Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2020 Cumartesi

BİR BAŞKADIR... BENİM ANKARAM

 

Bütün dünyanın, sonu ve akıbeti meçhul bir hastalığın cenderesinde sıkıştığı şu günlerde, kısa bir süre de olsa paralı bir internet kanalının yayımladığı bir dizi bir şekilde toplumun bütün kesimlerinin dikkatini çekti. İlginçtir, daha önce abartılı cinsellik ve şiddet kullanımı, hayatın her alanına ilişkin tartışmalı görüşlerin ve tabuların inandırıcı bir şekilde paketlenerek sunulması gerekçeleriyle siyasi ve felsefi tartışmalara, komplo teorilerine konu olmuş bu mecranın beklenmedik şekilde bize bizi bizle gayet iyi bir şekilde anlattığı duygusu yayılıverdi. Herkes sanki bu diziyi bekliyormuş gibi çözümlemelere, değerlendirmelere girişti. En kısası üç saat süren, tiplerin birbirini dakikalarca kestiği ağalı, marabalı, sosyeteli, kadın sömürülü, lümpen demogojili standart Türk dizilerinin yanına konduğunda, estetik düzey ve anlatım örgüsü açısından gayet ilgi çekici bulunan bu iş, en başta hepimizi beklemediğimiz bir yerden, isminden vurdu.

İkinci Dünya Savaşı Sonrasının Batıda hala izleri görülen iyimserlik nostaljisi neyse, 1970’lerin bizde yarattığı anlaşılmaz ütopik nostalji duyguları da biraz Yeşilçam görüntüleri, biraz Beyaz Kelebekler, biraz da Ayten Alpman’ın “Bir Başkadır Benim Memleketim” şarkılarıyla gelir. Meyhanelerde eller havaya yapılırken de, yurt dışında memleket özlendiğinde de her kesimden insan bu şarkıyla hem umut bulur hem de hüzünlenir. Aynı nostaljinin kaynağı olan yıllarda Batı’da komünist avcılığının ve Amerika’da Mc Carthy döneminin, bizde de şiddetli ideolojik çatışmaların, darbelerin ve siyasi arayışların üstünü bir çırpıda örtüverir “Bir Başkadır Benim Memleketim”. İnsani bir ihtiyaçtır da bu. Tarihi kimse olduğu gibi yutup sindiremez, insan olarak umutla yaşamaya devam edebilmek, insana inanabilmek için duygularla bezenmiş bir duyular maskesini hissiyatımızın üzerine geçirme ihtiyacı duyarız. Her toplum bunu kendince yapar. Biz hareketli ve neşeli gibi görünen melodilere, sözlere hüzün giydirerek yaparız bunu. Nazım Hikmet’in de dediği gibi “hüzün ki en çok yakışandır bize/belki de en çok anladığımız”. Bir başkadır bu sebeple bizi en zayıf yerimizden, hazan ve hüzünden yakaladı. Dizinin çekildiği mevsim sonbahar, dizinin bizi içine çektiği iklim açıkça hüzündü.

Dizi, İstanbul’da geçen iç içe geçmiş farklı dünyalara ait hayatları, içindeki insanların kesişmelerini anlatırken, beklemediğimiz bir gerçekçilikle ekranı bize, etrafımızdakilere, tanıdık ve bildiklerimize tutulmuş bir aynaya dönüştürürken bunu aslında sandığımız kadar çok yapmadığımız bir şeyden tutturarak yaptı. Karakterler, yaşadıkları kentteki sınırlı yolculuklar dışında sabit mekanlarda, uzun uzun konuşuyorlar. Dura düşüne, birbirini bekleyerek, ötekini dinleyerek ve hatta bakışarak. Biz kendimizi biliyorsak bu toplum ve insanları böylesi konuşmaları sadece tiyatroda, sinemada görür. Evde, okulda, işte, televizyon programlarında tam tersiyizdir. Ya hiç konuşmayız, ya iyi niyetle ya da farklı amaçlarla giderek sıkışan bir duygu girdabı içerisinde birbirimizin sözünü keserek, sanki söyleyeceklerimizi unutma korkusu ya da karşıdakinin baskın çıkma endişesi içine kısılarak gerilimli bir yola gireriz. En eğitimli kesimde bile var olan bu davranışlar bütününü, Nuri Bilge Ceylan sinemasındaki karakterlerin uzun ama birbirini hep kesen ve anlamayan diyaloglarında görmek mümkün. Ancak, dizi bizi yapmadığımız şeyle yakalarken, her karakterin gözünden ruhuna sızmamıza, yavaş yavaş onun gözünden dünyaya bakmamıza izin veriyor, hatta bizi gerçek olduklarına inandıracak gibi oluyor. Oluyor diyorum, çünkü aynı zamanda karakterlerin iyi oyunculuklar ile bezenmiş ve iyi kurgulanmış pozisyonlar ama sonunda yine klişeler olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Ya da tam başlayacak gibi oluyoruz, ya Yeşilçam filmi mantığındaki görüntüler, ya 70’lerin nostaljisini yansıtan müzikler kadraja giriyor ve bizi yine hüzünle baş başa bırakıyor.

Dizinin bu temel algoritmasını anladıktan sonra ise benim esas dikkatimi çeken bambaşka bir mevzu oldu. Dizi İstanbul’da geçmesine, hatta belki dizinin esas karakterinin İstanbul ve İstanbul olmayan mekanlar olmasına rağmen, anlatılan öykü bizim bildiğimiz Ankara alışkanlıkları, Ankara Hayatı ve bir kentte yaşamak anlamıyla “Ankaralı” olmak üzerinden kuruluyordu. Bu sebeple yer yer, dizideki karakterlerin gittiği Yoga Salonları, rezidanslar, barlar acaba Çankaya ya da Çayyolunda mı acaba diye sorar buldum kendimi. Dizinin kurgusu da bunu hissetmiş gibi arada sürekli İstanbul görüntüleri serpiştirerek bize dizinin İstanbul’da geçtiğini hatırlatmaya çalışır gibiydi. Ancak, bu mesele, sadece her kentin ve kent yaşamının nihai olarak her yerde birbirine benzemeye başladığı meselesinin ötesinde de bir duygu yansıtıyor benim için. Bir yerlere yolculuklar yapıp sürekli kapalı mekanlara girmek, farklı kapalı mekanlarda karşılıklı susuşmak ya da konuşmaya dayalı bir dünya kurmak ziyadesiyle Ankaralı bir durum gibi geldi bana.  Televizyon izleyerek de olsa, zoraki bir psikologla konuşarak da olsa, hatta bir artı bir bir rezidans katında muhabbet açmaya çalışarak da olsa, soyutlanmış, bağlamını unutmuş bir şekilde konuşarak karşısındakine tutunma duygusu oldukça Ankaralı ve sınıflar ötesi bir refleks çiziyor. Daha doğrusu, toplumsal yarılmaların, sınıfsal gerilimlerin ortasında bunları görmeden yaşayabilmenin yegâne güdüsü gibi görünüyor. Biz bunu Ankara’dan çok iyi biliyoruz. Özellikle de son yirmi otuz yıldır kentin dönüştüğü durumun adını koymaya çalışırken, teknik, hukuki ve empatik bir şekilde anlatmaya çalıştığımız mesele belki de tam da buydu.

Yeni kent olgusunun oluşturduğu mekanlara ait olan bu yeni tür Ankaralılık duygusunun izlerini kuşkusuz eminim tüm kentlerde bulabiliriz. Hatta dizideki gibi karşıtını tamamen kentten uzak ve kırsal bir dünyanın içindeki daha sahici gibi duran insanlarla kurmaya çalışarak da izleyebiliriz. Ama, bu Ankaralılık duygusunun içinde sakladığı derin bir hicran var ki bunu anlatmadan için rahat etmeyecek. İşte o, o kapalı mekanların arasında geçirilen yolculuklarda görünen insan manzarası ile anlatılabilir. Her gün Ankara’da ve bütün büyük kentlerde, otomobillerle, otobüslerle, dolmuşlarla, metrolarla ve dahi bilumum ulaşım biçimleriyle görünmeden, görmeden yolculuklar yapan milyonlar var. Kentin gelişen alanlarını kâh oralara yerleşerek, kâh oralardaki hizmetlerde çalışarak var eden bu görünmeyen ve görmeyen insanların ortak özellikleri, kendilerini görmedikleri ve gözlemlemedikleri bir dünyanın karşılaşmalarından uzaklaştıracak yolculuklar yapmaları. İnsan, içinden geçtiği kentin görüntülerini değil, ekranın ve nostalji duygusunun izlerini, gördüğü insanların değil başkalarının ona anlatılan hayatlarının duygusu ile kendini anlatmaya başlarsa görünmez ve görmez oluyor. Dizideki en çarpıcı anlar da bu sebeple benim için diyalogların arasındaki yolculuk sahneleriydi. Otobanlarda, toplu taşım araçlarında, rezidansların arasında yürüyen insan artık varlığı ile yokluğu belirsiz bir figürandır ve onun öyküsünü diğerleri merak etmez.

Bir kenti kent yapan en önemli olgu olan, kendinden başkası ile karşılaşma ve etkileşebilme ihtimali ve olanağı ise rotaları giderek birbirinden ayrışan, karşılaştığında birbirini söndürmeye daha niyetli dalgalar misali yıkıcı unsurlara dönüşür. Gündelik yaşam döngülerinin nöbetleşe yoklukları birbirine eklediği bu Ankara dünyası çok ilginç bir insan türü yaratmıştır. Buna “gözlemleyemeyen insan” diyebiliriz. Bu yeni insan türü gözlemleme ihtiyacı hissetmeyen, gözlemlemeye temel oluşturacak sessiz iç diyalogun başlatıcılığından yoksun bir varlıktır. Arent’in dediği gibi artık kentte bir “hiç kimsedir”. Ona verilen görev kentte ona yazılmış öyküdeki gibi yaşamak görevidir. Gözlemlemek duygusunun oluşumu halinde bile neyi gözlemleyeceğini bilemeyen, gözlemleyeme başladığında da insanı ve farklı hallerini gözlemlemeye tahammül gösteremez. Çünkü artık elinde ve yaşamında bu duyguyu öğrenebileceği, uzun vakitler geçirebileceği ve kendisinden başkası ile karşılaşabileceği kamusal mekanlar bulunmuyor. Varsa bile onlar sadece üzerinden hızla gelip geçeceği yerler niteliği taşıyor. Canını bir an önce, anaforlaşmış duygular kapanındaki kısa konuşmalara bulayabileceği kapalı mekanlara, olmadı hareket halinde olabilmek için ulaşım araçlarına atmak telaşında.

Dizi bu kısır döngülerden çıkabilmek adına yine benim oldukça “Ankaralı” bulduğum üç çözüm de getiriyor karakterlerinin gözünden. Ankaralı olmak kenti çekici manzaraları, cazip mekanları değil de o mekanlardaki insanlar üzerinden bir arayış alanı gibi görmek olduğu için karakterlerin üç dönüşümü de bana ilginç geldi. Birincisi, dizinin bilge karakteri olan imamın sonunda tüm meselelerini ardında bırakarak doğaya dönmesi ve orada hiç tanımadığı bir insana derdini dökmesi. Sanki kenti aradan çıkarmak insanlarla buluşmanın yeni bir olanağı gibi sunulmuş. İkincisi, kendi geçmişine bir yolculuk yapmak ve kabuslarıyla, korkularıyla yüzleşmek. İçinde kaybolduğumuz değil de içinde var olduğumuz yolculuklar yapmanın anlamı vurgulanmış. Üçüncüsü de sahip olunan her şeye rağmen, içine kısıldığımız önyargıların, davranış biçimlerinin dışına taşabilmek için ötekine tahammül edebilmek, hatta sevebilmek ihtimali. Sıradan bir Ankara’lı için bu üç arayış da gündelik yaşamın bir parçası gibi görülebilir. “Bu kentte ne var” sorusu biraz da “burada kim var” sorusu haline gelmiştir bizim için çünkü.

Dizi bana yeniden hatırlattığı bu soruların yanıtlarının ne olabileceğini, yaşadığımız kentlerde geçirdiğimiz insanlık maceramız adına yeniden hatırlattı. Bir kentte hayat daha çok bir akıntıya benziyor. Kıyıda durmak da, dizlerine kadar suya girmek de, el ele tutuşarak karşıya geçmeye çalışmak da mümkün. Ama bunlar hep aldatıcı. Esas olan akıntının kendisi, anaforları, ayrıntıları, taşıdıkları. Dikkatle bakmadığımız zamanlarda bir arayış gözlüğü takınıp bakınsak etrafımıza, başta kendimizi şaşırtsak, konuşmadıklarımızla konuşup, görmediklerimizi görsek akıntı beklemediğimiz bir güzelliğini açıverecek bize. Bunun için de kaçınmaların değil, karşılaşmaların, bağırışların değil bakışmaların, gürültülerin değil gülümsemelerin mekanına çiçek açtıracak konuşmalara ihtiyacımız var. Samimiyet, iyi niyet, incelik, derinlik ve arayış malzemeleriyle inşa edilmiş karşılaşmaların her yerde karşımıza çıkabileceğine olan inancı yenilemeye. O zaman “Bir başkadır benim Ankaram, ya da her neresi olursa” diyebilme ihtimalimiz artacak.


22 Kasım 2016 Salı

MİRASYEDİ BAŞKENT İÇİN BİR KURTULUŞ REÇETESİ


Antropologlar ilginç bir tespitte bulunuyorlar. Avcı toplayıcı dönemde insanoğlu atalarından kendisine kalan basit ve gündelik eşyaları koruyup kutsar, herkese ait olduğu düşünülen toprak gibi unsurlara neredeyse hiçbir bağlılık göstermez. Bazı göçebe topluluklara göre ataların ruhu o basitmiş gibi görünen eşyalarda onlarla birlikte yaşamaya devam ediyordu. Bunun için birçok alet ve eşya nesilden nesile geçerek farklı kuşakların ellerinden geçti. Bugün elimizde Neanderthal insanlarından kaldığı düşünülen boynuzdan yapılma bir flüt bile mevcut. Ama tarih ilerledikçe, mülkiyet kavramı yerleştikçe, atalarımıza ait emanetleri kolayca elden çıkarır olduk. Onlardan kalan kalıcı mal mülke ise kendi hayatımızdan vazgeçecek bir delilikle bağlanır olduk. Toprak, egemenlik ve dinsel referanslarıyla örülü bir öyküye dayalı olarak atalarımızın temsil ettiklerini yaşattığına inandığımız bir kutsallık ifadesine dönüşüverdi. Vefat eden aile büyüklerinin kişisel eşyalarının nasıl hızla ortadan kalktığını, geriye kısa zamanda neredeyse hiçbir şey kalmadığını çok defalar görmüşüzdür. Modern toplumlarda bu anlamda kültürler arasında belli farklılıklar görülse bile nihai olarak “geçici” olarak görülen şeylerin, “kalıcı” olarak addedilen gayrimenkul gibi varlıklar karşısında nasıl hızla tükendiklerini görmek aslında şaşırtıcı bir dönüşümü ifade etmektedir.

Bu dönüşümde en ilginç olan şey ise kanımca göreli olarak daha geçici görülen şey ile daha kalıcı olarak görülen şey arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığıyla yakından ilgilidir. Eğer geçici görülen nesneler, içlerinde taşıdıklarına inanılan anlam dünyası ile yeni bir öyküye konu edilebilmişlerse ve bu öykü de kültürel bağlamda bir yerlere oturabilmişse zamana karşı daha direngen görünebilir. Ama bunun bir de karşıt durumu var. Kalıcı olarak görünen ve modern dönemin “kıt” olarak görünen kaynaklarının kalıcılığı sürekli yıkıp yeniden yapmaya dayalı bir yaratıcı yıkımın temel malzemesini oluşturmaktadır. Bunun en güzel örneği belki de mimarlık birikimiyle gayrimenkul sektörünün iktisadi dinamikleri arasındaki savaşta izlenebilir. Atalarımızdan kalan eşyalar gibi zamana karşı direnme ve kendini yenileme gücü kısıtlı olan “tasarım” fikri, üzerinde bulunduğu arazide birikmekte olan kentsel rant karşısında giderek ezilmektedir. Bir binaya ait tasarım fikrinin önemine ilişkin bilimsel verilere dayalı olarak uluslararası, ulusal ve yerel bir bilgi birikimini ve değerleri öyküleştirmeye çalışan meslek dallarının profesyonelleri ise, yıkılan her tarihi yapıda dillerindeki sözcükleri kerpetenle çekip alınmış gibi acı duymaktadır. Ancak, o arazide biriken güncel parasal değerin nasıl en üst düzeye çıkabileceğini hesaplayan kimseler ise bu tür bir kayboluşun farkında olmaksızın bir anlam çölünde kaldıklarını anlamadan hayatlarına devam etmektedirler. Ama ne vakte kadar?

Bu noktada belki kendi yaşadığım bir anekdotu aktarmamda fayda olabilir. Çocukken bir gün annem elinde eski bir çanakla geldi eve. Simsiyah ahşap oyma çanağın bir kenarında da ince bir çatlak. En az elli yıllık bir kahve çanağı olduğunu, baba ocağından geldiğini anlattı bana. Gerçekten de yakınına gelince elli yıldır demlenen bir kahve gibi buram buram bir koku geliyordu. Sonra annem nedendir bilmem o çanağı tamir ettirdi. Çatlağa macun dolduruldu, üstüne de cila çekildi. Vitrinine koyduğunda belki daha güzel ve yeni görünüyordu ama kahve kokusu yoktu artık. Atalarımızdan bizlere kalan pahada hafif şeyler kolay gözden çıkarılıp değiştirilebilirler. Ama bu basit şeyleri topyekûn hayatımızdan uzaklaştırdığımızda da yakıcı bir yoksunlukla karşı karşıya kalırız. Kayıplarımızın yüzlerini artık zihnimizde canlandıramadığımızda onları bize hatırlatacak, anılarımızın kayıp kıtalarında yol almamızı sağlayacak ipuçlarını ve geri çağırma seanslarımızı da kaybederiz. Önemli olan elde kalanlarla elden çıkarılacaklar arasından anlamlı bir denge noktası bir uzlaşı bulabilmek. Müzecilik gibi uğraşların toplumlarda ne düzeyde gelişmiş olduğu gibi bir konu burada bu tür bir uzlaşının göstergesi olarak alınabilir. Benzer şekilde dünyanın birçok kentinde geçmişe ait mimarlık birikiminin bir şekilde korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışıldığı görülmekte. Böylece kentlerin hafıza mekânları, kimlik alanları ve kültürel sığınma adacıkları hayatta kalabilmekte, kente ilişkin ortak yaşam yeşerecek verimli görsel ve ruhsal örnekler bulabilmekte.

Böylesi uzun bir giriş yapmamın sebebi geçtiğimiz günlerde Başkent Ankara’nın yıkılan, kaybolan ve tehdit altında olan özellikle bazı modern dönem yapılarına ilişkin yaptığımız bir toplantı sonrasında olası bir çözüm önerisini temellendirmek kaygısından ileri geliyor. Evet, belki kentlerin içerisinde tarihsel birikim ile modernist yaratıcı yıkım süreçleri arasında bitmeyen bir kavga var ve bu kavganın kaybedenleri oluyor. Geçmişte de oluyordu. Ama son on yıldır, Başkent Ankara’da giderek daha fazla hızlanan bir yıkım süreci işliyor. Korumaya ilişkin kurumsal yapı etkisizleşiyor, bürokratik duyarlılıklar siniyor, siyasi gündem ve medya bu yıkıma yeterince ilgi göstermiyor. Özellikle cumhuriyet dönemine ait çeşitli yapılar ve kimlik mekânları yitiyor. Bu yitim sürecinde TMMOB ve üniversitelerin sınırlı sayıda öğretim elemanı, mesleki kaygılarla ya da daha derinlere erişen duyarlılıklarla tepki gösteriyor.

Yıkımların hızlanma sürecini ilk kez bundan tam on yıl önce TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğüm 2006 yılında hissetmeye başladım. Cumhuriyet döneminin endüstri mirası içinde önemli bir yeri bulunan Maltepe’deki “Havagazı Fabrikası’nın önemli bir kısmı bir gece yarısı operasyonuyla yıkıldı. Emsalleri Türkiye’nin değişik yerlerinde yeniden işlevlendirilen türünün ilk örneklerinden olan Havagazı Fabrikasının yıkımı alanın daha sonra Maltepe Pazarından taşınan esnafın yeri olarak belirlenmesiyle meşrulaştırıldı. Bir avuç insanla birlikte basın açıklamaları yapılırken iş makinelerinin kaldırdığı tozlar basın mensuplarının kamera vizörlerini kaplıyordu. Aynı yıl, Atatürk Orman Çiftliğinin kullanım ve planlama haklarını Ankara Büyükşehir Belediyesine devreden yasa değişikliği tüm itirazlara rağmen siyasi hesaplara dayanarak iktidar ve muhalefet milletvekillerinin oy birliği ile geçirildi. Bu yasa değişikliği hem Atatürk Orman Çiftliğinde yapılacakların hem de yıkılacakların habercisiydi aslında.

Sonraki yıllarda her bir yıkımla sanki Ankara’da zaman hızlanırken mekân yavaşladı. Başkentin çeşitli yerlerinde oluşan boşluklar yerimizi yurdumuzu bulmamızı zorlaştırdı. 2009 yılında ünlü mimar rahmetli Behruz Çinici’nin TBMM Lojmanları yıkıldı. 2013 yılı yıkımlar açısından çok acı bir yıl oldu. Önce 1950’li yılların betonarme modernist mimarisinin önemli örneklerinden Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürlüğü binası yıkıldı, yerine yeni Adalet Bakanlığı binası yapıldı. Aynı yıl, cumhuriyet dönemi yapılarından olan Atatürk Orman Çiftliği Jandarma Karakolu ve Başkentin kentsel altyapısının tarihi örneklerinden Su Süzgeci Binası ortadan kaldırıldı. Su Süzgeci Binası, 15 Temmuz olaylarından sonra kapatılan bir üniversiteye Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edilerek yıkılmış, yerine hastane yapımına başlanmıştı. Yine cumhuriyet döneminin önemli yapılarından Etibank Binası da aynı yıl kayıplar arasına karıştı, şu anda yeri otopark olarak kullanılıyor. 2014 yılında Atatürk Orman Çiftliğindeki bir başka cumhuriyet dönemi yapısı yıkılırken, 2016 yılı yıkımlar açısından sarsıcı bir yıl oldu. Özgün bir sivil mimarlık eseri olan 1950’li yılların özgün bir mimari çözümünü sunan Kumrular İkamet Sitesi tüm yasal süreçler devam ederken yıkıldı. Ardından her biri birer cumhuriyet dönemi yapısı olan EGO Hangarları, Turgut Reis İlkokulu, Atatürk Orman Çiftliğindeki Marmara Köşkü, Çubuk Barajı Gazinosu yıkıldı. Yıkım dalgasının son halkasında, yarışma sonucunda elde edilmiş bir projeye sahip olan ve 1960’ların mimarisini yansıtan Danıştay Binası yıkıldı. 15 Temmuzda ciddi hasar gören TBMM Halkla İlişkiler Binasının ve Behruz Çinici’nin eseri Meclis Binasının akıbeti meçhul. Hacı Bayram’da da birçok tarihi Ankara evinin restore edilmeden yıkılarak yerlerine betondan taklitlerinin yapıldığı iddia ediliyor. Alınan haberler, yıkılanlar yanında tehdit altında olan eserlerin sayısının da azımsanamayacak ölçüde olduğunu gösteriyor. Saraçoğlu Mahallesi, Ankara Rüzgâr Tüneli yapısı, TRT Arı ve Orkut Stüdyoları, Milli Kütüphane Binası, İller Bankası Binası, Cebeci Stadyumu, TCDD Ankara Gar Binası, Opera Binası ve Sergi Evi, Renda Köşkü, Halide Edip Adıvar Lisesi, Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi, Çubuk Barajı Atatürk Evi ve Şeker Fabrikası Yerleşkesi tehdit altında görünüyor.

Yıkımlar ve yıkım tehditleri sürerken dikkatimi çeken önemli bir durum ise İller Bankası binasına ilişkin süreç devam ederken yaşanmaya başladı. Önceki örneklerde bir şekilde devlet ve kamu gücü yıkımları açıklama, meşrulaştırma gayreti içerisindeydi. Yıkılan binaların tehdit oluşturduğu, belli bir süre sonra yeniden “aslına uygun” olarak inşa edilecekleri açıklamaları yapılıyordu. Ancak birkaç hafta önce, İller Bankasının Ulus Binasında yıkım tehdidi ortaya çıkınca ilginç bir durum dikkatimi çekti. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yetkilileri olaya ilişkin durumu anlamalarını sağlayacak bir muhatap bulmakta güçlük çekiyorlardı. Koruma Kurulu, belediye ya da ilgili firmadan herhangi bir açıklama gelmiyordu. Bu durum belki de 15 Temmuz sonrası yaşanan süreçlerle de yakından ilgiliydi. FETÖ soruşturması devam ederken ister istemez bürokrasinin olağan dönemlerden daha tedirgin ve çekingen davrandığı ve bürokrasinin bu anlamda Başkentteki mimari birikime ve korunacak yapılarak ilişkin reflekslerini kaybettiği söylenebilir. Bunun doğrudan sonucu, mimarlık birikimi ve korunacak çevrelere ilişkin yeni bir döneme işaret ediyor olabilir. Bu yeni dönemde, kamunun tarihi mirasa ilişkin birikimi korumada daha da geri plana çekileceği tahmin edilebilir. Bu geri çekilmenin tehdit altındaki yapılara ve çevrelere etkilerinin ne olacağını öngörebilmek güç değil. Fakat bunun yanı sıra toplumda tarihi yapılara şefkat gösterilmesi ve yapılan restorasyon proje uygulamalarında karşılaşılan aykırı durumlara ilişkin gösterilen tepkiler açısından da ilginç bir duyarlılığın yükselmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Antik tiyatroların basamaklarının göze aykırı görünen malzemelerle restorasyonu, Sinan Camilerinin cam ve çelikle yeniden yapılması gibi durumlar bir süredir gündem oluşturmakta. Kamunun sahiplenmesindeki azalma ile toplumun gösterdiği duyarlılığı da birlikte okumakta fayda görünüyor.

Bu iki durumu dikkate alarak, Başkent Ankara’nın geriye kalan kültürel ve mimarlık mirasını koruma adına üç başlıktan oluşan bir çözüm önerisi geliştirmek istiyorum. Bu önerinin birinci adımı, kaybolan yapıları, içinde bulundukları mekânsal bütünlük içerisinde tanımlamayı içeriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki yapıların önemli bir kısmı, cumhuriyet dönem Ankara’sı olarak adlandırılabilecek dokunun kendisinin ya da parçalarının içerisinde bulunuyor. Örneğin Prof. Dr. Çağatay Keskinok, Gar ile başlayıp Gençlik Parkını, Meclis Binalarını, Heykel Meydanını, Hacı Bayramı kat ederek Bentderesine kadar devam eden İstasyon Caddesini Milli Mücadelenin, Atatürk Bulvarını ise cumhuriyet dönemi devrimlerinin ve yaşam biçiminin bir vitrini, göstergesi olarak değerlendiriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki birçok yapı da bu tür mekânsal unsurlar üzerinde yer alıyor. O zaman, tek tek yapıları değil, bu yapıların temsil ettiği değerler ve mekânsal bütünlük üzerinden bir tanım yapılması daha anlamlı olabilir. Çünkü bu yapıların temsil ettikleri mekânsal bütünlüktür aslında tehdit altında olan. Hergelen Meydanına yapılan yeni cami ile başlayan bir aksta, Atatürk Bulvarına cephe veren yapıların arka bahçelerinin ve yapıların kendilerinin hastanelerin boşaltılmasına kadar birçok unsurun tehdidi altında olduğunu söylemek mümkün örneğin. O zaman, Atatürk Bulvarının doğu ve batısındaki yaklaşık beş yüz metrelik bir bandın oluşturduğu bütünlüğün savunulması anlamlı olabilir.

Öte yandan bu tür bir savununun ihtiyaç duyduğu bilimsel otorite nasıl sağlanacak sorusu akla geliyor. Mevcut haliyle koruma kurullarının artık bilimsel referans kurum olma meşruiyetlerini yitirdikleri görülüyor. Bu noktada 2000’li yılların ortalarında İstanbul’da gördüğüm bir örnek üzerinden öneride bulunmaya çalışacağım. Kültür ve Turizm Bakanlığında çalıştığım o yıllarda UNESCO Dünya Miras Komitesi, Dünya Miras Listesinde yer alan İstanbul’un tarihi alanları için her yıl heyetler göndererek tarihi yarımadada yapılacak projeler için kaygılarını belirtmekte, hatta İstanbul’un Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesine alınabileceği uyarısında bulunmaktaydı. Tarihi Yarımadanın Yönetim Planı Sınırının belirlenmesi, yönetim planlarının ve koruma amaçlı imar planlarının yapımı süreci de bir yandan devam etmekteydi. Bu süreçte Bakanlık, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve UNESCO yetkilileri arasında hararetli tartışmalar sürerken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi “İstanbul Miras Komitesi” adlı bir organ oluşturdu. Her ne kadar bu organın oluşturulmasında bazı bürokratik ve siyasi kaygılar hâkim gibi görünse de bu tür bir organın oluşturulması oldukça ilginç bir örnek oluşturmaktaydı. Komite hiçbir zaman tanınan ve ağırlığı bulunan bir referans kuruluşu haline gelmedi ama en azından bir referans kuruluşun varlığın olan ihtiyaca işaret etmesi açısından dikkate alınabilir bir deneyimi göstermektedir.

Başkent Ankara’daki yıkım süreçleri de, kentteki tarihi yapılara ilişkin bilimsel bilgilere dayalı olarak yeri geldiğinde uyarılarda bulunabilecek, tehdit altındaki yapı ve varlıklara ilişkin listeler oluşturabilecek yetkinlik, yeterlilik ve saygınlığa sahip bir referans organa ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Çünkü ne yazık ki Koruma Kurulu başta olmak üzere bu konuda görevli yapıların bu tür bir işlevi yerine getiremediği görülmektedir. Ben bu referans organa “Ankara Miras Komitesi” adını vermek istiyorum. Mutlaka çok disiplinli olması gereken bu organda Ankara’nın tarihi ve mimarlık mirası konusunda uzmanlık birikimi ile duayen konumuna erişmiş kişilerin bir araya gelmeleri ve yaşanan süreçlere ilişkin kamuoyunu uyarma vazifesini yerine getirmeleri çok önemli bir katkı olabilir. Bu Komite, “Ankara Miras Listesi”, “Yok Edilmiş Miras Listesi”, “Tehdit Altındaki Miras Listesi” ve yıkılan varlıkların yıkımına sebep olanları teşhir etmek için bir “Kara Liste” yayımlayabilir ve takip edebilir. Detaylı teknik ve akademik bilgilerden çok basit bir listeleme çalışmasıyla kentte tehdit altındaki kültürel miras unsurları konusunda kamuoyu açık bir şekilde bilgilendirilebilir.

Böyle bir referans organının yanı sıra aynı zamanda halkın tarihi yapılara karşı olan şefkat duygularına dayalı bir duyarlılığı da örgütlemek gerekli. Bu tür bir örgütlenme konusunda da birkaç yıl önce Şikago’da uygulanan başarılı bir örnek aklıma geliyor. Şikago kışları oldukça sert geçen bir kent. Yangın söndürmede de yangın musluklarının çok önemli bir yeri var. Kentteki binlerce yangın musluğunu itfaiye yangınlarda söndürme suyu temin etmek için kullanıyor. Ancak bir sorun var. Kışın çok soğuk günlerinde yangın muslukları donuyor. Bu da yangınlarda ciddi sorun yaratıyor. Belediye yangın musluklarını soğuğa karşı yalıtım malzemesi ile korumaya çalışıyor ama yalıtım malzemeleri vandalizme uğrayabiliyor, çalınabiliyor. Bunun üzerine bir internet uygulaması geliştiriliyor. Şikago’lular sokaklarındaki yangın musluklarını “evlat edinmeye” davet ediliyorlar. Bir yangın musluğunu evlat edinen Şikagolular internette harita üzerine kendi isimlerini bırakıyorlar. Kışın soğuk günlerinde muslukları kontrol edip bir sorun var ise belediyeye bildiriyorlar. Musluklarına isim takanlar, kazak örenler bile olmuş. Sonuçta önemli bir kentsel sorun konusu halkın aidiyet hisleri yardımıyla çözülmüş. Benzer bir uygulamanın Ankara’nın tarihi yapıları için de kullanılabileceğini düşünüyorum. Mobil destekli bir uygulama ile isteyenler tarihi yapıları evlat edinebilir. Bu yapıları belirli aralıklarla belgeleyebilir ya da görüntüleyebilirler. Bu katkılar da internet üzerinde herkesin görebileceği bir şekilde bir arada toplanır. Böylece halkın da aktif katılımı konusunda mesafe kat edilebilir.

Başkent Ankara’daki ya da Türkiye’nin herhangi bir yerindeki yapıların ve mimarlık kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesinin bu çalkantılı dönemde ciddi bir mücadele süreci gerektirdiği görünüyor. Bu mücadele sürecinde toplumdaki farklı duyarlılıkları temsil edebilecek yenilikçi araç ve söylemlerle hareket etmek gerekiyor. Muhtemeldir ki, eldeki varlıkların ortadan kalkmasından çok sonra birileri dedesinin eski eşyalarının izlerini arayan torunlar misali bir arayışa girecektir. Ama önemli olan bu arayışlara yer bırakmadan, kentin ve kendimizin ruhunu zihnimizde canlandırmamıza sağlayan mirasımızı şimdiden koruyup kollamanın yollarını aramak, bulmak.

28 Ekim 2016 Cuma

BOŞALTILAN ASKERİ ALANLAR ANKARA İÇİN FIRSATA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?



15 Temmuz darbe girişiminin en tartışmalı kararlarından birisi kent içerisinde yer alan askeri yasak bölgelerin ve askeri tesislerin kent dışına taşınması kararıydı. Bir yandan askeri açıdan bu tür bir karar almanın uzun vadeli ulusal güvenlik açısında gerçekten fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine çelişkili iddialar ortaya atılırken bir yandan da boşaltılan askeri bölgelerinin FETÖ dışındaki cemaat ve sermaye gruplarına aktarılacak rant projeleri için kullanılabileceği, dolayısıyla yeni tehditlere kapı açacağı kaygıları ifade edildi. Ancak, OHAL sürecinde her iki konu da derinlemesine tartışılamadı. Aslında boşaltılan askeri bölgelerin ve arazilerin ne olacağının dünyadaki örnekler ve çağdaş kent planlaması açısından ele alınması gerekmekte. Bu tür bir bakış açısı geliştirilebilirse askeri alanların Türkiye ve kentlerimiz için bir fırsat haline dönüştürülmesi mümkün olabilir.

Askeri alanlar düşünüldüğünde Başkentlik işlevi sebebiyle bu durumdan en fazla etkilenecek olan kentin Ankara olduğu görülmektedir. Yerleşik alanın neredeyse %12’lik kısmı askeri alanlardan oluşan, bu sebeple de yapılan yeşil alan hesaplamalarında çoğunlukla Türkiye’deki diğer kentleri geride bırakan Başkent Ankara’da askeri alanların nasıl ele alınacağı çok kritik bir öneme sahip. Yapılan araştırmalar, askeri amaçla kullanılan ve tahsis edilen arazilerin %70’e yakınının da 1 Hektar yani 10 000 m2 ve üzerinde büyüklükte olduğunu göstermektedir. Yapılacak planlama ve uygulama hataları, rant odaklı projelerin öncelik kazanması fırsat olabilecek bir düzenlemeyi Ankara’nın geleceği için bir kabus senaryosuna dönüştürebilir. Bu sebeple öncelikle Ankara’da askeri alanların ele alınmasında kaçınılması gerekenleri sıralamak gerekir:

1Ankara’da Boşaltılan Askeri Alanları Ele Alırken Kaçınılması Gereken Dokuz Kusurlu Hareket:
a. Askeri alanların tam ve düzgün bir envanteri çıkarılarak, arazi nitelikleri ortaya konularak yola çıkılmalıdır. Bu envanter kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Askeri araziler haritadaki boş arazi olarak ele alınmamalıdır. Bu da ciddi bir analiz gerektirir. Bu tür bir analiz yapmadan yola çıkılırsa yıllardır ordu tarafından korunmuş değerler ve arazi varlığı kamuoyu denetiminden uzak bir şekilde ortadan kalkabilir. Bu amaçla coğrafi bilgi sistemleri kullanılmalı, mikro düzeyde ekolojik hassasiyet ve peyzaj değeri haritaları hazırlanmalıdır.
b.  Askeri alanlar parça parça belki yüzlerce araziden oluşan bir bütündür. Bu araziler parçalanarak lokma lokma yutulacak bir ganimet olarak görülmemeli, Başkent Ankara’nın çözülemeyen sorunları için fırsat olarak görülmelidir. Bunun için bilimsel analizlere dayalı bütünsel ele alış ve planlama şarttır. Kapatılan Ankara İl Özel İdaresinin mülklerinin el yordamıyla kamu kurumlarına dağıtılması gibi bir yöntemden kesinlikle uzak durulmalıdır. Bu tür yöntemlerin yarattığı hukuki sorunlar çözümsüzlüğünü korumaktadır.
c. Kamu arazilerinin mülkiyet açısından birçok türü bulunmaktadır. Başkent anayasa ile tanımlanmış en önemli kentimizdir. Bu kentin kaderini etkileyecek büyüklükteki bu araziler, çeşitli kamu kurumlarına tahsis, kiralama, devir, mülk verme yerine topyekun hazine arazisi olarak tescil edilmeli, mülkiyet parçalanmasından kaçınılmalı gerekirse bunun için yasa çıkarılmalıdır.
d. Askeri arazilerin “nasıl olsa kamu” mantığıyla kamu kurum ve kuruluşları ile STK’lara devrinin önüne geçilmelidir. Geçtiğimiz dönem FETÖ’nün palazlanmasının ve kentsel kamusal alanların talan edilmesinin en önemli kaldıraçlarından birisi bu tür bir tutum olmuştur.
e. Askeri araziler boş arazi diye düşünülerek üst ölçek planlara ve ulaşım planlarına dayanmayan günü birlik ulaşım ve altyapı projeleriyle parçalanmamalıdır. Bu tür teknik altyapıların yapılması için doğal eşik analizleri yapılmalı, kent bütünü planlara dayandırılmalıdır.
f. Kentte bugüne kadar yapılmış yanlış uygulamaların, özellikle de imar planı değişiklikleriyle oluşturulmuş çok yüksek nüfus ve yapı yoğunluklarının meşrulaştırılması ve imar kanununun etrafından dolanılması için askeri alanlar kullanılmamalıdır.
g. Askeri arazilerin kent içinde “boş arazi” olarak görülmeleri en büyük hata olacaktır. Bu arazilerin taşıdıkları doğal ve peyzaj değerlerinin bilimsel olarak tespit edilmesi ve buna uygun koruma statülerine kavuşturulmaları çok önemlidir.
h. Tüm ülkeyi etkileyen bir darbe girişimi sonrasında boşalan bu arazilerin karar verme sürecinin tek adamlara devredilmesi çok yanlış olacaktır. Karar verme süreçlerinde katılımcı mekanizmaların kurulması gereklidir.
i. Askeri alanlar sadece boşalmış alan olarak görülemezler. Bu kadar büyük alanlar dünyanın tüm aklı başında kent ve ülkelerinde kentin bütününün kaderini etkileyecek niteliktedir ve kentin yeniden planlanmasını gerekli kılarlar.

Bu önemli noktalar dikkate alındığında boşaltılan askeri alanların Başkent Ankara için yeni bir planlama miladı olarak değerlendirilmesi, Ankara’nın geleceği için yaşamsal görünmektedir.

  Askeri Alanlar Dikkate Alınarak Başkent Ankara’nın Üst Ölçekli Planları Gözden Geçirilmelidir

Dünyanın herhangi bir kentinde bu derece büyük arazilerin bir anda sivil kullanıma dönüştürülmesi, o kentin ve metropoliten alanın bütününün yeniden planlanmasını, üst ölçekli planların yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Çünkü, bu kadar büyük arazi doğru kullanılmazsa kentin daha öncekinden çok daha derin ve çözümsüz sorunlarla karşı karşıya kalmasına sebep olabilecektir. Hali hazırda askeri araziler, Başkent Ankara’nın doğal hava koridorları ve halk tarafından doğrudan kullanılmasalar da kent siluetinin korunması için çok önemli bir işlev yerine getirmektedir. Her şeyden öte, askeri araziler içerisinde nüfus yoğunluğu bulunmadığından dolayı, yapılan birçok yanlış uygulamaya karşın, kentin içerisinde trafik yükünün artmasına engel olmakta, kentsel altyapıyı aşırı yüklenmekten korumaktadır. Parçacı bir yaklaşımla bu arazilerin peyderpey yapılaşmaya açılması ya da parçacı şekilde planlanması her kent için olduğu gibi Başkent Ankara için de dönüşü olmayan sonun başlangıcı olabilir. Yani askeri araziler birer “rant fırsatı” değil “sağlıklı ve çağdaş planlama fırsatı” olarak değerlendirilmelidir.

Bu amaçla, Başkent Ankara’nın üst ölçekli planlarının yenilenmesi, gözden geçirilmesi ve bu çalışmalarda askeri alanların analiz ve kullanımlarının da dikkate alınması gerekmektedir. Halen Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından planlama çalışmaları yürütüldüğü duyumları alınan, Ankara İlinin bütününü kapsayan 1/100 000 ölçekli çevre düzeni planı kapsamında bu tür bir yaklaşımın hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla, Ankara kent makroformunun bütünü ele alınmalı, askeri alanlar Başkent Ankara’nın yeşil ve açık alan sistemlerinin yenilenmesi, enerji etkin bir kent oluşturmak, yaya ve bisiklet kullanımı için önlemler almak, Ankara’nın akarsularının gün ışığına kavuşturulması, yüksek sanayiye dayalı tarımsal inovasyon, yenilikçi rekreasyon alanları gibi birçok amaç dikkate alınarak düşünülmelidir. Bu çalışmalar yapılırken askeri alanların statüsü özel bir kapsamda ele alınmalı, bir koruma statüsü belirlenmeli, Başkent Ankara’nın ihtiyacı olmayan konut ve avm benzeri kullanımlardan uzak durulmalıdır. Ayrıca, bu alanların yönetiminde “alan yönetimi” adı verilen korunacak alanlar için gerekli yönetsel yapı kurulmalı, askeri alanların kamuoyu denetiminde kullanımı için bir “yönetim planı hazırlanarak yürürlüğe sokulmalıdır. Böylelikle üst ölçekli planlama ve yönetsel yapı açısından sağlıklı bir yapı ortaya çıkacaktır. Bu kapsamda askeri alanların kullanımı için Başkent Ankara’nın kaderini değiştirebilecek “yeşil kuşak” ve “yeşil koridor” benzeri projeler de yeniden canlandırılabilecektir.

Askeri Alanlar Yeşil Kuşak Kapsamında Nasıl Değerlendirilebilir?

Başkent Ankara’nın en kadim sorunlarından birisi, topografik çanak olarak adlandırılan, çukur noktası Sıhhiye, kenarları kuzeyde Şentepe, Doğuda Mamak, Güneyde Çankaya sırtları olan coğrafi yapısı içerisinde sıkışmış yerleşim yapısıdır. Çanak içinde yapı ve nüfus yoğunluğunun artması trafik, ulaşım, altyapı ve hava kirliliği gibi sorunları ağırlaştırmaktadır. 1970’li yıllarda Başkent Ankara’nın 1990 ve sonrasının planlama çalışmalarını yürüten dönemin İmar ve İskan Bakanlığına bağlı Ankara Metropolitan Alan Nazım İmar Bürosu yaptığı çalışmalarda, Başkent Ankara’nın tüm etrafını saracak, askeri alanların bir kısmı, Atatürk Orman Çiftliği Alanı, Hipodrom, Atatürk Kültür Merkezi, Gençlik Parkı, Atatürk Bulvarı boyunca uzanacak bir yeşil kültür aksı, Abdi İpekçi ve Kurtuluş Parkları, 50. Yıl Parkı ve İmrahor Vadisine kadar şehri boydan boya bir yeşil koridor olarak geçecek bir yeşil kuşağın planlamasını yapmıştır. Geçen yıllar içerisinde bu kuşağın şehrin dışındaki ağaçlandırma alanlarının bir kısmı gerçekleştirilmişse de, Çayyolu ve Bağlıca gibi bazı bölgelerde olduğu gibi önemlice bir kısmı imar planı değişiklikleriyle yapılaşmaya açılmıştır. Yeşil kuşağın yeşil koridor kısmının gerçekleştirilmesine ise hiç girişilmemiştir. Hatta 2014 Yılı yerel seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adaylarının önerdikleri projelerde bu düşüncenin izlerini görmek mümkündür.

İşte tam da bu noktada, Ankara’daki askeri alanlar çok kritik bir anlam taşımaktadır. Askeri alanlar bu yeşil kuşak ve koridor projelerinin günün ve dünyanın koşullarına uygun bir omurgasının oluşturulması için kullanılabilir. Bu kapsamda aşağıdaki unsurlar düşünülebilir:

a. Üst ölçek planlarda askeri alanların kenti bir boydan bir boya geçecek ve çevredeki uydu yerleşmelerle kentin arasındaki sıkışıklığı çözecek bir yeşil kuşak ve koridor olarak planlanması sağlanabilir.
b. Bu kapsamda, yeşil kuşak ve koridor içerisinde Ankara’daki tüm üniversite ve araştırma kuruluşlarının yaşamın her alanında yerleşim ve sanayi üretimi için projeler üreteceği bir yaşam aksı tanımlanabilir.
c. Bu yaşam aksı içerisinde biyo-çeşitlilik, enerji ve diğer alanlardaki yüksek teknoloji araştırmalarına yer verilebilir.
d. Bu omurga üzerinden Başkent Ankara’nın tümüne erişim sağlayacak doğa dostu bisiklet otobanları, yaya ve yürüyüş güzergahları planlanabilir.
e. Yine bu omurga üzerinde Ankara’nın yer altına alınarak altyapı sistemine dahil edilmiş akarsuları yüzeye çıkarılarak ekolojik bir koridor mantığıyla ele alınabilir.
f. Ankara’da bulunan diğer yeşil ve açık alanlar da bu omurga ile ilişkilendirilerek, Başkent Ankara’nın kılcal damarlarına kadar nüfuz eden, Başkenti bir yaya, bisiklet ve toplu taşım kenti haline getirecek bir sistem tasarlanabilir.
g. Başkent Ankara’nın çevresinde ve içinde bulunan doğal yaşam bu yeşil kuşak üzerinden yeşil köprüler ile ilişkilendirilebilir, Başkent Ankara bir yeşil yaşam ağı haline getirilebilir.


Bu tür bir yaklaşım, Başkent Ankara’yı üretim, araştırma, sanayi ve yaşam alanları açısından dünyada örneği az rastlanır bir konuma yükseltecektir. Aksi takdirde birçok başka fırsatta olduğu gibi bu fırsat da kaçacak, Ankara yaşanmaz bir bozkır kenti olmaya mahkum edilecektir. 

24 Temmuz 2016 Pazar

BİR KENT DARBESİNİN ANATOMİSİ























"Metropol mimarisi kaçaklar ve suçlular için ideal koşulları sunar. Her an savaş alanına dönebilecek şekilde tasarlanmış şehir tehlikenin anavatanı. Pusu ve tuzaklarla dolu. King Kong kadar açık bir hedefiz. Burada yalnızca virüsler ve senin gibi hayaletler eminiyette" Murat Menteş ve Kutlukhan Perker'in Dehşet Bey adlı çizgi romanından alıntı, Karakarga Dergisi Sayı 4.

15 Temmuz akşamı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeni bir sayfa açtı desek hiç abartılı olmaz. Önümüzdeki yıllarda devlet yapılanması, siyasette cemaatlerin etkileri, devlet kadrolarının oluşumunda liyakatin yeri, toplumda kayırmacı ilişkilerin nerelere varabileceği ve sermaye birikim süreçlerinde dini çıkar ağlarının yeri dahil olmak üzere birçok konuyu geçmişe atıfla uzun uzun tartışacağımızı söyleyebiliriz. "Ben demiştim"cilerle, "ben değilim"ciler arasında muhtemelen çok büyük bir gri alanda tartışmalar sürecek. Bu tartışmaları verili olan bilgiler üzerinden yapmak, komplo teorilerinin perspektifinden bakmak ya da büyük teorilere atıfla pozisyon almak da karşımıza çıkan seçenekler arasında. Ancak, tüm bunları yapmaya başlamadan önce, yaşadığımız olayın tam adını koymak, olayların eylemsel özgünlüğünü tanımlamak zorundayız. Bunu yapmalıyız ki, her ne sebepten olursa olsun bir daha benzer olaylarla karşılaşmamamız için nereye odaklanmamız gerektiğini iyi görebilelim. 

O akşam, Üniversitemizin yıl sonu yemeğinde dostlar arasında bir akşam yaşıyorduk. Siyasetçi ve bürokrat davetliler, üniversitemizin yönetimi ve akademik kadrosu bir yaz akşamında önce güzel bir yemek, ardından da yılların sanatçısı Erol Evgin'in şarkılarını canlı dinlemek için bir aradaydık. Saat 21:30 civarından yemek sonlandı ve Erol Evgin konserine başladı. Çocukluğumdan beri dinlediğim şarkılarını yaşından beklenmeyecek şaşırtıcı bir sahne performansıyla paylaşmaya başladı. Bir an şarkıların arasında telefonumdaki artan hareketlilik dikkatimi çekti. İnsanlar Ankara'nın üzerinden alçaktan uçan jetlerden, askerin boğaz köprüsünü kapattığından bahsediyordu. Eşimin de "hiç olmazsa bu gece şu telefonları bir kenara bırakalım" uyarısı ile önce telefonu elimden bıraktım. Ama etrafıma bakınca herkesin bir hareketlilik içinde olduğunu görünce de tedirgin olmadım değil. Bu tedirginlik, yemekte bulunan milletvekillerinin apart topar ayrılmasıyla daha da arttı. Sonrasında, şehir merkezinden evimizde teyzeleri ile bıraktığımız çocukları arayınca durumun ciddi bir olağanüstülük içerdiğini anlayıp biz de konserin beşinci şarkısının ortasında eve doğru yola çıktık. Yol boyu trafiğin durumu, kapatılmış yollar ve alçak uçan jetleri kaygıyla izledik. Eve vardığımızda sabaha kadar uyumayacağımızın, sonrasında da farklı bir Türkiye'nin sabahını ezanlar ve selalar eşliğinde idrak edeceğimizin henüz farkında değildik. Geçen günler içinde yaşadığımız olayın büyüklüğünü ve korkunçluğunu daha iyi anladık, üzerinde düşünmeye başladım. Hala da düşünüyorum. 

Mekan perspektifinden bakan bir akademisyen olarak olayların gelişimini izlediğimizde 15 Temmuz darbe girişiminin odaklanılması gereken noktalarından birisine dikkate çekmek niyetiyle bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Hem darbe girişiminin stratejisi, hem de darbeye karşı ölmek bahasına sokağa çıkarak özneleşen insanların refleksi yaşadığımız olayın geçmişteki darbe girişimlerinden çok farklı bir yönü olduğunu gösteriyordu. Kuşkusuz darbe girişiminin FETÖ ve PDY ile ilişkisi üzerinden ayrıntılı siyasal analizler mutlaka yapılıyor ve yapılacaktır, ancak benim niyetim daha çok darbe girişiminin mekanla ilişkisi üzerinden bir okuma yapmak ve buradan mümkünse bazı dersler çıkarmaya çalışmak. Darbe girişiminin kentsel mekan ve kentler ile ilişkisini okumaya çalışmak bu anlamda bize çok daha farklı pencereler açabilir. Özellikle OHAL kapsamında çok hızlı düzenlemelerin yapılacağı günlerde bazı konularda sağlıklı karar verebilmek için bu pencereler farklı resimler görmemizi sağlayabilir. 

Önce şu tespiti yapalım. Türkiye'nin darbeler tarihine baktığımızda, geçmişteki darbelerin kentleşme sürecinin tamamlanmadığı bir toplumsal yapıyı hedef aldığını söyleyebiliriz. Nüfusun kentlerde yaşayan kısmının büyüklüğü ile darbeleri eşleştirirsek bunu açık bir şekilde görürüz:

Darbe:                                        Kentte Yaşayan Nüfus (%)
1960                                           %32
1970 (muhtıra)                           %29
1980                                           %44
1997 (28 Şubat)                         %63
2016 (15 Temmuz)                     %80

Darbeler tarihimizin ilk üç darbesinin ağırlıklı olarak kırsal nüfusa sahip bir ülkede gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Göreli olarak daha dağınık yerleşimlerde, kentsel mekanın dinamiklerini henüz deneyimlememiş nüfusun dönemin tek iletişim kanalını ve ordu örgütlenmesini kullanarak denetim altına alınması ana strateji olarak ortaya çıkmaktaydı. Kentlerde sıkıyönetim ilan edilerek sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi de önemli araçlardan birisi olarak darbe sonrası dönemi denetim altına almak için kullanılmaktaydı. Tabi, dönemin siyasal süreçlerinin toplumsal etkileşiminin yarattığı etkiler ayrıca ele alınmalıdır ancak, mekansal açıdan bakıldığında ilk üç darbenin kırsal bir toplumda yapıldığını söylemek çok da yanlış olmayabilir. 

28 Şubat süreci ise, darbeler tarihinden belki de önemli bir kırılma noktası oluşturmaktadır. Ordu mensuplarının dahi bu darbe girişimini mesafeli bir şekilde "post-modern darbe" olarak adlandırmasının kanımca geri planda kalan birkaç sebebinden birisi Türkiye nüfusundaki değişimdi. Artık göreli olarak kentleşme sürecinde ciddi mesafe kat etmiş, kentlerin dinamiklerinin toplumsal dinamikleri belirlemeye başladığı, darbenin hedef kitlesinin ağırlıklı olarak kentlerde yaşadığı ve kentleri dönüştürdüğü, tüm bunların da gelişen iletişim teknolojileri yoluyla suya sürekli atılan taşların bıraktığı sonu gelmez dalgalar gibi yayılmaya başladığı bir Türkiye'de darbelerin eskisi gibi gerçekleştirilmesi olası değildi. Darbe, iletişimsel araçlar üzerinden, kentte gerçekleştirilecek simgesel güç gösterilerinden ve sonrasında darbenin hedef aldığı kentsel toplumsal kitleleri etkisizleştirmek için atılacak adımlardan güç alacaktır. Nitekim 28 Şubat süreci Sincan'da tankların yürütülmesi ile başlamış, sonrasında devlet idaresine eklemlenmeye başlamış İslami kesimlerin üzerine gidilerek sürdürülmüştür. Ancak, bu sürecin hiç üzerinde durulmayan unsuru Ordunun artık kentsel bir toplumda darbe sürecine ilişkin strateji değişikliğine gittiği ve aslında emir komuta zinciri içinde eski tip bir darbenin geçerli olmayacağını kabul etmesidir. Belkide bu sebeple, 28 Şubat sonrasında Türk ordusunun emir komuta süreci içerisinde bir daha eski tip bir darbeyi kendi stratejisi içerisinde anlamlı bulmadığı ve darbenin ilk hedefinin bu sebeple ordunun kendisinin olacağı tahmininde bulunulabilirdi. Ki 15 Temmuz darbe girişiminin ordunun eriştiği darbe deneyimini en uç noktaya taşıyarak kullanmaya çalıştığı, bu yolla da emir komuta zincirini ele geçirmeyi, iç savaşı hedeflediği iddia edilebilir. Tabi darbe girişiminin tüm ayrıntıları ortaya çıktığında hangi terör ve örgütlenme stratejilerinin de kullanıldığının ayrıntıları mutlaka ortaya çıkarılmalıdır.

Peki 15 Temmuz darbe girişimini öncekilerden mekansal açıdan farklı kılan neydi? Öncelikle, darbe girişimini yapanlar Türkiye'de artık temel toplumsal dinamiklerin kentler üzerinden geliştiğini, bunun iletişimsel mecralarla girift bir bütün olduğunun çok iyi farkındaydılar. Olaylar sonrasında sıklıkla darbe girişiminde bulunanların siyasileri neden hedef almadıkları sorusu dillendirildi. Gerçi darbecilerin Cumhurbaşkanını ve Başbakanı doğrudan hedef aldığı ortaya çıkarıldı ama kanımca daha önemli bir gerçek vardı ki bu daha önemliydi. Darbecilerin esas hedefleri en büyük kentimiz olan İstanbul ile başkent Ankara idi. Bu iki kentte yaşamın durdurulmasının hedeflenmesi, panik yaratılması, bu iki kentteki askeri yapıların hedeflenmesi, bu iki kentteki emniyet teşkilatına saldırı gerçekleştirilmesi, darbe girişiminin enerjisinin büyük bir kısmının terör taktikleri kullanılarak bu iki kente yöneltilmesi, Ankara ve İstanbul'un birer kaldıraç etkisi yaratmak için kullanılmak istendiğini göstermekte. Gerçekten de belki de hedeflenen, medya kuruluşlarından çok kentsel kamusal mekanlarda hakimiyet kurmak, bunu sosyal medya üzerinden prikolojik algı operasyonu ile derinleştirmek ve yaygınlaştırmak, iki kentte hakimiyet kurulduktan ve emir-komuta zinciri ele geçirildikten sonra da devşirilecek güçlerle birlikte Türkiye'nin dört bir yanında darbe ateşini yakmaktı. Darbe girişimi sonrasında ele geçirilen darbe planları da bu tespiti doğrulamaktadır. Darbe sonrasında ilişkide bulunulan Suriye ve Irak'lı unsurların desteğiyle Ankara ve İstanbul'un tamamen ele geçirilmesinin hedeflendiği iddiaları basına yansıyor. Yani darbe girişimini bir "kent darbesi" olarak adlandırmak yerinde olacaktır. Çok şükür ki bu girişim yine Türkiye'nin yakın tarihinin yarattığı dinamiklerin de katkısıyla sokağa çıkan vatandaşların çabalarıyla, silahlı kuvvetler ve emniyetin basiretli tavrıyla boşa çıkarıldı.

Kamusal mekanlar Gezi Parkından bu yana siyasi söylemlerde kutuplaşmanın önemli bir unsuru olarak kullanıldı. Gezi Parkında ortaya çıkan toplumsal hareketlenme iktidar tarafından sıklıkla bir komplo kurgusu içerisinde tanımlandı. Ancak, gözden kaçan önemli bir nokta belki de darbe girişiminin önlenmesinde Gezi ile başlayan dinamiklerin önemli bir ilham kaynağı olduğudur. Yukarıdan örgütlenmiş ve kurgulanmış kitlesel mitinglerin değil, vatandaşların kendi iradeleriyle özne haline geldikleri, kentsel kamusal alanları kendilerinin kıldıkları eylemlerin çok önemli bir güç olduğunu günümüz Türkiyesinin kentlileri Gezi Parkından sonra öğrendi. Darbe girişimi gecesi de hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan halkı meydanlara davet ederek kritik bir süreç başlattılar. Sonrasında, silahlı kuvvetlerin kendi silahlarını kentlere, kamusal alanlara, halka, eminiyete ve Türkiye Büyük Millet Meclisine çeviren darbe girişimcileri halkın kahramanca girişimleriyle boşa çıkarıldı. Yani, 15 Temmuz darbe girişimini bir "kent darbesi" olarak adlandırma gerekliliğinin ikinci sebebini de darbenin önlenmesinde halkın kentsel kamusal alanlara sahip çıkarak gerçekleştirdikleri mücadele oluşturmaktadır diyebiliriz. Tabi bu sahip çıkmanın birleştirici olduğu ölçüde mücadele niteliğini sürdüreceği, ötekileştirici ve yabancılaştırıcı olursa mücadele niteliğinin zedeleneceği unutulmamalı. 

Türkiye terör, artan şiddet ve devlet yönetiminin zorla ele geçirilmesi çabaları açısından çok zor günler geçirdi. Uluslararası terör olaylarından darbe girişimine kadar korkutucu günler geçirdik. Bizi daha nelerin beklediği hakkında da bir fikrimiz yok. OHAL ilanından sonra da bu konuda alınacak önlemlerin çok boyutlu olarak ele alınacağı açıktır. Bu önlemler arasında mekansal strateji değişiklikleri de kaçınılmaz olarak yer alacaktır. Kent içerisindeki askeri birliklerin ve karargahların kent dışına taşınması olasılığı tartışılmaya başlandı bile. Ancak, meselenin mekansal açıdan iki önemli boyutuna vurguda bulunmak gerektiğini düşünüyorum. Güvenli kentleri ve demokrasi altyapısı gelişmiş kentler oluşturmayı tartışmaya açmamız gerekiyor. Ulaşım altyapısı ve kentsel kamusal alanların hem terör olayları hem de darbe girişimi karşısında çok kırılgan olduğunu gördük. Transit hale getirilmiş kent merkezleri hem güvenlik açısından hem de darbe girişimlerinde ciddi zorluklar oluşturdular. Öte yandan kent güvenliği ve kentsel toplumsal hareketler açısından demokratik hakların kullanımının kent için bir tehdit değil çok önemli bir olanak olduğunu bir kez daha anladık. Kentlerin yaya mekanlarını, meydanlarını ve kentsel kamusal alanları yeniden planlama ve tasarlamayı gündem yapmak zorundayız. 

Terör ve darbe girişimleri karşısında kentleri daha dayanıklı hale getirmek bunun için de kentsel kamusal alanları geliştirmek önemli ortaklaşmalarda birisi olmak zorunda. Toplumun tüm kesimlerinin öznesi olduğu ve benimsediği kentler, kentlere yapılan her tür terör saldırısı karşısında en önemli kozumuz. Velhasıl kent darbelerine karşı kentleri savunmamız gerektiğini anlamalıyız. Bu anlayışla benim için darbe girişiminin başlangıcında dinlediğim bir Erol Evgin şarkkısının sözleri ile bitirmek istiyorum yazıyı. Sanırım bu şarkı hepimize inandıklarımız açısından bu kez çok daha farklı şeyler söyleyecektir:

Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Birde kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma


Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyarda insan
Hani bir şarkı söyler içinden
İşte öyle bir şey


Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayarda insan
Hani gözleri dolarya birden
İşte öyle bir şey,işte öyle bir şey


Seni düşündüm dün akşam yine
Bir garip huzur doldu içime
Birde kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma


Hani yıldızlar yanıp sönerken
Hani bir yıldız düşerde insan
Hani bir telaş duyarda birden
İşte öyle bir şey


Hani yağmurlar yağarya bazen
Hani gök gürler ya arkasından
Hani şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey,işte öyle bir şey

4 Temmuz 2016 Pazartesi

HAVAGAZI FABRİKASI RANT ODAĞINA DÖNÜŞÜRKEN



Yaklaşık on yıl önce bir sabah uyandığımızda Ankara’nın yitik yılkı atlarından birisinin daha vurulduğunu öğrenmiştik. Kiminin “ne zaman kaldıracaklar canım bu mezbeleliği” diye suratını buruşturarak baktığı, kiminin de çocukluk anılarında yer etse de ne anlamı olduğunu bilmediği, yalnızca küçük bir azınlığın, onlarda mesleklerinden dolayı tanıdıkları Havagazı fabrikası artık yerinde yoktu. Dönemin Koruma Kurulu tıpkı bir zamanlar Kızılay Binasının yıkılmasında olduğu gibi Havagazı Fabrikasını koruyan, dozer kepçelerinin iştahını gemleyen tescil kararını kaldırmıştı. Aynı gece yarısı çalışmaya başlayan Büyükşehir Belediyesinin kepçeleri bu mezbeleliği(!) ortadan kaldırmışlardı. TMMOB’a bağlı meslek odalarının yönetimleri olarak bir avuç Ankaralıyla birlikte yıkım devam ederken yaptığımız bası açıklamaları, sonrasında açılan davalar ne yazık ki kaçınılmaz sonu engelleyememişti. Sonrasında tarih, anılar, sanayi mirası, belleklerdeki görüntü dümdüz edilmiş yatıyordu aynı yerde. Üzerine asfalttan bir örtü serilmişti insaflıca, belki de üşümesin diye…

Havagazı ve Elektrik Fabrikalarının düzlenen alanına ustaca bir manevrayla olayın hemen öncesinde yerlerinden edilen eski Maltepe Pazarı esnafı getirilmişti. İller Bankası mülkiyetinde Malltepe Park adlı avm’ye dönüştürülen alandan uzaklaştırılan tezgâh başı esnafı, “size eski Havagazı Fabrikasında yer yapacağız” denilerek sakinleştirilmişti. Gerçekten de öyle oldu. Önce esnafa kooperatif kurduruldu, tabi bu süreçte kim Maltepe pazarı esnafı kim değil, kooperatif üyeleri kimler olacak konusunda ciddi bir doğal seçilim süreci de yaşandı. Denilen o ki, zaten dışarıda dükkânları bulunan sermaye sahipleri bu kooperatifin rantına ortak oldular. Derken, Havagazı Fabrikasının yerine garip, derme çatma labirentvari bir kapalı Pazar oturtuldu.

Ama ne havagazı fabrikası ne de eski Maltepe pazarı iflah olmadı. Sanki endüstri mirasının ahı tutmuştu. Önce Malltepe Park AVM battı. Çankaya Belediyesine devredildi. Şimdilerde onlar da satışa çıkarmışlar. Havagazı Fabrikasının yerine konan esnaf da aradığını bulamadı. Dışarıdaki avm enflasyonu ve internet satışları onların devrini çoktan kapatmıştı. Kimse ucuza Rus ve Çin mali aramıyordu artık. Zaten belediye de Ulus esnafı ile birlikte onları da AŞTİ’de yapacakları büyük bir çarşıya taşıyacaklarını ilan etmeye başlamıştı. Şehre iki büyük yeni otobüs terminali kurulacaktı doğu ve batı olmak üzere. Eski AŞTİ’yi de bir senaryoya oturtmak lazımdı. Ayrıca, Ulusta yapılacak çarşı yıkımlarına karşı tepkileri azaltmak gerekirdi. AŞTİ’ye taşıma bahanesiyle nasıl olsa başka bir doğal seçilim sürecinde gerekli ayıklamalar yapılacaktı. EGO’nun doğalgaz ayağının skandallarla dolu, dönemin Başbakanının bile fiyatını az bulduğunu açık bir şekilde ifade ettiği pazarlıklarla özelleştirilmesi ile birlikte de Havagazı Fabrikası alanının imar rantı hasadına uygun hale getirilmesi için gerekli zemin hazırlandı. Tüm bu zincirleme senaryonun sonunda bir yerlerde bir imar planı değişikliği ile birlikte, Havagazı Fabrikası alanına gökdelenlerin yapılabileceği bir yapı yoğunluğu getirildi. Ticaretin rantı artık inşaat rantının yanında cüceleşmişken, Maltepe bölgesinde yeni bir dönüşüm dalgasının anahtarı kilidinde dönmeye başlamıştı bile. Endüstri mirası, altyapı, kent merkezine gelen trafik yükü, merkezde kalan son konut alanlarından birisinin geleceği gibi konular sadece bizim gibi plancıların, mimar ve mühendislerin sohbetlerinde kalmıştı.

Tüm bunlar olurken ekonomik gerekçeler hazırdı. AOÇ’ye gerek yok, artık arpa buğday mı üreteceğiz? Havagazı mı kaldı fabrikasını koruyalım, artık kavga ettiğimiz Rusların doğalgazı var! Bir başkent bu kadar hafızasız, bu kadar geçmişinden kopuk olma lüksüne sahip midir? Oysaki sanılanın aksine Ankara 1900’lerin başlarından beri Anadolu’nun önemli tarımsal sanayi kentlerinden biri olagelmiştir. 1892’de İstanbul-Bağdat demiryolu hattının Ankara istasyonunun açılışıyla birlikte Ankara’da tren yolu etrafında sanayi odakları oluşmaya başlamıştır. Bu odakların en önemlisi bugünkü Celal Bayar Bulvarının kuzey ve güneyinde oluşmuştur. Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte bu sanayi odakları daha da gelişmiş, bugünkü Sıhhiye ile Maltepe arasında kalan bölgede kentin enerji ihtiyacını karşılamak üzere bir havagazı fabrikası ve elektrik santrali kurulmasının ardından un, makarna, lokomotif, oksijen, soğuk hava, buz ve bira fabrikaları kurulmuştur. Ancak zaman içinde 1960’lı yıllardan başlayarak kent içinde karayolu taşımacılığına ağırlık verilmesi ile birlikte bu bölgedeki sanayi gerilemiş, fabrikalar kapatılmıştır. En son olarak da 1990’da havagazı fabrikası ve elektrik santrali üretimi durdurmuştur. Bu gelişmelerin sonucu Ankara için ağır olmuştur. Var olan sanayi odağının yok olmasıyla birlikte Ankara, ağırlıklı olarak devletin ve hizmetlerin kenti haline gelmiştir. Plansız kentsel gelişmenin sağladığı olanaklarla birlikte gerçek anlamda ekonomik değer üretmeyen arsa spekülasyonu ve ihtiyacın fazlası konut üretimi neredeyse en ağırlıklı sektörler haline gelmiştir. Devletin çok büyük destekler verdiği savunma sanayisi ve birkaç sektör dışında Organize Sanayi Bölgeleri bile rant beklentisi ekilerek kurulmaktadır.
Maltepe Havagazı Fabrikası ve Elektrik Santrali Neden Korunmalıydı?
  • Havagazı Fabrikası ve Elektrik Santrali özgün endüstriyel mimarileri ile Ankara’nın bir zamanlar bir demiryolu ve sanayi kenti olduğunun göstergesi olan son yapılardır. Çağdaş dünyada bu tür yapılar korunmakta, özgün mimari eserler olarak yeniden işlevlendirilerek kente kazandırılmaktadır.
  • Havagazı Fabrikasının bulunduğu alan kent merkezi içinde arazi kullanımı, ulaşım ve büyüklük açısından hasiyetle ele alınması gereken bir konumdadır. Bu alana yüksek yoğunluklu kullanımlar getirilmesi kent merkezindeki arazi kullanım dengesini ve ulaşım yapısını bozacaktır.
  • Havagazı Fabrikası ve Elektrik Santralinin korunarak ve çevresindeki yaklaşık 6 Hektarlık Alanın planlı bir şekilde kültürel kullanımlarla yeniden işlevlendirilerek kente kazandırılması Maltepe ve Sıhhiye bölgesinin çöküntüleşmesini yavaşlatacak, kent merkezinin güçlendirilmesini sağlayacaktır. CER Modern benzeri kullanımlar başkentte bu tür bir alana ne kadar ihtiyaç duyulduğunun göstergesidir.
  •  Bu tür endüstri yapıları mimari açıdan esnek ve yeniden kullanıma uyumlu olduklarından bulundukları bölgenin gelişiminde itici güç oluşturmaktadır.





Gökdelenler Yerine Neler Yapılabilirdi?
  • Havagazı fabrikası ve elektrik santralinin bulunduğu alanın korunarak kente kazandırılması ve yeniden işlevlendirilmesi için katılımcı bir süreçle koruma planı yapılmalıydı.
  • Bölgenin yeniden kullanımına ilişkin olarak bölgenin teknolojik ve sosyal tarihi yorumlanarak projeler üretilmeliydi.
  • Bölge planlanırken fabrikaların etrafındaki duvarlar, TEDAŞ ve EGO binaları kaldırılmalı yaya ağırlıklı yeşil alan kullanımları ve yeşil alanlarla tarihi endüstri bölgesinin alt alanları arasındaki ilişki kurulmalıydı.
  • Fabrika binaları için bir an önce restorasyon projeleri hazırlanmalı, bu binaların kent içinde önemli nirengi noktaları ve simge mekânları olması için çalışmalar yapılmalıydı.
  • Fabrikaların bulunduğu bölge ile bütünlük oluşturan Atatürk Kültür Merkezi Alanındaki projeler bir an önce hayata geçirilmeli, Hipodrom-Opera-Sıhhiye aksı rekreatif kültür aksı haline getirilmeliydi.
  • Fabrika bölgesi ile Ankara Garı ve tarihi istasyon mekânları arasındaki ulaşım ilişkileri güçlendirilmeliydi

Fabrika Binaları İçin Önerilerimiz Neler Olabilirdi?

Fabrika binalarının yeniden işlevlendirilmesi için meslek odaları ve kent yönetimlerince “sanayi müzesi”, “Sanat müzesi” gibi öneriler geliştirilmiş ancak hayata geçirilmemiştir. Yine de bu önerileri tekrarlamakta fayda var:
  •  Çağdaş dünyada bu tür yapıların üzerine titrenmekte, bu tür yapılar restore edilerek kentlerin dünya çapında tanınmasını sağlamaktadır. Örneğin Londra’daki Bankside Elektrik Santrali “Tate Modern” isimli dünyaca ünlü modern sanat müzesine dönüştürülmüştür. Benzer şekilde İstanbul’daki Gaz santralleri de restore edilerek kültür merkezlerine dönüştürülmektedir. Yine İstanbul’daki tarihi Feshane Binası İstanbul Modern Müzesine dönüştürülmüştür. İstanbul Modern’deki Picasso Sergisini bütün Türkiye’den yüz binlerce insan ziyaret etmiştir. Tate Modern’i yılda yaklaşık 5 milyon turist ziyaret etmektedir. Havagazı fabrikası da restore edilerek Ankara’nın çok ihtiyaç duyduğu bir modern sanat, teknoloji ya da sanayi müzesine dönüştürülebilirdi.
  • Ana fabrika yapıları kültürel etkinlikler için (müze, sergi salonu, konser salonu, sinema-tiyatro salonları, atölyeler vb.) diğer endüstri yapıları da (vinç, soğutma kulesi vb.) endüstri tarihini sergileyecek bir açık hava müzesi şeklinde restore edilebilir. Bacalar ise devasa kentsel imgeler ya da heykeller olarak restore edilebilirdi.
  • Fabrikayı çevreleyen alan rekreasyon amaçlı ve tarihi binalarla uyumlu kültürel binalar için kullanılabilirdi.

 Her geçen gün Ankara’nın ve cumhuriyetin kimlik mekânlarını dolar yeşiline ve rant alanlarına dönüştürmek isteyen çabalar daha da sinsileşmekte, yoğunlaşmaktadır. Bir gün gelecek Ankara kentinde Ankara’nın tarihini hatırlatan hiçbir mekân kalmayacak, Ankara derin uykudaki bir yatakhaneye dönüşecektir. Bütün bunların olmaması için Ankara’daki kent yönetimleri kültürel mirastan ellerini çekmeli, bizler de onları korumak için elimizden geleni yapmalıyız. Yoksa korkarım bir dahaki ay vurulan yeni bir mirasın hikayesini, “neler yapılabilirdi”’lerini, kaybolan yeni bir havagazı binasını yazmak zorunda kalacağım. Ve ben bunu istemiyorum…

28 Haziran 2016 Salı

ANKARA'NIN MAKET TARİH DEVRİ VE UNESCO



Neolitik dönemden Galatlara, Romaya, Ahilik Döneminden Osmanlılara ve Cumhuriyet Dönemine kadar binlerce yıllık bir tarihsel birikime sahip olan Ankara Kentinde, tarihi kent dokusunun korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için yapılanlar ya da yapılmayanlar oldukça uzun bir süredir kent gündeminde önemli bir tartışma gündemi oluşturuyor. Tarihi dokunun korunması için gerekli koruma amaçlı imar planlarının bir türlü yürürlüğe girmemesi ve mahkeme süreçlerine konu olması, Ankara’nın tarihi dokusuna son yıllarda yapılan müdahalelerin uluslar arası koruma ilke ve standartlarına uygun olmaması, korumanın sosyal boyutlarının ihmal edilmesi ve yenilenen tarihi dokuların turizm ve kültür açısından beklenenin çok gerisinde kalması gibi konular bu tartışmanın ana başlıklarını oluşturuyor. Ancak, bir yandan da özellikle Ankara Büyükşehir Belediyesi son yıllarda artan bir hızla, Ulus, Hacı Bayram ve İsmetpaşa gibi yerlerde çeşitli yenileme projelerini uyguluyor.

Bu yenileme projeleri yapılış biçimleri ve sonuçları açısından da ciddi eleştirilere muhatap oluyor. Özellikle özgün tarihi evlerin yıkılarak betondan yeniden yapılmaları, tarihi sokak dokularının yer yer özgün biçiminin dışına çıkılarak yeniden yapılandırılmaları, tarihi dokunun katmanlı yapısı dikkate alınmadan sadece belli bir tarihsel dönemin öne çıkartılması çabaları her geçen gün kamuoyunun gündemini işgal eden yeni bir tartışmaya sebep oluyor. Geçtiğimiz günlerde Hacı Bayram’da bulunan Bizans Surlarının bir kısmının iş makineleriyle yıkılması gibi örnekler tarihi dokunun korunmasında hoyrat bir tavrın ortaya çıktığını gösteriyor.

Tüm bu tartışmaların yanı sıra, yapılan uygulamaların neden turizm ve kültür alanlarında Başkent Ankara’yı uluslar arası ve ulusal platformlarda öne çıkaracak sonuçlar getirmediği de merak konusu oluyor. Oysaki hem yurt içinde hem de yurt dışında tarihi koruma alanında yapılanlarla öne çıkan birçok önemli kent bulunuyor. Ankara’nın tarihi dokunun korunmasında geri planda kalmasının dört temel sebebi bulunuyor:

  • Bunlardan birincisi, Ankara’da tarihi dokunun korunması adına yapılan çalışmaların uluslar arası ve ulusal koruma standartlarının dışına çıkması, korumadan çok yenilemeye yönelerek tarihi dokuyu sosyal ve kültürel bağlamından koparan yapak bir çevre oluşturması. Adeta, tarihsel özelliği bulunmayan yepyeni ve yeni inşa edilmiş bir maket görünümüne bürünen tarihi dokular özellikle uluslar arası platformlarda koruma anlamında gerçek anlamda ilgi çeken uygulamalar olarak görünmüyorlar.
  • İkinci olarak, tarihi dokuların dış kabuğunu oluşturan binalar kadar o binaların temsil ettikleri yaşam biçimi, kültür ve sosyolojik bağlam da önem taşıyor. İçeriği dolu ve ilgi çeken unsurlarla yerel yaşamı doğru ve doyurucu biçimde temsil eden içerik ve sakinler olmadan maket görünümündeki bir koruma ilgi çekmediği gibi tarihin bütünsel korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması açısından da katkıda bulunmuyor. Özellikle restorasyon adına yaşayanları başka yerlere gönderilerek steril bir yaşam çevresi oluşturulması, her yerin birbirine benzer kafe, restoran ve pansiyonlarla doldurulması koruma adına sakil ve tekdüze bir çevrenin ortaya çıkmasına sebep oluyor.
  • Üçüncü, tarihi dokunun korunmasında yerel sivil toplum ile birlikte önemli bir sahiplenme, kimlik ve aidiyet duygusunun inşa edildiğini gösteren, bunu da uluslar arası otoritelere tescil ettiren bir koruma anlayışının bulunmaması, bu koruma anlayışının katılımcı ve halkın işbirliğini teşvik eden bir çerçeveye oturmaması çok önemli bir sorun alanı oluşturuyor. Doğru şekilde korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarılmak için doğru çabaların gösterildiği tüm dünyaca kabul görmeyen bir tarihi dokunun yerel, ulusal ya da uluslar arası alanda ilgi çekmesi ya da kabul görmesi pek mümkün görünmüyor.
  • Dördüncü olarak da korumanın genel olarak kentin tümüne hizmet edecek ve kentlinin aidiyet hislerini güçlendirecek kültürel bir birikim ve istihdam stratejileri ile birlikte düşünülmemesi önemli bir sorun alanı oluşturuyor. Kent belleği, kent müzesi gibi bilinen örneklerin dışında yerel el sanatlarını yerel sözlü tarihi belgeleyerek paylaşan işlevlerin düşünülmemesi maket kent imajını güçlendiriyor.


Maket Tarih ve Hoyrat Koruma Anlayışına Karşı Son Bir Deneme: UNESCO Dünya Miras Listesi Adaylığı

Bu sorunların aşılabilmesi için Başkent Ankara’nın tarihi, kültürel ve doğal mirasının korunması konusunda bir ortak aklın ve vizyonun oluşturulması gerekiyor. Kentteki tüm kamu kurumlarının, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve sıradan vatandaşın benimseyeceği ve katkıda bulunmak isteyeceği, kendini ait hissedeceği ve sahipleneceği bir hedef belirlenmesi önemli bir aşama olarak öne çıkıyor. Mayıs Ayı içerisinde çok geniş katılımla gerçekleştirilen bir etkinlikle kamuoyunun dikkatine sunduğumuz “Ankara Kentinin UNESCO Dünya Miras Alanı Adaylığı” böyle bir başlangıç olabilir. Dünya Miras Alanlığı gibi bir çerçevede hareket edilmesi Ankara tarihi kent dokusunun maket kente dönüşmesini engelleyecek ve tarihi dokunun Ankara Kentine, Türkiye’ye ve tüm insanlığa katkıda bulunacak bir alana dönüştürülmesini sağlayabilir.

Dünyadaki örnekler, savaş ve afetler gibi çok olağanüstü durumlar olmadığı durumlarda UNESCO Dünya Miras Alanı olmanın bir kentin tarihi dokusuna çok önemli düşünsel ve teknik katkılarda bulunduğunu göstermektedir. Bu faydalar şöyle özetlenebilir:

  • Öncelikle dünya miras listesine aday olunması için o alanın tarihsel değerine ilişkin tüm tarihsel birikim bilimsel bir anlayışla bir araya getirilmekte ve bir adaylık dosyası hazırlanmaktadır. Bu anlamda dağınık halde bulunan bilimsel birikimin yerel yönetimler tarafından kullanılması ve farkındalık yaratılması için çok önemlidir. Dünyanın birçok yerinde dünya miras listesi hazırlıkları bilimsel bilginin kurumlar tarafından benimsenmesinde önemli katkılarda bulunmaktadır.
  • Yine dünya miras listesi adaylığı için alanın yerel sahiplenmesini güçlendirecek, alanın yönetsel koordinasyonunu sağlayacak ve işbirliklerini arttıracak bir “alan yönetimi” kurulması gerekmektedir. Konusunda uzman bilim insanlarından ve kurum temsilcilerinden oluşan bu yönetsel yapı alanın takip edilmesini ve sahip çıkılmasını sağlamaktadır.
  • Yine alan yönetiminin yanı sıra alanda yapılacak tüm yatırım ve projeleri koordine edecek bir yönetim planının oluşturulması gerekmektedir. Bu yönetim planı alandaki yetki sahibi tüm kurum ve kuruluşların koordine edilmesini sağlamaktadır.
  • Yönetim planıyla eş zamanlı olarak alanın koruma amaçlı imar planlarının yapılması da gerekmektedir. Koruma planlarının yapılması, alandaki birçok sorunun çözümü ve maket korumadan uzaklaşılması için temel teşkil etmektedir.
  • Dünya miras alanlığı statüsü alındığında, tüm dünyanın dikkati dünya miras alanına çekilmektedir. Dünya miras alanı olan yer hem bilimsel araştırmalar hem de popüler kültür ürünlerine konu olmaktadır. Bu hem alanın tanınırlığını arttırmakta, hem yapılacak yanlış uygulamalara tepkileri ciddileştirmekte hem de alana gelen nitelikli ziyaretçilerin sayısını arttırmaktadır.
  • Ziyaretçi sayılarının artması alanda turizm faaliyetlerinin güçlenmesinin de önünü açmaktadır. Yapılan araştırmalar dünya miras alanı ilan edilen yerlerde turist sayısında ilk beş yılda %3-5 arası bir artış olduğunu, bu artışın çok önemli bir kısmının bilimsel ve kültürel amaçlarla alana gelen nitelikli ve entelektüel bir turist kitlesinden oluştuğunu göstermektedir.
  • Alanın korunmasında uluslar arası ve ulusal fon kaynaklarından yararlanma olanağı artmakta, daha da önemlisi, uluslar arası alanda güçlü uzmanlardan oluşan araştırma ekiplerinin alana ilgisi artmaktadır. Bilimsel alanda artan bu ilgi alanın korunmasında önemli bir destek halini almakta, uygulayıcılara yol göstermektedir. 
  • Bir yerin dünya miras alanı olması ulusal ve yerel bir gurur vesilesi olup yine yapılan araştırmalar bunun hemşerilik bilincini ve kentlilik kimliğini güçlendirici bir etki oluşturduğunu göstermektedir. Bu durum korumada yerel sahiplenme ve aidiyet hislerini güçlendirerek korumada insan unsurunu öne çıkarmaktadır.
  • Dünya miras alanı olmak Birleşmiş Milletler sistemi ve UNESCO ile bağları güçlendirmekte, yerel uzman ve akademisyenlerin kapasiteleri ve birikimi artmaktadır. Bu da alandaki koruma çalışmalarında çok önemli bir kaynak oluşturmaktadır.
  • Yine dünya miras alanlığı, bir yerin korunmasında kamu, özel sektör, sivil toplum ve halk arasında işbirliği ve eşgüdümü güçlendirici araçlar getirdiği için korumada önemli bir yönetsel kapasite oluşumunu sağlamaktadır.


Dünyada ve özellikle dünya miras alanlarının yoğunlukta olduğu Avrupa Başkentlerinde, dünya miras alanlığı statüsünün korumada doğru ve gelişen uygulamaları yapmak için çok önemli bir araç olduğu görülmektedir. Hoyratça ve ben yaptım oldu şeklinde, maket kentler üreten bir koruma anlayışı yerine sürekli öğrenen ve kendini geliştiren bir koruma yaklaşımının getirilmesi için bu sebeple dünya miras alanlığı süreci Ankara için bir araç olarak kullanılabilir, bu yolla yanlış koruma uygulamalarından vazgeçilmesi sağlanabilir. Ankara’da korumada doğru yaklaşımların tercih edilmesi de nihai olarak Ankara Kentinin sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimine önemli katkılarda bulunacaktır.