Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

yerel seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yerel seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2019 Salı

2019 YEREL SEÇİMLERİNİN EZBERLERİ VE GERÇEKLER


2019 Yerel seçimleri öncekilerden daha farklı bir seçim olarak algılandı ve değerlendirildi. Öncekilerin aksine, seçimlerin gerçekleşeceği siyasal ve sosyo-ekonomik koşullar ciddi bir belirsizlik içermekteydi. Bu belirsizlikler sadece yerel seçim için değil, bu koşulları meydana getiren unsurları da etkileyecek sonuçlar üretme potansiyeline sahip olduğundan dolayı, kamuoyu bu seçimlere ilişkin olarak yer yer abartılı yaklaşımlarla karşılaştı. Bu abartılı yaklaşımların bir kısmı da özellikle iktidarı oluşturan siyasi parti koalisyonunun “beka” söyleminden beslendiği için, bu yerel seçimi bir yerel seçimden daha farklı bir süreç olarak algılama eğilimi arttı.

Kuşkusuz, yerel seçimlerden çok kısa bir süre sonra gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimi ve sonrasında yürürlüğe konan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bu durumun ortaya çıkmasında en önemli paya sahip olan değişkendir. Merkezi düzeyde kuvvetler arasındaki ayrımın yeniden biçimlenmesine sebep olan ve hala daha devam eden bu yapısal değişiklikler dizisi, devletin meşruiyeti ve siyasal alanın toplumdaki yansımaları açılarından önemli bazı kırılganlıklar yarattığından dolayı, yerel seçimlerin yeni sistemin bir nevi güvenoyu olarak algılanması ihtimali özellikle iktidar için önemli bir siyasal meydan okuma olarak görüldü. Bunun yanı sıra, ekonomik bunalım belirtilerinin toplumun her katmanının derinden hissedeceği sonuçlar ortaya çıkarması da bu meydan okumayı daha da zorlu hale getirdi.

Sonuçta yerel seçimlerin söylem altyapısını hazırlamakla mükellef siyasi çevreler, sivil toplum alanı, düşünce odakları ve kanaat önderleri, bu yerel seçimin önceki seçimlerden çok farklı oluğu savını yaygın bir şekilde paylaşmaya başladılar. İktidar partisi bu savı çok daha açıktan ve genel seçime benzer bir tutumla paylaşırken, ekonomik bunalımın etkilerini gören ancak, negatif propaganda yapma tuzağına düşmek istemeyen ve yerel siyasal alan üstünlüklerini kullanmak isteyen muhalefet ise daha dolaylı bir şekilde bu savı ima eden bir tavır benimsedi. Sonuçta, seçim öncesinde medyada, gazete köşe yazılarında, çeşitli STK raporlarında yerel seçimlerin özgünlüğünü ispatlamaya çalışan ifadeler yaygın olarak ortaya çıktı. Ancak, her seçimin tarihin belli bir özgün anının bileşenlerini yansıttığını unutmamakla birlikte, bu yerel seçimlerin de aslında diğerleriyle pek çok ortak yan barındırdığını ifade etmek gerekiyor.

Öncelikle Türkiye seçim tarihinin tümü incelendiğinde her seçimin "en kritik seçim" olarak adlandırıldığı görülmektedir. Çünkü Türk siyasetinin propaganda söylemi ahlaki ve politik tercihler değil, "ötekileştirme, kutuplaştırma, negatif atıflar ve kendini şampiyon ilan etme retoriği" üzerine inşa edilmektedir. Seçimler, demokratik olarak belli ahlaki tercihleri ve bunların yansıması olan eylemlilikleri yarıştırmak için değil, seçimin özgünlüğü bağlamında siyasi pozisyonları meşrulaştırmak için birer kaldıraç olarak görülmüştür. Hatta seçimlerin, “seçimlerin kendisinin propagandasının yapıldığı etkinlikler” olarak her siyasi görüşün kendi retoriği üzerinden anlamlandırılması üzerine kurulduğu söylenebilir. Seçimlerin demokrasinin işleyişi ve temsili kurgusu için önemi yadsınamaz. Ancak, her seçim sıradandır ve seçimler arası dönem daha önemlidir. Seçimlerin yarattığı hareketlenme, seçim sonrasına odaklanabildiği ölçüde siyasal alan seçim sonrası alanı şekillendirebilir. Seçimin sadece kendisinin muğlak bir söylemle kutsandığı bir süreçte ise seçim sonrası dönem, bürokratik aygıtla yüzleşmekle geçen, ve bir sonraki seçimin beklendiği bir geçiş olarak algılanır. Siyaset tarzı sebebiyle genel seçimler toplumun, yerel seçimler yerelin empati, karar verme ve tercih enerjisini sömürür tüketir. Seçim sonrası dönemde seçtiği adayların vaatlerini takip etmesi gereken vatandaş, tükenmişlik ve öğrenilmiş çaresizlik sendromlarına, kollamacı ilişkilerle tanıdık arama seanslarına geri döner.

Buna rağmen, yerel seçimler her ne yapılırsa yapılsın genel seçimlerden ayrışır. Çünkü ortada aday olan "kişilerin görünürlüğü" çok önemlidir. Ulus devletlerin ortaya çıkmasından sonra giderek yükselen merkezi düzey demokratik siyasal temsiliyetin karşısında doğrudan demokrasiye ilişkin tek fosil kalıntısı olarak yerel seçimler, seçmenin gündelik yaşamı ve anlık sorunları ile empati kurabileceği bir alan oluşturur. Bunun için de siyasi parti liderlerinden çok belediye başkan adayları ortadadır. Merkezi siyasi alanın aktörleri doğru bir denge tutturamazsa yerel siyasal alan buna tepki verebilir. Yine de, genel çerçeveyi çizen sistem tasarımı oy dağılımında eser düzeyde etki yapabilir. Nitekim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin getirdiği belirsizlikler ve tedirginlikler, hem siyasi hem de bürokratik olarak seçimlerin tartışması içerisinde yer almıştır. Özellikle merkezi hükümetin yerel yönetimler üzerindeki denetim ve kontrol yetkisi anlamına gelen “idari vesayet” kavramı yeni anlamlara bürünerek seçim süreçlerine etki etmektedir. Bu sebeple seçimin bir diğer önemli farkı da zımnen ve arka planda da olsa yerel yönetim sisteminin tartışmaya açılmasıydı. İktidar "kaybedersek ne olur", muhalefet "kazanınca ne yaparız" hesaplarıyla kuliste farklı yerel yönetim modelleri üzerine çalışmaya başladı bile.

Öte yandan, yerel seçimlerde ortaya çıkan adayların da merkezi siyaset olmasa da başka türlü benzerleşme ve homojenleşme eğilimlerinin etkisi altında olduğu söylenebilir. Adayların birbirlerinden ayrılabilmesi için ortaya koydukları ilke, değer ve projelerin önemli olduğu sürekli vurgulansa da, çoğunlukla muğlak bir “proje” tanımı çerçevesinde adaylar kendilerini tanıtmaya çalışırlar. Adaylar projelerinin konuşulması gerektiğini söyler, ama başta projeler yeterince olgunlaşmamıştır, anlatılamayacak ve farkı ayırt edilemeyecek siyaseten doğruluklar içerir ve adayın kendisi de zaten bazılarını kendisi bile yeterince anlamamıştır. Ne adaylar ne de seçmen, aşırı düzeyde teknik ayrıntılar içeren, uygulama düzeyindeki yansımaları imkansız bu projeleri konuşmanın gereksizliğini görmekte zorlanırlar. Nihayetinde, proje kavramının baskın bir algı oluşturmak için ortaya atılmış reklam stratejisi unsurları olduğu görülür. Nitekim istisnasız tüm yerel yönetimlerde seçim sonrası dönem dörde ayrılır: ilk yıl kadrolaşma, ikinci ve üçüncü yıl projeleri olgunlaştırma, dördüncü yıl alelacele temel atma ve beşinci yıl tekrar seçilebilme telaşı. Bu arada verilen vaatler hayallere, vatandaş fondaki figüranlara dönüşür.

Bu genel eğilimler ortaya konduktan sonra 2019 yerel seçimlerinin farkları üzerinde durulabilir. Bu seçimlerin hiç mi farkı yoktu? Elbette vardı. Açık bir şekilde, siyasi partiler kentlerdeki kamusal alanlardaki görünürlüğü yavaş yavaş terk etmeye başladılar. Propaganda faaliyetlerinin sosyal medyadaki yansımaları, gerçek yaşamdaki seçim çalışmalarına baskın hale geldi. Hatta, kamusal alanlardaki durumlar ve olaylar, ancak sanal ortama taşınıp yaygınlaştığı oranda anlam kazandı. Burada, sosyal medyayı yönlendiren kullanıcı manipülasyonuna yönelik yeni nesil algoritmaların etkisi de inkar edilemez düzeydeydi. Youtube videolarının ve internet sayfalarının banner denilen reklam alanlarının paylaşımına yönelik yoğun bir rekabet gündeme geldi. Sanal ortamda kullanıcının dikkatinin hızla dağıldığı düşünülerek, seçim sloganları giderek çok kısa, çiklet manisi benzeri sözcük ikilemeleri ile ifade edilmeye başladı. Bunun yanı sıra, projeleri ete kemiğe büründürecek üç boyutlu canlandırmalar yaygın bir şekilde kullanıldı. Siyasi partiler genel bir çerçeve ortaya koymak için yine sanal dünyanın olanakları kullanılarak devşirilmiş siyaseten doğru kavramların, muğlak doğruların çeşitli şekillerde kurgulandığı manifestoları parti ayrımı olmaksızın yoğun bir şekilde kullandılar.

Tüm bunların yanı sıra seçim sonrası dönemde nelerin olacağı da farklı bir duruma işaret ediyor. Çoğunlukla genel seçimler ekonomik ve siyasal bunalımların sonuçlarıyla yüzleşecek süreçler olarak görülürken, bu yerel seçimler, çok uzun süren bir iktidarın ve ekonomik sorunların seçmen tarafından değerlendirileceği bir misyonu yüklendi. Ancak, yerelde kim kazanırsa kazansın, inkar edilemeyen bir darboğaz ile karşılaşacağı açıktır. Bu gerçekle birlikte kazanan başarıya ulaşmak için kılıf olarak kullanılan katılımcılık, yenilikçilik, şeffaflık, liyakat gibi kavramlara yönelmek zorundadır. Çünkü başarılı görünebilmek için neoliberal politikaların kaynak transferine dayalı mega kentsel yatırımlarına yer kalmamıştır. Kaynak dağılımının hakçalığının sağlanması adına yapılacak yerinde müdahaleler ve alternatifler gerçek anlamda kentlilerin gönlünü kazanabilir.

Siyaset sosyolojisi açısından herkes aynı kesimlere benzer şeyleri söylüyorsa, değişen sadece  fırtına geldiğinde, kaybedenleri sığınağın dışına “kimin” atacağı olabilir. Ekonomik bunalımda sermaye sınıfları lehine yerel yönetimler eliyle kitleler ezilecekse, kazanan baştan mağlup demektir. Bu mağlubiyet merkezi hükümetin yerel yönetimlerin kaynaklarını kısması, yerel yönetimlerin aynı sermaye sınıfları için kentsel hizmetlerin fiyatını arttırması ve imar rantı gibi yeniden dağıtım mekanizmalarının direksiyon yönünü değiştirmemesi şeklinde zuhur edebilir. Önemli olan bu aşamada  kentlere ilişkin sözü olan uzmanların, akademisyenlerin ve teknik birikim sahiplerinin tavrında belirginleşmektedir. "Seçim sonrasında tarafsızca, kim olduğuna bakmadan kentler ve planlama için doğruları söylemeye, kim olduğuna bakamadan birikimleri aktarmaya devam etmek” her zamankinden daha önemlidir. Başka türlüsü mümkün değil…


27 Mart 2014 Perşembe

LEGOKENTLERİN BAŞKANLARI



İlkokula giden çocukları olan bir baba ve çocukluğundan beri sıkı bir animasyon takipçisi olarak son zamanlarda ilginç birkaç film izledim. Lego adlı çocuk oyuncaklarının başrolde olduğu ve diğer tüm çizgi roman ve film karakterlerinin de lego olarak rol aldığı filmlerdi bunlar. Tabi gerçek yaşamdaki öyküler lego parçalarına aktarılınca ilginç bazı durumlarla da karşılaşılıyor. Örneğin her şey, gökyüzündeki bulutlardan okyanuslara kadar lego parçalarından oluşuyor. Herhangi bir karakter örneğin kelse, lego karakterinin saç kısmı oluşturan parça başına konmuyor, karakter ölüyorsa lego parçalarına ayrılıyor vb. ruh halleri, lego karakterin yüz ifadesindeki basit karakalem çizimin değişimi ile anlatılıyor. Tüm bunlar bir senaryo üzerinden stop-motion tekniği ile filme çekiliyor. Çocuklar da buna bayılıyor. Belki de oynadıkları Legolardan bu öyküleri görmek onlara kendileri yapmış gibi bir duygu yaşatıyordur kim bilir?

Yerel seçim süreçlerini izlerken nedense Lego filmlerini izler gibi hissetmeye başladım. Her akşam bir belediye başkanı bir televizyon kanalında ya da sıkça ziyaret ettiğim internet sitelerinin tepesindeki reklam bölümünde animasyonlar eşliğinde projelerini anlatıyor. Bu projelerde mimarlık dünyasının iyi bildiği canlandırma ve animasyona teknikleri kullanılıyor. Kamera önce tepeden bir görüntü veriyor. Nedense hep bulutlar, güneşli günler ve havada uçuşan güvercin ya da martılar eşlik ediyor bu görüntüye. Sonra kamera aşağı doğru pike yapıyor. İnsan gözü düzeyine iniyor. Anlaşılması güç bazı mimari yapıların, yolların parkların içinden geçiyor. Tüm parklar aynı, yeşil bir kaplamayla oluşturulmuş, yollar da aynı siyah zemin. Bu görüntülerin arasında insanlar görünüyor. Yalnız insanlarda da ortamın tamamı gibi bir gariplik söz konusu. Kolları bacakları soba borusu gibi. Hepsi aynı hızda hareket ediyorlar. Kıyafetleri de hep tek renk. Motif, desen yok, moda sektörü yeterince çalışmıyor gibi bir hava söz konusu. Dahası bu insanlar düzenli aralıklarla kopyalandıklarından klon savaşları gibi bir durum da söz konusu. Steril, yalıtılmış, sorunsuz, kirden pislikten uzak, çeşitliliğin günah olduğu bu görüntüler giderek daha fazla lego filmlerine benziyorlar. Tek bir fark var. Lego filmleri lego parçalarıyla oluşturulmuş karakterleri kullanarak farklılıkları göstermek için elinden geleni yapsa da, yerel seçimlerde izlediğimiz animasyonlar farklılıkları gizlemek, tektipleştirmek ve homojeni kutsamak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Tabi ki bu durumda vakit darlığı, siyasi süreçlerin doğası etkili. Ancak, belediye başkanlarının yönetmeyi düşündükleri kentleri birer legokent gibi görmelerinde ciddi ve hastalıklı bir yan olduğunu, bunun da gerçeklik algımızın inşasıyla ilişkili olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Öncelikle, özellikle yerel seçimlerde ve yerel yönetimlerin hizmet sunum süreçlerinde görselleştirme, üç boyutlu görüntüler kullanma neredeyse bir zorunluluk olarak görülmeye başlandı. Animasyonu olmayana kız bile vermeyecekler. Kitleler, bir nevi tasarım fikrinin tartışılmasından çok, ortaya çıkacak mekanların fikrini meşrulaştıran bu tür görüntülere bağımlı kılınmış durumda. Bir aday, ne kadar açık, berrak ve net konuşursa konuşsun, projesi ne kadar mükemmel olursa olsun, bu projeyi bir animasyonla taçlandırmazsa sözleri buhar olup uçuyor. Ciddiye alınmıyor. Bu açıdan bakıldığında aslında yerel siyasetçiler de bu görüntülere bağımlı hale gelmiş durumda. Hatta, siyasal iletişimin en önemli unsurlarından birisini seçim öncesinde projeleri görselleştirmek için el altından şu ya da bu mimarlık bürosu ile kurulan ilişkiler oluşturuyor. Piyasa koşullarında maddi karşılığı ciddi rakamlara denk düşen bu çalışmaların neyin karşılığında yapıldığı sorusu ise bu yazının konusu dışında kalmakla birlikte önemli bir soru.

Bu tür bir görselleştirmenin bağımlılık haline gelmesi aslında gerçeklik algımızın üretimi ile yakından ilişkili. Yaşadığımız çağ itibariyle insanoğlu geleceğe ilişkin tasarımların gerçekte nasıl bir sonuç ürüne tekabül edeceğini kestirme konusunda sorunlu ya da tembel. Bu tür bir uğraş onun için yıpratıcı. Çoğu zaman içinde yaşadığı, şikâyet ettiği heyula gibi yapıların da aslında bir zamanlar kendisine cicili bicili animasyonlar olarak tanıtıldığını kolay kolay hatırlamıyor. Gerçeklik algısının her gün kendisi için yine ve yeniden üretilen bir şey olduğunu anlaması da kolay değil. Bunun için de bazen hepimiz, kentle ilgili bir yapının bir mekânın yapılıp bitmiş halini, sorunsuz, tabiri caizse “dikensiz” halini görüp bilmekle, kendimizi gerçekleştirme sürecini özdeşleştireceğimiz bir “yapılıp bitme” öyküsüyle karşı karşıya kalmakla mesut oluveriyoruz. Bilgisayarda üretilen gerçeklik çoğalıyor, açılışlarda konuşan siyasetçilere fon oluyor, televizyonlarda ve internette dönüp duruyor, günün sonunda da o gerçeklikten çıkıp, içinde yaşadığımız gerçeğe dönüyor küfrediyoruz. Bir nevi legokentte yaşama düşleri kuran çocuklar gibi olmak öğretiliyor bize. Bizse mutsuz olanı oynuyoruz.

Ama ara ara buna isyan etmenin de bir aracı olabiliyor bu görselleştirmeler. Son zamanlarda o kadar hızlı üretilir oldular ki hatalar kaçınılmaz olabiliyor ve bizzat üretilen gerçekliğin ta kendisi, gerçekliği değiştirmenin bir aracı tetikleyicisi olan isyan ruhunu besleyebiliyor. Bunun örneklerini Gezi Parkı olaylarında ciddi payı olan yayalaştırma projesinin animasyonlarında ya da ODTÜ Yolu animasyonlarında çarpışan arabalar ya da çıkmaz yollarda gördük. Hatta, eleştirel bir akıl için uygun teknolojik olanaklar bu görselleştirmelerin bir mizah ve hiciv duygusuyla evirilip çevrilmesine ve tam tersi bir amaç için kullanılabilmesine de olanak veriyor. Animasyonlardan çıkıp internette viral videolar olarak dalga dalga yayılan mizahi ürünlere sıklıkla muhatap oluyoruz. Yani yavaş da olsa legokentin sakinleri olmaya direnmeyi öğreniyoruz. Ama, bunu yaparken bile bu görselleştirmelerin meşrulaştırılması sürecinin bir parçası haline geldiğimizi de görmezden gelemeyiz.

Ancak, sorun esas seçilirlerse yerel yöneticilerde ve belediye başkanlarında. O animasyonları o kadar fazla izliyorlar ve izletiyorlar ki, bir süre sonra projelerin neredeyse bir gül bahçesinde kendi kendilerine inşa olacaklarına inanmaya başlıyorlar. İnsanların da legokentteki boru bacaklı insanlar gibi kendilerine biçilen rolün dışına çıkmayacaklarından eminler. Kenti yönetmeye başladıklarında bu anlayışı sürdürmeye başlıyorlar. “Katılım”, “beraber yönetme”, “sosyal adalet” gibi kavramlar kolaylıkla rafa kalkıyor. Hele hele projelere itirazlar yükselmeye başlayınca legodan yaptığı kuleler başka bir çocuk tarafından yıkılan çocuklar gibi hırçınlaşmaya başlıyorlar. Bu durumun yüzlerce örneğini gördük geçtiğimiz on yıl içerisinde. Bilimsel ve teknik kaygılarla itiraz edilen birçok proje animasyonları ve görselleriyle savunulmaya çalışıldı mahkemelerde. İlkeler görsellerle ikame edilmeye çalışıldı.

Burada bu tür teknolojilerin kullanılmamasından yana olduğum sanılmasın. Büyük olanaklar sağlıyor bu araçlar. Ancak, teknolojiyi kullanarak gerçekliği yeniden üretmenin de bir etiği olmalı. İnsanların algısını olması gerekenden çok eğip bükmemeli, en azından insan ölçeğinden görebilme olanağı tanımalı kullanıcılara. Örneğin, İstanbul siluetine eklenen 16/9 kulelerinin görünümünü de binalar yapılmadan önce insanlara göstermeli. Göstermeli ki belediye başkanları ve bu görselleştirmelere bağımlı hale gelenler/getirilenle kentlerin onların lego oyun alanı olmadığını görebilsinler. Bu tür bir etiğin gelişmesi için daha çok zaman gerekecek belki ama biz kendimizi seçimler sonrasında görevi devam ettirecek ya da devralacak olan başkanlara şunu söylemeye hazırlanmalıyız “Bu kent sizin legokentiniz değil. Biz de lego değiliz. Animasyonlar bitti. Hadi şimdi gerçek projeleri birlikte nasıl yapacağımızı konuşalım”.

15 Ocak 2014 Çarşamba

GEREL(!) SEÇİMLERE GİDERKEN



Türk siyasi tarihi boyunca genel seçimlerle yerel seçimler arasında hep bir fark olageldiği kabul edildi, seçim sonuçları da bu yaygın kanıyı doğruladı. Bu durumun oluşmasında yerel siyasi dinamikler, Türk mülki idare sisteminin yapısı, parlamenter sistemin seçim barajı gibi kısıtları ve yerel yönetimlerin hizmet performansları ile ekonomik istikrar arasındaki ilişki gibi unsurlar etkili oldu. Bu fark çoğunlukla merkezi hükümette iktidarı elinde tutan siyasi partinin aleyhine gibi göründü. Özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisindeki sandalye sayıları üzerinden yapılan hesaplamalara bakıldığında çoğunluğun desteğini alıyor görünen iktidarlar, yerel seçim sandalyeleri üzerinden yapılan hesaplarda farklılıkların ve çeşitliliğin fazlalaştığı bir siyasi desende yer aldılar. Ancak, Türkiye’nin son on yılda geçirdiği siyasal ve sistemik dönüşüm bu önemli farkı ciddi anlamda etkileyecek gibi görünüyor.

Türkiye’de genel seçimlerle yerel seçimler arasındaki farkı etkileyecek en önemli faktörlerden birini nüfus yapısındaki değişim oluşturuyor. Son on yılda kentleşme sürecinin geldiği aşama itibariyle nüfusun ezici ağırlığının artık kentlerde yaşamaya başladığı görülüyor. Resmi rakamlar nüfusun yüzde sekseninin artık kentlerde yaşadığını söylerken, gayri-resmi değerlendirmeler kentleşme oranının “yarı-zamanlı kentli” yada “yarı zamanlı kırda yaşayan” nüfus sebebiyle aslında yüzde doksanlara yaklaştığında hemfikir. Çünkü kırda yaşayan görece yaşlı nüfusun büyük bir kısmı artık yazları tarımsal üretim yapıp kışları da kentlerde yaşama eğilimindeler. Sosyologlar bu demografik kırılmayı çoğu zaman “siyasetin kentselleşmesi”nin temeli olarak adlandırsalar da, aslında tersini de söylemek artık mümkün görünüyor. Artık “kentsel siyasetin genelleşmesi”ni de konuşmaya başlayabiliriz. Aradaki farkı belirleyecek olan ise daha çok son on yılda Türkiye’nin idari yapısında gerçekleşen değişiklikler ve siyasal süreçler olacak.  

Demografik kırılma yaşanırken nüfusun değişim süreci ve diğer birçok farklı siyasal değişkenin etkisiyle Türkiye’nin mülki idare sistemi köklü bir değişimden geçti. Farklı aşamalardan geçilerek nihai olarak Türkiye iki kademeli bir yönetsel yapıya dönüştü. Bu iki kademeli yapının merkezi hükümet kademesini başbakanlık oluştururken, yerel ayağını da artık il bütününde yetki sahibi olan büyükşehir belediyeleri oluşturacak. Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde yetmiş beşinin yaşadığı ve nüfusun neredeyse yüzde doksanının fiilen kentsel bir yaşam sürdüğü büyükşehirler dikkate alındığında klasik anlamda kentsel ve kırsal siyasal dinamikler arasındaki dengelerin de yeniden kurulduğunun hesaba katılması gerekiyor. Geçmişte genel seçimlerle yerel seçimler arasındaki farkın ölçülebildiği en önemli gösterge olan il genel meclislerinin büyükşehir belediyeleri sınırları içerisinde artık var olmayacağı gerçeği önemli bir duruma işaret ediyor. Özellikle büyükşehir belediyesi bulunan yerlerde, seçimler artık genel seçimlerin dinamiklerini ve desenini de belli ölçüde yansıtmaya başlayacak. Büyükşehirlerde il genel meclislerinin kaldırılması belki ilk etapta siyaset dışı kalacak kitleler üzerinden hoşnutsuzluk yaratacak gibi görünse de, çok güçlü büyükşehir belediye başkanlarının bulunduğu bir ortamda bu hoşnutsuzluğun zaman içerisinde arayışa dönüşeceğini tahmin etmek zor değil.

Dönüşümün siyasal ve yönetsel olduğu kadar mekânsal uzantılarını da görebilmek çok zor değil. Uzunca bir süredir sıcak para akışına dayalı gayrimenkul sektörü odaklı bir makro ekonomik politika izleyen Türkiye’nin, kentlerin birer kent bölgeye dönüşmesini destekleyecek yönetsel düzenlemeleri hızla gerçekleştirmesi, kırsal alanda, ekolojik hassasiyeti bulunan alanlarda, kıyılarda, tarihi ve kültürel miras bulunan alanlarda çok daha merkezi bir otorite inşa etmesi bu politikanın bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Bu politikanın inşasında ise otoriterleşen merkezi hükümetin siyasal alanda oluşturduğu kapsamlı bir ittifakın bulunduğunu söylemek zor değil. Ancak, sıkışan para politikası, büyük projeler ve gayrimenkul sektöründe kentsel rant aracılığıyla yaratılan pastanın paylaşımı ile bu projelerdeki muğlak bir “başarım” algısı arasındaki gerilim, merkezi hükümet düzeyinde bu ittifakın bozulmasının önünü açtı. Merkezi hükümet düzeyinde siyasal ittifakların kurulmasında gösterilen maharet, kentsel düzeydeki pragmatik tavrın sürdürülmesinde ve sonuçlarının meşrulaştırılmasında gösterilemeyince bugünlerde yaşanan kriz durumu ile karşılaşıldı. Merkezi hükümet düzeyinde gibi görünen bu kriz içeriği açısından çok farklı tartışmaları gerektirse de aslında kökünü kentsel alandan alan bir kriz ve yerel seçimlerin doğasını değiştirecek yeni dinamikler üretiyor. Sonuçta bu seçimleri gerilimli bir yerel seçim olarak ya da genelleşmiş bir yerel seçim olarak “ge-rel” seçim olarak adlandırmak mümkün olacak gibi görünüyor.

Yerel seçim sürecinin doğasını değiştirmesi muhtemel bu süreçlerin doğrudan ya da dolaylı etkileri yerel seçimlere hazırlığın gündelik pratiklerinde izlenebiliyor. En ilginç değişim siyasi partilerin aday belirleme süreçlerinde. Daha önceki seçimlerin aksine partilerin aday ilan etmeyi ciddi anlamda geciktirdikleri görülüyor. Daha önceki yerel seçimlerde de erken aday ilan etmenin siyasi yıpranma açısından dezavantajlı olduğu düşünülmekteyse de aday belirlemenin bu kadar gecikmesi parti merkezlerinin kafa karışıklığını ve duruma göre tavır alma refleksini de yansıtması açısından ilginç. 2009 yerel seçimlerinde ortalama olarak yaklaşık seçime 100 gün kala neredeyse adayların büyük bir kısmı açıklanmışken, 2014 seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi ile ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinin adaylarının büyük bir kısmını bu yazı yazılırken de hala açıklamamış bulunuyorlar. Adayların açıklanmasına ilişkin bu ilginç durumda hem aday adaylarının hem de parti merkezlerinin tavırlarının etkili olduğunu söyleyebiliriz. Parti merkezleri merkezi siyasi süreçlerin ağırlıklı etkisinde kalarak bir nevi yerel seçim adaylarını da genel seçimlere ilişkin bir gözlükle değerlendirme eğilimindeler. Bu eğilim her gün yeni bir son dakika gelişmesinin yaşandığı Türkiye’de aday belirleme değişkenlerinin de her gün farklılaşmasına sebep oluyor. Öte yandan bu belirsizlik ortamını sezen aday adayları da kendilerine göre bir fayda/maliyet analizi yaparak seçilme garantisinin bulunduğu yerlerde listeleri şişirirken, seçilme garantisi bulunmayan yerlerde aday adayı olmaya uzak durma eğilimindeler. Sonuçta aday adaylarının bu tavrı da merkezi siyasetten başı bunalan parti genel merkezlerini daha da büyük bir belirsizliğe sürüklüyor. Merkezi siyasi alanda aday belirleme süreçlerinde alışılageldik parti sınırlarının olabildiği kadar esnetildiği, hatta bu esnemenin kimi zaman parti teşkilatında seslerin yükselmesine sebep olabilecek kadar aykırı bulunduğu biliniyor. Bu çifte belirsizlik sarmalı adayların hala belirlenemediği bir yerel seçime doğru götürüyor Türkiye’yi.

17 Aralık operasyonlarından sonra merkezi siyasi süreçlerin neredeyse hayatın tüm alanını belirlemeye başladığı bir ortamda, partilerin yerel seçimlerde aday belirleme süreçlerini de daha da merkezileştirecekleri, bu merkezileşme eğiliminin parti teşkilatları ile parti merkezleri ve yerel taban arasındaki gerilimi arttıracağı muhtemel. Bu gerilim, geriye neredeyse siyasi propaganda süresi kalmayan bir yerel seçim sürecinde yerel seçim dinamiklerini de etkileme potansiyeline sahip. Eskiden olduğu gibi kapı kapı dolaşma, büyük mitingler yapma, konvoylarla gezme yerine yumuşak karınlara sosyal medya mecralarından çalışma ve algıyı yönlendirme üzerine propaganda süreçlerini kurma gibi yaklaşımlara kendimizi hazırlamamız gerekiyor.

Bu toz duman arasında sorulması gereken esas soru ise şu; yerel seçimlerin bu kadar genel seçimlerin gölgesinde ve etkisinde gerçekleşeceği bir ortamda, adayların yerel yönetimleri değil algıyı yönetmeye talip oldukları yerelliklerde, adayların programları, projeleri ne zaman tartışılıp kentlilere aktarılabilecek? Tamam, bu tür bir aktarım sürecinin daha önce de pek sağlıklı yürümediğini biliyoruz. Ama seçimlere bu kadar kısa süre kalmışken adaylar ne zaman projelerini olgunlaştıracak, ne zaman halka anlatacak, ya da doğru soruyu soralım azıcık da olsa böyle bir dertleri olabilecek mi? Bu soruların tümü yanıtsız kalacak muhtemelen. Ama daha da önemli sorun yerel seçimlerden sonra başlayacak. Merkezi hükümetin krizde olduğu bir dönemde, meşruiyetini proje ve program değil tamamen algı yönetimi üzerine inşa etmiş adaylar, yenilenmiş ve belirsizliklerle dolu bir yerel yönetim sisteminde yollarını nasıl bulacaklar? Çok bir şey beklemeyelim. Ama şunu bilmekte fayda var. Genellemiş ve gerilmiş bir yerel seçimin sonuçları, seçilmişler açısından, siyasi alanda meşrulaştırılması ve sürdürülmesi en zorlarından birisi olacak…