Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

3 Ağustos 2016 Çarşamba

FETÖYÜ İMAR RANTLARI MI BESLEDİ?


15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, darbe girişiminin odağında bulunan FETÖ/PDY üzerinde çok geniş çaplı bir soruşturma ve tartışma süreci başladı. Bu tartışma süreci toplumun belli kesimleri için yeni görünse de aslında FETÖ’nün toplumsal alandaki yayılımı, siyasi, iktisadi ve kültürel etkileri konusunda uyarılar çok uzun zamandır yapılıyordu. Bu uyarıların neden dikkate alınmadığı ya da göz ardı edildiği daha çok uzun yıllar tartışılacak. Ancak, bulunduğumuz noktada en önemli konuların başında, FETÖ’nün özellikle son yıllarda bu denli büyük bir güce nasıl ulaştığı geliyor. Bir terör örgütü olarak hangi sermaye birikim süreçlerini yönettiği, finans akışının nasıl sağlandığı gibi soruların yanıtlarının verilmesi gerekiyor. Ancak bu şekilde ülkeyi iç savaşın eşiğine kadar getiren bu darbe girişimini başlatan terör örgütünün tam olarak etkisiz hale getirilmesi sağlanabilir.

FETÖ’nün faaliyette bulunduğu her alanda, iki temel sosyal davranış biçimini bir araç olarak kullandığı görülmektedir. Bunlardan birincisi, özellikle muhafazakâr ve İslami ideallere dayalı olarak oluşturulan muğlâk bir söyleme dayalı “hizmet” olarak adlandırılan yatırım ve girişimlere taşra’dan, gecekondu mahallelerinden ve yeni muhafazakâr orta sınıftan yardım adı altında destek toplanmasıydı. Toplanan bu desteğin nasıl kayıt dışı tutulduğu, nasıl belli sermaye gruplarının oluşum sürecinde kullanıldığı konusu rahmetli Uğur Mumcu’nun uyarılarından başlayarak birçok defalar deşifre edildi, ayrıntısıyla açıklandı. Mütedeyyin ve geleneksel değerlere kendini yakın hisseden kesimlerin yardım duyguları başka birçok olayda olduğu gibi zekât ve sadaka adı altında istismar edildi. Hem de bu istismar kitlelere, kolaylıkla reddedilemeyecek biçimde, yurt dışında açılan ve Türkiye adına bir nevi manevi cihat icra ettiği iddia edilen okullar, bilim, teknik gelişim, eğitim ve hatta uzun yıllardır Türk-İslam sentezinin sloganlarından “batının tekniğini almak ama ahlaken İslama ve geleneksel değerlere bağlı kalmak” formülünün canlı örneği olarak kabul ettirildi. Sonuçtaysa ortada kayıt dışı, denetlemeyen, nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir sermaye birikim süreci bulunmaktaydı.

İkinci olarak, bu sermaye birikim sürecinin kullanımı yoluyla toplumdaki diğer sermaye birikim süreçleriyle ilişkilenmek, bunun için de çok yaygın bir çıkar kollama ve hami-adamı ilişkileri ağı kurulması söz konusuydu. Zaten, Türk toplumu gibi geç sanayileşme sürecinde kollamacı ve kayırmacı ilişkilerin yoğun biçimde devam ettiği bir toplumda bu çok da zor olmadı. İlk başlarda devlet kademesindeki yükselmeler gibi konularda kollamacı ağların oluşması ile başlayan bu süreç, giderek farklı sektörlerde birbirini kalkındıracak ayrıcalıklı çıkar ağlarının oluşmasına doğru evrim geçirdi. Devlet içerisindeki FETÖ kollamacı ağı ile iktisadi sektörlerdeki kollamacı ağlar arasında da çok ciddi bir eklemlenme görülmekteydi. Bu eklemlenmenin ara kesitinde FETÖ’nün bu derece etkili olmasını sağlayan düşünce odakları inşa edilmekte, siyasi olarak belli kesimlerden bir koalisyon inşa edilerek ayrıca siyasi ve kültürel bir güç mekanizması devşirilmekteydi. Burada medya, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerden oluşan bir yapı, FETÖ’nün kollamacı ağlarının meşruiyetini sağlayacak zemini oluşturmaktaydı. Bir dönemin Abant toplantılarından Türkçe Olimpiyatlarına kadar birçok ritüel, törensellik ve girişim bu tür bir çabanın ürünü olarak görülebilir. Üretilen “hizmet” miti toplumdaki birçok kesim için etkili oldu, başta siyasiler olmak üzere akademisyenler, medya mensupları ve her kesimden insan farkına bile varmadan oluşan halenin etkisine kapıldılar. Burada, kurulan ilişkilerin ve etkilenmenin düzeyi ve şiddeti sempatiden başlayarak işbirliğine kadar giden bir yelpazeye yayıldı. Tabiri caizse tam olarak at izi it izine karıştı.

Bu süreçte, bir şehir plancısı, mekânla ilişkili olarak siyaset ve kamu yönetimini inceleyen bir akademisyen olarak en çok ilgimi çeken meselelerden birisi kaçınılmaz olarak FETÖ türü bir yapılanmanın Türkiye’de kentler ve kent planlama ile ilişkisi oldu. Bu anlamda bazı noktalara temas etmenin yaşamsal olduğunu düşünüyorum. Son on-on beş yılda kalkınmanın temel dinamiklerinin inşaat sektörü üzerine inşa edildiği, imar planı değişikliklerine, kentsel dönüşüm projelerine ve büyük projelere dayalı bir kalkınma modelinin uygulamaya konduğu çokça ifade edildi. Hatta bu yaklaşımın kaçınılmaz bir sonucu olarak ülke içerisindeki ulusal sermaye birikim süreçlerinin İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerin kentsel rantından pay almaya doğru yöneldiğine de değinildi. Neredeyse tüm sermaye gruplarının bir şekilde İstanbul’daki kentsel projelerde yer alması bunun temel göstergelerinden birisi olarak kabul edildi. Ancak, bu süreçte, kentsel rantın dağıtımındaki mekanizmaların nasıl kurgulandığı hep bir tartışma konusu olarak kaldı. Yine de, büyükşehirlerde yapılan imar planı değişiklikleriyle oluşturulan rantın belli gruplara aktarıldığı, bu grupların bir kısmının çoğunlukla belli cemaatlere mensup olduğu kuşkusu ifade edildi. Elde edilen rantın bir kısmının bu cemaatlere ait okul, yurt ve diğer tesislerin yapımında kullanılacağı söylemi bu rant dağıtım mekanizmasının meşruiyetini oluşturdu. Özellikle büyükşehirlerin çeperlerindeki yeni gelişme alanlarında, kimi zaman da kentin meskun mahallerinden yalıtılmış yeni yaşam alanlarının oluşturulmasında bu mekanizmalara başvuruldu.

Kuşkusuz bu süreçlerden yararlananlar sadece FETÖ ile sınırlı değildi. Neredeyse tüm cemaat yapıları, imar planı değişiklikleri ile yaratılan bu ranttan bir şekilde yararlandı. Çünkü kimlik siyasetinin kazananları imar rantının şampiyonları olarak görüldüler. Ancak, FETÖ’yü ilginç kılan iki ayrı unsura değinmek gerekiyor. FETÖ’nün hareket alanının genişliği dolayısıyla yerel yönetimler ve çeşitli kamu kurumlarının, kamunun tasarrufundaki çeşitli arazilerin FETÖ ile bağlantılı vakıf, dernek, okul, üniversite ve benzeri kurumlara tahsisi ve kiralanmasında önemli rol oynadıkları görülmekte. Bunun sonucunda farkında olunmadan kentsel kamusal mekânların önemli bir kısmının kaybedildiği de söylenebilir. Çünkü bu tahsis yapılan ya da kiralanan arazilerin bir kısmının kaynak yaratmak için FETÖ tarafından kullanıldığı iddialar arasında bulunuyor. Hatta devlet tarafından çeşitli kamu kurum ve kuruluşları için ülkenin dört bir yanında yapılan kiralama işlemlerinde de bu tahsis edilen araziler üzerinde yapılan yapıların kullanıldığı darbe girişimi sonrasında hükümet üyeleri tarafından da dile getirildi. Tabi, bu arazi tahsislerinin yanı sıra, yerel yönetimlerin temizlik ve güvenlik hizmetleri gibi konulardaki devasa ihaleleri yoluyla FETÖ’ye kaynak aktarılmasına aracı olup olmadığı konusu da önemli bir soru işareti oluşturuyor.

Ancak, dikkate alınması gereken diğer bir önemli nokta, FETÖ’nün oluşturduğu iktisadi yapılanmanın küçük ve orta büyüklükteki işletmeler, özellikle de inşaat sektörü firmaları ile ilişkisi üzerinden ortaya çıkmakta. Son on yılın kalkınma politikaları hükümet ile ilişkili özellikle bazı büyük inşaat gruplarının ortaya çıkmasını sağlarken orta ve küçük ölçekli inşaat firmalarının bocalamasına sebep oldu. İhtiyacın üzerinde yapı stoğu oluşturulması ve ihtiyaç fazlası stoğun önemli bir kısmının lüks konutlar tarafından oluşturulması, kırılgan sermaye yapısına sahip bu aktörleri yeni arayışlara yöneltti. Daha önce farklı sektörlerde örgütlenmiş olan FETÖ, inşaat sektörü içerisinde de bu küçük ve orta ölçekli aktörler üzerinden ciddi bir örgütlenme sağlama olanağına kavuştu. Yine bu firmaların yeni gelişmekte olan Anadolu kentlerinde imar rantları üzerinden ciddi birikimler yaptıkları görülmekte. Bu birikimlerin önemli bir kısmı, inşaat malzemesi üreten, satan ve müteahhit firmalar arasında FETÖ tarafından organize edilen önemli bir kollamacı ağ oluşmasına sebep oldu. Bu kollamacı ağın, yerel yönetimler aracılığıyla yapılan imar planı değişiklikleri yoluyla imar rantlarından ciddi oranda yararlandırıldıkları söylenebilir. Peki bu imar rantlarından elde edilen kaynaklar nerelerde kullanıldı?

Bu kaynakların öncelikle FETÖ’nün etki alanını genişletmek için kullanıldığı görülüyor. Oluşturulan kollamacı ve kayırmacı ağın piyasa aktörlerine sağladığı ayrıcalıkların farkına varan küçük sermayedarların önemlice bir kısmı bu ayrıcalıklara ortak olabilmek için ağa dahil oldular. Tabi bu süreçte devlet, yargı ve kamu kurumları içerisinde örgütlenen FETÖ’nün imar rantlarından yararlanmayı kolaylaştıracak düzenleyici güç kullanımını da sağladığı söylenebilir. Devlet içerisindeki yapılanmanın ve sermaye birikim sürecindeki aktörlerin bu anlamda iç içe geçen ilişkiler geliştirdiği görülüyor. Kurulan stk’ların etkinliklerinde ve kadrolarında bu ilişkilenme somut bir şekilde izlenebilmektedir. Önemli sorulardan birisi bu iç içe geçişin nasıl deşifre edileceğidir. Çünkü, kentlerin son yıllardaki gelişim sürecinde, alınan gelişim kararlarının çok önemli bir kısmının, farklı cemaatler için yapılan imar planı değişiklikleri ile örtüştüğü görülmektedir. Bu süreçte, farklı teknik meslek dallarına mensup mühendis, mimar, şehir plancılarının kurdukları serbest büroların birer paravan niteliği taşıyıp taşımadığının sorgulanması gerekmektedir. Özellikle son yıllarda büyükşehirlerde çok hızlı bir şekilde palazlanarak kentlerin girişlerindeki simgesel projeleri gerçekleştirecek düzeye gelen bu tür mühendislik bürolarının bu ayrıcalıkları nasıl elde ettikleri çok önemli bir sorudur. Burada en büyük tehdit, yerel yönetimlerin imar planı değişiklikleri ile getirdikleri yüksek yapı ve nüfus yoğunluklarının standart birer uygulama ve kazanılmış hak olarak sürdürülmesidir.

Şu an için darbe girişimini ordu, emniyet ve yargı içerisinde hangi odakların yaptığı, darbe girişimine hangi kamu görevlilerinin destek verdiği ve FETÖ üyesi oldukları yönünde bir süreç işlemektedir. Bu kapsamda OHAL ilan edilerek sürecin derinleştirildiği görülmektedir. Böylesi büyük bir olay sonrasında bu tür süreçlerin yaşanması kaçınılmazdır. Ancak, kamu yönetimindeki süreçlere odaklanılırken, özel sektörde FETÖ’nün kaynaklarının çok önemli bir kısmını oluşturan imar rantları unutulmamalıdır. Yakın zamanda Ankara’da “parsel parsel” konusunda tartışmalara konu edilen bu kaynağın toz duman arasında yangından mal kaçırır misali el değiştirmemesi için de gerekli önlemler alınmalı, gerekirse imar planı değişikliklerine sınırlandırma getirilmelidir. Zaten, çok büyük bir kısmı mahkemelere konu olan bu imar planı değişikliklerinin imar kanununa, şehircilik ilke ve esaslarına uygun olmadığı defalarca ortaya konmuştur.

Yakın tarihte sarsıcı ve dehşetengiz birçok olayı peş peşe yaşadık. Bu olayların önemli bir kısmı, yakın geçmişte ülkede yürütülen siyaset ve kamu politikalarının, devlet idaresinin yanlışlıklarını çok büyük bedeller ödeyerek öğrenmemize sebep oldu. Bu olayların en son halkasıdır darbe girişimi. Bu yazıyla imar rantıyla palazlanan tek yapının FETÖ olduğunu iddia etmek çabasında değilim. İşin doğrusu, çağdaş kentleşme ilkelerine uygun olmayan imar planı değişiklikleri yoluyla, imar ve inşaat rantı üzerinden belli kesimleri zenginleştirerek bir kalkınma süreci kurgulamanın bize ödeteceği bedellerin sadece bozulan şehir siluetleri, yetersiz kentsel altyapı ve sosyal kutuplaşma ile sonuçlanmayacağını görmek gerekli. İmar rantı ile palazlanan ve bunun getirdiği güce bağımlı hale gelmiş sermaye sahipleri ve güç odakları toplumdaki iktidar yapısını ve devlet düzenini sarsacak girişimlerde bulunabilir. Kerameti kendinden menkul, kayırmacı ve kollamacı ağların, denetim dışı ve kayıtsız sermaye birikim sürecinin serseri mayın etkisinin sadece kentleri ve ekonomiyi değil, günün birinde hepimizin yaşamını tehdit edebileceğini anlamalıyız…




1 yorum:

Atila Çınar dedi ki...

Zafer Hocam kaleminize sağlık.
Bu arada işin buralara varacağını sürekli yazan çizen, yaşayan yaşamayan herkesin hakkını da vermek lazım (sizin Uğur Mumcu'nun hakkını verdiğiniz gibi).
Hizmet, topluma maliyeti ne olursa olsun hizmet anlayışı toplumumuzda çok yaygınlaşmış vaziyette ne yazık ki.
Bir örnek: Yenimahalle'ye teleferik yapıldı. Yapılırken küçük de olsa bir meydan yok edildi, ağaçlar kesildi, sokaklar dikilen dev direklerle çıkmaz sokaklara dönüştürüldü, üst katlarda yaşayan insanların teraslarının, balkonlarının üzerinden 30 saniyede bir 'yolcu taşıma aracı' geçirilmeye başlandı. Üstelik trafik yoğunluğunun azalmasına da beklenen katkı sağlanamadı. Şehir plancılar, mühendisler, mahalleyi düşünenler olarak yapım aşamasında karşı çıktığımızda, bir çok mahalleli 'hizmet gelmesini istemiyor musunuz' diyerek suçladılar bizi.
Yani 'hizmet' olsun da, maliyeti ne olursa olsun düşüncesi hakim olmuş durumda ne yazık ki. Ama siz, biz yılmadan doğruları anlatmaya devam edeceğiz.
Saygılarımla.