Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

kent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2020 Cumartesi

BİR BAŞKADIR... BENİM ANKARAM

 

Bütün dünyanın, sonu ve akıbeti meçhul bir hastalığın cenderesinde sıkıştığı şu günlerde, kısa bir süre de olsa paralı bir internet kanalının yayımladığı bir dizi bir şekilde toplumun bütün kesimlerinin dikkatini çekti. İlginçtir, daha önce abartılı cinsellik ve şiddet kullanımı, hayatın her alanına ilişkin tartışmalı görüşlerin ve tabuların inandırıcı bir şekilde paketlenerek sunulması gerekçeleriyle siyasi ve felsefi tartışmalara, komplo teorilerine konu olmuş bu mecranın beklenmedik şekilde bize bizi bizle gayet iyi bir şekilde anlattığı duygusu yayılıverdi. Herkes sanki bu diziyi bekliyormuş gibi çözümlemelere, değerlendirmelere girişti. En kısası üç saat süren, tiplerin birbirini dakikalarca kestiği ağalı, marabalı, sosyeteli, kadın sömürülü, lümpen demogojili standart Türk dizilerinin yanına konduğunda, estetik düzey ve anlatım örgüsü açısından gayet ilgi çekici bulunan bu iş, en başta hepimizi beklemediğimiz bir yerden, isminden vurdu.

İkinci Dünya Savaşı Sonrasının Batıda hala izleri görülen iyimserlik nostaljisi neyse, 1970’lerin bizde yarattığı anlaşılmaz ütopik nostalji duyguları da biraz Yeşilçam görüntüleri, biraz Beyaz Kelebekler, biraz da Ayten Alpman’ın “Bir Başkadır Benim Memleketim” şarkılarıyla gelir. Meyhanelerde eller havaya yapılırken de, yurt dışında memleket özlendiğinde de her kesimden insan bu şarkıyla hem umut bulur hem de hüzünlenir. Aynı nostaljinin kaynağı olan yıllarda Batı’da komünist avcılığının ve Amerika’da Mc Carthy döneminin, bizde de şiddetli ideolojik çatışmaların, darbelerin ve siyasi arayışların üstünü bir çırpıda örtüverir “Bir Başkadır Benim Memleketim”. İnsani bir ihtiyaçtır da bu. Tarihi kimse olduğu gibi yutup sindiremez, insan olarak umutla yaşamaya devam edebilmek, insana inanabilmek için duygularla bezenmiş bir duyular maskesini hissiyatımızın üzerine geçirme ihtiyacı duyarız. Her toplum bunu kendince yapar. Biz hareketli ve neşeli gibi görünen melodilere, sözlere hüzün giydirerek yaparız bunu. Nazım Hikmet’in de dediği gibi “hüzün ki en çok yakışandır bize/belki de en çok anladığımız”. Bir başkadır bu sebeple bizi en zayıf yerimizden, hazan ve hüzünden yakaladı. Dizinin çekildiği mevsim sonbahar, dizinin bizi içine çektiği iklim açıkça hüzündü.

Dizi, İstanbul’da geçen iç içe geçmiş farklı dünyalara ait hayatları, içindeki insanların kesişmelerini anlatırken, beklemediğimiz bir gerçekçilikle ekranı bize, etrafımızdakilere, tanıdık ve bildiklerimize tutulmuş bir aynaya dönüştürürken bunu aslında sandığımız kadar çok yapmadığımız bir şeyden tutturarak yaptı. Karakterler, yaşadıkları kentteki sınırlı yolculuklar dışında sabit mekanlarda, uzun uzun konuşuyorlar. Dura düşüne, birbirini bekleyerek, ötekini dinleyerek ve hatta bakışarak. Biz kendimizi biliyorsak bu toplum ve insanları böylesi konuşmaları sadece tiyatroda, sinemada görür. Evde, okulda, işte, televizyon programlarında tam tersiyizdir. Ya hiç konuşmayız, ya iyi niyetle ya da farklı amaçlarla giderek sıkışan bir duygu girdabı içerisinde birbirimizin sözünü keserek, sanki söyleyeceklerimizi unutma korkusu ya da karşıdakinin baskın çıkma endişesi içine kısılarak gerilimli bir yola gireriz. En eğitimli kesimde bile var olan bu davranışlar bütününü, Nuri Bilge Ceylan sinemasındaki karakterlerin uzun ama birbirini hep kesen ve anlamayan diyaloglarında görmek mümkün. Ancak, dizi bizi yapmadığımız şeyle yakalarken, her karakterin gözünden ruhuna sızmamıza, yavaş yavaş onun gözünden dünyaya bakmamıza izin veriyor, hatta bizi gerçek olduklarına inandıracak gibi oluyor. Oluyor diyorum, çünkü aynı zamanda karakterlerin iyi oyunculuklar ile bezenmiş ve iyi kurgulanmış pozisyonlar ama sonunda yine klişeler olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Ya da tam başlayacak gibi oluyoruz, ya Yeşilçam filmi mantığındaki görüntüler, ya 70’lerin nostaljisini yansıtan müzikler kadraja giriyor ve bizi yine hüzünle baş başa bırakıyor.

Dizinin bu temel algoritmasını anladıktan sonra ise benim esas dikkatimi çeken bambaşka bir mevzu oldu. Dizi İstanbul’da geçmesine, hatta belki dizinin esas karakterinin İstanbul ve İstanbul olmayan mekanlar olmasına rağmen, anlatılan öykü bizim bildiğimiz Ankara alışkanlıkları, Ankara Hayatı ve bir kentte yaşamak anlamıyla “Ankaralı” olmak üzerinden kuruluyordu. Bu sebeple yer yer, dizideki karakterlerin gittiği Yoga Salonları, rezidanslar, barlar acaba Çankaya ya da Çayyolunda mı acaba diye sorar buldum kendimi. Dizinin kurgusu da bunu hissetmiş gibi arada sürekli İstanbul görüntüleri serpiştirerek bize dizinin İstanbul’da geçtiğini hatırlatmaya çalışır gibiydi. Ancak, bu mesele, sadece her kentin ve kent yaşamının nihai olarak her yerde birbirine benzemeye başladığı meselesinin ötesinde de bir duygu yansıtıyor benim için. Bir yerlere yolculuklar yapıp sürekli kapalı mekanlara girmek, farklı kapalı mekanlarda karşılıklı susuşmak ya da konuşmaya dayalı bir dünya kurmak ziyadesiyle Ankaralı bir durum gibi geldi bana.  Televizyon izleyerek de olsa, zoraki bir psikologla konuşarak da olsa, hatta bir artı bir bir rezidans katında muhabbet açmaya çalışarak da olsa, soyutlanmış, bağlamını unutmuş bir şekilde konuşarak karşısındakine tutunma duygusu oldukça Ankaralı ve sınıflar ötesi bir refleks çiziyor. Daha doğrusu, toplumsal yarılmaların, sınıfsal gerilimlerin ortasında bunları görmeden yaşayabilmenin yegâne güdüsü gibi görünüyor. Biz bunu Ankara’dan çok iyi biliyoruz. Özellikle de son yirmi otuz yıldır kentin dönüştüğü durumun adını koymaya çalışırken, teknik, hukuki ve empatik bir şekilde anlatmaya çalıştığımız mesele belki de tam da buydu.

Yeni kent olgusunun oluşturduğu mekanlara ait olan bu yeni tür Ankaralılık duygusunun izlerini kuşkusuz eminim tüm kentlerde bulabiliriz. Hatta dizideki gibi karşıtını tamamen kentten uzak ve kırsal bir dünyanın içindeki daha sahici gibi duran insanlarla kurmaya çalışarak da izleyebiliriz. Ama, bu Ankaralılık duygusunun içinde sakladığı derin bir hicran var ki bunu anlatmadan için rahat etmeyecek. İşte o, o kapalı mekanların arasında geçirilen yolculuklarda görünen insan manzarası ile anlatılabilir. Her gün Ankara’da ve bütün büyük kentlerde, otomobillerle, otobüslerle, dolmuşlarla, metrolarla ve dahi bilumum ulaşım biçimleriyle görünmeden, görmeden yolculuklar yapan milyonlar var. Kentin gelişen alanlarını kâh oralara yerleşerek, kâh oralardaki hizmetlerde çalışarak var eden bu görünmeyen ve görmeyen insanların ortak özellikleri, kendilerini görmedikleri ve gözlemlemedikleri bir dünyanın karşılaşmalarından uzaklaştıracak yolculuklar yapmaları. İnsan, içinden geçtiği kentin görüntülerini değil, ekranın ve nostalji duygusunun izlerini, gördüğü insanların değil başkalarının ona anlatılan hayatlarının duygusu ile kendini anlatmaya başlarsa görünmez ve görmez oluyor. Dizideki en çarpıcı anlar da bu sebeple benim için diyalogların arasındaki yolculuk sahneleriydi. Otobanlarda, toplu taşım araçlarında, rezidansların arasında yürüyen insan artık varlığı ile yokluğu belirsiz bir figürandır ve onun öyküsünü diğerleri merak etmez.

Bir kenti kent yapan en önemli olgu olan, kendinden başkası ile karşılaşma ve etkileşebilme ihtimali ve olanağı ise rotaları giderek birbirinden ayrışan, karşılaştığında birbirini söndürmeye daha niyetli dalgalar misali yıkıcı unsurlara dönüşür. Gündelik yaşam döngülerinin nöbetleşe yoklukları birbirine eklediği bu Ankara dünyası çok ilginç bir insan türü yaratmıştır. Buna “gözlemleyemeyen insan” diyebiliriz. Bu yeni insan türü gözlemleme ihtiyacı hissetmeyen, gözlemlemeye temel oluşturacak sessiz iç diyalogun başlatıcılığından yoksun bir varlıktır. Arent’in dediği gibi artık kentte bir “hiç kimsedir”. Ona verilen görev kentte ona yazılmış öyküdeki gibi yaşamak görevidir. Gözlemlemek duygusunun oluşumu halinde bile neyi gözlemleyeceğini bilemeyen, gözlemleyeme başladığında da insanı ve farklı hallerini gözlemlemeye tahammül gösteremez. Çünkü artık elinde ve yaşamında bu duyguyu öğrenebileceği, uzun vakitler geçirebileceği ve kendisinden başkası ile karşılaşabileceği kamusal mekanlar bulunmuyor. Varsa bile onlar sadece üzerinden hızla gelip geçeceği yerler niteliği taşıyor. Canını bir an önce, anaforlaşmış duygular kapanındaki kısa konuşmalara bulayabileceği kapalı mekanlara, olmadı hareket halinde olabilmek için ulaşım araçlarına atmak telaşında.

Dizi bu kısır döngülerden çıkabilmek adına yine benim oldukça “Ankaralı” bulduğum üç çözüm de getiriyor karakterlerinin gözünden. Ankaralı olmak kenti çekici manzaraları, cazip mekanları değil de o mekanlardaki insanlar üzerinden bir arayış alanı gibi görmek olduğu için karakterlerin üç dönüşümü de bana ilginç geldi. Birincisi, dizinin bilge karakteri olan imamın sonunda tüm meselelerini ardında bırakarak doğaya dönmesi ve orada hiç tanımadığı bir insana derdini dökmesi. Sanki kenti aradan çıkarmak insanlarla buluşmanın yeni bir olanağı gibi sunulmuş. İkincisi, kendi geçmişine bir yolculuk yapmak ve kabuslarıyla, korkularıyla yüzleşmek. İçinde kaybolduğumuz değil de içinde var olduğumuz yolculuklar yapmanın anlamı vurgulanmış. Üçüncüsü de sahip olunan her şeye rağmen, içine kısıldığımız önyargıların, davranış biçimlerinin dışına taşabilmek için ötekine tahammül edebilmek, hatta sevebilmek ihtimali. Sıradan bir Ankara’lı için bu üç arayış da gündelik yaşamın bir parçası gibi görülebilir. “Bu kentte ne var” sorusu biraz da “burada kim var” sorusu haline gelmiştir bizim için çünkü.

Dizi bana yeniden hatırlattığı bu soruların yanıtlarının ne olabileceğini, yaşadığımız kentlerde geçirdiğimiz insanlık maceramız adına yeniden hatırlattı. Bir kentte hayat daha çok bir akıntıya benziyor. Kıyıda durmak da, dizlerine kadar suya girmek de, el ele tutuşarak karşıya geçmeye çalışmak da mümkün. Ama bunlar hep aldatıcı. Esas olan akıntının kendisi, anaforları, ayrıntıları, taşıdıkları. Dikkatle bakmadığımız zamanlarda bir arayış gözlüğü takınıp bakınsak etrafımıza, başta kendimizi şaşırtsak, konuşmadıklarımızla konuşup, görmediklerimizi görsek akıntı beklemediğimiz bir güzelliğini açıverecek bize. Bunun için de kaçınmaların değil, karşılaşmaların, bağırışların değil bakışmaların, gürültülerin değil gülümsemelerin mekanına çiçek açtıracak konuşmalara ihtiyacımız var. Samimiyet, iyi niyet, incelik, derinlik ve arayış malzemeleriyle inşa edilmiş karşılaşmaların her yerde karşımıza çıkabileceğine olan inancı yenilemeye. O zaman “Bir başkadır benim Ankaram, ya da her neresi olursa” diyebilme ihtimalimiz artacak.


24 Temmuz 2016 Pazar

BİR KENT DARBESİNİN ANATOMİSİ























"Metropol mimarisi kaçaklar ve suçlular için ideal koşulları sunar. Her an savaş alanına dönebilecek şekilde tasarlanmış şehir tehlikenin anavatanı. Pusu ve tuzaklarla dolu. King Kong kadar açık bir hedefiz. Burada yalnızca virüsler ve senin gibi hayaletler eminiyette" Murat Menteş ve Kutlukhan Perker'in Dehşet Bey adlı çizgi romanından alıntı, Karakarga Dergisi Sayı 4.

15 Temmuz akşamı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeni bir sayfa açtı desek hiç abartılı olmaz. Önümüzdeki yıllarda devlet yapılanması, siyasette cemaatlerin etkileri, devlet kadrolarının oluşumunda liyakatin yeri, toplumda kayırmacı ilişkilerin nerelere varabileceği ve sermaye birikim süreçlerinde dini çıkar ağlarının yeri dahil olmak üzere birçok konuyu geçmişe atıfla uzun uzun tartışacağımızı söyleyebiliriz. "Ben demiştim"cilerle, "ben değilim"ciler arasında muhtemelen çok büyük bir gri alanda tartışmalar sürecek. Bu tartışmaları verili olan bilgiler üzerinden yapmak, komplo teorilerinin perspektifinden bakmak ya da büyük teorilere atıfla pozisyon almak da karşımıza çıkan seçenekler arasında. Ancak, tüm bunları yapmaya başlamadan önce, yaşadığımız olayın tam adını koymak, olayların eylemsel özgünlüğünü tanımlamak zorundayız. Bunu yapmalıyız ki, her ne sebepten olursa olsun bir daha benzer olaylarla karşılaşmamamız için nereye odaklanmamız gerektiğini iyi görebilelim. 

O akşam, Üniversitemizin yıl sonu yemeğinde dostlar arasında bir akşam yaşıyorduk. Siyasetçi ve bürokrat davetliler, üniversitemizin yönetimi ve akademik kadrosu bir yaz akşamında önce güzel bir yemek, ardından da yılların sanatçısı Erol Evgin'in şarkılarını canlı dinlemek için bir aradaydık. Saat 21:30 civarından yemek sonlandı ve Erol Evgin konserine başladı. Çocukluğumdan beri dinlediğim şarkılarını yaşından beklenmeyecek şaşırtıcı bir sahne performansıyla paylaşmaya başladı. Bir an şarkıların arasında telefonumdaki artan hareketlilik dikkatimi çekti. İnsanlar Ankara'nın üzerinden alçaktan uçan jetlerden, askerin boğaz köprüsünü kapattığından bahsediyordu. Eşimin de "hiç olmazsa bu gece şu telefonları bir kenara bırakalım" uyarısı ile önce telefonu elimden bıraktım. Ama etrafıma bakınca herkesin bir hareketlilik içinde olduğunu görünce de tedirgin olmadım değil. Bu tedirginlik, yemekte bulunan milletvekillerinin apart topar ayrılmasıyla daha da arttı. Sonrasında, şehir merkezinden evimizde teyzeleri ile bıraktığımız çocukları arayınca durumun ciddi bir olağanüstülük içerdiğini anlayıp biz de konserin beşinci şarkısının ortasında eve doğru yola çıktık. Yol boyu trafiğin durumu, kapatılmış yollar ve alçak uçan jetleri kaygıyla izledik. Eve vardığımızda sabaha kadar uyumayacağımızın, sonrasında da farklı bir Türkiye'nin sabahını ezanlar ve selalar eşliğinde idrak edeceğimizin henüz farkında değildik. Geçen günler içinde yaşadığımız olayın büyüklüğünü ve korkunçluğunu daha iyi anladık, üzerinde düşünmeye başladım. Hala da düşünüyorum. 

Mekan perspektifinden bakan bir akademisyen olarak olayların gelişimini izlediğimizde 15 Temmuz darbe girişiminin odaklanılması gereken noktalarından birisine dikkate çekmek niyetiyle bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Hem darbe girişiminin stratejisi, hem de darbeye karşı ölmek bahasına sokağa çıkarak özneleşen insanların refleksi yaşadığımız olayın geçmişteki darbe girişimlerinden çok farklı bir yönü olduğunu gösteriyordu. Kuşkusuz darbe girişiminin FETÖ ve PDY ile ilişkisi üzerinden ayrıntılı siyasal analizler mutlaka yapılıyor ve yapılacaktır, ancak benim niyetim daha çok darbe girişiminin mekanla ilişkisi üzerinden bir okuma yapmak ve buradan mümkünse bazı dersler çıkarmaya çalışmak. Darbe girişiminin kentsel mekan ve kentler ile ilişkisini okumaya çalışmak bu anlamda bize çok daha farklı pencereler açabilir. Özellikle OHAL kapsamında çok hızlı düzenlemelerin yapılacağı günlerde bazı konularda sağlıklı karar verebilmek için bu pencereler farklı resimler görmemizi sağlayabilir. 

Önce şu tespiti yapalım. Türkiye'nin darbeler tarihine baktığımızda, geçmişteki darbelerin kentleşme sürecinin tamamlanmadığı bir toplumsal yapıyı hedef aldığını söyleyebiliriz. Nüfusun kentlerde yaşayan kısmının büyüklüğü ile darbeleri eşleştirirsek bunu açık bir şekilde görürüz:

Darbe:                                        Kentte Yaşayan Nüfus (%)
1960                                           %32
1970 (muhtıra)                           %29
1980                                           %44
1997 (28 Şubat)                         %63
2016 (15 Temmuz)                     %80

Darbeler tarihimizin ilk üç darbesinin ağırlıklı olarak kırsal nüfusa sahip bir ülkede gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Göreli olarak daha dağınık yerleşimlerde, kentsel mekanın dinamiklerini henüz deneyimlememiş nüfusun dönemin tek iletişim kanalını ve ordu örgütlenmesini kullanarak denetim altına alınması ana strateji olarak ortaya çıkmaktaydı. Kentlerde sıkıyönetim ilan edilerek sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi de önemli araçlardan birisi olarak darbe sonrası dönemi denetim altına almak için kullanılmaktaydı. Tabi, dönemin siyasal süreçlerinin toplumsal etkileşiminin yarattığı etkiler ayrıca ele alınmalıdır ancak, mekansal açıdan bakıldığında ilk üç darbenin kırsal bir toplumda yapıldığını söylemek çok da yanlış olmayabilir. 

28 Şubat süreci ise, darbeler tarihinden belki de önemli bir kırılma noktası oluşturmaktadır. Ordu mensuplarının dahi bu darbe girişimini mesafeli bir şekilde "post-modern darbe" olarak adlandırmasının kanımca geri planda kalan birkaç sebebinden birisi Türkiye nüfusundaki değişimdi. Artık göreli olarak kentleşme sürecinde ciddi mesafe kat etmiş, kentlerin dinamiklerinin toplumsal dinamikleri belirlemeye başladığı, darbenin hedef kitlesinin ağırlıklı olarak kentlerde yaşadığı ve kentleri dönüştürdüğü, tüm bunların da gelişen iletişim teknolojileri yoluyla suya sürekli atılan taşların bıraktığı sonu gelmez dalgalar gibi yayılmaya başladığı bir Türkiye'de darbelerin eskisi gibi gerçekleştirilmesi olası değildi. Darbe, iletişimsel araçlar üzerinden, kentte gerçekleştirilecek simgesel güç gösterilerinden ve sonrasında darbenin hedef aldığı kentsel toplumsal kitleleri etkisizleştirmek için atılacak adımlardan güç alacaktır. Nitekim 28 Şubat süreci Sincan'da tankların yürütülmesi ile başlamış, sonrasında devlet idaresine eklemlenmeye başlamış İslami kesimlerin üzerine gidilerek sürdürülmüştür. Ancak, bu sürecin hiç üzerinde durulmayan unsuru Ordunun artık kentsel bir toplumda darbe sürecine ilişkin strateji değişikliğine gittiği ve aslında emir komuta zinciri içinde eski tip bir darbenin geçerli olmayacağını kabul etmesidir. Belkide bu sebeple, 28 Şubat sonrasında Türk ordusunun emir komuta süreci içerisinde bir daha eski tip bir darbeyi kendi stratejisi içerisinde anlamlı bulmadığı ve darbenin ilk hedefinin bu sebeple ordunun kendisinin olacağı tahmininde bulunulabilirdi. Ki 15 Temmuz darbe girişiminin ordunun eriştiği darbe deneyimini en uç noktaya taşıyarak kullanmaya çalıştığı, bu yolla da emir komuta zincirini ele geçirmeyi, iç savaşı hedeflediği iddia edilebilir. Tabi darbe girişiminin tüm ayrıntıları ortaya çıktığında hangi terör ve örgütlenme stratejilerinin de kullanıldığının ayrıntıları mutlaka ortaya çıkarılmalıdır.

Peki 15 Temmuz darbe girişimini öncekilerden mekansal açıdan farklı kılan neydi? Öncelikle, darbe girişimini yapanlar Türkiye'de artık temel toplumsal dinamiklerin kentler üzerinden geliştiğini, bunun iletişimsel mecralarla girift bir bütün olduğunun çok iyi farkındaydılar. Olaylar sonrasında sıklıkla darbe girişiminde bulunanların siyasileri neden hedef almadıkları sorusu dillendirildi. Gerçi darbecilerin Cumhurbaşkanını ve Başbakanı doğrudan hedef aldığı ortaya çıkarıldı ama kanımca daha önemli bir gerçek vardı ki bu daha önemliydi. Darbecilerin esas hedefleri en büyük kentimiz olan İstanbul ile başkent Ankara idi. Bu iki kentte yaşamın durdurulmasının hedeflenmesi, panik yaratılması, bu iki kentteki askeri yapıların hedeflenmesi, bu iki kentteki emniyet teşkilatına saldırı gerçekleştirilmesi, darbe girişiminin enerjisinin büyük bir kısmının terör taktikleri kullanılarak bu iki kente yöneltilmesi, Ankara ve İstanbul'un birer kaldıraç etkisi yaratmak için kullanılmak istendiğini göstermekte. Gerçekten de belki de hedeflenen, medya kuruluşlarından çok kentsel kamusal mekanlarda hakimiyet kurmak, bunu sosyal medya üzerinden prikolojik algı operasyonu ile derinleştirmek ve yaygınlaştırmak, iki kentte hakimiyet kurulduktan ve emir-komuta zinciri ele geçirildikten sonra da devşirilecek güçlerle birlikte Türkiye'nin dört bir yanında darbe ateşini yakmaktı. Darbe girişimi sonrasında ele geçirilen darbe planları da bu tespiti doğrulamaktadır. Darbe sonrasında ilişkide bulunulan Suriye ve Irak'lı unsurların desteğiyle Ankara ve İstanbul'un tamamen ele geçirilmesinin hedeflendiği iddiaları basına yansıyor. Yani darbe girişimini bir "kent darbesi" olarak adlandırmak yerinde olacaktır. Çok şükür ki bu girişim yine Türkiye'nin yakın tarihinin yarattığı dinamiklerin de katkısıyla sokağa çıkan vatandaşların çabalarıyla, silahlı kuvvetler ve emniyetin basiretli tavrıyla boşa çıkarıldı.

Kamusal mekanlar Gezi Parkından bu yana siyasi söylemlerde kutuplaşmanın önemli bir unsuru olarak kullanıldı. Gezi Parkında ortaya çıkan toplumsal hareketlenme iktidar tarafından sıklıkla bir komplo kurgusu içerisinde tanımlandı. Ancak, gözden kaçan önemli bir nokta belki de darbe girişiminin önlenmesinde Gezi ile başlayan dinamiklerin önemli bir ilham kaynağı olduğudur. Yukarıdan örgütlenmiş ve kurgulanmış kitlesel mitinglerin değil, vatandaşların kendi iradeleriyle özne haline geldikleri, kentsel kamusal alanları kendilerinin kıldıkları eylemlerin çok önemli bir güç olduğunu günümüz Türkiyesinin kentlileri Gezi Parkından sonra öğrendi. Darbe girişimi gecesi de hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan halkı meydanlara davet ederek kritik bir süreç başlattılar. Sonrasında, silahlı kuvvetlerin kendi silahlarını kentlere, kamusal alanlara, halka, eminiyete ve Türkiye Büyük Millet Meclisine çeviren darbe girişimcileri halkın kahramanca girişimleriyle boşa çıkarıldı. Yani, 15 Temmuz darbe girişimini bir "kent darbesi" olarak adlandırma gerekliliğinin ikinci sebebini de darbenin önlenmesinde halkın kentsel kamusal alanlara sahip çıkarak gerçekleştirdikleri mücadele oluşturmaktadır diyebiliriz. Tabi bu sahip çıkmanın birleştirici olduğu ölçüde mücadele niteliğini sürdüreceği, ötekileştirici ve yabancılaştırıcı olursa mücadele niteliğinin zedeleneceği unutulmamalı. 

Türkiye terör, artan şiddet ve devlet yönetiminin zorla ele geçirilmesi çabaları açısından çok zor günler geçirdi. Uluslararası terör olaylarından darbe girişimine kadar korkutucu günler geçirdik. Bizi daha nelerin beklediği hakkında da bir fikrimiz yok. OHAL ilanından sonra da bu konuda alınacak önlemlerin çok boyutlu olarak ele alınacağı açıktır. Bu önlemler arasında mekansal strateji değişiklikleri de kaçınılmaz olarak yer alacaktır. Kent içerisindeki askeri birliklerin ve karargahların kent dışına taşınması olasılığı tartışılmaya başlandı bile. Ancak, meselenin mekansal açıdan iki önemli boyutuna vurguda bulunmak gerektiğini düşünüyorum. Güvenli kentleri ve demokrasi altyapısı gelişmiş kentler oluşturmayı tartışmaya açmamız gerekiyor. Ulaşım altyapısı ve kentsel kamusal alanların hem terör olayları hem de darbe girişimi karşısında çok kırılgan olduğunu gördük. Transit hale getirilmiş kent merkezleri hem güvenlik açısından hem de darbe girişimlerinde ciddi zorluklar oluşturdular. Öte yandan kent güvenliği ve kentsel toplumsal hareketler açısından demokratik hakların kullanımının kent için bir tehdit değil çok önemli bir olanak olduğunu bir kez daha anladık. Kentlerin yaya mekanlarını, meydanlarını ve kentsel kamusal alanları yeniden planlama ve tasarlamayı gündem yapmak zorundayız. 

Terör ve darbe girişimleri karşısında kentleri daha dayanıklı hale getirmek bunun için de kentsel kamusal alanları geliştirmek önemli ortaklaşmalarda birisi olmak zorunda. Toplumun tüm kesimlerinin öznesi olduğu ve benimsediği kentler, kentlere yapılan her tür terör saldırısı karşısında en önemli kozumuz. Velhasıl kent darbelerine karşı kentleri savunmamız gerektiğini anlamalıyız. Bu anlayışla benim için darbe girişiminin başlangıcında dinlediğim bir Erol Evgin şarkkısının sözleri ile bitirmek istiyorum yazıyı. Sanırım bu şarkı hepimize inandıklarımız açısından bu kez çok daha farklı şeyler söyleyecektir:

Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Birde kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma


Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyarda insan
Hani bir şarkı söyler içinden
İşte öyle bir şey


Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayarda insan
Hani gözleri dolarya birden
İşte öyle bir şey,işte öyle bir şey


Seni düşündüm dün akşam yine
Bir garip huzur doldu içime
Birde kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma


Hani yıldızlar yanıp sönerken
Hani bir yıldız düşerde insan
Hani bir telaş duyarda birden
İşte öyle bir şey


Hani yağmurlar yağarya bazen
Hani gök gürler ya arkasından
Hani şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey,işte öyle bir şey

20 Haziran 2016 Pazartesi

TERÖRE KARŞI DAYANIKLI KENTLER

Türkiye’de son beş yıldır, kentler çok ciddi terör saldırıları ile karşılaşmaya başladı. Bu saldırıların konumu, etki alanı ve verdiği zarar da giderek artıyor. Özellikle son altı ayda Başkent Ankara’da sırasıyla Gar’da, Devlet Mahallesinde ve Güvenpark’ta gerçekleşen saldırılar toplumda çok ciddi bir güvenlik bunalımının ortaya çıkmasına sebep oldu. Toplumun tüm kesimleri arasında bu güvenlik zafiyetlerinin nasıl giderileceği ve terör olaylarına nasıl engel olunacağı tartışılıyor. Tartışmalar genellikle Türkiye’nin uluslar arası politikadaki hataları ve Ortadoğu’da gelinen nokta üzerinde ve beraberlik söylemleri üzerinde yoğunlaşıyor. Oysaki karşı karşıya kalınan durumun önemli bir kısmı güvenlik zafiyetleri ve istihbarat süreçleri ile yakından ilişkili olsa da, gözden kaçan en az istihbarat kadar önemli bir kısmı da kent merkezlerimizde ve kamusal alanlarımızdaki tasarım, düzenleme ve alınan güvenlik önlemleri ile çok yakından ilgili olduğunu görmek gerekiyor.

Tüm dünyada artan terör önlemleri ve yaygınlaşan düşük yoğunluklu savaş ortamları sebebiyle kentlerin nasıl daha güvenli hale getirileceği önemli bir tartışma konusu oluşturuyor. Bu anlamda “dayanıklı kent”, ya da “savunan kent” kavramları kullanılmaktadır. Bu kavramlarla kentlerin içinde yaşayan insanları iç ve dış tehditlerden koruyan önemli savunma ve koruma işlevlerini yerine getirmeleri ifade edilmektedir. Çünkü ortaya çıkan yeni tehditler kentlerde sadece kolluk kuvvetleri tarafından değil, kent yönetimleri tarafından da alınması gereken bütüncül önlemleri gündeme getirmektedir. Özellikle kentlerde kamusal alanların yeniden düzenlenmesi yoluyla güvenliğin arttırılması için çaba harcanması önem kazanmaktadır.

Bu açıdan dünyada kentlerin teröre karşı güvenli hale getirilmesinde uygulanan “önleyici kent” yaklaşımlarının getirdiği beş ayrı uygulama stratejisi bulunmaktadır. Bunlar:

  • Örtülmüş Mekân: Kentteki kamusal mekânların ve toplanma alanlarının terör saldırılarının doğrudan hedef alınamayacağı şekilde görsel gizleme altına alınması.
  • Kaygan Mekân: Kentteki kamusal mekânların dolaylı bir şekilde erişilebilecek biçimde tasarlanması.
  • Pütürlü Mekân: Kentteki kamusal alanlarda patlama ve terör olaylarına karşı önleyici elemanlar yerleştirilmesi, denetim noktaları oluşturulması. 
  • Dikenli Mekân: Kentteki kamusal alanlarda terör davranışlarını zorlaştıracak şekilde kent mobilyalarının yeniden ele alınması
  • Gergin Mekân: Kentteki kamusal alanların etkin gözetim araçlarıyla sürekli izlenmesi


Türkiye’de kentlerde alınan güvenlik önlemleri daha çok “gergin mekân” stratejisine uygun görünmektedir. Kentlerde kamusal mekânlarda kolluk güçlerinin ve güvenlik kameralarının sayısı arttırılmaktadır. Ancak, yapılan araştırmalar, gözetime dayalı olarak alınan önlemlerin kentlerde teröre karşı korkuyu azaltmamakta, bilakis arttırmakta olduğunu göstermektedir. Esas olarak kentlerin teröre karşı daha güvenli ve dayanıklı hale getirilmesi için kentsel tasarım ve planlama ile yapısal önlemler alınması gerekmektedir.

Başkent başta olmak üzere, Türkiye’de kentlerde son yirmi yılda yoğunlaşan iki düzenleme biçimi ise bu önlemlerin tam tersine bir durum oluşturmaktadır. Öncelikle kent merkezi ve kent merkezinde bulunan kamusal alanlar otomobil odaklı bir ulaşım anlayışıyla transit trafiğe açılmıştır. Öyle ki, kent merkezinde bulunan tüm kamu kurumları, alışveriş merkezleri ve kamusal alanlar, bombalı araçların kolaylıkla erişebileceği bir hale gelmiştir. İkinci olarak, da kent merkezlerinde bulunan kamusal alanların azaltılması ve var olanların da tasarımlarında güvenlik unsurunun hiç dikkate alınmaması, olası terör eylemlerinin etkisini arttırmaktadır. Yan yana, hiçbir tasarım ve güvenlik önlemi alınmamış toplu taşım durakları, kapasitesi üzerinde kullanılan bekleme alanları, terör olaylarında zarar gören insan sayısının ne yazık ki artmasına sebep olmaktadır.

Terör olaylarının şok etkisi geçtikten sonra bu sebeple, akılcı biçimde Türkiye’de üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konular ve yapılması gerekenler şu şekilde sıralanabilir. Bu şekilde, terör olaylarının daha fazla kayba sebep olmasının önüne geçilmesi için daha etkin önlemler alınmış olacaktır:

  • Devletin üst düzeyinde güvenlik için oluşturulan kriz masalarında kentlerin durumu da mutlaka ele alınmalıdır.
  • Kent yönetimleri, bu konuda bilinçlenmeli, üniversitelerle ve sivil toplum örgütleriyle işbirliğine giderek kentlerin güvenli tasarımı konusunda birer eylem planı oluşturmalıdır.
  • Kent merkezindeki yoğun kullanımlar ve aşırı yoğun toplu taşım aktarım istasyonları dağıtılmalı, daha yaygın bir ağa dönüştürülmelidir.
  • Kent merkezleri aşırı yoğun transit trafiğe kapatılmalı, yaygın yayalaştırma çalışmaları yapılarak yaya bölgelerinin sayısı ve kapsamı genişletilmelidir.
  • Kent merkezlerinde terör olaylarının olası etkilerini azaltacak kentsel tasarım uygulamaları yapılmalıdır.
  • Kentsel kamusal alanlara terör olayları öncesi ve sonrasında acil durum ekiplerinin erişimini kolaylaştıracak, yurttaşların tahliyesini sorunsuz sağlayacak koridorlar oluşturulmalıdır. 
   Bu tür yaklaşımların her bir kent özelinde tartışılabilmesi ve temel hak ve özgürlüklerin demokratik bir şekilde savunumunu engellemeden kentlerin terör olaylarına karşı dayanıklı hale getirilmesinde yerel yönetimler düzeyinde farkındalığın arttırılması büyük önem taşıyor. Yerel yönetimlerin üniter düzenin sınırları dahilinde kentsel alt ve üst yapı bağlamında terörle mücadele konusunda alabilecekleri ciddi önlemler olduğu unutulmamalı. Bu tür bir farkındalığın olmaması ya da terörle mücadele konusunda merkezi ve yerel yönetimler arasında anlamlı bir görev dağılımının olmaması belki de terörün kendisinden daha çok korkmamız gereken bir zaafiyet oluşturuyor. 
 

3 Mart 2014 Pazartesi

YİRMİBİRİNCİ YÜZYILIN BELEDİYE BAŞKANI İÇİN 7 İLKE



YİRMİBİRİNCİ YÜZYILIN BELEDİYE BAŞKANI İÇİN 7 İLKE[1]

On yıldan fazla bir zaman dilimini geride bıraktığımız yirmi birinci yüzyıl, yaşanan demografik devrimin sonucunda “kentlerin yüzyılı” olarak adlandırılmayı çoktan hak etti. Dünyadaki kentli nüfus kırdaki nüfusu çoktan geçmişken, siyasal, iktisadi, kültürel ve bilimsel tüm gelişmelerinin odağına kentlerin oturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak, böylesine önem kazanan kentlerin yönetiminde, alışılageldik yöntem ve yapıların, başta da belediye başkanlarının bu gelişmeye ayak uydurabildiklerini söylemek çok zor. Hatta yakın bir gelecekte belediye başkanlıklarının daha ziyade sembolik bir yönetim işlevine dönüşebileceği, kentleri makine ve yazılımsal araçlarla bu araçları yönlendiren bir teknokrat sınıfının yöneteceği tartışmaları dahi yapılmakta. Yine de, yönetim, örgütlenme ve demokrasi deneyimlerinin gelecekte de insani ilişkiler temeline oturacağı, belediye başkanlarının da her zamanki kadar önemli liderler olacağı varsayımından hareket edersek, yirmi birinci yüzyılın belediye başkanlarına ilişkin bir fikir yürütme egzersizine girişebiliriz. Geride bıraktığımız yıllardaki deneyimler bize bu geleceğin kentlerini yönetebilme ihtiyacının temelde, iklim değişikliği, bilim ve teknolojinin sorunları çözme kapasitesi, temsili demokrasinin krizi ve katılımcılık konusundaki hayal kırıklıkları, üretimin değişen doğası, insani ilişkiler ve yaşanabilirlik ihtiyacı gibi kökleri olacağını göstermektedir. Buradan hareketle yirmi birinci yüzyılın lider belediye başkanı, başarılı olma kaygısının ötesinde, gerçekten dünyanın ve insanlığın geleceğini dert ediniyorsa, öncelikle 4 temel alandaki değişkenleri dikkate alması gerekiyor:

Siyasal değişkenler: Küresel güç dengelerinin doğuya kayması, modernizmin yaygın eleştirisi, ulus-devletlerin kabuk değiştirmesi, kimlik siyasetinin ve milliyetçiliğin yükselişi, temsili demokrasilerin krizi ve çoğunluk sultasına dönüşme eğilimi, medya ve sosyal medyanın birer güç haline gelmesi, katılımcı demokrasinin bir alternatif olarak önerilmesi, kamusal alanın kentlerde daralması/sanalda genişlemesi, aktif yurttaşlık kavramının vurgulanması, iklim sorunlarının siyasi sorun haline gelmesi, geleneksel siyasi ayrımların çözülmesi, imaj ve algı yönetiminin siyasi kategorilerin yerini alması, yerel siyasetin yükselişi, kurulu ağlara katılamayanların yalnızlaşması, katılanların doğuştan kazanılan kimlikler etrafında birleşmesi…

Teknolojik değişkenler: Sanayi toplumunun bilgi toplumuna, bilgi toplumunun içerik toplumuna dönüşmesi, teknolojik gelişme ivmesinin beklenenden hızlı artması, enerji ve çevre teknolojilerinin başat alanlar haline gelmesi, genetik biliminin gelişmesiyle birlikte yaşamın kendisinin metalaştırılması, yazılım ve veri tabanı çözümlerinin küreselleşmesi, temel mühendislik ve bilim dallarının birbirine yakınsaması, teknolojinin kullanıcıya ve tasarıma bağımlı hale gelmesi, fikri mülkiyet haklarının anonimleşerek ortadan kalkması ya da katı denetimi…

İktisadi Değişkenler: Dikey örgütlenme biçiminin yerini yatay hatta sipariş üretimine bırakması, hizmet sektörünün yükselişi, küresel ekonominin ağırlığının doğuya kayması, kumanda ve denetimin çok uluslu şirketlere geçmesi, lojistik zincirlerin giderek daha çok karmaşıklaşması, gündelik yaşamın küresel senkronizasyonu, finans piyasalarının hakimiyetinin sonuna gelinmesi, genetik bilimiyle yaşamın temel taşlarının metalaştırılması, krizlerin sürekli hale gelmesi, gıda fiyatlarının artması, yenilikçilik/yaratıcılık/tasarım/pazarlamanın ürünün yerini alması, küresel tüketim alışkanlıkları yereli işgal ederken yerelin küresel pazara çıkmaya çalışması…

Mekansal Değişkenler: Dünya kentleri ağının ulus devlet ağlarının yerini alması, ulusların mekansal dizgelerinin bozulması, kentleri daha da yaygınlaşarak kent-bölgelerin oluşması, ulusal kültürün yerini kozmopolit dünya kenti kültürünün alması, yaratıcı endüstrilerin yükselişi, mega proje ve etkinliklerle kentlerde dönüşümün sürekli hale gelmesi, kültür ve turizm temelli marka değerinin öne çıkması, kentler arası ve kent içi ulaşım ağının gelişmesi, kent merkezi çökerken alışveriş merkezlerinin yükselişi, kentlerde sosyal kutuplaşma, gelir adaletsizliği ve gerilimlerin artması, belediye başkanlarının aşırı güçlenmesi ve birer kent patronuna dönüşmesi, kentlerin birer propaganda makinesine dönüşmesi, ekolojik felaketler…

Böylesi karmaşık gelişme ve süreçleri bir belediye başkanının tek başına göğüsleyemeyeceği açıktır. Ancak, bu süreçlerin tam odağında yer alan kentleri yönetmeye aday belediye başkanlarının, gelecekte bu süreçleri dikkate alan ilkeleri izleyerek yola çıkması beklenir. Bu anlamda tüm dünyada yapılan tartışmalar ışığında 7 temel ilkeyi belirlemek olası görünüyor:

1.      Kent yönetiminde bilimsellik: Pozitivist yaklaşımlardan dolayı hırpalanmış, popülist tercihler sebebiyle geri plana itilmiş bilim, bütünsel yaklaşım ve yeni gelişmelerle karmaşık sorunlara yeni bakış açıları getiriyor. Kentlerin kadim sorunlarının yeniden ele alınmasında bilimin ve bilimsel bilginin çizdiği çerçevenin hep göz önünde bulundurulması, bunun için kentin bilimin kendisini ifade etmesi için bir arayüz olarak konumlandırılması gerekiyor.

2.      Vizyonerlik: Yakın geçmişte vizyonerlik, dünyadaki sansasyonel yaklaşımların taklidi, “en büyük”, “en devasa” ve diğer “en”ler olarak anlaşıldı. Bu tutum, çevresel, sosyal ve iktisadi birçok sorunu beraberinde getiriyor. Seçim dönemlerinin ötesine uzanan yeni ve uzun erimli “gerçek” bir vizyonerliğe ihtiyaç var. Bunun için de belediye başkanının düşünürlerle temas halinde olması yaşamsal.

3.      Gerçekçi ve Tam Katılımcılık: Çoğu kentte kentsel kamusal alanların azalması, aşırı güçlü belediye başkanları, merkezileşen yönetim anlayışı sebebiyle uzlaşma ve işbirliği kültürü yerini çatışma alışkanlıklarına bıraktı. Yaygın bir söylem haline gelen katılım ise göstermelik çabalarla marjinalleştirildi. Oysaki gücünü kentliden almayan bir başkan ve yönetiminin yeni yüzyılı karşılamada ciddi sorunlar yaşayacağı açık. Teknoloji, psikoloji ve sosyoloji alanının desteğiyle yenilikçi ve gerçekleştirilebilir yeni bir katılımcılık yaklaşımının yaşama geçirilmesi olmazsa olmazların başında geliyor.

4.      Yenilikçilik: Yenilikçilik daha çok özel sektör ve üretimde geçerli bir kavram gibi algılandı. Oysa en fazla yeniliğe ihtiyaç duyulan yerler kentler, yenilikçilikle en fazla katma değer üretilebilecek yapılar yerel yönetimler. Bunun için yirmi birinci yüzyılın belediye başkanının belediyesini yenilikçilik temelinde yeniden yapılandırmak ve gerekli kapasiteyi oluşturmakla işe başlaması gerekiyor.

5.      Sosyal Adalet: Yeni iletişim teknolojileri, kentte farklı gelir guruplarının birbirinden ayrışması insani ilişkileri dönüştürdüğü gibi, geleneksel dayanışma ağlarını ve kültürünü de ortadan kaldırmakta. Kentte yaşamanın maliyeti yükselirken, kentliler arasındaki “insanca” yaşama maliyetleri de artmakta. Belediye başkanının kentine özgü sosyal adaleti yeniden tanımlayıp, bu tanımla yerel hizmetleri yeniden şekillendirmesi gerekiyor.

6.      Yönetimde kent-çevre sürekliliği: Artık kentler doğada birer vaha değiller. Önce kırı, ardından da çevreyi sürekli olarak işgal eden ve yayılan, yayılırken kendini besleyen kaynakları sömüren ve hatta yok eden varlıklar. Önümüzdeki süreçte kentleri çevresel ve ekolojik bütünün bir parçası olarak ele almayı başaran lider belediye başkanlarıyla yola devam edemezsek gelecek pek de parlak görünmüyor.

7.      Özgünlük ve Özgüven: Geçmiş dönemin sorunlarının büyük bir kısmının temelinde eski dünyanın çözümlerini ve hatalarını tekrarlamak, aynılaşmak ve gerçek anlamda “yerel” olanı cesaretle var etmek yatıyor. Bunun sonucunda kentler, birbirinin benzeri projelerle, yapılarla doldu, yereli korumak adına yapılanlarla geçmiş yeniden üretilip sahte bir “altın çağ” dekoruna dönüştürüldü. Geleceğin belediye başkanının, gerçek anlamda yerel özgünlükleri yakalayıp bunları özgüvenle uygulaması gerekiyor.

Bu yazıyı okuyanlar güncel tartışmaları düşünerek aşırı idealist bulabilirler. Bizim bunları tartışmamız için daha çok fırın ekmek yememiz gerekir diyebilirler. Bu yazının amacı ideale ulaşmaktan çok, etrafımızdaki belediye başkan adaylarını değerlendirebilecek bir dizi ölçütü tartışmaya açmaktı. Neticede ideal olana bakmadan günümüzü değerlendirmek, şaşı bir gözle perspektif çizmeye benziyor. İdealleri ve ütopyaları kaybettiğimiz gün günümüzün de ayağımızın altından kayacağını unutmamamız gerekiyor.



[1] Optimist Dergisinin Mart 2014 Sayısı için hazırlanmış yazının gözden geçirilmiş halidir.

3 Ekim 2013 Perşembe

KENT(D)(İN)E KARŞI SUÇ


Kente karşı suç kavramı iki boyutta tanımlanabilir. Bunlar; kentte kamusal alanlara yapılan müdahalelerin kentlinin ortak çıkarlarını ne düzeyde etkilediği ve bu ortak çıkarların etkilenmesiyle ilgili olarak farkındalığın ne düzeyde olduğu şeklinde ifade edilebilirler. Bu boyutlar birbiriyle çok yakından ilişkilidir. Eğer bir kentte, o kentteki kamu yararına, kamusallığa ilişkin canlı ve zengin bir tartışma ortamı yoksa o zaman kente karşı suç kavramının da tarif edilebilmesi oldukça zor ve güç bir hale gelmektedir. Siyasi süreçler açısından baktığımızda ise toplumda kentleri yönetmesi için temsili mekanizmalarla görev verilen aktörlerin kente yaptıkları müdahalelerin biçimi, şekli, içeriği ve ne düzeyde meşru görüldüğü tartışması gündeme gelmektedir.

Kentlerde siyasal temsiliyetin seçilmişlere ne tür bir meşruiyet sağladığı çok önemlidir. Demokratik sistemlerde sandığa gidip oy verdiğimizde, seçtiğimiz insanlara aslında ahlaki ve etik tercihleri sebebiyle oy verdiğimiz varsayılmaktadır. O insanların aynı zamanda en büyük mühendis, en büyük bilim adamı ve en estetik sanatçı olduğunu tescillemek için oy kullanmıyoruz. Ancak bizim gibi ülkelerde verilen oyun belediye başkanlarına ya da siyasilere böyle bir meşruiyet alanı da verdiği düşünülüyor. Bilim ve sanatın meşruiyetleri kendi içinde farklı mekanizmalarla kurulmakta olmasına karşın, sandıktan çıkan kişinin istediği sanat eserini istediği yere koyma, istediğini kaldırma, bilimsel doğruları bir eliyle kenara itme, kendi tercihlerini uygulama gibi bir takım şeyler yapabildiğini görebiliyoruz.

Aslında buna çok da şaşırmamak gerekli. Çünkü, Türkiye’ye baktığımızda, katılımcı mekanizmaların bulunmadığını, kentlerin tam bir vakumla yönetildiğini görüyoruz. Bugün seçimlerde oy veren insanla tepedeki belediye başkanı arasında neredeyse hiçbir etkin siyasal mekanizma bulunmamakta. Hâlbuki olması gereken tabandan tavana, tavandan tabana olan mekanizmaların belirli bir bütünlük içerisinde hareket etme zorunluluğudur. Siyasal, sosyal ve fiziksel açılardan kentlerde bir demokrasi altyapısının oluşturulmasının sağlanmasıdır. Bu demokratik alt yapının bulunmadığı yerlerde hesap verilebilirlik, saydamlık gibi bir takım ilkeler ne yazık ki önemini kaybediyor. Burada da siyasilerin ve onlarla birlikte hareket eden çıkar gruplarının gerçekleştirdiği bazı uygulamaların kentsel haklara müdahale ederek birer kentsel suç haline geldiğini görüyoruz.

Bu durumun temelinde ise kent yönetimlerinin genel olarak demokratik karakterinin zafiyete uğraması yatıyor. Kentlerde belediye başkanlarının bütçelerini nasıl ve ne amaçla kullanıldığı neredeyse hiçbir şekilde sorgulanmaz hale geldi. Örneğin Televizyonlarda bir süredir Ankara ve İstanbul belediyelerinin yaptıkları parkların reklamlarının hem de “prime time’da” döndüğünü görüyoruz. Acaba bu reklamların paraları nasıl veriliyor? Belediyelerin kamusal hizmet kurumları olarak böyle reklamlara para vermek için yetkileri var mı? İşte bunların sorgulanamadığı bir toplumda yaşıyoruz artık.

Bir önemli konu da, kente karşı suç teşkil edecek uygulamalarda bilimsel ön görülebilirliğin ortadan kalkması. Eğer belediye başkanının tercihi ile bir projeye girişiliyorsa o zaman fizibilite çalışmaları, fayda maliyet analizleri, etkinlik ve verimlilik analizleri gibi artık çağdaş dünyanın vazgeçilmez kabul ettiği çalışmalar da anlamını kaybediyor. Bu durumda gerçekleştirilen projelerin sonuçlarının önceden kestirilebilirliği ortadan kalkıyor ve gerçekten kente zarar verebilecek bir durum oluşacaksa bunun önceden anlaşılabilmesi olanağı da ortadan kalkıyor.

Bir yolun o yerden neden geçeceği sadece belediye başkanının iki dudağı arasından çıkan söze kalmış durumdadır. Burada yüzyıl öncesinden önemli bir örnek paylaşılabilir. Tarihi kayıtlara göre ünlü Amerikan Başkanı Wilson bundan yaklaşık yüzyıl önce Amerikan Senatosunda “Bir yolu yapmanın Cumhuriyetçi ya da Demokrat bir şekli yoktur, yol yoldur” der. Muhalifleri ise cevaben “evet teknik açıdan belki haklısınız. Ama o yolun nereden geçeceğinin, yolu kimin yapacağının ve daha birçok ayrıntının demokrat yolları da vardır cumhuriyetçi yolları da derler. Bu örnekten de anlaşılabileceği gibi bütüncül, bütünsel ve ayrıntıları düşünülmeden başlanan projelerde suçun ortaya çıkma olasılığı da artmaktadır.

O zamanda sonuçları açısından kente karşı suç kapsamına giren eylemlerin sayısının arttığını görüyoruz. Bunara son zamanarda “hayalet yapılar” deniyor. Belediye başkanlarının kentin çeşitli yerlerinde başlattıkları ama hukuki, mühendislik ya da başka kurallara dikkat edilmeden başlatılan ve bitirilemeyen yüzlerce yatırım var. Bu yatırımlar kamu kaynaklarının kullanımı açısından kente karşı suç niteliği taşıyorlar.

İşte tüm bu sorular kente karşı suçun ciddi bir şekilde gündeme geldiğini göstermeye başlamaktadır. Yapılanların kente karşı suç olduğunun anlatılabilmesi gerekmektedir. Ancak bu anlatma meselesi de oldukça sorunludur. Çünkü siyasi açıdan baktığınızda pragmatik çözümler her zaman söylem karşısında kazanıyor. Siz istediğiniz kadar bu para şuraya harcandı, şurada daha iyi değerlendirilebilirdi deseniz de, orada var olan gerçeklik fiziksel varlığıyla sıradan insan için var olmasıyla meşruiyetini sağlamakta. Bunu sorgulatmak için çok daha güçlü toplumsal baskı grupları oluşturmak gerekiyor. Kente karşı suçların sahipsiz ve kimsesiz bir kente karşı değil, kentlilere ve hatta kişinin kendisine karşı işlediği bir suç olduğunun vurgulanması gerekiyor. 

27 Ağustos 2013 Salı

KENT VANDALLARI KENT NERONLARINA KARŞI


Ridley Scott’un Oscar ödüllü Gladyatör adlı filminin unutamadığım sahnelerinden birisinde bilge İmparator Marcus Aurelius, Lejyonlarının kumandanına sorar: “Sence Roma Nedir”? Kumandan tereddütsüz yanıtlar: “Romanın ne olduğunu bilmiyorum ama Roma dışında gördüğüm her şey karanlık ve vahşetten ibaretti”. Kumandanın bu yanıtı bizlerin de zihinlerine çocukluğumuzdan beri işlenmiş şeylerden birisidir. Roma ışıktır, Roma aydınlıktır. Oysaki tarihçiler Roma’nın belki bunların yanı sıra başka bir şey daha olduğunu bize öğretiyorlar. Roma çağları aşan kurnazca tarih yazımıdır aynı zamanda.

Çoğumuz Roma’nın mutlu mesut yaşarken, doğudan gelen barbar kavimlerin istilasına uğradığını – ki bunlardan en önemlilerinden birisi de Hunlardır – ve sonunda da bu baskıya dayanamayarak yıkıldığını öğrendik. Hatta bu kavimlerden birisi olan Vandallar, bugün bile kullandığımız tabirlere kaynaklık etti. Oysa arkeologların bulguları başka bir tarihin olduğunu gün ışığına çıkarıyor. İstilacı kavimler aslında istilacı hatta barbar bile değillermiş. Çok gelişmiş takvim sistemleri, gelişmiş bir toplum yapıları varmış. Ancak, belki de tek zayıf yanları olan bir imparatorluk düzeni içerisinde değil birbirlerine gevşek ittifak bağlarıyla bağlı bir kent-devletler sistemi olarak yaşamaları onların, Roma’nın düzeni altında yüzlerce yıl sürecek bir baskıya boyun eğmelerine sebep olmuş. Sonrasında Spartacus’le başlayan bir başkaldırı dalgasıyla bu eski uygarlık izleri kendilerinin olanı yeniden talep etmişler.

Ancak, tarihçiler Roma tarihçilerinin mirasını düzeltedursunlar, biz hala kamu alanlarındaki tahribata yol açanları “Vandallar”, yaptıklarını da “Vandalizm” olarak adlandırmaya devam ediyoruz. Evet, gerçekten de bireylerin kentsel kamusal alanlardaki kamusal kullanımdaki ortamları ve varlıkları tahrip etme girişimini etik olarak, herkesin ortak haklarını gasp etme girişimi olarak kınayabilir ve yanlışlayabiliriz. Peki bu davranışlarda bulunan kişiler temsili demokratik sistem içerisinde seçimle işbaşına gelmişse, kente karşı yaptıkları vandalca icraatlara ne ad vereceğiz? Parktaki bir banka sevgilisinin adını kazıyan delikanlıyla, şehrin ortasına kimseye sormadan kamu kaynaklarıyla diktiği gökdelen hayalet yapı haline gelen, birkaç yıl sonra da bir iş adamına rant için devreden belediye başkanını aynı çerçevede mi değerlendireceğiz?

Her şeyden öte, delikanlı, sözünü ettiğimiz belediye başkanının ya da bu duruma sessiz kalan diğer kent yöneticilerinin durumunu, gelecekteki çocukları için protesto etmeye başlarsa ne olacak? Kimi haklı göreceğiz? Hele bir de bu tür bir protesto kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımı ile büyür ve denetimden çıkarak salt şiddet amaçlı gurupların eylemlerine ortam hazırlarsa iş daha da çetrefil bir hal almayacak mı? Genelde, bu tür durumlar sonrasında –Gezi eylemleri sonrasında olduğu gibi- kerameti kendinden menkul maliyet hesapları kamu yöneticileri tarafından ifade edilmeye başlanıyor. Daha hasar tespiti yapılmadan şu kadar milyon, ya da eski parayla trilyon zarar var deniyor. Peki karşı çıkılan projelerin ya da tasarrufların mevcut ya da olası zararları? İktisadi terimlerle konuşursak, en azından protestocuların zararlarıyla tasarlanan projelerin basit bir fayda/maliyet ve zarar analizini yapmak gerekmez mi? Ya da mesele bu maliyet sorununa indirgenebilecek kadar basit ve kamu yönetiminin dışında bir mesele mi? Bu sorular silsilesini çoğaltmamız mümkün.

Böyle çetrefil bir durumda, eldeki kavramsal çerçevenin dışına çıkarak yeni bir bakış açısı yaratmakta fayda var. Madem kentlerdeki protesto olaylarına karışanlara Roma’dan ödünç aldığımız kavramlarla isim veriyoruz, yine Roma’ya uzanmamızda fayda olabilir. Eski Romayı yıkan sözde istilacı kavimlerin karşısında ise Roma’nın yönetici sınıfını temsil eden bir karakterin olduğunu görürüz. Bu kişi İmparator Neron’dur. Popüler tarih anlayışına göre Roma’yı yakan, yangın sürerken de keyifle Lir çalan bir imparatordur Neron. Yine tarihçilerin belgelere dayalı olarak söyledikleri ise daha farklı bir Neron’la karşılaştırır bizi. Neron Romayı yakmamıştır. Hatta Roma yandıktan sonra onun yeniden inşa edilmesini sağlamıştır. Ama esas Neron’u diğer imparatorlardan ayıran bir özelliği vardır. Neron, Roma kent düzenini imparatorluğun hakimiyet alanında en sıkı biçimde uygulayan, bu şekilde kölelik düzenini, lejyon güçlerinin baskısını en etkili kullanan imparatordur. Sert uygulamaları belki de onun tarih vicdanında sadist bir karakter olarak yer almasına sebep olmuştur.

O halde, nasıl ki Vandalizm, anlam kaymasına uğrayarak kullanılmaktaysa, aynı şekilde Vandallar karşısındaki bir karakter olarak Neron da kullanılabilir. Buradan yola çıkarak, günümüz kentlerinde kentliyi dikkate almayan, temsili demokratik sistemin sınırlarını zorlayan kentsel projeleri kentlere dayatan kent yöneticilerine de “KENT NERONU” adı verebiliriz. Kent neronlarını, kentin ve kentlinin bilgisi, haberi olmayan, bilim ve düşün insanlarının uyarılarını dikkate almadan uygulanan projelerle kentleri hayalet yapılarla dolduran, özetle katılımcı kent yönetimini dışlayarak kentleri yöneten kent yöneticileri olarak adlandırabiliriz. Kent neronları sandığa giderken ifade ettikleri ilkeler ve projelerle seçim sandığında meşruiyet elde eden, ancak bu meşruiyeti çoğu zaman evrensel ilkeleri alaşağı etmek için kullanana ve seçim öncesinde söylediklerini seçimden sonra yalanlayan kişilerdir. Seçilmek onları her konuda ve her zaman uzman kılmaktadır. Çeşitli sebeplerle yapılan uyarılar onlara göre sadece belli siyasi komploların bir parçasıdır.

Bu şekilde isimlendirirsek artık son aylarda yaşadıklarımızı kent Vandalları ile kent neronları arasındaki bir mücadele olarak adlandırabiliriz. Kuşkusuz yeni isimler koymak karmaşık bir sorunu çözmek iddiası ortaya atmak için yeterli değil. Ama en azından şunu ortaya koyabiliriz artık. Eğer mesele kent Vandalları ile kent neronlarının fayda/maliyet ve zararlarını karşılaştırmaya indirgenecekse bir sebep sonuç ilişkisini tartışmaya başlayabiliriz. Kent Vandallarının yarattıkları zararı doğru kabul etsek bile kent neronlarının kentteki atıl ve yanlış projeler yoluyla kente en az Vandallar kadar hatta kat be kat daha fazla zarar verdikleri yüzlerce örnekle ortaya konabilir.

İsimleri ayrıştırdıktan sonra meseleyi demokrasinin ilkeleri açısından ele alalım. Seçim sandığıyla gelen birinin kendisine tanına yetkileri ve meşruiyet sınırlarını aşmasının, kentteki kentsel taleplerin sesini kentsel yönetimi düzeyine eriştirecek katılımcı demokratik kanallar açılarak denetlenmesi gerekiyor. Ancak, temel çelişki de tam bu noktada başlıyor. Zaten bu sınırları aşmak niyetinde olan – hatta bunu yapmasının yanlış olduğunu sorgulamayan - kent yöneticisinin bu katılımcı kanalları açmasını nasıl sağlayacağız? Açıkçası zaten bunu sağlayamıyoruz. Sonuçta da kentlerimizde seçilmişlerin düzeyi ile gündelik yaşam arasında kapanması zor bir uçurum açılıyor. Kentleri yönetenler kentlilere yabancılaşıyor. Kenti devasa bir propaganda makinesi haline getirerek ve kendilerine kamusal bir ego inşa ederek bu boşluğu doldurabileceklerini zannediyorlar. Ama olmuyor. Her karışı sağırlaşmış kentsel projelerle doldurup herkesi memnun edeceklerini zannediyorlar. Ama kentli tatmin olmuyor, hatta isyan ediyor.


Bu yazının amacı hiçbir şekilde kente verilen zararları şu ya da bu şekilde meşrulaştırmak değil. Sorunun çıplak bir şekilde kentlerdeki demokrasi altyapısıyla ilişkili olduğunu bir kez daha göstermek. Kente verilen zararların ve kente karşı işlenen suçların, çok daha yüzeysel tartışmalarla meşrulaştırılmasının yanlış olduğunu göstermek. İhtiyacımız olan şeyin kentlerde, katılımcı mekanizmalarla desteklenmiş ve denetlenmiş bir temsili demokratik sistem arayışı olduğunu söylemek. Belki biz de artık her şeye kadir ve gücü yeten kent neronlarını değil, işine bisikletle giden, adını sanını bilmediğimiz bir belediye başkanını ve yaşanabilir kentleri özlüyoruz kim bilir?

22 Ocak 2013 Salı

ANKARA’NIN HAYALET YAPILARI



Tüm dünyada kentlerde inşasına başlanan ama çeşitli sebeplerle tamamlanamayan ya da kent yaşamında kullanıma sokulamayan birçok proje alanı, bina ve yapı bulunmaktadır. Bunların arasında Yeni Zelanda Parlamento Binası, İskoçya Ulusal Anıtı, Rusya’da Yekaterinburg Televizyon Kulesi, Londra’daki Binyıl Kubbesi gibi örnekler sayılabilir. Bu yapıların tamamlanamamasının ya da kente kazandırılamamasının ardında, kaynak yetersizliği, plansız yapılaşma, siyasi otorite değişikliği, doğru işlevlendirme yapılmaması gibi birçok sorun bulunmaktadır. Bu sorunlar sonucunda kent içerisinde kentsel yaşamı kesintiye uğratan, kentsel kaynakların heba olmasına sebep olan “hayalet yapılar” ortaya çıkmaktadır. Çağdaş kent planlaması bu sorunlu proje alanlarının ve yapıların ortaya çıkmasının sebebini katılımcı, demokratik kent yönetiminin ve akılcı yatırım planlamasının bulunmamasına bağlamaktadır.

Son yıllarda Ankara Kentindeki hayalet yapıların sayısının arttığı görülmektedir. Özellikle kent yönetimlerinin herhangi bir fizibilite, işlev analizi, maliyet analizi, proje döngüsü planlaması ve şehircilik analizi yapmaksızın çeşitli amaçlarla kentin farklı noktalarında inşa ettikleri Eskişehir Yolu Üzerindeki “Demirkafes”, Gökkuşağı ile Samanyolu Tesisleri ve “Cumhuriyet Kulesi” benzeri yapılar bu hayalet yapıların en belirginleri olarak öne çıkmaktadır. Bu yapılara ilişkin tartışmalar hem Ankara’nın çok önemli ulaşım aksları ve merkez alanlarındaki kentsel gelişmeyi sağlıksız etkilemekte, hem de yerel siyasetin enerjisini boşa harcamaktadır.

Hayalet Yapıların Ortak Özelliği: Plansız Yatırımlar

Ankara Kentindeki bu hayalet yapıların en temel ortak özellikleri, herhangi bir kent planlama ve yatırım planlama süreci yaşanmadan alınan kararlarla ortaya çıkmış olmalarıdır. Kent içerisinde önemli bir ulaşım aksı üzerinde ya da arazinin değerli olduğu bir konumda dikkat çeken kamu arazilerinin belediyeler tarafından kaynak yaratmak üzere kullanılmak istenmesi temel çıkış noktasını oluşturmaktadır. Ancak, çoğunlukla bu arazilerin kullanımı için etki değerlendirme analizleri ve bütüncül planlama çalışmaları yapılmadığından, arazi üzerinde yapılmak istenen yapının çevresi ile ilişkileri, düşünülen işlevin o bölgede yaşayıp yaşamayacağı, kentsel kamuoyunun tepkileri öngörülememektedir.

Hayalet yapılar çoğunlukla parçacı ve noktasal mevzi imar planı değişiklikleri ile yasallaştırılmaya çalışılmaktadır. Yapılan bu imar planı değişiklikleri kentsel kamuoyunda ciddi tepki toplarken eldeki kaynaklar tüketilene kadar inşaat devam etmektedir. Açılan davalar ve tepkiler yapılan hülle plan değişiklikleri ile savuşturulmaya çalışılmaktadır. Ancak, bu çabalar sonucu değiştirmemektedir. Ankara’nın değişik yerlerinde kağıt üzerinde yasallaştırılmaya çalışılan ancak kentle bir türlü bütünleşemeyen, işlevsel olarak kullanılamayan hayalet binalar ortaya çıkmaktadır.

Hayalet Yapılarda Akılcı Olmayan Kaynak Kullanımı

Bu yapıların temel sorunlarında birisi de belediyelerin kıt kaynaklarının önemli bir kısmının bu yapıların inşasında çağdaş işletme yaklaşımları olmaksızın kullanılmasıdır. Çoğunlukla nakit akışı, kaynak kullanım verimliliği gibi unsurlar dikkate alınmaksızın inşaat başlanmakta ve verimsiz yatırımlar ortaya çıkmaktadır. Kaynağın bitmesi ile yapılar yarım kalmakta, kaynak temini için yeni imar planı değişiklikleriyle yapının bulunduğu kamu arazilerinin özel sektöre aktarılması gündeme getirilmektedir. Bu durum beraberinde kentin hiçbir yerinde olmayan ayrıcalıklı imar haklarının tanınmasını da beraberinde getirmektedir. Kimi zaman da ortaya çıkmış bu yapılara sonradan işlev kazandırılmaya çalışılmaktadır. Her iki durumda da hayalet yapılar kalıcılaşmakta, kentsel alanda kente kazandırılamayan alanlar artmaktadır.

Hayalet Yapıların Kente Getirdiği Dolaylı Yükler

Kentle bütünleştirilemeyen bu yapıların Başkent Ankara’ya yüklediği görünmeyen yükler bulunmaktadır. Örneğin, uzun yıllar boyunca Demirkafes önünde Eskişehir Yolunun dört şeritten 3 şeride inmesi, aynı bölgede Çukurambar’dan Eskişehir Yoluna katılımların dar bir yoldan yapılmak zorunda kalması Eskişehir Yolundaki taşıt trafiğini hala olumsuz etkilemektedir. Bu tür görünen sorunların yanı sıra, yapı yoğunluklarının artması, ulaşım akslarının taşıma kapasitesinin aşılması, arazi fiyatlarının aşırı artması, kentsel rant beklentilerinin yükselmesi ve sonuçta altyapı yatırımlarının maliyetinin yükselmesi gibi sorunlar da yaşanmaktadır.

Tüm bunların yanı sıra, Başkent Ankara’ya uluslar arası anlamda tanınan bir kent kimliği ve imge kazandırma potansiyeli bulunan bu alanlarda hayalet binaların varlığını sürdürmesi başkentlik işlevlerinin sürdürülmesi açısından da önemli sorunlar yaratmaktadır.

Peki Ne Yapılmalı?

  • Ankara Kentinde kamu arazileri üzerinde yapılacak büyük kamusal yapıların ve kamu projelerinin planlandığı bir “kamu yapıları ana planı” oluşturulmalıdır. Bu ana plan kentteki tüm paydaşların görüşlerinin alındığı bir ortak akıl süreciyle oluşturulmalıdır.
  • Bu planla, kentte kamu yapıları inşa edecek olan kamu kurum ve kuruluşlarının eşgüdümü sağlanmalı, hayalet binaların kente kazandırılma stratejileri geliştirilmelidir.
  • Bu tür alanların kente kazandırılması birer fırsat olarak kullanılmalı, uluslar arası tasarım yarışmaları açılarak fikir zenginliği sağlanmalıdır.
  • Bu ana planla, kentte yapılacak kamu yatırımlarında proje yönetim planlaması, kentsel etki değerlendirme analizi ve kentsel işlev analizi zorunlu kılınmalıdır.
  • Kentteki hayalet yapıların gerektiğinde açık yeşil alanlara dönüştürülmesi sağlanmalı, özellikle kent merkezindeki bu tür alanlarda kentsel kamusal mekanlara dönüşüm sağlanmalıdır. 



Bu önlemlerin alınması özellikle Başkent Ankara için büyük önem taşımaktadır. Kent merkezinin çöküntüleşmesi, ana ulaşım akslarının aşırı yüklenmesi, başkentlik işlevlerinin zayıflaması gibi sorunların çözümünde ana düğüm noktalarından birini bu tür hayalet yapılar oluşturmaktadır. Bu sorun karşısında Ankara’daki kent yönetimlerinin bir araya gelmesi Başkent Ankara’nın geleceği açısından simgesel anlam taşımaktadır. 

14 Ağustos 2012 Salı

KENTLERİMİZ HİZMET ÇÖLLERİ Mİ OLUYOR?



Yirminci yüzyılda kentler gıda, sağlık, eğitim, kültür ve diğer birçok alanda gündelik temel hizmetlere erişimin kolaylıkla sağlanabildiği mekânlar olarak kabul edildiler. Sanayi üretiminin merkezi olan kentlerin, ulaşım ve altyapı kanalları ile birbirlerine bağlanan komşuluk ünitelerinin bütünü olarak planlanması ve gelişmesi gerektiği en azından bir ideal olarak ortaya kondu. Hizmetlerin sunumunda mekânsal erişilebilirlik ile etkinliğin bir arada değerlendirilmesi esas alındı ve kentin her noktası farklı ulaşım modları ile ulaşılabilir olma ideali önemsendi. Her şeyden öte kentlerin kuruluşunda ticaretin tarihsel bir öneminin bulunması, kentlerin her noktasında farklı ölçeklerde ticari ünitelerin bulunmasının doğal bir gelişme olarak kabul edilmesine sebep oldu. Bunun sonucunda kentlerin en ücra köşelerinde bile gündelik ihtiyaçların karşılanabileceği; ekmek, gazete, meyve, sebze ve diğer temel gıda maddelerinin rahatlıkla bulunabileceğine inanıldı.

Ancak yirmi birinci yüzyılın kentleri, her noktasında hizmet sunulan yerleşmeler olma niteliğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor. Gelişmiş batı ülkelerinde ortaya çıkan “gıda çölleri” bunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Hizmet sektöründe bulunan geleneksel ticari ünitelerin yerlerini süpermarketlere bırakmasının doğal bir sonucu olarak piyasa mekanizması içerisinde karlı görülmeyen yoksul mahallelerde süpermarket zincirlerinin mağazalarını kapatmaları ya da hiç mağaza açmamaları sonucunda yürüme mesafesinde ya da toplutaşım güzergâhları üzerinde temel gıda maddelerinin satın alınabileceği ünitelerin bulunmaması gıda çölleri olarak adlandırılan bölgelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Geride kalan benzin istasyonlarında; sadece gazete, sigara ve alkol satan dükkânlarda ve fast-food restoranlarında ise yüksek kalori, şeker ve tuz düzeyine sahip sağlıksız yiyeceklerden başka meyve ve sebze gibi sağlıklı gıda maddelerini bulmak mümkün değil. Özellikle Amerika Birleşik devletlerinde son yıllarda kentlerdeki gıda çölleri ile artan obezite vakalarını ilişkilendiren önemli araştırmalar yayınlandı. Artık birçok batılı ülkede sağlıklı gıdaların satın alınabileceği süpermarketlere ulaşabilmek için otomobil odaklı bir yaşam sürülmesi bir zorunluluk halini almış durumdadır (1).

Bu sürecin yirmi birinci yüzyılın başından itibaren giderek daha da hızlandığı, gıda çöllerinin birer “hizmet çölü”ne dönüştüğü ve gelişmekte olan ülkelerde de yaygınlaştığı görülmektedir. Kentsel hizmetlerin sunumunda internet ve çağrı merkezlerinin etkinleşmesi, çok uluslu şirketlerin ulusal zincirlerdeki payının artması, hizmet sektörünün ağırlıklı olarak alışveriş merkezlerinde yer seçmeye başlaması, reklam ve pazarlama stratejilerine harcanan kaynakların yerel hizmet birimleri açmak yerine kullanılması, artan otomobil sahipliği ve perakende sektöründe kredi kullanım oranlarının artması gibi sebepler bu süreçte etkili olmaktadır. Çevrimiçi hizmetlerin gerçek hizmetlerin yerini aldığı, geleneksel ticari ünitelerin yerlerini alışveriş merkezlerine bıraktığı kentlerde gündelik olarak ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin ya toptan olarak satın alınması, ya da kilometrelerce yolculuk edilmesi bir zorunluluk haline gelmektedir. Ekmek almak için bile otomobile binerek kilometrelerce yol tepmek zorunda kalan, ihtiyaç anında ilaç alacak eczane bulamayan, süpermarketler dışında taze sebze ve meyveye erişme şansı olmayan, çocuğuna defter alacak bir küçük kırtasiye bile bulamayan milyonlarca insan kentlerde yaşam savaşı vermektedir. Bu sorun gelir düzeyinden de bağımsızdır. Kentlerde özellikle banliyölerde yaşayan insanlar maddi güçleri olsa dahi yaşamsal hizmetlere erişim zorlukları yaşamaktadır.

Kentlerde hizmet çöllerinin sayısının artması birçok çevresel, sosyal ve iktisadi sorunu beraberinde getirmektedir. Artan otomobil kullanımı ve yerel hizmet odaklarının sayılarının azalması tarım ve hizmet sektörünün çevresel açıdan sürdürülebilir olmayan bir mal ve hizmet üretim ağına dönüşmesine sebep olmaktadır. Öte yandan kent içerisinde komşuluk birimlerinin, mahalli hizmet kültürünün ve mahalle yaşam tarzının ortadan kalkması kentlerin sosyal olarak parçalanmakta, kutuplaşmakta ve nihai olarak bir arada yaşama mekânı olma niteliğini kaybetmektedir. İktisadi açıdansa hizmet çölleri yerel ekonomik yapıları daha zayıf ve kırılgan hale getirmektedir. Çoğu zaman çok uluslu şirket zincirleri karlı lokasyonlarda yerseçmeleri yerel girişimleri zayıflatmakta, yerel ve çoğunlukla ekolojik yapıyla uyumlu ürünlerin pazardan çekilmesiyle sonuçlanmaktadır. Son yıllarda mahalle pazarlarının ve perakende satış yapılabilen semt hallerinin yaşam savaşı vermeye başlamaları bu süreçle ilişkilendirilebilir.


Kentlerin yaşam kalitesinin arttırılması, sürdürülebilir bir kentsel gelişimin sağlanması ve hizmet çöllerinin ortadan kaldırılması için alınması gereken önlemler kentbilimciler ve kent planlama uzmanları tarafından şöyle tarfi edilmektedir:

  • Üst ölçekli planlarda ve ulaşım planlarında yaşamsal hizmetlere yürüme mesafesinde ya da tek toplu taşım vasıtasıyla ulaşılmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması,
  • Kentlerimiz için bir kent merkezleri planlamasının yapılması, her mahalle ve kent bölgesi için yaşamsal hizmet noktalarının oluşturulması,
  • Alışveriş merkezlerinin esnafla ve yerel üreticilerle birlikte, hizmet çöllerinin oluşumunu engelleyecek biçim var olabilmeleri için gerekli tedbirlerin alınması,
  • Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve ulaşım politikalarındaki değişikliklerin kentler üzerindeki etkilerinin incelenmesi için etki değerlendirmesi çalışmalarının yapılması, gerekmektedir.  


Aksi takdirde kentlerimiz yaşam kalitesinin odağı değil, çevreden kopuk ve yerel yaşam biçiminden uzaklaşan hizmet çöllerine dönüşecektir. Bunun önlenmesi için bir an önce konuyla ilgili bilimsel araştırma çalışmalarının sayısı arttırılmalı, bu araştırmalara göre başta yerel yönetimler olmak üzere tüm kamu kurumları ve araştırma kuruluşları gerekli önlemleri almalıdır.

1. Wringley, N. (2002), “Food Deserts' in British Cities: Policy Context and Research Priorities” Urban Studies, (39):11, 2029-2040.