerinin en fazla 2 emsali aşmaması gerektiği bilinir. Yani inşaat alanının arsa alanının iki katından fazla olmaması gerektiği görülmektedir. Bu oran da daha çok kent merkezinde ve merkezi iş alanlarında görülmektedir. Ankara’da son yıllarda neredeyse 3 emsal standart haline gelmektedir.
  • Yapılan inşaat emsal artışları imar yönetmeliklerinde yapılan düzenlemelerle bina çıkmaları, çatı ve bodrumda yapılan inşaatların emsal dışı bırakılması ve binanın girişinin yüksek yoldan verilmesi gibi yaklaşımlarla getirilen ve “gizli emsal” olarak anılan artışlarla neredeyse iki katına çıkarılmaktadır. Planlarla 3 emsal verilen bir bina gizli emsallerle 4 hatta 5 emsale kadar çıkabilmektedir.
  • Kuşkusuz bu inşaat emsali artışları kentin kamu yararını savunan meslek odaları ve kurumlar tarafından izlenmekte ve yargı yoluna gidilmektedir. Geçmişte bu amaçla açılan davalarda ise yargı kararlarını dolanmak ve inşaatı sürdürmek için hukuk dışı yollar bulunmuştur.
  • İmar planı değişikliği ilk defa ilgili belediye meclisinden geçtikten sonra hızla ruhsat verilmekte, mahkeme süreci devam ederken binanın kaba inşaatı ilerlemektedir. Mahkemeden bir yürütmeyi durdurma kararının çıkması durumunda ise aynı planda küçük değişiklik yapılarak plan yeniden meclisten geçirilmekte ve bu süreç inşaat tamamlanana kadar devam etmektedir. Bunun sonucunda nihai olarak planları iptal edilen ve neredeyse içinde oturulmaya başlanmış binlerce bina Ankara’yı kaplamıştır.
  • Yürütülen bu hukuksuz süreçleri meşrulaştırmak amacıyla herhangi bir hukuki altyapısı bulunmamasına rağmen arsa devri, eğitim ya da sağlık tesislerinin ilgili yatırımcı tarafından yapılması ya da imar artışı karşılığında belediyeye belli miktarda bağış yapılması sıklıkla karşılaşılan uygulamalardandır. Ancak, bunların hiçbiri yapılan değişiklikleri hukuki ya da teknik açıdan doğru hale getirmemektedir.
  • Tüm bu değişiklikler sonrasında bir şekilde imar planları yasallaşarak meşru hale gelen aşırı inşaat emsali kullanmış yapılar ise hukukta “kazanılmış hak” olarak değerlendirilebilmekte, yakın çevredeki mülklerin  benzer taleplerine konu olabilmektedir.
  • 2019 Yerel seçimleri sonrasında Ankara’da göreve gelen tüm yerel yöneticiler imar konusunda bu binlerce örnekten oluşan karmaşık sürecin yükü ile karşı karşıya kalmıştır.
Emsal Oyunlarıyla Dönüşen Ankara’da Nasıl Bir Tahribat Oluştu?
  • Kentsel gelişim süreci haksız emsal artışlarına dayanan imar planı değişiklikleriyle bozulan Başkent Ankara’daki en büyük tahribat ahlaki değerler ve kentte yaşayanların gelecek algısında olmuştur. Başkent Ankara’da yaşayanlar için en önemli gelir beklentisi arazi rantı elde etmek haline gelmiştir. Bunun için arsa ve ihtiyaç fazlası konut sahibi olmak standart hale gelmiştir. Bu durum ekonomik gelişme dinamikleri için yıkıcıdır.
  • Kentin bütünü dikkate alındığında arazi kullanım kararları ile ulaşım ve altyapı sistemleri arasındaki ilişki kopmuştur. Sürekli imar planları değiştirilirken mevcut altyapının kapasitesi aşırı yüklenmiş, ulaşım yatırımları kapasite altı çalışır ya da ihtiyaca cevap vermez hale gelmiştir. Yapılan ulaşım ve altyapı yatırımlarının etkisi ve verimliliği çok düşük, maliyeti aşırı fazla hale gelmiştir.
  • İmar planı değişiklikleri yoluyla zenginleşme ve sermaye birikimi siyasi ve bürokratik yapıda bozulmaya sebep olmuştur. Siyasetin finansmanının kentsel rant üzerinden sağlanması siyaset ve bürokraside değer yozlaşmasına ve kentte yaşayanların katılım ve denetiminden uzak siyasi süreçlerin ve planlama yaklaşımlarının oluşmasına sebep olmuştur.
  • Özellikle karma kullanım olarak yapılan emsal artışlarıyla kentte ihtiyaç fazlası ofis, avm, lüks konut ve işyeri stoku oluştu. Başkent Ankara’da özel sektör gelişim hızıyla doldurulması neredeyse imkansız olan bu ofis ve işyeri stokunun nasıl eritileceği sadece mülk sahiplerinin değil, tüm kentin sorunu haline geldi.
  • Kentin ekonomik faaliyetlerinde tasarrufların çok önemi bir kısmı inşaat sektörü üzerinden emsal artışlarına yatırıldı, sanayi ve diğer katma değer yaratan sektörlerin gelişimi için gerekli finansal kaynaklar daraldı. Ankara, çok önemli potansiyellerini kullanamaz duruma geldi.
  • İmar Planı değişiklikleriyle kalan son vadiler, dere yatakları, ekolojik hassas bölgeler imara açıldı, kent iklim değişikliği karşısında zayıf ve savunmasız hale getirildi, su kaynakları verimsiz kullanılmaya başlandı.
  • Kentin kamusal alanları ve merkezleri kan kaybetti, yapılan karma kullanım alanlarıyla Ankaralıların hafıza mekanları ortadan kalkmaya başladı. Pek çok yerde eğitim, sağlık, spor, kültür ve sosyal alanlar ancak para ile kullanılabilen ve belli sosyo-ekonomik statüye sahip insanların kullanabildikleri alanlar haline geldi.
Emsal Oyunlarının Yarattığı Tahribat Düzeltilebilir mi?
  • Ankara’da özellikle yeni seçilen yerel yöneticilerin önemli bir kısmının artık imar planı değişiklikleriyle emsal artışı yapılmayacağını vaat etmeleri önemli bir gelişmedir. Ancak, bu iradenin gerçeğe dönüşebilmesi için alınması gereken önemli önlemler vardır.
  • Öncelikle, Ankara’nın kentsel gelişim sürecini gerçekçi ve sürdürülebilir bir şekilde yönlendirecek bir üst ölçekli plana ihtiyacı vardır. Mevcut üst ölçekli planlar ihtiyacın 3 katı alanı imara açmayı öngörmektedir. Bu yanlış yaklaşımı değiştirmek, henüz yapılaşamamış aşırı emsalli parsellerin durumunu düzeltmek için gerekirse uluslararası bir yarışma ile Ankara’ya yeni bir üst ölçekli plan yapılmalıdır.
  • Yapılan bu planda, kentte hukuki olarak kazanılmış hak olarak değerlendirilen emsal artışları ele alınmalı, biriken bu kentsel rantın kentin farklı bölgelerine imar hakları transferi ya da imar sertifikaları yoluyla aktarılması sağlanmalıdır.
  • Kente karşı suç niteliği çok yüksek örneklerde binaların bir kısmının yıkılması ya da tıraşlanmasından kaçınılmamalıdır.
  • Aşırı emsal artışı yapılmış ve yapılaşması tamamlanmış alanlarda elde edilen kentsel rantın kamuya geri dönmesi için hükümet tarafından yasal düzenleme yapılmalıdır.
  • Ayrıca, yaklaşık 35 yıllık imar kanunundaki en temel sorun olan, “emsal üzerindeki parsele aittir” yaklaşımı değiştirilmeli, planlanan bölgedeki yapılaşma hakkının hakça paylaşımı için üçüncü boyutta paylaşım ilkesine geçilmelidir.
  • Ayrıca kentin sadece imar artışları ile ekonomik canlılık kazanması önyargısının değişmesi için sanayi ve üretime yönelik sektörlere teşvik edici önlemlerin alınması, gerekirse inşaat sektöründen diğer sektörlere geçen yatırımcılara destek verilmesi önemlidir.







3 Ekim 2017 Salı

KADİR ABİ VE MELİH BAŞGAN GİDİNCE KENTİN PATRONU DEĞİŞİR Mİ?


Bugünlerde 15 Temmuz darbesi sonrasının belki de en heyecanlı görevden ayrılma süreçlerine tanık oluyoruz. Ardı ardına yerel seçim süreçlerinden yıpranmak bir yana bilakis hep bir şekilde olarını arttırarak çıkan Türkiye’nin en büyük iki şehrinin belediye başkanları için bir yıldır konuşulan kaçınılmaz son gerçeğe dönüşmek üzere. Önce Kadir Topbaş, siyasetteki lakabıyla “Kadir Abi”, siyaseten yalnızlaştırıldığı bir sürecin sonunda sebebini kendisinin dahi anlatamadığı bir “adam yerine konmama” durumu sonucunda istifasını bildirdi. Nispeten naif ve beyefendi bir portre çizmeye çalışan, ancak çoğunlukla Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmasının ancak gölgesi olabilme vasfıyla tutunabilen, bu ezikliğini de ara sıra yapmaya çalıştığı “mimarca” çıkışlarla örtmeye çalışan Kadir Abi’nin bu tür bir görevden alma süreci karşısından direnebilmesi pek de mümkün olmadı gibi görünüyor. Kendisinin yabancı mimarlara proje tasarlatırken “her kumaşı her terzi dikemez” lafı, Haliç’e boynuz, Kabataş’a martı şeklinde imgelenmiş projelerde ısrarı ve Gezi sonrasında ağzının içinde geveleyerek de olsa “bundan sonra projeyi halka danışacağız” şeklindeki açıklamalarını bu minvalde ele almak mümkün.

Kadir Abi’den sonra şimdilerde de Melih Gökçek, nam-ı diğer “Melih Başgan”ın zorda olduğu kulislerden sızmaya başladı. Kendisine Türkiye’nin en uzun süre belediye başkanlığı yapan adamı unvanını kazandıran kitleden hiçbir ses çıkmaması bir yana, kendisinden hazzetmeyenlerde bile Melih Başgan’dan sonra ne olacağı konusunda sevinçle karışık bir tedirginlik göründüğünü sezmemek elde değil. Öyle ya; tüm siyasi dönüşümlere, parti kapatmalara, aday gösterilmeme tehlikelerine rağmen bir şekilde ayakta kalmayı başaran, belediye başkanlığı ve tercihleri tartışmalı olsa da güncel siyaset açısından başarılı sayılabilecek bir belediye başkanının bu kadar kolay gözden çıkarılması sonrası dönemde olabilecekler açısından da soru işaretleri oluşturmuyor değil. Gerçi henüz Melih Başgan görevden ayrılmış değil. Kendisi ile ilgili sürecin nereye varacağını izleyip göreceğiz. Belki kendisi bu virajı da almayı başaracaktır. Ancak, önemli olan bir başka meseleyi burada vurgulamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Onlarca yıl, yerelleşme, yerel yönetimlerin özerkliği, yerel siyasetin önemi gibi konuları tartıştıktan sonra, Türkiye’nin en büyük iki şehrinin belediye başkanının, öyle ya da böyle milyonlarca seçmenin oy verdiği iki siyasetçinin bu kadar kolayca gözden çıkarılması, hele hele bunun hukuk devletinin gerektirdiği bir sorgulama süreci ile değil, lider tercihi ile olması başka türlü bir tehdit. Belediye başkanlarının hangi koşullarda görevden alınacağı ilgili kanunlarda ifade ediliyor. Eğer bu tür görevi ihmal ya da suiistimaller var ise hukukun işletilmesi gerekmez mi? Eğer böyle durumların olmadığına inanılıyorsa da bu adamlar neden gitti diye sormazlar mı? En azından bu soruları sorarak başlamak bizi daha anlamlı bir tartışmaya götürme potansiyeli taşıyor. Diğer türlü, “tüh gitti, böyle iyiydik” diyenlerle “yaşasın gitti, gitmesine de bundan sonra ne olacak” diyenlerle birlikte Türkiye’nin kentleri açısından anlamlı dersler çıkarmak çok güç olacak.

Bu tür bir değerlendirmeyi yaparken, öncelikle belediye başkanlığı kavramının ve belediye başkanı figürünün siyasal ve toplumsal dönüşümünü ele almakta gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, bir şekilde karizması ve farklı kişiliği ile öne çıkan belediye başkanları, dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi hep vardı aslında. Ankara’nın mimar başkanı Vedat Dalokay’ı, İstanbul’un Lütfi Kırdar’ını, Konya’nın Halil Ürün’ünü, Kayseri’nin Osman Kavuncu’sunu, İzmir’in Ahmet Piriştina’sını, Fatsa’nın Fikri Sönmez’ini ve daha nicesini bu bağlamda hatırlayabiliriz. Ancak, her biri kendisine göre belediye başkanlığı yaptığı kentteki sorunlara çözüm bulmaya çalışan, kimi zaman tercihleri ve kişilikleri başkanlık yaptıkları kentin önüne geçen bu başkanlar ile 1980’ler sonrası neo-liberal dönemin belediye başkanlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. 1980 öncesi dönemde çoğu zaman merkezi yönetimin ağır vesayeti altında, çoğunlukla günümüzün hareket alanı ve çalışma koşullarından ve çoğu zaman yeterli kaynaktan yoksun olarak kendi kamu çalışanları ile hizmet vermeye çalışan, bu sebeple de çoğu zaman düşük maliyetli kendine göre farklı yeniliklerle sorunlarla baş etmeye çalışan belediye başkanı darbe sonrası dönemin koşulları altında yerini bambaşka bir figüre bıraktı. Siyaset bilimi literatüründe ortaya çıkan bu yeni figüre “yerel dukalık”, “yerel derebeylik”, “seçilmiş krallar” gibi isimler takıldı. Ancak, ne yazık ki çoğu zaman bu yeni belediye başkanı türünün ve örneklerinin ayrıntılı tahlilleri yapılamadı. Oysaki herkes sezgisel de olsa bu yeni belediye başkanı türünün Türk siyasetinin geleceğinde oynayacağı rolün bir şekilde farkındaydı. Ülkede iktidarı ele geçirmenin yolu önce büyükşehirlerde iktidara gelmekti. Çünkü yavaş da olsa, toplumsal yapının kentleşmeye koşut olarak siyasal süreçleri de dönüştürdüğü görülmekteydi.

1980 sonrası dönemde, 1990’ların başına kadar belli bir ölçüde bu yeni belediye başkanı türünün kuluçka döneminin yaşandığı söylenebilir. Turgut Özal’ın başlattığı yerelleşme ve yetkilerin belediyelere devri dönüşümü ve büyükşehir belediyelerinin kurulması sonrasında büyükşehirlerde kısmen merkezi hükümet tarafından da desteklenen çok büyük altyapı projeleri başlatıldı. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerin trafik, su, hava kirliliği, kanalizasyon, konut gibi sorunlarının aşılması için bu aşamada göreve gelen belediye başkanlarının en azından 1990’ların başına kadar çok fazla öne çıkmadığı ve daha çok birer teknokrat gibi davrandığı söylenebilir. Ancak, bu sürecin hemen sonrasında ortaya çıkan belediye başkanları daha farklı bir profil çizmeye başladı. 1990’ların başındaki sosyal demokrat belediyecilik döneminde daha karizmatik, baskın ve siyasal süreçlerde etkin belediye başkanları ortaya çıktı. Ankara Belediye Başkanı Murat Karayalçın’ın görev süresi sona ermeden Partisinden Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı pozisyonuna geçmesi buna örnek olarak gösterilebilir. Ancak, aynı sosyal demokrat belediyecilik furyası İstanbul Belediye Başkanı Nurettin Sözen dönemindeki yolsuzluk iddiaları ile de son buldu. 1990’ların ortalarında ise bambaşka bir belediye başkanı figürü ortaya çıkmaya başladı. Göreli olarak merkezi siyasal alanın etkisinden uzaklaşan, daha popülist politikalara yönelen, özellikle de büyük kentlerin etrafını saran gecekondu kuşağında ve gecekondu afları sonrasında ortaya çıkan yeni apartman mahallelerinin sermaye birikimi yapmaya başlayan kesimlerini siyasal olarak hareketlendirmeyi başaran bu belediye başkanlarının en önde gelenlerinden birisi Melih Gökçek’ti. Kendisinden önceki belediyelerin çok fazla yapmadığı yoksullara erzak ve kömür dağıtımı gibi sosyal yardımları, çabuk imal edilen havuz, fıskiye gibi peyzaj unsurlarını yaygın kullanmayı, noktasal ve araç odaklı ulaşım politikalarını katlı kavşaklar gibi görünen yatırımlarla belirgin kılan bir tavrı benimseyerek Ankara’da kendisine bir taban yaratmayı başardı.

1990’ların ortalarında ortaya çıkan bu belediye başkanı figürünün benzerlerini Konya’da, Kayseri’de, İstanbul’da ve daha birçok büyük kentte izlemek mümkündür. Her biri kendi bağlamında daha sonra farklı yollar izleseler de neoliberal stratejilerin baskın hale gelmeye başladığı bir dönemde aslında 2000’li yılların siyasal ve iktisadi yerel altyapısını popülist bir yaklaşımla inşa etmeye başladılar. Bu anlamda 1990’ları yerel hizmetlerin belediye şirketleri ve yaygın taşeronlaşma ile özelleşmesinin, yerel kaynakların büyük ihaleler kanalıyla ve plan değişiklikleri yoluyla belli sermaye gruplarına aktarılmasının ve tüm bunları bir şekilde kolaylaştıran aktör olarak belediye başkanının halka oyuncak, yiyecek dağıtan, tıkanan yolları katlı kavşaklarla açan popülist bir lider olarak sivrilmesinin dönemi olarak adlandırmak mümkün. Hatta bu kurulan toplumsal altyapı o kadar sağlamdır ki, becerikli bir siyasetçi olarak Melih Gökçek ve benzeri belediye başkanları 1990’lı yılların fırtınalı siyasi atmosferinde ayakta kalmayı başarmışlardır. Bunda siyasi atmosferin daha çok laik-İslamcı eksenine oturmasının da önemli payı olduğu söylenebilir. Merkezi siyaset başörtüsü gibi siyasal sorunlar ve 28 Şubat gibi süreçler yaşarken, yerelde bu tür belediye başkanları halkı dinleyen, onların sorunlarına eğilen figürler olarak algılandılar. Ancak, tüm bunlar olurken, aslında bir yandan da yeni bir belediye başkanı figürü şekillenmektedir. Bu belediye başkanına 1999 Yılında sunduğum birkaç bildiride “kent patronu” adını vermiştim. Aslında kavram “city boss” adlı kavramın Türkçeye çevirisiydi. Kent patronu, kenti noktasal müdahalelerle, günü birlik projeler ve el yordamıyla yöneten, bu yaklaşımıyla bir yandan kentte biriken rantı dağıtan planlama gibi mekanizmaları kontrol ederek kendine bağlı bir kollamacı ağ yaratan, bir yandan da kitlelere hoş görünmesini sağlayacak popülist uygulamaları sürdüren belediye başkanını ifade etmekteydi. Eski Roma’daki “ekmek ve sirk” politikasının günümüze başarıyla taşınmış bu örneğinde belediye başkanlarının halka ücretsiz ekmek dağıtması ve sürekli sirk ve benzeri gösteriler düzenlemesi de dönemin ilginç detayları arasında sayılabilir. 2000’li yılların başına gelindiğinde, bu sürecin sonunda ayakta kalabilen kent patronlarının oldukça güçlendiği, kentteki çıkar ağlarını kentsel ranta bağımlı kılmayı başardığını ve bu anlamda siyasi sürdürülebilirliklerini de sağladıklarını söyleyebiliriz. Birçok büyük kentte, 2000’li yıllar öncesinde kurulmuş ayrıcalıklı konut kooperatiflerinin, yapılan plan değişikliklerin birazcık incelenmesi durumu açıklamaya yetecektir.

2000’li yılların başında Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidara gelmesi ve kendisi de eski bir belediye başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olması ile birlikte de belediye başkanları açısından yeni bir dönem başladı. Öncelikle tüm yerel yönetim yasaları değiştirilerek belediye başkanlarının pozisyonu merkezi hükümet ve belediye meclisleri karşısında güçlendirildi. Merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki vesayeti neredeyse ortadan kalktı. Belediye başkanlarının sorun yaşadıkları her konuya ilişkin dosyaları koltuklarının altına aldıkları bu sorunların çözümü için yasa çıkarmak ya da yönetmelik değiştirmek için Ankara’ya koştukları bir dönem yaşanma başlandı. Benim için en ilginç örneklerden birisi, 2005 yılında yeni seçilmiş Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’ın elinde 5366 Sayılı Tarihi alanların yenilenmesine ilişkin yasa teklifi ile TBMM’ye gelmesi ve bu teklifin bir şekilde yasalaşmasıydı. O günlerde, Atatürk Orman Çiftliğinin Ankara Büyükşehir Belediyesine devrinden kentsel dönüşüm projelerine, devletin belediyelere aktardığı kaynaklardan büyük ulaşım projelerine kadar pek çok konuda yerel yöneticilerin kendi yetkilerini arttırmaya çalıştıkları bir süreç yaşanmaktaydı. Bu sürecin yarattığı etkiyle, mevcut kent patronları da güçlerini arttırmaya ve kendi kontrollerindeki çıkar ağlarını büyütmeye başladılar. Bunda en temel araçlardan birisi kentin çeperinde ve merkezinde yer alan, o güne kadar yasal engeller ve mahkeme kararları sebebiyle yapılaşmaya açılamayan alanların imar planı değişiklikleri aracılığıyla yapılaşmaya açılmasıydı. Kimi zaman kentsel dönüşüm alanı adı altında, kimi zaman da toplu konut projesi adı altında bu alanlarda biriken kentsel rantın paylaşımı bu tür bir güç kazanımı için önemli bir zemin oluşturuyordu. Bu durumu yine bu blogdaki diğer iki yazımda anlatmaya çalışmıştım: https://sehrekustu.blogspot.com.tr/2012/08/alan-talan-yalan-kalan-kullanimlar.html https://sehrekustu.blogspot.com.tr/2012/07/kentlesme-ve-yolsuzluk-iliskisinin.html

Ancak, 2000’li yılların sonlarından itibaren daha ilginç bir başka süreç yaşanmaya başladı. Bu süreçte aslında 2000’li yılların ortalarında gücü doruğa çıkan belediye başkanlarının düşüşü başladı diyebiliriz. Çünkü 2000’li yıllar boyunca devam eden tek parti iktidarı bir yandan belediye başkanlarının iktidarını pekiştirirken, bir yandan da merkezi yönetim düzeyinde kente ilgisi bulunan yeni aktörlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Başta Toplu Konut İdaresi ve Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı gibi büyük kurumlar hem yaptıkları yatırımlar hem de artan yetkileriyle yerel müdahale etmenin yeni araçları haline geldiler. Bu durumun, tek parti iktidarının kent patronları ve çıkar ağları dışında bir mekanizma ile yerelle ilişkilenmesinin yolunu açtığı söylenebilir. Başta dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve merkezi siyasetin önemli figürleri kendi seçim çevrelerinden başlayarak yerel üzerindeki etkilerini arttırmaya başladılar. Burada İstanbul’da Kadir Topbaş’ın kararıyla İMP (İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi) tarafından yapılan Çevre Düzeni Planının, 2011 yılı seçimleri öncesinde Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan projelerle kadük hale gelmesi ya da 2009 yerel seçimleri öncesinde yapılan yasa değişiklikleri ile bazı önemli planlama yetkilerinin merkezi yönetim kurumlarına geri alınması gibi kırılma noktalarından bahsedilebilir. Bu açıdan bakıldığında, 2010 sonrası dönemde kentlerde kent patronları ve merkezi hükümet düzeyindeki aktörler arasındaki çatışma ve çelişkilerin ciddi bir belirleyici etkisi olduğundan bahsedilebilir. Özellikle Gezi Parkı, 17-25 Aralık süreci, FETÖ darbe girişimi gibi süreçlerin tümünde siyasi gerilimin çok önemli bir ayağını belediyeler oluşturdu ve gözler belediye başkanlarına çevrildi. Hatta merkezi hükümet düzeyindeki siyasal ayrışmaların da yerele ve yerel yönetimlere ayrıca yansıdığı, bunun da resmi daha da karmaşıklaştırdığı söylenebilir. Konya gibi muhalefetin eser düzeyde bulunduğu kentlerde bile yerel yatırımlar konusunda yaşanan perde arkası çekişmeler bu durum üzerinden okunabilir.

Tüm bunlar olurken esas önemli gelişme ise, kentlere merkezi ve yerel yönetimlerin harcadığı tüm kaynaklara rağmen, kentlerin sorunlarının giderek çözümsüzleşmesi, “gerçek” kentsel ve yerel sorunların bir şekilde muhatabını bulamaması ve alışılageldik yerel yönetim yaklaşımlarının artık etkisiz kalmasıydı. Bugünün Türk kentlerine bakıldığında toplumsal, mekânsal ve iktisadi ciddi sorunların ortaya çıktığı görülmektedir. Toplumsal açıdan kentlerde üst gelir gruplarıyla alt gelir grupları arasında ciddi bir mekânsal ve kültürel ayrışma yaşanırken, kentsel demokratik temsil ve katılım kanallarının tıkanmış olması kentlilerin özellikle de genç kuşakların kentsel sorunlar konusunda seslerini duyuramamasına ve kutuplaşmaya yol açmış olduğu görülmektedir. Mekânsal açıdan bakıldığında kentlerin kamusal mekânlarının ortadan kalktığı ya da kamusal niteliğini yitirdiği, tarihi ve doğal alanlarının sürdürülebilirliğinde ciddi sorunların yaşandığı, kentlilerin yaşam kalitesi konusunda ciddi soru işaretleri olduğu görülmektedir. İktisadi açıdan da birkaç büyük kent ve sanayi üretimi hala canlı kalan kentler dışında kentlerin neredeyse tamamının inşaattan ve sürekliliğinin sağlanması zor turizm gibi sektörel gelişmelerden medet umduğu görülmektedir. Sonuçta, gelişen iletişim olanaklarıyla dünyayı izleyen, gezip gören kentlilerin yaşadıkları kentlerdeki yaşam zorlukları ve sorunlar karşısında önemli düzeyde bir tatminsizlik içerisinde oldukları görülmektedir. Bu sorunlar karşısında yerel yönetimler ve hükümetler –yer yer durumu tespit etmekle birlikte- alışılageldik yaklaşımlarını terk etmemektedirler. Hala belediye meclislerinde konuşulan yüzlerce imar planı değişikliği ile kollamacı ağlara kentsel rantlar dağıtılmakta, artan yapı ve nüfus yoğunluğu karşısında ulaşım, altyapı gibi sorunlar plansız toplu taşım yatırımları ve otomobil odaklı politikalarla çözülmeye çalışılmakta, kentsel kamusal alanlar tüketilmekte ve kentler kimliksizleşmektedir. Harcanan tüm paralara, yapılan tüm yatırımlara karşın ortada büyüyen bir hoşnutsuzluk ve keçiboynuzu hissi yaygınlaşmaktadır. Nitekim hem hükümet sistemi referandumunda büyük şehirlerden çıkan sonuçlarda hem de belediye başkanlarının istifasının ardından gelen sessizlikte bu durumun izlerin görmek mümkün.  

Sonuçta belediye başkanlarının istifası üzerindeki tartışmalar bizi kişilerin saltanatından çok aslında kentleri bekleyen yeni krizleri ve bu krizleri nasıl yöneteceğimiz konusundaki bir arayışın kenarına getirip bıraktı. Bu arayış, küresel iklim değişikliğinden gelişen teknolojiye kadar pek çok değişkenin belirleyeceği yeni bir dönemin habercisi olmak zorunda. Yirmi birinci yüzyılın yeni Kadir Topbaş’lara ya da yeni Melih Gökçeklere ihtiyacı yok. Kentlerimizin sorunlarını çözmek, kentlilerin mutlu yaşadıkları kentler oluşturmak için kent patronlarına değil, adını hafızamızı zorlasak da hatırlayamayacağımız, işine toplu taşım ya da bisikletle giden, ailesine vakit ayıramadığından dert yanan değil, ailesiyle birlikte kentsel kamusal alanlarda eğlenen yeni tür belediye başkanlarına ihtiyacımız var. Bu belediye başkanı türünün temel ilkelerini de yine bu blogda ele almaya çalışmıştım: https://sehrekustu.blogspot.com.tr/2014/03/yirmibirinci-yuzyilin-belediye-baskani.html


Bu belediye başkanları artık birer şahıs ya da karizma sahibi siyasetçiden çok, siyasetçi kimliği olsa da, kenti bir yaşam alanı olarak ciddi bir uzman ekip ve teknolojik birikimle, etik temelde bilimsel yaklaşımlarla yöneten ve her şeyden önce çoktan unutulan sosyal adalet ilkesini önceleyen bir yaklaşıma sahip olmalı. Esasen tarihsel olarak, bir kenti var edenlerin belediye başkanı değil o kentte yaşan kentliler olduğu ve kentin de kentiler sayesinde önemli olduğu şeklindeki bir anlayışı yaygınlaştırmak belediye başkanının en önemli görevi olmalı. Bu tür bir başkana alışkın olmayabiliriz. Biz, her yere yetişen, devasa ihaleleri ve çılgın projeleriyle gündeme gelen, milyonlarca takipçisiyle sosyal medyada lüzumlu lüzumsuz her konuda görüş beyan eden başkanlara alıştığımızı zannedebiliriz. Naif gelse de ben yine de yaşanabilir bir kentte yaşamaya daha hızlı alışacağımıza inanıyorum. Ya da inanmak istiyorum.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Kentleşme ve Yolsuzluk İlişkisinin Değişen Doğası: Adam Çalı(şı)yor!


Mezun olup belediyede şehir plancısı olarak göreve başladıktan hemen sonra şahit olduğum bir olayı anımsıyorum. Benden daha kıdemli mesai arkadaşlarım kendi aralarında bir başka belediye çalışanından gıyabında “çok dürüst adamdır” diye bahsediyorlardı. Bu yorumu duyan ve yaşı emekliliği çoktan aşmış bir başka ağabeyimiz tepki göstermişti bu yoruma: “Dürüstlük bir meziyet değil, herkeste olması gereken bir özelliktir. Dürüstlük olmazsa başka hiçbir niteliğin anlamı yoktur”! Belli ki bundan on beş yıl öncesinde yolsuzluk, etik kurallar çok ciddi bir değişimden geçiyordu. Aslında bu değişim hala da devam ediyor. Kentleşme ve yolsuzluk ilişkisi bir süreç olarak değişen toplumsal koşullar çerçevesinde yeniden tanımlanıyor.

Aslında tarih boyunca yolsuzluğun kentsel yaşamla içi içe olduğu söylenebilir. Göçebe toplumlarda da yolsuzluğun izlerini görmek mümkün olmakla birlikte kentsel yaşama geçilmesiyle birlikte yolsuzluğun daha yaygın ve kitlesel bir eylem halini aldığında sosyal antropologlar uzlaşmaktadır. Kentsel yaşamla birlikte gelişmiş bir kamusal alanın ve kamu gücünün ortaya çıkması, iş bölümünün çeşitlenmesi, uzmanlaşmanın derinleşmesi, kaynakların ve artı değerin tekelleşmesi, iktidarın inanç sistemleriyle birlikte kurumsallaşması gibi sebepler bu temel farklılığı ortaya çıkarmaktadır.

Modernist gelenekle birlikte yolsuzluk tüm yönetsel, iktisadi ve sosyal süreçlerin gölgesi konumunda olan bir enformel alanın kaçınılmaz unsurlarından birisi halini almıştır. Modern toplumlarda yolsuzluk ikili bir değerlendirmenin konusudur. Bir yandan yolsuzluk mekanizmaları belli bir düzeyde temsili demokrasilerin yurttaşlara vaat ettiği hakların elde edilmesinde, serbest piyasa mekanizmasının işlemesinde olumlu bulunurken bir yandan da kamu yararının ya da ortak çıkarların önünde bir engel, serbest piyasa mekanizmasının işlemesini kesintiye uğratan ya da etkinliği ve verimliliği azaltan bir unsur olarak değerlendirilebilmiştir. Bu değerlendirmede farklı yaklaşımların ortaya koyduğu etik kavramsallaştırması etkilidir.

Yine de, bu fikir ayrımlarına karşın tüm hukuk ve inanç sistemlerinde yolsuzluğun belli biçimlerinin kınanmasında ortaklaşılıyor gibi görünmektedir. Rüşvet, adam kayırma, irtikap, zimmet vb. gibi eylemler uluslararası alanda olumsuz değerlendirilmekte kimi zaman da suç kabul edilmektedir. Sosyal bilimler alanında da bu tür eylemlerin sebepleri ve mekanizmaları üzerinde alanın yöntemsel kısıtlılıklarına rağmen çeşitli çalışmalar yapılmaktadır.

Her ne kadar kısıtlı da olsalar sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalar son dönemde yolsuzluğun pratiği ve meşrulaştırılmasına ilişkin çok temel bir dönüşüm içerisinde olduğumuzun ip uçlarını ortaya sermektedir. Küreselleşme olarak adlandırılan süreçte alışılageldik tüm kalıplar gibi yolsuzluğun pratiği, meşruluğu, nasıl algılandığı, neyin yolsuzluk sayılıp neyin sayılmayacağı gibi bir çok konuda ciddi farklılaşmalar ortaya çıkmaktadır. Çok ölçekli, çok aktörlü, çok kültürlü bir dünyanın hızlı devinimi karşısında küresel alanda aynı hızda ortak etik bir temelin oluşturulamaması yolsuzluk kavramının içeriğini hızla değiştirmektedir. Bu değişimden en çok ve başta etkilenen de kentsel alanın ta kendisi olmaktadır.

Geleneksel olarak “rüşvet alan belediye ya da tapu görevlisi” imgesi ile zihinlerde canlanan yolsuzluk kavramı belli bir süreçte ortaya çıkan “yeni” tür yolsuzluklarla neredeyse meşrulaşır hale gelmiştir. Yeni tür yolsuzluk bir çok farklı niteliğe sahiptir. Her şeyden önce kamusal alanda devletin rolünün küçülmesi ve sivil toplum inisiyatifleri ile paylaşılır hale gelmesi yolsuzlukların büyük bir kısmının sivil toplum alanına kayması sonucunu doğurmaktadır. Tanım icabı “kamu yararına” olması beklenen sivil toplum örgütlerine ilişkin yolsuzluk haberlerinin yoğun bir biçimde medyada yer alması bu tür bir dönüşümü doğrular niteliktedir. Bununla birlikte ulus devletin aşınması ve ulus aşırı sermayenin yerel aktörlerle birlikte hareket eder hale gelmesi de yolsuzluğun farklı türlerini ortaya çıkarmaya başlamıştır. Bu yeni yolsuzluk türleri bir yerde “yarışan ve rekabet eden kentler ve yerleşimler” kavramları ile de desteklenmektedir. Bir yerleşimdeki yerel yöneticilerin uluslar arası alanda ses getirecek bir etkinlikte yer alabilmek için yapabilecekleri ciddi anlamda yolsuzluklara gebe süreçleri rahatlıkla üretebilmektedir. Son olarak bilişim teknolojisindeki gelişmelerin iktidarın merkezileşmesi ve otoriterleşmesi için kullanımı da benzer biçimde yolsuzluk süreçlerini dönüştürmektedir. Örneğin bir belediye başkanının kent bilgi sistemlerini kullanarak arazi spekülasyonunu yönlendirmesi sık rastlanan yolsuzluk biçimlerindendir.

Esasında yolsuzluk pratiklerinde dört temel açıdan dönüşüm yaşanmaktadır. Birinci olarak yolsuzluğun bireysel bir eylem olmaktan çıkıp kolektif bir eylem alanı olmaya başladığı görülür. İkinci olarak yolsuzluğun yoğun biçimde sivil toplum alanına kaydığı ve kurumsallaştığı söylenebilir. Üçüncü olarak yolsuzluğun yerel kaynakların küresel sermaye birikimi ile eklemlenmesinde alternatif bir yol olmaya başladığı ifade edilebilir. Son olarak tüm bu unsurları etik açıdan tarif edecek ve uzlaşmaya dayalı ortak doğrularla karşılaştıracak bir çerçevenin yokluğu ortaya konabilir. Bu dört unsurun varlığı bir yandan da toplumların gerçeklik kavrayışını derinden etkilemektedir. Yolsuzluğun tarifinin giderek zorlaştığı ve yolsuzluğun daha kitlesel ve kurumsal hale geldiği bir ortamda yolsuzlukla el değiştiren kaynakların miktarı çarpıcı biçimde artmaktadır. Bunun sonucunda toplumsal düzeyde gerçekleştirilen tüm proje ve faaliyetler kuşku ile karşılanmakta, medyanın da zaman zaman parçası olduğu bir yolsuzluk ağı komplo teorilerinin yaygın kabulünü getirmektedir.

Böylesi bir ortamda kentsel alanla yolsuzluk ilişkisini tanımlamak da giderek zorlaşmaktadır. Sanayisizleşen, neo-liberal politikaların etkisiyle kutuplaşmaların, çatışma ve yarılmaların yaşandığı işsizliğin ve yoksulluğun arttığı kentlerde, kent yönetimlerinin olası tüm araçlarla yolsuzluk da içermesi olası tüm süreçleri meşrulaştıracak propaganda stratejileri izlemeleri, kentleri yolsuzluk açısından çok daha sorunlu alanlar haline getirmektedir. Kentsel siyasetin geleneksel siyasal kategorilerden bağımsızlaşan kişisel karizma ve liderlik gibi unsurlarla belirlenmeye başlaması da bu süreci güçlendirmektedir. Artık etik ve doğru olan yerel siyasetçilerin ve kent yöneticilerinin kişisel karizma ve aurası çerçevesinde belirlenmektedir.

Artık geleneksel etik kurallar ve yolsuzluk tanımlarının yetersiz kaldığı açıktır. Daha devingen, pragmatik koşullara uygun çözümleri içeren ve bireylerin eğitim sürecinde içselleştirdiği bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yaklaşımın belediye başkanının etik kuralları ihlal ederek değil etik kurallara uyarak seçileceğini, teknik insanın takdir hakkını adil biçimde kullanarak toplumsal saygınlığı elde edeceğini kabulü ile ortaya çıkabilir. Bu kabulün bir birey tarafından içselleştirilmesi ise belki de tüm bir eğitim alanını kapsıyor.

İlköğretim sıralarında zararlı olan tüm şeyleri içtenlikle “zararlı” olarak kabul eden, resim derslerinde ormanları kesen, çevreye zarar veren kişileri “kötü” olarak çizen, hayallerindeki kenti daha yeşil betimleyen küçükler nasıl bir süreçten geçerek yolsuzluk süreçlerinin faydacı tarafı haline geliyorlar? Belki de asıl incelenmesi gereken bu...

2 Kasım 2011 Çarşamba

KENTLERİMİZ NASIL DÖNÜŞTÜRÜLECEK: YENİ BİR TALAN DALGASI MI YARATICI YIKIM MI?

Yrd. Doç. Dr. SavaŞ Zafer Şahin, Y. Şehir Plancısı, Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi

“…eğer bir mimar bir ev yapar ve bu ev sağlam olmadığı
için yıkılır da sahibi ölürse, o mimar ölümü hak eder.”

Hammurabi Kanunlarından, M.Ö. İki binler

Van depremi, son otuz yıldır yürürlükte olan şehircilik ve yapı sistematiğimize olan zemini çürük güven duygumuzu, vurdumduymazlıktan inşa edilmiş fani sığınaklarımızı yerle bir etti. Kentlerimizi planlama ve inşa şeklimizin, afetler karşısındaki toplumsal işbölümümüzün derinlemesine sorgulandığı bugünlerde hükümet, tüm kentlerimizin bir yıkma-yapma ve dönüşüm sürecine tabi tutulacağını, bunun gerekirse siyasi ikbal bahasına gerçekleştirileceğini ilan etti. Birkaç ay içerisinde, depreme dayanıksız binaların yıkımı ve yeniden yapımını örgütleyecek, kaynağını sağlayacak ve yapı sistematiğini yeniden düzenleyecek bir mevzuat değişikliği paketinin Meclise sevk edileceği rivayetler arasında. Modernist söylemin dağarcığından bakılırsa bir tür yeni “yaratıcı yıkımın” eşiğinde olduğumuzu düşünebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti tarihini kentsel rant ile siyasal mobilizasyon süreci arasındaki ilişki üzerinden ele almak bunun ilk olmadığını, başlangıçta yaratıcı yıkım söylemiyle başlayan böylesi süreçlerin çoğunlukla kitlesel talan hareketleri ile sonuçlanabildiğini göstermektedir. Kentsel ranttan kimin pay alacağının belirlediği yeniden bölüşüm stratejisiyle şekillenen siyasi örgütlenmelerin, iktidara gelmek için uyguladıkları popülist politikalar, bir yandan üretim değil kentsel rant odaklı bir iktisadi modeli körüklerken bir yandan da Türk siyasi yaşamının ana hatlarını belirlemiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda, çok partili yaşama geçişten hemen sonra, Turgut Özal’lı yıllarda ve 1999 depremi sonrasında bu tür süreçlerin izlerini sürmek mümkün görünmektedir.

Daha cumhuriyetin kuruluş yıllarında Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı eski İzmit Mebusu İsmail Ziya Bey ve Amerikan kökenli “Osmanlı-Amerikan Developman Şirketi” gibi aktörlerin yeni Başkent Ankara’nın imar ve inşası için imtiyaz sahibi bir şirketin kurulmasını, bu şirketin finansmanının da altyapı ihaleleri ve arazi değeri artışlarıyla karşılanmasını önermeleri gibi girişimler kamuoyunun cumhuriyetin kuruluşunda kentlerin yaratıcı yıkımından elde edilecek değer artışları konusundan haberdar olduğunu göstermektedir. Nitekim Ankara’nın başkent ilan edilişinden çok partili yaşamın başlamasına kadar geçen sürede, Ankara Kentinde önce planlı olarak başlayıp daha sonra giderek parçacılaşan yaklaşımlarla bu değer artışının başta cumhuriyetçi kadrolar olmak üzere belirli kesimlerin sermaye birikimi oluşturması için kullanıldığı görülmektedir. Ankara deneyimi kısa sürede tüm Anadolu kentlerine yayılmış, ulus-yaratmanın azmi yaratıcı yıkımın küllerinden doğan kentsel ranta dayalı bir sürece dönüşmüştür.

Çok partili yaşama geçişle birlikte kentlerde yürütülen yaratıcı yıkımın doğal dinamikleri değil araçları değişmiştir. Anadolu’da cumhuriyetin oluşturduğu altyapı üzerinde filizlenen tarım ve ticaret sermayesi ile bu unsurların siyasal karşılığı olan Demokrat Parti iktidarı kentlerde otoriter müdahalelere dayalı bir yaratıcı yıkım sürecini gündeme getirmiştir. Bu süreç Başbakan Adnan Menderes’in karizmasının bir uzantısı olarak gerçekleştirilen 1956 İstanbul imar operasyonlarında görünür hale gelirken, işlek caddelerin kenarında ve kent merkezlerinde hâkim yapı tarzı olan çok katlı apartmanların yapımı ile simgeleşmiştir. Demokrat Parti ile başlayan ve 1980’lere kadar devam eden bu süreçte Türkiye kentleri apartmanlardan oluşan yoğun bir kentsel dokuyla ve gecekondu mahalleleriyle çevrelenmiştir. 1950’ler ve 1980’ler arasındaki bu dönemde siyasal mobilizasyon stratejilerinin temelinde kollamacı ve himayeci ilişkilerin yer alması sürecin siyasal örgütlenme boyutunu inşa etmiştir.

24 Ocak kararlarıyla başlayan ve Turgut Özal’ın neo-liberal politikalarıyla devam eden, Adapazarı Depremi ile noktalandığını varsayabileceğimiz süreç ise kırdan kente göçün simgesel yapı formu “gecekondu” üzerinden yürütülen bir yeniden bölüşüm mekanizmasını harekete geçirmiştir. İmar planlama ve yapı denetiminin tüm unsurlarıyla imar aflarına ilişkin yetkilerin belediyelere devredildiği bu dönemde cumhuriyet tarihinin en kapsamlı yaratıcı yıkım süreci yap-satçılar eliyle gerçekleşmiş, ıslah imar planları adı verilen çağdaş şehircilikten uzak, düşük kentsel mekân standartlarına sahip yaklaşımla gecekondu mahalleleri apartmanlara dönüşmüştür. Türk siyasi yaşamında genellikle göz ardı edilen bu dönüşümün aktörlerinin sosyolojik dönüşümü ve muhafazakârlaşarak siyasal yapıya eklemlenme biçimleri hala tam olarak aydınlatılamamışsa da bugünün iktidar yapısının bu süreçle şekillendiği inkâr edilemez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Adapazarı depreminin bir anlamda 1999 tarihine kadar kentsel rant – siyaset – yapılaşma düzenini derinden sorgulamaya açması ise sistemin kendini yenilemesi yerine iktidarın el değiştirmesini getirmiştir. Geçen on yılı aşkın sürede yapı denetiminde ve inşaat süreçlerinde kısmi iyileştirmeler sağlanmışsa da afet ve kriz yönetiminde, kent planlamasında bütünsel ve sistematik bir yapı değişikliğine gidilememiştir. Kentlerde biriken rantın gecekondu mahallelerinin ve kent çeperindeki boş arazilerin küresel sermaye ile ilişkili orta ve büyük ölçekli sermaye gurupları tarafından yürütülen dönüşüm projeleri aracılığıyla yeniden bölüştürüldüğü bu dönemde geçmiş dönemlerin talanının tortularını taşıyan yapı stokuna yapısal ve bütünsel müdahalelerde bulunulmamıştır. Önümüzdeki dönemde de bu durumun düzeltilebilmesi için otoriter çıkışlardan çok yaratıcı estetikle katılımcı süreçleri bir araya getirerek kentleri birer kentsel rant mekanizması olarak değil yaşama mekânı olarak dönüştürecek yenilikçi yaklaşımlara ihtiyacımız var. Aksi takdirde gerçek dönüşümü ihmal eden yeni bir talan dalgasıyla karşı karşıya kalabiliriz.