Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Ocak 2014 Çarşamba

GEREL(!) SEÇİMLERE GİDERKEN



Türk siyasi tarihi boyunca genel seçimlerle yerel seçimler arasında hep bir fark olageldiği kabul edildi, seçim sonuçları da bu yaygın kanıyı doğruladı. Bu durumun oluşmasında yerel siyasi dinamikler, Türk mülki idare sisteminin yapısı, parlamenter sistemin seçim barajı gibi kısıtları ve yerel yönetimlerin hizmet performansları ile ekonomik istikrar arasındaki ilişki gibi unsurlar etkili oldu. Bu fark çoğunlukla merkezi hükümette iktidarı elinde tutan siyasi partinin aleyhine gibi göründü. Özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisindeki sandalye sayıları üzerinden yapılan hesaplamalara bakıldığında çoğunluğun desteğini alıyor görünen iktidarlar, yerel seçim sandalyeleri üzerinden yapılan hesaplarda farklılıkların ve çeşitliliğin fazlalaştığı bir siyasi desende yer aldılar. Ancak, Türkiye’nin son on yılda geçirdiği siyasal ve sistemik dönüşüm bu önemli farkı ciddi anlamda etkileyecek gibi görünüyor.

Türkiye’de genel seçimlerle yerel seçimler arasındaki farkı etkileyecek en önemli faktörlerden birini nüfus yapısındaki değişim oluşturuyor. Son on yılda kentleşme sürecinin geldiği aşama itibariyle nüfusun ezici ağırlığının artık kentlerde yaşamaya başladığı görülüyor. Resmi rakamlar nüfusun yüzde sekseninin artık kentlerde yaşadığını söylerken, gayri-resmi değerlendirmeler kentleşme oranının “yarı-zamanlı kentli” yada “yarı zamanlı kırda yaşayan” nüfus sebebiyle aslında yüzde doksanlara yaklaştığında hemfikir. Çünkü kırda yaşayan görece yaşlı nüfusun büyük bir kısmı artık yazları tarımsal üretim yapıp kışları da kentlerde yaşama eğilimindeler. Sosyologlar bu demografik kırılmayı çoğu zaman “siyasetin kentselleşmesi”nin temeli olarak adlandırsalar da, aslında tersini de söylemek artık mümkün görünüyor. Artık “kentsel siyasetin genelleşmesi”ni de konuşmaya başlayabiliriz. Aradaki farkı belirleyecek olan ise daha çok son on yılda Türkiye’nin idari yapısında gerçekleşen değişiklikler ve siyasal süreçler olacak.  

Demografik kırılma yaşanırken nüfusun değişim süreci ve diğer birçok farklı siyasal değişkenin etkisiyle Türkiye’nin mülki idare sistemi köklü bir değişimden geçti. Farklı aşamalardan geçilerek nihai olarak Türkiye iki kademeli bir yönetsel yapıya dönüştü. Bu iki kademeli yapının merkezi hükümet kademesini başbakanlık oluştururken, yerel ayağını da artık il bütününde yetki sahibi olan büyükşehir belediyeleri oluşturacak. Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde yetmiş beşinin yaşadığı ve nüfusun neredeyse yüzde doksanının fiilen kentsel bir yaşam sürdüğü büyükşehirler dikkate alındığında klasik anlamda kentsel ve kırsal siyasal dinamikler arasındaki dengelerin de yeniden kurulduğunun hesaba katılması gerekiyor. Geçmişte genel seçimlerle yerel seçimler arasındaki farkın ölçülebildiği en önemli gösterge olan il genel meclislerinin büyükşehir belediyeleri sınırları içerisinde artık var olmayacağı gerçeği önemli bir duruma işaret ediyor. Özellikle büyükşehir belediyesi bulunan yerlerde, seçimler artık genel seçimlerin dinamiklerini ve desenini de belli ölçüde yansıtmaya başlayacak. Büyükşehirlerde il genel meclislerinin kaldırılması belki ilk etapta siyaset dışı kalacak kitleler üzerinden hoşnutsuzluk yaratacak gibi görünse de, çok güçlü büyükşehir belediye başkanlarının bulunduğu bir ortamda bu hoşnutsuzluğun zaman içerisinde arayışa dönüşeceğini tahmin etmek zor değil.

Dönüşümün siyasal ve yönetsel olduğu kadar mekânsal uzantılarını da görebilmek çok zor değil. Uzunca bir süredir sıcak para akışına dayalı gayrimenkul sektörü odaklı bir makro ekonomik politika izleyen Türkiye’nin, kentlerin birer kent bölgeye dönüşmesini destekleyecek yönetsel düzenlemeleri hızla gerçekleştirmesi, kırsal alanda, ekolojik hassasiyeti bulunan alanlarda, kıyılarda, tarihi ve kültürel miras bulunan alanlarda çok daha merkezi bir otorite inşa etmesi bu politikanın bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Bu politikanın inşasında ise otoriterleşen merkezi hükümetin siyasal alanda oluşturduğu kapsamlı bir ittifakın bulunduğunu söylemek zor değil. Ancak, sıkışan para politikası, büyük projeler ve gayrimenkul sektöründe kentsel rant aracılığıyla yaratılan pastanın paylaşımı ile bu projelerdeki muğlak bir “başarım” algısı arasındaki gerilim, merkezi hükümet düzeyinde bu ittifakın bozulmasının önünü açtı. Merkezi hükümet düzeyinde siyasal ittifakların kurulmasında gösterilen maharet, kentsel düzeydeki pragmatik tavrın sürdürülmesinde ve sonuçlarının meşrulaştırılmasında gösterilemeyince bugünlerde yaşanan kriz durumu ile karşılaşıldı. Merkezi hükümet düzeyinde gibi görünen bu kriz içeriği açısından çok farklı tartışmaları gerektirse de aslında kökünü kentsel alandan alan bir kriz ve yerel seçimlerin doğasını değiştirecek yeni dinamikler üretiyor. Sonuçta bu seçimleri gerilimli bir yerel seçim olarak ya da genelleşmiş bir yerel seçim olarak “ge-rel” seçim olarak adlandırmak mümkün olacak gibi görünüyor.

Yerel seçim sürecinin doğasını değiştirmesi muhtemel bu süreçlerin doğrudan ya da dolaylı etkileri yerel seçimlere hazırlığın gündelik pratiklerinde izlenebiliyor. En ilginç değişim siyasi partilerin aday belirleme süreçlerinde. Daha önceki seçimlerin aksine partilerin aday ilan etmeyi ciddi anlamda geciktirdikleri görülüyor. Daha önceki yerel seçimlerde de erken aday ilan etmenin siyasi yıpranma açısından dezavantajlı olduğu düşünülmekteyse de aday belirlemenin bu kadar gecikmesi parti merkezlerinin kafa karışıklığını ve duruma göre tavır alma refleksini de yansıtması açısından ilginç. 2009 yerel seçimlerinde ortalama olarak yaklaşık seçime 100 gün kala neredeyse adayların büyük bir kısmı açıklanmışken, 2014 seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi ile ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinin adaylarının büyük bir kısmını bu yazı yazılırken de hala açıklamamış bulunuyorlar. Adayların açıklanmasına ilişkin bu ilginç durumda hem aday adaylarının hem de parti merkezlerinin tavırlarının etkili olduğunu söyleyebiliriz. Parti merkezleri merkezi siyasi süreçlerin ağırlıklı etkisinde kalarak bir nevi yerel seçim adaylarını da genel seçimlere ilişkin bir gözlükle değerlendirme eğilimindeler. Bu eğilim her gün yeni bir son dakika gelişmesinin yaşandığı Türkiye’de aday belirleme değişkenlerinin de her gün farklılaşmasına sebep oluyor. Öte yandan bu belirsizlik ortamını sezen aday adayları da kendilerine göre bir fayda/maliyet analizi yaparak seçilme garantisinin bulunduğu yerlerde listeleri şişirirken, seçilme garantisi bulunmayan yerlerde aday adayı olmaya uzak durma eğilimindeler. Sonuçta aday adaylarının bu tavrı da merkezi siyasetten başı bunalan parti genel merkezlerini daha da büyük bir belirsizliğe sürüklüyor. Merkezi siyasi alanda aday belirleme süreçlerinde alışılageldik parti sınırlarının olabildiği kadar esnetildiği, hatta bu esnemenin kimi zaman parti teşkilatında seslerin yükselmesine sebep olabilecek kadar aykırı bulunduğu biliniyor. Bu çifte belirsizlik sarmalı adayların hala belirlenemediği bir yerel seçime doğru götürüyor Türkiye’yi.

17 Aralık operasyonlarından sonra merkezi siyasi süreçlerin neredeyse hayatın tüm alanını belirlemeye başladığı bir ortamda, partilerin yerel seçimlerde aday belirleme süreçlerini de daha da merkezileştirecekleri, bu merkezileşme eğiliminin parti teşkilatları ile parti merkezleri ve yerel taban arasındaki gerilimi arttıracağı muhtemel. Bu gerilim, geriye neredeyse siyasi propaganda süresi kalmayan bir yerel seçim sürecinde yerel seçim dinamiklerini de etkileme potansiyeline sahip. Eskiden olduğu gibi kapı kapı dolaşma, büyük mitingler yapma, konvoylarla gezme yerine yumuşak karınlara sosyal medya mecralarından çalışma ve algıyı yönlendirme üzerine propaganda süreçlerini kurma gibi yaklaşımlara kendimizi hazırlamamız gerekiyor.

Bu toz duman arasında sorulması gereken esas soru ise şu; yerel seçimlerin bu kadar genel seçimlerin gölgesinde ve etkisinde gerçekleşeceği bir ortamda, adayların yerel yönetimleri değil algıyı yönetmeye talip oldukları yerelliklerde, adayların programları, projeleri ne zaman tartışılıp kentlilere aktarılabilecek? Tamam, bu tür bir aktarım sürecinin daha önce de pek sağlıklı yürümediğini biliyoruz. Ama seçimlere bu kadar kısa süre kalmışken adaylar ne zaman projelerini olgunlaştıracak, ne zaman halka anlatacak, ya da doğru soruyu soralım azıcık da olsa böyle bir dertleri olabilecek mi? Bu soruların tümü yanıtsız kalacak muhtemelen. Ama daha da önemli sorun yerel seçimlerden sonra başlayacak. Merkezi hükümetin krizde olduğu bir dönemde, meşruiyetini proje ve program değil tamamen algı yönetimi üzerine inşa etmiş adaylar, yenilenmiş ve belirsizliklerle dolu bir yerel yönetim sisteminde yollarını nasıl bulacaklar? Çok bir şey beklemeyelim. Ama şunu bilmekte fayda var. Genellemiş ve gerilmiş bir yerel seçimin sonuçları, seçilmişler açısından, siyasi alanda meşrulaştırılması ve sürdürülmesi en zorlarından birisi olacak…

20 Ekim 2013 Pazar

ŞARK KURNAZLIĞI VE POLİS DEVLETİ ŞEHİRCİLİĞİNDE SON PERDE: ODTÜ’YE BAYRAM BASKINI!


'Biz gece ona ve ailesine baskın verelim, sonra da onun dostuna, ailesinin yok edilişinde bulunmadık, şüphesiz biz doğru söylüyoruz, diyelim' diye aralarında Allah'a yemin ettiler (Neml Suresi 49. Ayet).

Bundan yaklaşık altmış yıl önce Birleşmiş Milletler temsilcisi olarak Türkiye’ye gelen Charles Abrams adlı bir şehircilik uzmanı, İstanbul ve Ankara gibi şehirleri ve gecekonduları inceledikten sonra bir rapor yazar. “Ortadoğu’da şehirciliğin yönlendirilmesi için Türkiye’de bir üniversitenin kurulması” önerisinde bulunur. Bu öneri kısa bir süre sonra temelleri atılacak olan Orta Doğu Teknik Üniversitesine dönüşecektir. Önceleri Türkiye Büyük Millet Meclisi arazisinde atılan tohumlar zamanla bir ormana dönüşecek, bu ormana ruhunu Türkiye’nin adını uluslararası indekslerde en üstlere kazıyan ODTÜ verecektir. Geceleri o ruh ormanda gezer, sabahları ötüşen kuşlarla canlanır, bütün yurd,a hatta dünyaya dağılır.

Bu ruhun en önemli parçası mimarlık fakültesinde cisimleşmiştir. Rahmetli Behruz Çinicinin dehasının ürünü olan fakülte binasında, Türkiye’nin şehircilik ve kent planlama tarihinin dünya çapında anlamlı sözlerinin çoğu yankılanmaktadır. Bu sözlerin dayandığı en temel ilke, şehirciliğin ve kent planlamasının bir hukuk devletinde, kentlerin yaşanabilir kılınmasında çok önemli bir mekânsal müdahale aracı olduğudur. Bu ilke temelde iki varsayıma dayanır, iyi niyet ve devletin temel niteliğinin hukuk devletine dayanması. Ancak, Üniversite yönetiminin tüm çabasına karşın yürütülen planlama süreci ve yapılan gece yarısı baskını artık bu varsayımların üretildiği üniversitenin ve onu oluşturan ideallerin bile açık bir tehlikede olduğunu gösterdi.

Tehlikenin birinci kaynağını şark kurnazlığına dayanan bir siyasi manevralar alanının merkezine ODTÜ’yü koyma çabası oluşturuyor. Bu manevralar 6-7 yıl kadar önce ODTÜ’lü öğretim üyelerinin Ankara Büyükşehir Belediyesine karşı açılan davalarda yaptıkları bilirkişilikler bahane edilerek Belediye Başkanı Melih Gökçek tarafından başlatıldı. Başkanın iddiasına göre ODTÜ’deki binaların çoğu imarsız ve kaçaktı. Başkan açıkça ve defalarca kamuoyuna “bilirkişilerin raporlarını beğenmedikleri için böyle bir iddiada bulunduğunu” ifade etti. Bu tartışmalar 2009 yerel seçimlerinden hemen önce aylarca gündemi meşgul etti. Dönemin Rektörü ile Melih Gökçek defalarca ekranlar önünde konuyu tartıştılar. Sonuçta bu iddialar yine ODTÜ tarafından belediyenin aldığı “imarsızlık ve ruhsatsızlık” kararlarına karşı açılan otuz beş ayrı davada alınan iptal kararları ile çürütüldü. Aslında söz konusu olan siyasi bir pösteki saydırma süreciydi. O dönemde İngiliz bir arkadaşımın “bir belediye başkanı çıkıp Oxford Üniversitesinin imar planı yok, zaten katedrali de kaçak, şeklinde bir açıklama yapsa bırak belediye başkanlığını ülkeden kovarlar” şeklinde konuyu değerlendirdiğini hatırlıyorum.

Peki, bu anlayış farkı nereden ortaya çıkıyordu? Fark esasında bir ülkenin şehirciliğinde hukuk devleti kavramının anlamı ve uygulanması ile yakından ilişkiliydi. İdare hukukçuları hukuk devletini, temel insan hak ve özgürlüklerine ilişkin ilke ve esasların ruhunu taşıyan yasal düzenlemelerin eşit ve tarafsızca yazılmasını uygulanmasını, zaman ve mekân değişse de ruh değişmeden yasaların fetişleştirilmeksizin uyarlanmasını kastediyorlar. Buna göre, bir hukuk devletinde şehircilik, en başta insanlık tarihinin ortak mirası denebilecek eserlere, onları meydana getiren ilkelere saygı anlamına gelmektedir. Birisinin çıkıp Süleymaniye Camii’nin imarsız olduğunu iddia etmesi ne kadar abesse, ODTÜ’nün imarsızlığını savunmak da o kadar anlamsızdır. Ama amaç zaten anlam arama çabası değildi ki. Amaç, olası birçok getirisi olabilecek siyasi bir manevra alanı açmaktı.

İmarsızlık salvosunu birkaç yıl sonra Eymir Gölü ile ilgili yeni iddialar takip etti. Bu kez, Eymir Gölünün Ankara’lılara kapalı tutulduğu, yalnızca ODTÜ’lüler tarafından kullanıldığı ve zaten bakımsız olduğu şeklinde manevralar dile getirildi. Melih Gökçek’in bu yöndeki açıklamaları günlerce kamuoyunu meşgul etti. Tartışmalarda, Eymir Gölü arazisine bakan, kentsel dönüşüm alanı ilan edilerek Güneypark adı altında yapılaşmaya açılan, Ankara’nın en değerli arazilerinden Mühye 907 parseldeki konutların uluslar arası emlak piyasalarında satışa sunulması gibi birçok konu gündeme getirildi. Sonuçta ODTÜ Rektörlüğü Eymir Gölüne isteyen herkesin girebildiğini, sadece araç girişinde denetim amaçlı bir kısıtlamaya gidildiğini tekrarladı. Tartışmalar söner gibi oldu ancak, bu siyasi manevra da hedefini bulmuştu. Ufukta yerel seçimler görünmekteydi. Melih Gökçek ısrarla “ODTÜ’nün imar planının yapılması gerektiğini” söylüyordu. Yasal zorunluluklar zaten yerine getiriliyor olmakla birlikte plan yapımına bu vurgu ilginçti. Bu vurgu bir yandan şehircilikte hukuk devletinin yerini kanun devletinin almaya başladığının da örneklerinden birisiydi. Tüm ülkedeki on binlerce örnek gibi.

Yine burada idare hukukçularına kulak verelim. Hukukçulara göre kanun devleti, belli bir iktidar yapısının amaçlarına ulaşmak için kanunları metinler düzeyinde fetişleştirerek kullanması, kanunların satır aralarında yer alan hükümlerle devleti yönetmesi anlamına geliyor. Kanun devletlerinde ayrıntısıyla tartışılmış ve toplumsal uzlaşıya dayanan temel kanunlarla devletin yönetilmesi değil, giderek parçalanan, kısmileşen ve çok dar bir gurubun kaleme aldığı kanunlarla istenen amaçlara ulaşılması söz konusu.

İmar planlarının aynı zamanda birer hukuki belge oldukları, kanun ile tüzük arasında bir yerde durduklarını imar hukuku derslerimizden hatırlarsak, ODTÜ’nün imar planının yapılmasına ilişkin “tavsiyelerin” de aslında bir kanun devleti önerisi olduğunu görebiliriz. Bu durum en çarpıcı bir şekilde plan yapımı sürecinde gündeme gelen “düzenleme ortaklık payı” ya da kısa adıyla DOP tartışmasında ortaya çıktı. İmar planı yapılması gerekliliğini ifade eden Melih Gökçek planın nasıl yapılması gerektiği sorusunu yanıtlarken yasal zorunluluk olan “koruma amaçlı imar planı”nın yanı sıra ODTÜ arazisinden DOP kesilmesi gerekliliğini ifade ediyordu. İmar planı yapılan özel mülkiyetteki arazilerden, yol, okul, otopark, sağlık tesisi gibi kamusal kullanımlar için %40 kadar kesinti yapılması anlamına gelen DOP’un, ODTÜ gibi tamamı kamusal alan olan bir üniversitede gündeme getirilmesinin sebebini anlamak mümkün değildi. Ama, DOP konusundaki kesintideki ısrar, yakın zamanda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanan Koruma Amaçlı İmar Planına onay aşamasında sokuşturulan DOP kesintisi plan notu ile yeniden ortaya çıkınca aslında amacın daha farklı bir şey olduğu kesinleşti. Neden ODTÜ’den DOP kesintisi yapılmaya çalışıldığına gelince, Ankara’nın hayalet projelerinden Demir Kafes, Samanyolu ve Gökkuşağı gibi tesislerin tamamının aslında DOP kesintisi ile oluşmuş alanlar olduğunu hatırlamakta yarar var.

Sürecin son aşamasında, biri ODTÜ arazisinin yanından, diğeri ise tünel şeklinde tam ortasında geçmesi öngörülen iki taşıt yoluna ilişkin tartışmalar sırasında yapılan siyasi manevralarla ortaya çıktı. ODTÜ Rektörlüğü ODTÜ arazisinin yanından geçen yola ilişkin olarak, yolun imar planlarında çok eskinden beri var olduğu, yola daha önce de izin verdikleri, ancak, planlamaya ilişkin yasal prosedürlerin tam olarak işletilmesi şartıyla izin verdiğini açıklamış olmasına rağmen Kurban Bayramının son gününde yapılan bir gece yarısı operasyonu ile ODTÜ arazisi yanından geçen yol tüm ağaçlar kaldırılarak açıldı. Bu tür operasyonlar da Ankaralılara yabancı değildi. Daha önce Kuğulu Alt geçitlerinin yapımı sırasında gece yarısı sökülerek temeline beton dökülen ağaçlar, taşınacağı söylenerek önce kurutulan sonra tamamen kesilen yetmiş yıllık çınarlar buna örnek olarak hatırlanabilir.

Yapılan son operasyonu bir polis devleti şehirciliği olarak adlandırmak mümkün. Hukukçular polis devletini, ulus-devletlerin ilk ortaya çıktığı dönemlerde görülen, yöneticilerin herhangi bir kanuni düzenlemeye dahi gerek görmeksizin yanız vicdanlarına danışarak karar aldıkları ve uyguladıkları bir devlet düzeni olarak tanımlıyorlar. Tüm yasal prosedürler neredeyse tamamlanmak üzereyken, ODTÜ için yapılan koruma amaçlı imar planı askıda iken bir gece yarısı operasyonu ile taşınacak ya da kesilecek ağaç ayrımı yapmaksızın yolun geçtiği güzergâhı dümdüz etmek ancak bu tür bir şehircilik anlayışı ile bağdaştırılabilir: polis devleti şehirciliği. Rektörlüğün olay sırasında başvuracak merci dahi bulamaması da bunun bir göstergesi.

Tabi ki olay bir tanımla ifade edilerek tüketilebilecek gibi değil. Gezi Parkı olaylarının en başından itibaren Gezi Parkı olaylarının katı bir muhalifi olarak sürece dahil olan Melih Gökçek’in, yaklaşan ama hala adayların belirlenmesine hayli zaman bulunan 2014 yerel seçimleri öncesinde ODTÜ’yü devam eden bir Gezi Parkı kutuplaşmasının tarafı haline getirmek için ciddi siyasi manevralar yaptığı açık. Bu manevralar ODTÜ rektörü Ahmet Acar’ın tavrı ile belli ölçüde boşa çıkmış gibi görünse de bu gece yarısı operasyonu ile sürdürülmeye çalışıldığı da görülmekte.

ODTÜ’deki yollara ilişkin tartışmalar birkaç aydır “yola olan ihtiyaç” gibi muğlak bir ifadeden yola çıkan teknik tartışmalarla yönlendiriliyor. Ancak, belki de temel soru bir kentin yönetiminde ve planlanmasında gündelik siyasetin dolambaşlarında kaybolan bir siyasi manevralar dizisi açmanın ne anlama geldiğini ve sonuçlarını tartışmak gerekir. Filmlerdeki kötü, kirli ama karizmatik anti-kahramanları gizliden gizliye sevmeye alıştırılan kitleler, uzunca bir süredir ne yolu ne hizmeti, esasen bu siyasi manevraları takdir etmeye bağımlı kılındılar sonuçlarını düşünmeden. Teknik boyutları bir yana, şark kurnazlığı ve polis devleti şehirciliğinin yarattığı kentlerden ardına bakmaksızın kaçmak için en kutsal bellediği günleri fırsat bilen kitleler hem de. Kurban Bayramında ODTÜ yolu ile ilgili birkaç kelamdan sonra bana “tanıdığın fakir var mı kurban payı vereceğiz” diye soran bir akrabama yönelttim bu soruyu. “Kurban payı verilecek fakirleri tanımadığın, mahalle, komşuluk ve insani diğer ilişkilerden arındırılmış, sitelere ve kulelere tıkılmış insanların yatakhane kentlerinde o yol oradan geçse ne geçmese ne. İnsanlık çoktan başka yollardan çekip gitmiş bir kere”…

3 Ekim 2013 Perşembe

KENT(D)(İN)E KARŞI SUÇ


Kente karşı suç kavramı iki boyutta tanımlanabilir. Bunlar; kentte kamusal alanlara yapılan müdahalelerin kentlinin ortak çıkarlarını ne düzeyde etkilediği ve bu ortak çıkarların etkilenmesiyle ilgili olarak farkındalığın ne düzeyde olduğu şeklinde ifade edilebilirler. Bu boyutlar birbiriyle çok yakından ilişkilidir. Eğer bir kentte, o kentteki kamu yararına, kamusallığa ilişkin canlı ve zengin bir tartışma ortamı yoksa o zaman kente karşı suç kavramının da tarif edilebilmesi oldukça zor ve güç bir hale gelmektedir. Siyasi süreçler açısından baktığımızda ise toplumda kentleri yönetmesi için temsili mekanizmalarla görev verilen aktörlerin kente yaptıkları müdahalelerin biçimi, şekli, içeriği ve ne düzeyde meşru görüldüğü tartışması gündeme gelmektedir.

Kentlerde siyasal temsiliyetin seçilmişlere ne tür bir meşruiyet sağladığı çok önemlidir. Demokratik sistemlerde sandığa gidip oy verdiğimizde, seçtiğimiz insanlara aslında ahlaki ve etik tercihleri sebebiyle oy verdiğimiz varsayılmaktadır. O insanların aynı zamanda en büyük mühendis, en büyük bilim adamı ve en estetik sanatçı olduğunu tescillemek için oy kullanmıyoruz. Ancak bizim gibi ülkelerde verilen oyun belediye başkanlarına ya da siyasilere böyle bir meşruiyet alanı da verdiği düşünülüyor. Bilim ve sanatın meşruiyetleri kendi içinde farklı mekanizmalarla kurulmakta olmasına karşın, sandıktan çıkan kişinin istediği sanat eserini istediği yere koyma, istediğini kaldırma, bilimsel doğruları bir eliyle kenara itme, kendi tercihlerini uygulama gibi bir takım şeyler yapabildiğini görebiliyoruz.

Aslında buna çok da şaşırmamak gerekli. Çünkü, Türkiye’ye baktığımızda, katılımcı mekanizmaların bulunmadığını, kentlerin tam bir vakumla yönetildiğini görüyoruz. Bugün seçimlerde oy veren insanla tepedeki belediye başkanı arasında neredeyse hiçbir etkin siyasal mekanizma bulunmamakta. Hâlbuki olması gereken tabandan tavana, tavandan tabana olan mekanizmaların belirli bir bütünlük içerisinde hareket etme zorunluluğudur. Siyasal, sosyal ve fiziksel açılardan kentlerde bir demokrasi altyapısının oluşturulmasının sağlanmasıdır. Bu demokratik alt yapının bulunmadığı yerlerde hesap verilebilirlik, saydamlık gibi bir takım ilkeler ne yazık ki önemini kaybediyor. Burada da siyasilerin ve onlarla birlikte hareket eden çıkar gruplarının gerçekleştirdiği bazı uygulamaların kentsel haklara müdahale ederek birer kentsel suç haline geldiğini görüyoruz.

Bu durumun temelinde ise kent yönetimlerinin genel olarak demokratik karakterinin zafiyete uğraması yatıyor. Kentlerde belediye başkanlarının bütçelerini nasıl ve ne amaçla kullanıldığı neredeyse hiçbir şekilde sorgulanmaz hale geldi. Örneğin Televizyonlarda bir süredir Ankara ve İstanbul belediyelerinin yaptıkları parkların reklamlarının hem de “prime time’da” döndüğünü görüyoruz. Acaba bu reklamların paraları nasıl veriliyor? Belediyelerin kamusal hizmet kurumları olarak böyle reklamlara para vermek için yetkileri var mı? İşte bunların sorgulanamadığı bir toplumda yaşıyoruz artık.

Bir önemli konu da, kente karşı suç teşkil edecek uygulamalarda bilimsel ön görülebilirliğin ortadan kalkması. Eğer belediye başkanının tercihi ile bir projeye girişiliyorsa o zaman fizibilite çalışmaları, fayda maliyet analizleri, etkinlik ve verimlilik analizleri gibi artık çağdaş dünyanın vazgeçilmez kabul ettiği çalışmalar da anlamını kaybediyor. Bu durumda gerçekleştirilen projelerin sonuçlarının önceden kestirilebilirliği ortadan kalkıyor ve gerçekten kente zarar verebilecek bir durum oluşacaksa bunun önceden anlaşılabilmesi olanağı da ortadan kalkıyor.

Bir yolun o yerden neden geçeceği sadece belediye başkanının iki dudağı arasından çıkan söze kalmış durumdadır. Burada yüzyıl öncesinden önemli bir örnek paylaşılabilir. Tarihi kayıtlara göre ünlü Amerikan Başkanı Wilson bundan yaklaşık yüzyıl önce Amerikan Senatosunda “Bir yolu yapmanın Cumhuriyetçi ya da Demokrat bir şekli yoktur, yol yoldur” der. Muhalifleri ise cevaben “evet teknik açıdan belki haklısınız. Ama o yolun nereden geçeceğinin, yolu kimin yapacağının ve daha birçok ayrıntının demokrat yolları da vardır cumhuriyetçi yolları da derler. Bu örnekten de anlaşılabileceği gibi bütüncül, bütünsel ve ayrıntıları düşünülmeden başlanan projelerde suçun ortaya çıkma olasılığı da artmaktadır.

O zamanda sonuçları açısından kente karşı suç kapsamına giren eylemlerin sayısının arttığını görüyoruz. Bunara son zamanarda “hayalet yapılar” deniyor. Belediye başkanlarının kentin çeşitli yerlerinde başlattıkları ama hukuki, mühendislik ya da başka kurallara dikkat edilmeden başlatılan ve bitirilemeyen yüzlerce yatırım var. Bu yatırımlar kamu kaynaklarının kullanımı açısından kente karşı suç niteliği taşıyorlar.

İşte tüm bu sorular kente karşı suçun ciddi bir şekilde gündeme geldiğini göstermeye başlamaktadır. Yapılanların kente karşı suç olduğunun anlatılabilmesi gerekmektedir. Ancak bu anlatma meselesi de oldukça sorunludur. Çünkü siyasi açıdan baktığınızda pragmatik çözümler her zaman söylem karşısında kazanıyor. Siz istediğiniz kadar bu para şuraya harcandı, şurada daha iyi değerlendirilebilirdi deseniz de, orada var olan gerçeklik fiziksel varlığıyla sıradan insan için var olmasıyla meşruiyetini sağlamakta. Bunu sorgulatmak için çok daha güçlü toplumsal baskı grupları oluşturmak gerekiyor. Kente karşı suçların sahipsiz ve kimsesiz bir kente karşı değil, kentlilere ve hatta kişinin kendisine karşı işlediği bir suç olduğunun vurgulanması gerekiyor. 

27 Ağustos 2013 Salı

KENT VANDALLARI KENT NERONLARINA KARŞI


Ridley Scott’un Oscar ödüllü Gladyatör adlı filminin unutamadığım sahnelerinden birisinde bilge İmparator Marcus Aurelius, Lejyonlarının kumandanına sorar: “Sence Roma Nedir”? Kumandan tereddütsüz yanıtlar: “Romanın ne olduğunu bilmiyorum ama Roma dışında gördüğüm her şey karanlık ve vahşetten ibaretti”. Kumandanın bu yanıtı bizlerin de zihinlerine çocukluğumuzdan beri işlenmiş şeylerden birisidir. Roma ışıktır, Roma aydınlıktır. Oysaki tarihçiler Roma’nın belki bunların yanı sıra başka bir şey daha olduğunu bize öğretiyorlar. Roma çağları aşan kurnazca tarih yazımıdır aynı zamanda.

Çoğumuz Roma’nın mutlu mesut yaşarken, doğudan gelen barbar kavimlerin istilasına uğradığını – ki bunlardan en önemlilerinden birisi de Hunlardır – ve sonunda da bu baskıya dayanamayarak yıkıldığını öğrendik. Hatta bu kavimlerden birisi olan Vandallar, bugün bile kullandığımız tabirlere kaynaklık etti. Oysa arkeologların bulguları başka bir tarihin olduğunu gün ışığına çıkarıyor. İstilacı kavimler aslında istilacı hatta barbar bile değillermiş. Çok gelişmiş takvim sistemleri, gelişmiş bir toplum yapıları varmış. Ancak, belki de tek zayıf yanları olan bir imparatorluk düzeni içerisinde değil birbirlerine gevşek ittifak bağlarıyla bağlı bir kent-devletler sistemi olarak yaşamaları onların, Roma’nın düzeni altında yüzlerce yıl sürecek bir baskıya boyun eğmelerine sebep olmuş. Sonrasında Spartacus’le başlayan bir başkaldırı dalgasıyla bu eski uygarlık izleri kendilerinin olanı yeniden talep etmişler.

Ancak, tarihçiler Roma tarihçilerinin mirasını düzeltedursunlar, biz hala kamu alanlarındaki tahribata yol açanları “Vandallar”, yaptıklarını da “Vandalizm” olarak adlandırmaya devam ediyoruz. Evet, gerçekten de bireylerin kentsel kamusal alanlardaki kamusal kullanımdaki ortamları ve varlıkları tahrip etme girişimini etik olarak, herkesin ortak haklarını gasp etme girişimi olarak kınayabilir ve yanlışlayabiliriz. Peki bu davranışlarda bulunan kişiler temsili demokratik sistem içerisinde seçimle işbaşına gelmişse, kente karşı yaptıkları vandalca icraatlara ne ad vereceğiz? Parktaki bir banka sevgilisinin adını kazıyan delikanlıyla, şehrin ortasına kimseye sormadan kamu kaynaklarıyla diktiği gökdelen hayalet yapı haline gelen, birkaç yıl sonra da bir iş adamına rant için devreden belediye başkanını aynı çerçevede mi değerlendireceğiz?

Her şeyden öte, delikanlı, sözünü ettiğimiz belediye başkanının ya da bu duruma sessiz kalan diğer kent yöneticilerinin durumunu, gelecekteki çocukları için protesto etmeye başlarsa ne olacak? Kimi haklı göreceğiz? Hele bir de bu tür bir protesto kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımı ile büyür ve denetimden çıkarak salt şiddet amaçlı gurupların eylemlerine ortam hazırlarsa iş daha da çetrefil bir hal almayacak mı? Genelde, bu tür durumlar sonrasında –Gezi eylemleri sonrasında olduğu gibi- kerameti kendinden menkul maliyet hesapları kamu yöneticileri tarafından ifade edilmeye başlanıyor. Daha hasar tespiti yapılmadan şu kadar milyon, ya da eski parayla trilyon zarar var deniyor. Peki karşı çıkılan projelerin ya da tasarrufların mevcut ya da olası zararları? İktisadi terimlerle konuşursak, en azından protestocuların zararlarıyla tasarlanan projelerin basit bir fayda/maliyet ve zarar analizini yapmak gerekmez mi? Ya da mesele bu maliyet sorununa indirgenebilecek kadar basit ve kamu yönetiminin dışında bir mesele mi? Bu sorular silsilesini çoğaltmamız mümkün.

Böyle çetrefil bir durumda, eldeki kavramsal çerçevenin dışına çıkarak yeni bir bakış açısı yaratmakta fayda var. Madem kentlerdeki protesto olaylarına karışanlara Roma’dan ödünç aldığımız kavramlarla isim veriyoruz, yine Roma’ya uzanmamızda fayda olabilir. Eski Romayı yıkan sözde istilacı kavimlerin karşısında ise Roma’nın yönetici sınıfını temsil eden bir karakterin olduğunu görürüz. Bu kişi İmparator Neron’dur. Popüler tarih anlayışına göre Roma’yı yakan, yangın sürerken de keyifle Lir çalan bir imparatordur Neron. Yine tarihçilerin belgelere dayalı olarak söyledikleri ise daha farklı bir Neron’la karşılaştırır bizi. Neron Romayı yakmamıştır. Hatta Roma yandıktan sonra onun yeniden inşa edilmesini sağlamıştır. Ama esas Neron’u diğer imparatorlardan ayıran bir özelliği vardır. Neron, Roma kent düzenini imparatorluğun hakimiyet alanında en sıkı biçimde uygulayan, bu şekilde kölelik düzenini, lejyon güçlerinin baskısını en etkili kullanan imparatordur. Sert uygulamaları belki de onun tarih vicdanında sadist bir karakter olarak yer almasına sebep olmuştur.

O halde, nasıl ki Vandalizm, anlam kaymasına uğrayarak kullanılmaktaysa, aynı şekilde Vandallar karşısındaki bir karakter olarak Neron da kullanılabilir. Buradan yola çıkarak, günümüz kentlerinde kentliyi dikkate almayan, temsili demokratik sistemin sınırlarını zorlayan kentsel projeleri kentlere dayatan kent yöneticilerine de “KENT NERONU” adı verebiliriz. Kent neronlarını, kentin ve kentlinin bilgisi, haberi olmayan, bilim ve düşün insanlarının uyarılarını dikkate almadan uygulanan projelerle kentleri hayalet yapılarla dolduran, özetle katılımcı kent yönetimini dışlayarak kentleri yöneten kent yöneticileri olarak adlandırabiliriz. Kent neronları sandığa giderken ifade ettikleri ilkeler ve projelerle seçim sandığında meşruiyet elde eden, ancak bu meşruiyeti çoğu zaman evrensel ilkeleri alaşağı etmek için kullanana ve seçim öncesinde söylediklerini seçimden sonra yalanlayan kişilerdir. Seçilmek onları her konuda ve her zaman uzman kılmaktadır. Çeşitli sebeplerle yapılan uyarılar onlara göre sadece belli siyasi komploların bir parçasıdır.

Bu şekilde isimlendirirsek artık son aylarda yaşadıklarımızı kent Vandalları ile kent neronları arasındaki bir mücadele olarak adlandırabiliriz. Kuşkusuz yeni isimler koymak karmaşık bir sorunu çözmek iddiası ortaya atmak için yeterli değil. Ama en azından şunu ortaya koyabiliriz artık. Eğer mesele kent Vandalları ile kent neronlarının fayda/maliyet ve zararlarını karşılaştırmaya indirgenecekse bir sebep sonuç ilişkisini tartışmaya başlayabiliriz. Kent Vandallarının yarattıkları zararı doğru kabul etsek bile kent neronlarının kentteki atıl ve yanlış projeler yoluyla kente en az Vandallar kadar hatta kat be kat daha fazla zarar verdikleri yüzlerce örnekle ortaya konabilir.

İsimleri ayrıştırdıktan sonra meseleyi demokrasinin ilkeleri açısından ele alalım. Seçim sandığıyla gelen birinin kendisine tanına yetkileri ve meşruiyet sınırlarını aşmasının, kentteki kentsel taleplerin sesini kentsel yönetimi düzeyine eriştirecek katılımcı demokratik kanallar açılarak denetlenmesi gerekiyor. Ancak, temel çelişki de tam bu noktada başlıyor. Zaten bu sınırları aşmak niyetinde olan – hatta bunu yapmasının yanlış olduğunu sorgulamayan - kent yöneticisinin bu katılımcı kanalları açmasını nasıl sağlayacağız? Açıkçası zaten bunu sağlayamıyoruz. Sonuçta da kentlerimizde seçilmişlerin düzeyi ile gündelik yaşam arasında kapanması zor bir uçurum açılıyor. Kentleri yönetenler kentlilere yabancılaşıyor. Kenti devasa bir propaganda makinesi haline getirerek ve kendilerine kamusal bir ego inşa ederek bu boşluğu doldurabileceklerini zannediyorlar. Ama olmuyor. Her karışı sağırlaşmış kentsel projelerle doldurup herkesi memnun edeceklerini zannediyorlar. Ama kentli tatmin olmuyor, hatta isyan ediyor.


Bu yazının amacı hiçbir şekilde kente verilen zararları şu ya da bu şekilde meşrulaştırmak değil. Sorunun çıplak bir şekilde kentlerdeki demokrasi altyapısıyla ilişkili olduğunu bir kez daha göstermek. Kente verilen zararların ve kente karşı işlenen suçların, çok daha yüzeysel tartışmalarla meşrulaştırılmasının yanlış olduğunu göstermek. İhtiyacımız olan şeyin kentlerde, katılımcı mekanizmalarla desteklenmiş ve denetlenmiş bir temsili demokratik sistem arayışı olduğunu söylemek. Belki biz de artık her şeye kadir ve gücü yeten kent neronlarını değil, işine bisikletle giden, adını sanını bilmediğimiz bir belediye başkanını ve yaşanabilir kentleri özlüyoruz kim bilir?

22 Temmuz 2013 Pazartesi

KAHRAMAN SOSYAL MEDYA KENTSEL FOTOŞOPA KARŞI*











*Bugün Ankara'da yine bir gecede yarım asırlık çamların fotoşoplanmışçasına ortadan kaldırıldığına ilişkin haberleri görünce hissetiklerimle yazıyorum bu satırları. Benzer durumları daha önceki geceyarısı operasyonlarında Kuğulu Parkta, Atatürk Orman Çiftliğinde, Kara Kuvvetleri Komutanlığı önünde, Aydınlıkevlerde ve daha bir çok yerde yaşamıştık...

Yaklaşık bir buçuk aydır hayatımızı etkileyen, mesleki anlayışımızı, dünyaya bakışımızı ve hülasa bundan sonramızı etkileyen Gezi Parkı olaylarının tüm kesimler için tartışılmaz tek kahramanın sosyal medya olduğunu söyleyebiliriz. İktidar, direnişçiler, izleyenler ve hatta izlemeyen habersizler dâhil, bir noktadan sonra sosyal medya her kesim için yeni ve kaçınılmaz bir iletişim mecrası, neredeyse kendi başına varlığı olan bir hayalet gibi algılanmaya başladı. Daha önceleri sosyal medyada arz-ı endam etmeyenlerin bir anda birer hesap sahibi olup tedirgin mesajlar paylaşmaya başlamalarından da bunu anlamak mümkün. Ancak, sosyal medyanın geleneksel iletişim mecraları arasından sıyrılarak kendisine bu derece baskın bir yer edinmesinin ardında, salt sosyal medyadan menkul nitelikler bulunmakla birlikte direnişin temel zemininin de bulunduğunu görmek gerekiyor. Bu temel zemin ise kentlere yapılan müdahalenin pervasızlığı hatta bağlamsızlığı ile yakından ilgili.

Binlerce yıl boyunca kentler ve kentlerin fiziksel çevresi doğadaki durağanlık ve değişmezlik benzeri bir durum içinde bulundular. Bu durumu başka bir şekilde ifade etmek de mümkün. İnsanların kendi yaşam döngüleri içerisinde içinde yaşadıkları kentin yapısal olarak değişimine nadiren şahitlik ettiler. Ancak, bu durum modernite ve kentlerin sanayi devrimi sonrasında dönüşümü ile değişmeye başladı. Kentleri sürekli olarak bir yaratıcı yıkım sürecine tabi tutmak kaçınılmaz olarak görülmeye başlandı. Ancak, en azından mimar ve şehir plancılarının gözünde bu yaratıcı yıkımın da kendi içinde belli bir tutarlılığı, vicdanlı bir bütünlüğü olması gerekiyordu. Artık insanlar ölmeden yaşadıkları kentin başkalaştığını ya da başka parçalara sahip olduğunu görmeye, deneyimlemeye başladılar. Yine de bu değişimin son yirmi yıla kadar belirli bütünlük kaygıları gözetilerek gerçekleştirilmeye çalışıldığını söylemek gerekir.

Ancak, son zamanlarda farklı bir değişim yaşanıyor. Sanki kent planlarını ve mimari projeleri çizerken kullanılan rapido kalemlerin yerini bilgisayarın alması gözetilen tutarlılığı da etkilemeye başladı. Hayal edilen projeleri imaj ve görüntülere dönüştürmek hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Hatta, bu imaj ve görüntülerin belli bir etiği de yok. Sadece hoş görünecek açılardan, çoğunlukla da yakından alınan “render (sunulacak hale getirilmiş)” görüntüler  ideolojik bir araca dönüşmüş durumda. Süleymaniye’nin arkasından baş gösteren gökdelenlerin mimari çizimlerinin hiçbirinde gökdelenlerin Süleymaniyeye olası etkilerini gösterecek bir açıdan görüntü alındığını sanmıyorum. Bu durum öyle bir hale gelmiş durumda ki, tasarlanan yapılar artık içinde konumlandırılacakları kentten kopuk, kendi varlıkları kendi meşruiyetlerini sağlamaya yetecek varlıklar olarak kente yapıştırılıyorlar. Hani neredeyse bir uçan daire gibi kente iniş yapıyorlar, içlerinden çıkanların “hey dünyalı biz dostuz” demeye bile ihtiyacı yokmuş gibi görünüyor. Sonuçta, görüntü işleme teknikleri, kenti bezeme tekniklerinin çok ötesine ve önüne geçmiş durumda.

Söylemsel açıdan ise çok daha farklı bir durum söz konusu. Mimari tasarım ve programlarla yapıların kendisi arasında gittikçe açılan bir uçurum var. Söylemlere bakıldığında tüm projeler yeşil, sosyal, sürdürülebilir ve daha bir çok –ebilir, -abilir. Ama tasarımın kendisi söylemin tam tersiyle olanca ağırlığıyla abanıyor kentlere. Bu durumu geçenlerde bir dostumuzla konuşurken bir anda ağzımdan “kentsel fotoşop” lafı çıkıverdi. Yeni kentsel projeler kentin içine, içinde inşa edilmektense, kentin bir yerine fotoşopla yapıştırılmış gibi duruyorlar. Resimlerinde gerekli fazlalıklar ve görünmesi istenmeyen bakış açıları makaslansa da gerçek dünyada varlıkları ziyadesiyle gerçek ve sorunlu. Hani ünlü moda dergilerinin kapağında resmiyle oynanarak anatomisi çarpıtılan ünlülerin daha sonra kırkdört beden elbiseye sığamamaları gibi. Benzer biçimde çok kısa bir sürede kentin bir yerine heyüla gibi bir gökdelen fotoşoplanıyor, ya da bir gecede elli yıldır bildiğimiz parkın asırlık çınarları belediye tarafından sökülüp başka yere “tayin” ediliveriyor. Aslında bu tür müdahaleler sanki bilgisayarda yapılmış gibi, pardon gibisi fazla. Basbayağı bilgisayarda yapılıyorlar!

Kentlere ağır müdahalelerde bulunan yeni nesil kentsel projeler birer kentsel fotoşop ürünü gibiler. Eğer yaşadığımız kentler iki boyutlu birer resim olsalardı, oraya yapıştırılmaları belki bu kadar sorun yaratmayacaktı. Ancak, ne yazık ki kentlerimiz sosyal, iktisadi, fiziksel ve daha bir çok boyutu olan karmaşık bir bütünün insan gündelik yaşamına etkileri üzerine kurulu karmaşık birer varlık. Kentsel fotoşop bu sebeple de kentlerde kağıttan çok daha fazla etki yaratıyorlar. Tabiri caizse, kağıdı delip geçen bir ağırlıkla kente abanıyorlar. Bu hoyrat tutumun karşısındaki tepkinin yine aynı araçları kullanmasına şaşırmamak gerekli.

Sosyal medya fotoşoplanan kentlere yapılan müdahalelerin içinin yine fotoşop, video düzenleme yazılımları ve diğer dijital araçlarla boşaltılması ve mizah, espri ve zeka ile toplumsal biçimde yeniden doldurulması için yepyeni bir mecra olarak karşımıza çıktı yakın zamanda. Aslında yakın zamanda da dememek lazım çünkü sosyal medyanın ve yeni medya araçlarının özellikle genç kuşaklar tarafından bu amaçlarla daha eskiden beri kullanıldığı ama bu derece tanınırlık kazanmamış olduğunu da teslim etmemiz gerekir. On yıllık bir birikimin ürünüdür gördüklerimiz. Bu on yılda gençler yeni teknolojileri öğrendiler, öğrettiler, bunlarla kendi yaşamlarını kazanmaya uğraşırken daralan kentsel yaşam alanlarına ilişkin küçük cepler yarattılar. Bu ceplerde ürettiklerinin gün gelip de nasıl tüm Türkiye’yi etkileyen bir sele dönüştüğünü sanırım ancak yıllar sonra anlayabileceğiz.


Ancak, bu daha başlangıç. Nasıl yurttaşların anlamadığı hukuk, tıp ve eczacılık literatürlerinin anlaşılır bir dile çevrilmesi artık birer zorunluluk haline geldiyse, şehir plancılarının, mimarların ve tasarımla ilgilenen diğer meslek guruplarının da kendi ellerinden çıkan tasarımların kente dayatılmasında daha özeleştirel olmaları zorunluluğu ortaya çıkıyor. İstersek yapmayalım. Biz fark etmeden, yapmaya çalıştığımız kentsel fotoşop bir anda genç meslektaşlarımız tarafından alınıp, evirilip çevrilip açığa vurulabilir. Hatta bu bizim de hoşumuza gidecek esprili bir dille yapılır. Vakit geçmeden kentsel fotoşop yerine kentlere insaf ve vicdanla yaklaşan, annemizin de anlayacağı, kentlere yalın ve yakışır bir yaklaşma biçiminin temellerini tartışmaya başlamamız gerekiyor. Aksi takdirde uyarayım. Kahraman sosyal medya kahraman bakkala benzemiyor. Kahraman bakkal çoktan yenildi ama kahraman sosyal medya bizzat yenilgi yenilgi yürüyen bir zaferin yollarını döşüyor. 

13 Haziran 2013 Perşembe

ALIŞMADIK BÜNYEDE REFERANDUM İĞRETİ DURUYOR: TAKSİMDE KENT YÖNETİMİNE KATILIMDA YA HEP YA HİÇ!


Günlerdir Türkiye’nin kentsel ve siyasal yaşamını sarsan Gezi Parkı Direnişinin geldiği noktada, ilk günlerden itibaren bazı köşe yazarı ve kanaat önderleri tarafından önerilen referandumun, son olarak da hükümet sözcüleri tarafından bir çözüm arayışı olarak telaffuz edilmeye başlandığı görülüyor. Artık önümüzdeki günlerdeki tartışmaların odak noktalarından birisini bu referandumunun oluşturacağı kesinleşti. Ancak, çağdaş kent yönetimi ve yabancı ülkelerdeki referandum uygulamalarıyla karşılaştırıldığında ve Türkiye’nin bu tür ve ölçekteki bir kentsel referanduma ilişkin deneyiminin oldukça sınırlı olduğu düşünüldüğünde Taksim referandumunun basit bir oylama olmayacağı ortadadır. Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirlerde internet ve elektronik oylama kioskları aracılığıyla vapurların tasarımının, otobüslerin dış desenlerinin yurttaşların seçimine sunulması, bazı küçük kentlerde yerel bazı referandumların yapılması deneyimlerinin bu düzeyde siyasi çalkantılara sebep olmuş bir projenin ele alınmasında çok yetersiz kalacağı açıktır. Merkezi hükümetin ve Başbakanın İstanbul kent yönetimine aşırı ve doğrudan müdahalesinin tartışıldığı bir ortamda belki de esas soru şu olmalıdır: “çağdaş bir kent yönetiminde yurttaşları kent yönetimine katmanın yolu referandum mudur? Değilse nedir”?

Çağdaş Dünya Kentlerinde Yurttaş Katılımı Nasıl Sağlanıyor?

Artık çağdaş dünyada yurttaş katılımıyla kentlerin yönetilmesi sürdürülebilir bir kentsel yapının olmazsa olmaz koşulu olarak kabul edilmekte. Dünyanın birçok ülkesinde üniversitelerin müfredatları değişmekte, kent yönetimi ve planlaması ile ilgili meslek alanlarında yurttaş katılımına ilişkin donanımı sağlamak için çalışmalar yapılmakta. Bu çalışmalar içinde büyük kentsel projelerde yurttaş katılımının sağlanması önemli uğraş alanları arasında yer alıyor. Örneğin Brezilya’nın Porto Alegre Kentinde yaklaşık 20 yıldır deneyimlenen katılımcı bütçeleme uygulaması tüm dünyaya bu anlamda örnek teşkil ediyor. Türkiye’de de 1996’da İstanbul’da gerçekleştirilen Habitat Konferansından sonra Bursa, Antalya, Çanakkale gibi birçok kentimizde katılımcı kent yönetiminin önemli örnekleri ortaya çıktı.

Dünyadaki ve ülkemizdeki başarılı örneklere bakıldığında katılımcı kent yönetiminin belirgin ortak özellikleri şöyle özetlenebilir:

  • Katılımcı kent yönetiminde katılımcı süreçler bir süs, makyaj ya da meşrulaştırma aracı değildir. Katılımcı süreçler yönetimin ya da hizmetin ta kendisi kadar önemli bir amaçtır.
  • Katılımcı kent yönetimi noktaya ya da yere özgü değildir. Kentin bütününde uygulanmadığı müddetçe ancak kamuoyunun kafasının karışmasına sebep olurlar.
  • Siyasal süreçlerin temel demokratik mekanizmaları etkisizleştirdiği yerlerde noktasal katılımcı süreçler demokratik pratiklere dahi zarar verebilir.
  • Katılımcı kent yönetimi sürekli olmalıdır. Karar vermeden bütçeye, bütçeden uygulamaya ve hatta uygulamanın denetlenmesine kadar uzanmalıdır.
  • Katılımcı kent yönetiminde sadece yandaşlardan oluşan bir katılım süreci değil toplumun tüm kesimlerinin paydaş olarak dikkate alındığı bir katılım süreci işletilir.
  • Katılımcı kent yönetimi için bilimsel katılımcı yöntemler bilişim teknolojilerinin katkısıyla ve uzman desteğiyle uygulanır.
  • Referandum gibi yöntemlerin uygulanması basit bir oylamanın çok ötesinde ciddi bir kurgu ve projelendirme işidir. Seçeneklerin oluşturulması, halka anlatılması, oylamanın kapsamı, yeri ve sonuçlarının değerlendirilmesi üzerinde uzlaşılması gereken önemli noktalardır.

Referandum Seçeneği Çağdaş Örneklerde Nasıl İşletiliyor?

Kentsel projelere ve hizmetlere ilişkin referandum uygulamaları alışılageldik anayasa ve yasa referandumlarından farklıdırlar çünkü kentlilerin gündelik yaşamına ilişkin mekânsal ve sosyal ayrıntılar içerirler. Bu sebeple de “seçmen”, “oy”, “seçmek” kavramlarının anlamı değişmektedir. Kentsel bir referandum iki seçenekli bir tercihten çok daha öte sonuçları olan bir müzakere süreci olmak zorundadır. Aksi halde, referandumlar vasat ve vasatlaştırılmış projelerin esasa dair olmayan ayrıntılarıyla kentlilerin aidiyet duygularının köreltildiği uygulamalara dönüşürler. Bu da Taksim direnişi benzeri tepkileri sürekli hale getirir. Bu tür sorunların engellenmesi için kentsel referandumlarda şu ilkelere uyulur:

-Toplumsal olaylara dönüşmüş, tarafların ve müzakere sürecinin kesintiye uğradığı kentsel projelerde referandum bir ara çözüm değildir. Planlama ve projelendirme sürecinin başına dönülmesi gerekir.

-Referandum seçeneklerinin oluşturulması yarışma, katılımcı tasarım gibi referandum dışı yöntemlerle sağlanmalıdır.

-Oluşturulan her zaman dört başı mamur bir tasarım seçeneği olmayabilir. Temel bir politika ya da strateji de katılımcı süreç sonunda referanduma sunulabilir.

-Yarışma, katılımcı tasarım gibi yollarla belirlenen tasarım ve politika seçenekleri dikkatli oluşturulmuş ve zamana yayılmış halkla ilişkiler teknikleriyle seçmenlere anlatılmalıdır.

-Kentsel projelerin referandumu “evet-hayır” ikilemiyle ve belli yerlere sandık konularak sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilemez. Gelişen teknolojilerin de yardımıyla seçenekleri güncelleyen, şekillendiren bir tercih bildirim kanalı olarak uygulanmalıdır.

-Taksim Projesi gibi tüm İstanbul’u hatta tüm Türkiye’yi etkileyen projelerin seçmenleri değil katılımcıları ve paydaşları vardır. Bu paydaşlar projeden etkilendiğini ya da projeyi etkileme gücü olduğuna inanan tüm kişi ve kurumlardır.

-Referandumların sonuçları ve yaygın bir müzakere süreciyle tartışılarak katılımcı kent yönetimi açısından bir temel oluşturulur.

-Nihai olarak referandumun amacı belli bir tercihi kentlilere dayatmak değil, katılımcı kent yönetiminin altyapısını kurmak olmalıdır.

Taksim Projesinde Referandum Yöntemi Ne Olmalıdır?

Çağdaş dünya örnekleri ve Türkiye deneyimi düşünüldüğünde olası bir referandumun aşamaları şöyle tarif edilebilir:

  • Referandum öncesinde, projeye ilişkin yargı kararları dikkate alınarak projenin tartışmaya açılacak çerçevesi tespit etmek amacıyla konusunun uzmanı uluslar arası ve ulusal akademisyenlerden, meslek odaları temsilcilerinden oluşan bir jüri oluşturulmalıdır.
  • Jürinin belirlediği çerçeveyi de dikkate alan bir paydaş analizi gerçekleştirilerek proje paydaşları belirlenmelidir.
  • Tespit edilen paydaşlara nasıl yaklaşılacağı, nasıl iletişim kurulacağı uzmanların desteğiyle belirlenmelidir.
  • Paydaşlarla birlikte bir proje vizyonu geliştirilmelidir.
  • Geliştirilen vizyona uygun proje senaryosu oluşturma çalışmaları katılımcı yöntemlerle gerçekleştirilmelidir.
  • Bu katılımcı yöntemler özellikle gençlerin katılımını sağlayacak zenginleştirilmiş gerçeklik (augmented reality) gibi yeni teknolojileri ve sosyal medya araçlarını içermelidir.
  • Geliştirilen senaryolara uygun olarak proje alternatifleri geliştirilmelidir.
  • Geliştirilen proje alternatifleri artı ve eksileriyle kamuoyuna mümkün olan her türlü iletişim aracı ile aktarılmalı, tartıştırılmalıdır.
  • Tartışmaların sonuçları dikkate alınarak en anlamlı ve ortak akla uygun proje alternatifinin uygulama projeleri hazırlanmalıdır.
  • Hazırlanan uygulama projelerinin gerçekleştirilmesinde yurttaş katılımı ve desteği için bir program oluşturulmalıdır.
  • Gerçekleştirilen projelerin yaşama geçirilmesinden sonra yeni ihtiyaçların tespiti, alan için yeni projelerin geliştirilmesi için bir izleme de değerlendirme mekanizması kurulmalıdır.
  • Gerçekleştirilen projeye sahip çıkılması, yurttaşların aidiyet hissinin oluşturulması için bilinçlendirme, eğitim ve imgeleme çalışmaları yapılmalıdır.
  • Bu aşamada oluşturulan belli sayıda seçenek belirli bir zaman diliminde referanduma sunulmalıdır.
  • Katılımcı proje yönetimi deneyimi kentteki diğer uygulamalarda kullanılmak üzere belgelenmelidir.


Yukarıda sayılıp dökülenlerin kısa sürede gerçekleştirilemeyeceği, gerçekleştirmenin de çok zor olacağı düşünülebilir. Ancak, unutulmamalıdır ki “Kent yönetiminin en stratejik kararı katılımcı bir kent yönetimi oluşturmaya ilişkin olandır”. Uzun ve yorucu olsa da bu tür bir katılımcı süreçle kentsel proje oluşturma deneyimi Türkiye’nin yeni siyasi pratiklerinin de temelini oluşturma potansiyelini taşımaktadır. Taksim örneği, Türkiye’nin artık kentlerde “neyin yapılacağına” değil “nasıl yapılacağına” hatta “nasıl yapılacağının tartışma yöntemine” ilişkin bir müzakere sürecini talep ettiğini açık biçimde ortaya koymuştur. 

3 Haziran 2013 Pazartesi

SORU İŞARETİ HAREKETİ


Korku bir soru işaretiyle başlar. Dışarıda bir yerdedir. Sonrası noktalanana kadar da korku sürer. Virgüllerle ayrılan, üç noktayla beklemeyen bırakılan korkular soru işaretlerini dindiremez.

Neo-liberal düzen soru işaretlerini ardı arkasına salar zihinlere. Gayesi, gerekçesi hep aynıdır: “performans, ilerleme, değişme”. Durup korkmaya bile vakit bırakmaz. Soru işaretleri yığılır zihinlerin köşesinde.


İnatla yıkanan iktidar piyasalar yükselirken siyasaları düşürür, yasaları ufalar. Derken bir gün biriken soru işaretleri korkuyu etkisiz kılar, sebep-sonuç ilişkisinin önündeki bendi yıkar. Korku anlamını yitirir. Bilenler bilir, korkudan daha güçlü tek duygu nefrettir.


Soru işareti hareketi diyorum ben bu harekete. Yığılan soru işaretlerini ayıklamak için haklı olarak ayağa kalktı. Ama ünlemler artmadan birinin bir nokta koyması gerek. Siz siz olun kendi noktanızı kendiniz koyun.  Kendi hikayesini başkalarının yazmasını engellemenin tek yolu budur çünkü. 

1 Nisan 2013 Pazartesi

ANKARA: AMBLEMLER AVRUPASINDA AMBLEMSİZ BİR BAŞKENT



 
On beş yıl önce Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanımından vazgeçilen “Hitit Kurslu Amblem” sonrasında on üç yıl kadar Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılan ve yakın zamanda yargı kararıyla iptal edilen “Kocatepe Camii ve Atakuleli Amblemler” ve son olarak bir logo olduğu ifade edilerek Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılmaya başlanan “Gülen Kedi” figürleri etrafından suni bir tartışma devam edip gidiyor. Büyükşehir Belediyesi amblemlerde birkaç kalem çizgisi oynatarak amblem inadını olabildiği kadar uzatmaya çalışmakta. Ancak, acı gerçek Ankara Kentini temsil edecek, kentlilerin kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri ve üzerinde tüm kesimlerin uzlaştığı bir amblemin bulunmamasıdır. Oysaki amblem basit bir inat uğruna feda edilemeyecek kadar önemli bir kent kimliği, aidiyet, sahiplenme ve simge meselesidir. Bu meselenin önemi Avrupa’daki başkentlerle Ankara’yı karşılaştırınca daha iyi ortaya çıkıyor.

Amblemsizlik Ne Tür Sorunlar Yaratıyor?

  • Kent kimliği zarar görmekte, kentlilerin kendilerini Ankara’ya ait hissetme ve Ankara’ya sahip çıkma eğilimleri gerilemektedir.
  • Kentte yaşayan farklı sosyo-eknomik grupların ortak bir sembol etrafından birleşme ve bir gelecek vizyonu çizmeleri engellenmektedir.
  • Ankara Kentinin bir Başkent olarak tarihini ve vizyonunu ifade edecek bir amblemin bulunmayışı başta turizm olmak üzere birçok sektörü olumsuz etkilemektedir.
  • Amblem sembolik bir mesele olarak algılansa da amblemsizlik kent yönetiminde kargaşanın, katılımcı süreçlerin işletilmediğinin, ortak akla değer verilmediğinin bir göstergesi haline gelmiştir.

Peki, Avrupa Birliğinde Durum Nasıl?

Avrupa Birliğindeki Başkentlere bakıldığında durumun Ankara ile taban tabana zıt olduğu görülüyor. Yüzlerce yıl boyunca savaşlar geçirmiş, farklı ülkelerin işgallerine sahne olmuş Avrupa Birliği Başkentlerinde amblemleri değiştirmek hiçbir zaman akla gelmemiş. Hatta Avrupa Birliği Başkentlerinin amblemleri bakıldığında amblemlerin o kentlerinin tarihlerinin anlaşılabildiği birer tarih kitabı niteliği taşıdığı görülüyor.  

Avrupa’daki kentlerin amblemlerine genel olarak “coat of arms” yani “zırh örtüsü, kalkan örtüsü” denmektedir. Yüzlerce yıl önce Avrupa Kentlerini kuran hanedanların savaşçılarının kalkan ve zırhlarına işlenen semboller aradan yüzlerce yıl geçtikten sonra bile Avrupa Kentlerinde sembol olarak kullanılıyor. Zaman içerisinde temeli aynı kalmakla birlikte bu sembollerin üzerine kentlerin geçirdiği çeşitli tarihi evreler ve olaylar yansıtılmakta.

Bu sebeple birçok Avrupa Kentinin ambleminin neredeyse yüzlerce yıldır kullanıldığı görülüyor. Bu aslında Avrupa Birliği Başkentlerinde kentsel kimlik ile tarih bilincinin ve kenti sembolize eden unsurların ne kadar önemli olduğunu göstermekte.

Avrupa Birliği Başkentleri 393 Yıldır Aynı Amblemleri Kullanıyor!

Durumun somut veriler ışığında değerlendirilebilmesi amacıyla Avrupa Birliğine Üye Ülkelerin Başkentlerinin amblemlerini tespit ettik ve bu amblemlerin ne kadar bir süredir değişmeden günümüze geldiğini inceledik. Vardığımız sonuçlar şaşırtıcıydı. Avrupa Başkentlerinin eski Sovyet Cumhuriyetlerinden bir kaçı dışında neredeyse tamamının yüzlerce yıldır aynı amblemi kullandığını, ortalama 393 yıldır bu amblemlerin değişmediği gördük. Bu veriler aşağıdaki tablodan takip edilebilir:

ÜLKE
BAŞKENT
Amblemin Kabul Tarihi
Ne zamandır aynı amblemi kullanıyor?
Hollanda
Amsterdam
1489
521
Yunanistan
Atina
1911
99
Almanya
Berlin
1954
56
Slovakya
Bratislava
1919
91
Belçika
Brüksel
1991
19
Romanya
Bükreş
1862
148
Macaristan
Budapeşte
1873
137
Danimarka
Kopenag
1894
116
İrlanda
Dublin
1607
403
Finlandiya
Helsinki
1917
93
Protekiz
Lizbon
1173
837
Slovenya
Ljubljna
1220
790
İngiltere
Londra
1914
96
Lüksemburg
Lüksemburg
1288
722
İspanya
Madrid
1967
43
Kıbrıs
Lefkoşa
1960
50
Fransa
Paris
1358
652
Çekoslovakya
Prag
1918
92
İtalya
Roma
M.Ö. 509
2519
Letonya
Riga
1925
85
Bulgaristan
Sofya
1900
110
İsviçre
Stokholm
1376
634
Estonya
Tallinn
1530
480
Avusturya
Viyana
1270
740
Malta
Valletta
1568
442
Litvanya
Vilniüs
1991
19
Polonya
Varşova
1390
620
ORTALAMA
393

Peki, Ne Yapılmalı?

Avrupa Başkentlerinde de görüldüğü gibi kentlerin hafızasını oluşturan sembol, yapı ve eserlerin siyasi ve ideolojik sebelerle değiştirilmesi ve tahrip edilmemesi gerekir. Çünkü kentlerin amblemleri ne bir reklam kampanyası ne de birer şirket tabelasıdır.  Bu yapıldığında o kente en büyük zararlardan birisi verilmiş olur. Ankara Kentinin var olan olumsuz durumdan kurtulabilmesi için aşağıdaki çalışmaların yapılması yerinde olur:

  • Öncelikle Ankara Kentinin görsel temsilini sağlayacak öncelikli unsurlar: tarih, sosyal yapı, renkler, simgeler, görünüm ve siluetler uzmanların desteğiyle ve gerekirse yarışmalar yoluyla tespit edilmelidir.
  • Ankara’da bu fiziksel unsurları ortaya çıkarmak için yerel tarih yazımı araştırmaları gerçekleştirilmeli, bu yolla Ankara Kentinin görsel hafızası zenginleştirilmelidir.
  • Ankara Kentinin bir “Marka Değeri ve İtibar Yönetimi Stratejik Planı” hazırlanmalıdır. Burada kitlesel iletişim araçları ve simgesel değerlerin Ankara Kentinin imgesi için nasıl kullanılacağı belirlenmelidir.
  • Ankara Kentinin fiziksel imgelerinin oluşturulmasına yönelik olarak tüm paydaşların katılımıyla bir “Kentsel İmge Ortak Akıl Toplantısı” gerçekleştirilmelidir.
  • Bu ortak akıl toplantısıyla Ankara’nın sembolize edilmesine ilişkin tüm kesimlerin üzerinde uzlaşacağı bir strateji geliştirilmelidir.
  • Bu strateji doğrultusunda amblemin nasıl tespit edileceği, Ankaralılara nasıl benimsetileceği ve sevdirileceği tespit edilmelidir.

Tüm bu çalışmaların gerçekleştirilmesi Ankara Kentinin potansiyelinin gerçeğe dönüştürülmesi, enerjisinin odaklanması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi için yaşamsaldır. Aksi halde Ankara Kenti hafızasız, sembolsüz bir yatakhane kent olmaya doğru gitmektedir.