Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Başkent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başkent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2016 Salı

MİRASYEDİ BAŞKENT İÇİN BİR KURTULUŞ REÇETESİ


Antropologlar ilginç bir tespitte bulunuyorlar. Avcı toplayıcı dönemde insanoğlu atalarından kendisine kalan basit ve gündelik eşyaları koruyup kutsar, herkese ait olduğu düşünülen toprak gibi unsurlara neredeyse hiçbir bağlılık göstermez. Bazı göçebe topluluklara göre ataların ruhu o basitmiş gibi görünen eşyalarda onlarla birlikte yaşamaya devam ediyordu. Bunun için birçok alet ve eşya nesilden nesile geçerek farklı kuşakların ellerinden geçti. Bugün elimizde Neanderthal insanlarından kaldığı düşünülen boynuzdan yapılma bir flüt bile mevcut. Ama tarih ilerledikçe, mülkiyet kavramı yerleştikçe, atalarımıza ait emanetleri kolayca elden çıkarır olduk. Onlardan kalan kalıcı mal mülke ise kendi hayatımızdan vazgeçecek bir delilikle bağlanır olduk. Toprak, egemenlik ve dinsel referanslarıyla örülü bir öyküye dayalı olarak atalarımızın temsil ettiklerini yaşattığına inandığımız bir kutsallık ifadesine dönüşüverdi. Vefat eden aile büyüklerinin kişisel eşyalarının nasıl hızla ortadan kalktığını, geriye kısa zamanda neredeyse hiçbir şey kalmadığını çok defalar görmüşüzdür. Modern toplumlarda bu anlamda kültürler arasında belli farklılıklar görülse bile nihai olarak “geçici” olarak görülen şeylerin, “kalıcı” olarak addedilen gayrimenkul gibi varlıklar karşısında nasıl hızla tükendiklerini görmek aslında şaşırtıcı bir dönüşümü ifade etmektedir.

Bu dönüşümde en ilginç olan şey ise kanımca göreli olarak daha geçici görülen şey ile daha kalıcı olarak görülen şey arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığıyla yakından ilgilidir. Eğer geçici görülen nesneler, içlerinde taşıdıklarına inanılan anlam dünyası ile yeni bir öyküye konu edilebilmişlerse ve bu öykü de kültürel bağlamda bir yerlere oturabilmişse zamana karşı daha direngen görünebilir. Ama bunun bir de karşıt durumu var. Kalıcı olarak görünen ve modern dönemin “kıt” olarak görünen kaynaklarının kalıcılığı sürekli yıkıp yeniden yapmaya dayalı bir yaratıcı yıkımın temel malzemesini oluşturmaktadır. Bunun en güzel örneği belki de mimarlık birikimiyle gayrimenkul sektörünün iktisadi dinamikleri arasındaki savaşta izlenebilir. Atalarımızdan kalan eşyalar gibi zamana karşı direnme ve kendini yenileme gücü kısıtlı olan “tasarım” fikri, üzerinde bulunduğu arazide birikmekte olan kentsel rant karşısında giderek ezilmektedir. Bir binaya ait tasarım fikrinin önemine ilişkin bilimsel verilere dayalı olarak uluslararası, ulusal ve yerel bir bilgi birikimini ve değerleri öyküleştirmeye çalışan meslek dallarının profesyonelleri ise, yıkılan her tarihi yapıda dillerindeki sözcükleri kerpetenle çekip alınmış gibi acı duymaktadır. Ancak, o arazide biriken güncel parasal değerin nasıl en üst düzeye çıkabileceğini hesaplayan kimseler ise bu tür bir kayboluşun farkında olmaksızın bir anlam çölünde kaldıklarını anlamadan hayatlarına devam etmektedirler. Ama ne vakte kadar?

Bu noktada belki kendi yaşadığım bir anekdotu aktarmamda fayda olabilir. Çocukken bir gün annem elinde eski bir çanakla geldi eve. Simsiyah ahşap oyma çanağın bir kenarında da ince bir çatlak. En az elli yıllık bir kahve çanağı olduğunu, baba ocağından geldiğini anlattı bana. Gerçekten de yakınına gelince elli yıldır demlenen bir kahve gibi buram buram bir koku geliyordu. Sonra annem nedendir bilmem o çanağı tamir ettirdi. Çatlağa macun dolduruldu, üstüne de cila çekildi. Vitrinine koyduğunda belki daha güzel ve yeni görünüyordu ama kahve kokusu yoktu artık. Atalarımızdan bizlere kalan pahada hafif şeyler kolay gözden çıkarılıp değiştirilebilirler. Ama bu basit şeyleri topyekûn hayatımızdan uzaklaştırdığımızda da yakıcı bir yoksunlukla karşı karşıya kalırız. Kayıplarımızın yüzlerini artık zihnimizde canlandıramadığımızda onları bize hatırlatacak, anılarımızın kayıp kıtalarında yol almamızı sağlayacak ipuçlarını ve geri çağırma seanslarımızı da kaybederiz. Önemli olan elde kalanlarla elden çıkarılacaklar arasından anlamlı bir denge noktası bir uzlaşı bulabilmek. Müzecilik gibi uğraşların toplumlarda ne düzeyde gelişmiş olduğu gibi bir konu burada bu tür bir uzlaşının göstergesi olarak alınabilir. Benzer şekilde dünyanın birçok kentinde geçmişe ait mimarlık birikiminin bir şekilde korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışıldığı görülmekte. Böylece kentlerin hafıza mekânları, kimlik alanları ve kültürel sığınma adacıkları hayatta kalabilmekte, kente ilişkin ortak yaşam yeşerecek verimli görsel ve ruhsal örnekler bulabilmekte.

Böylesi uzun bir giriş yapmamın sebebi geçtiğimiz günlerde Başkent Ankara’nın yıkılan, kaybolan ve tehdit altında olan özellikle bazı modern dönem yapılarına ilişkin yaptığımız bir toplantı sonrasında olası bir çözüm önerisini temellendirmek kaygısından ileri geliyor. Evet, belki kentlerin içerisinde tarihsel birikim ile modernist yaratıcı yıkım süreçleri arasında bitmeyen bir kavga var ve bu kavganın kaybedenleri oluyor. Geçmişte de oluyordu. Ama son on yıldır, Başkent Ankara’da giderek daha fazla hızlanan bir yıkım süreci işliyor. Korumaya ilişkin kurumsal yapı etkisizleşiyor, bürokratik duyarlılıklar siniyor, siyasi gündem ve medya bu yıkıma yeterince ilgi göstermiyor. Özellikle cumhuriyet dönemine ait çeşitli yapılar ve kimlik mekânları yitiyor. Bu yitim sürecinde TMMOB ve üniversitelerin sınırlı sayıda öğretim elemanı, mesleki kaygılarla ya da daha derinlere erişen duyarlılıklarla tepki gösteriyor.

Yıkımların hızlanma sürecini ilk kez bundan tam on yıl önce TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğüm 2006 yılında hissetmeye başladım. Cumhuriyet döneminin endüstri mirası içinde önemli bir yeri bulunan Maltepe’deki “Havagazı Fabrikası’nın önemli bir kısmı bir gece yarısı operasyonuyla yıkıldı. Emsalleri Türkiye’nin değişik yerlerinde yeniden işlevlendirilen türünün ilk örneklerinden olan Havagazı Fabrikasının yıkımı alanın daha sonra Maltepe Pazarından taşınan esnafın yeri olarak belirlenmesiyle meşrulaştırıldı. Bir avuç insanla birlikte basın açıklamaları yapılırken iş makinelerinin kaldırdığı tozlar basın mensuplarının kamera vizörlerini kaplıyordu. Aynı yıl, Atatürk Orman Çiftliğinin kullanım ve planlama haklarını Ankara Büyükşehir Belediyesine devreden yasa değişikliği tüm itirazlara rağmen siyasi hesaplara dayanarak iktidar ve muhalefet milletvekillerinin oy birliği ile geçirildi. Bu yasa değişikliği hem Atatürk Orman Çiftliğinde yapılacakların hem de yıkılacakların habercisiydi aslında.

Sonraki yıllarda her bir yıkımla sanki Ankara’da zaman hızlanırken mekân yavaşladı. Başkentin çeşitli yerlerinde oluşan boşluklar yerimizi yurdumuzu bulmamızı zorlaştırdı. 2009 yılında ünlü mimar rahmetli Behruz Çinici’nin TBMM Lojmanları yıkıldı. 2013 yılı yıkımlar açısından çok acı bir yıl oldu. Önce 1950’li yılların betonarme modernist mimarisinin önemli örneklerinden Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürlüğü binası yıkıldı, yerine yeni Adalet Bakanlığı binası yapıldı. Aynı yıl, cumhuriyet dönemi yapılarından olan Atatürk Orman Çiftliği Jandarma Karakolu ve Başkentin kentsel altyapısının tarihi örneklerinden Su Süzgeci Binası ortadan kaldırıldı. Su Süzgeci Binası, 15 Temmuz olaylarından sonra kapatılan bir üniversiteye Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edilerek yıkılmış, yerine hastane yapımına başlanmıştı. Yine cumhuriyet döneminin önemli yapılarından Etibank Binası da aynı yıl kayıplar arasına karıştı, şu anda yeri otopark olarak kullanılıyor. 2014 yılında Atatürk Orman Çiftliğindeki bir başka cumhuriyet dönemi yapısı yıkılırken, 2016 yılı yıkımlar açısından sarsıcı bir yıl oldu. Özgün bir sivil mimarlık eseri olan 1950’li yılların özgün bir mimari çözümünü sunan Kumrular İkamet Sitesi tüm yasal süreçler devam ederken yıkıldı. Ardından her biri birer cumhuriyet dönemi yapısı olan EGO Hangarları, Turgut Reis İlkokulu, Atatürk Orman Çiftliğindeki Marmara Köşkü, Çubuk Barajı Gazinosu yıkıldı. Yıkım dalgasının son halkasında, yarışma sonucunda elde edilmiş bir projeye sahip olan ve 1960’ların mimarisini yansıtan Danıştay Binası yıkıldı. 15 Temmuzda ciddi hasar gören TBMM Halkla İlişkiler Binasının ve Behruz Çinici’nin eseri Meclis Binasının akıbeti meçhul. Hacı Bayram’da da birçok tarihi Ankara evinin restore edilmeden yıkılarak yerlerine betondan taklitlerinin yapıldığı iddia ediliyor. Alınan haberler, yıkılanlar yanında tehdit altında olan eserlerin sayısının da azımsanamayacak ölçüde olduğunu gösteriyor. Saraçoğlu Mahallesi, Ankara Rüzgâr Tüneli yapısı, TRT Arı ve Orkut Stüdyoları, Milli Kütüphane Binası, İller Bankası Binası, Cebeci Stadyumu, TCDD Ankara Gar Binası, Opera Binası ve Sergi Evi, Renda Köşkü, Halide Edip Adıvar Lisesi, Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi, Çubuk Barajı Atatürk Evi ve Şeker Fabrikası Yerleşkesi tehdit altında görünüyor.

Yıkımlar ve yıkım tehditleri sürerken dikkatimi çeken önemli bir durum ise İller Bankası binasına ilişkin süreç devam ederken yaşanmaya başladı. Önceki örneklerde bir şekilde devlet ve kamu gücü yıkımları açıklama, meşrulaştırma gayreti içerisindeydi. Yıkılan binaların tehdit oluşturduğu, belli bir süre sonra yeniden “aslına uygun” olarak inşa edilecekleri açıklamaları yapılıyordu. Ancak birkaç hafta önce, İller Bankasının Ulus Binasında yıkım tehdidi ortaya çıkınca ilginç bir durum dikkatimi çekti. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yetkilileri olaya ilişkin durumu anlamalarını sağlayacak bir muhatap bulmakta güçlük çekiyorlardı. Koruma Kurulu, belediye ya da ilgili firmadan herhangi bir açıklama gelmiyordu. Bu durum belki de 15 Temmuz sonrası yaşanan süreçlerle de yakından ilgiliydi. FETÖ soruşturması devam ederken ister istemez bürokrasinin olağan dönemlerden daha tedirgin ve çekingen davrandığı ve bürokrasinin bu anlamda Başkentteki mimari birikime ve korunacak yapılarak ilişkin reflekslerini kaybettiği söylenebilir. Bunun doğrudan sonucu, mimarlık birikimi ve korunacak çevrelere ilişkin yeni bir döneme işaret ediyor olabilir. Bu yeni dönemde, kamunun tarihi mirasa ilişkin birikimi korumada daha da geri plana çekileceği tahmin edilebilir. Bu geri çekilmenin tehdit altındaki yapılara ve çevrelere etkilerinin ne olacağını öngörebilmek güç değil. Fakat bunun yanı sıra toplumda tarihi yapılara şefkat gösterilmesi ve yapılan restorasyon proje uygulamalarında karşılaşılan aykırı durumlara ilişkin gösterilen tepkiler açısından da ilginç bir duyarlılığın yükselmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Antik tiyatroların basamaklarının göze aykırı görünen malzemelerle restorasyonu, Sinan Camilerinin cam ve çelikle yeniden yapılması gibi durumlar bir süredir gündem oluşturmakta. Kamunun sahiplenmesindeki azalma ile toplumun gösterdiği duyarlılığı da birlikte okumakta fayda görünüyor.

Bu iki durumu dikkate alarak, Başkent Ankara’nın geriye kalan kültürel ve mimarlık mirasını koruma adına üç başlıktan oluşan bir çözüm önerisi geliştirmek istiyorum. Bu önerinin birinci adımı, kaybolan yapıları, içinde bulundukları mekânsal bütünlük içerisinde tanımlamayı içeriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki yapıların önemli bir kısmı, cumhuriyet dönem Ankara’sı olarak adlandırılabilecek dokunun kendisinin ya da parçalarının içerisinde bulunuyor. Örneğin Prof. Dr. Çağatay Keskinok, Gar ile başlayıp Gençlik Parkını, Meclis Binalarını, Heykel Meydanını, Hacı Bayramı kat ederek Bentderesine kadar devam eden İstasyon Caddesini Milli Mücadelenin, Atatürk Bulvarını ise cumhuriyet dönemi devrimlerinin ve yaşam biçiminin bir vitrini, göstergesi olarak değerlendiriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki birçok yapı da bu tür mekânsal unsurlar üzerinde yer alıyor. O zaman, tek tek yapıları değil, bu yapıların temsil ettiği değerler ve mekânsal bütünlük üzerinden bir tanım yapılması daha anlamlı olabilir. Çünkü bu yapıların temsil ettikleri mekânsal bütünlüktür aslında tehdit altında olan. Hergelen Meydanına yapılan yeni cami ile başlayan bir aksta, Atatürk Bulvarına cephe veren yapıların arka bahçelerinin ve yapıların kendilerinin hastanelerin boşaltılmasına kadar birçok unsurun tehdidi altında olduğunu söylemek mümkün örneğin. O zaman, Atatürk Bulvarının doğu ve batısındaki yaklaşık beş yüz metrelik bir bandın oluşturduğu bütünlüğün savunulması anlamlı olabilir.

Öte yandan bu tür bir savununun ihtiyaç duyduğu bilimsel otorite nasıl sağlanacak sorusu akla geliyor. Mevcut haliyle koruma kurullarının artık bilimsel referans kurum olma meşruiyetlerini yitirdikleri görülüyor. Bu noktada 2000’li yılların ortalarında İstanbul’da gördüğüm bir örnek üzerinden öneride bulunmaya çalışacağım. Kültür ve Turizm Bakanlığında çalıştığım o yıllarda UNESCO Dünya Miras Komitesi, Dünya Miras Listesinde yer alan İstanbul’un tarihi alanları için her yıl heyetler göndererek tarihi yarımadada yapılacak projeler için kaygılarını belirtmekte, hatta İstanbul’un Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesine alınabileceği uyarısında bulunmaktaydı. Tarihi Yarımadanın Yönetim Planı Sınırının belirlenmesi, yönetim planlarının ve koruma amaçlı imar planlarının yapımı süreci de bir yandan devam etmekteydi. Bu süreçte Bakanlık, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve UNESCO yetkilileri arasında hararetli tartışmalar sürerken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi “İstanbul Miras Komitesi” adlı bir organ oluşturdu. Her ne kadar bu organın oluşturulmasında bazı bürokratik ve siyasi kaygılar hâkim gibi görünse de bu tür bir organın oluşturulması oldukça ilginç bir örnek oluşturmaktaydı. Komite hiçbir zaman tanınan ve ağırlığı bulunan bir referans kuruluşu haline gelmedi ama en azından bir referans kuruluşun varlığın olan ihtiyaca işaret etmesi açısından dikkate alınabilir bir deneyimi göstermektedir.

Başkent Ankara’daki yıkım süreçleri de, kentteki tarihi yapılara ilişkin bilimsel bilgilere dayalı olarak yeri geldiğinde uyarılarda bulunabilecek, tehdit altındaki yapı ve varlıklara ilişkin listeler oluşturabilecek yetkinlik, yeterlilik ve saygınlığa sahip bir referans organa ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Çünkü ne yazık ki Koruma Kurulu başta olmak üzere bu konuda görevli yapıların bu tür bir işlevi yerine getiremediği görülmektedir. Ben bu referans organa “Ankara Miras Komitesi” adını vermek istiyorum. Mutlaka çok disiplinli olması gereken bu organda Ankara’nın tarihi ve mimarlık mirası konusunda uzmanlık birikimi ile duayen konumuna erişmiş kişilerin bir araya gelmeleri ve yaşanan süreçlere ilişkin kamuoyunu uyarma vazifesini yerine getirmeleri çok önemli bir katkı olabilir. Bu Komite, “Ankara Miras Listesi”, “Yok Edilmiş Miras Listesi”, “Tehdit Altındaki Miras Listesi” ve yıkılan varlıkların yıkımına sebep olanları teşhir etmek için bir “Kara Liste” yayımlayabilir ve takip edebilir. Detaylı teknik ve akademik bilgilerden çok basit bir listeleme çalışmasıyla kentte tehdit altındaki kültürel miras unsurları konusunda kamuoyu açık bir şekilde bilgilendirilebilir.

Böyle bir referans organının yanı sıra aynı zamanda halkın tarihi yapılara karşı olan şefkat duygularına dayalı bir duyarlılığı da örgütlemek gerekli. Bu tür bir örgütlenme konusunda da birkaç yıl önce Şikago’da uygulanan başarılı bir örnek aklıma geliyor. Şikago kışları oldukça sert geçen bir kent. Yangın söndürmede de yangın musluklarının çok önemli bir yeri var. Kentteki binlerce yangın musluğunu itfaiye yangınlarda söndürme suyu temin etmek için kullanıyor. Ancak bir sorun var. Kışın çok soğuk günlerinde yangın muslukları donuyor. Bu da yangınlarda ciddi sorun yaratıyor. Belediye yangın musluklarını soğuğa karşı yalıtım malzemesi ile korumaya çalışıyor ama yalıtım malzemeleri vandalizme uğrayabiliyor, çalınabiliyor. Bunun üzerine bir internet uygulaması geliştiriliyor. Şikago’lular sokaklarındaki yangın musluklarını “evlat edinmeye” davet ediliyorlar. Bir yangın musluğunu evlat edinen Şikagolular internette harita üzerine kendi isimlerini bırakıyorlar. Kışın soğuk günlerinde muslukları kontrol edip bir sorun var ise belediyeye bildiriyorlar. Musluklarına isim takanlar, kazak örenler bile olmuş. Sonuçta önemli bir kentsel sorun konusu halkın aidiyet hisleri yardımıyla çözülmüş. Benzer bir uygulamanın Ankara’nın tarihi yapıları için de kullanılabileceğini düşünüyorum. Mobil destekli bir uygulama ile isteyenler tarihi yapıları evlat edinebilir. Bu yapıları belirli aralıklarla belgeleyebilir ya da görüntüleyebilirler. Bu katkılar da internet üzerinde herkesin görebileceği bir şekilde bir arada toplanır. Böylece halkın da aktif katılımı konusunda mesafe kat edilebilir.

Başkent Ankara’daki ya da Türkiye’nin herhangi bir yerindeki yapıların ve mimarlık kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesinin bu çalkantılı dönemde ciddi bir mücadele süreci gerektirdiği görünüyor. Bu mücadele sürecinde toplumdaki farklı duyarlılıkları temsil edebilecek yenilikçi araç ve söylemlerle hareket etmek gerekiyor. Muhtemeldir ki, eldeki varlıkların ortadan kalkmasından çok sonra birileri dedesinin eski eşyalarının izlerini arayan torunlar misali bir arayışa girecektir. Ama önemli olan bu arayışlara yer bırakmadan, kentin ve kendimizin ruhunu zihnimizde canlandırmamıza sağlayan mirasımızı şimdiden koruyup kollamanın yollarını aramak, bulmak.

1 Nisan 2013 Pazartesi

ANKARA: AMBLEMLER AVRUPASINDA AMBLEMSİZ BİR BAŞKENT



 
On beş yıl önce Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanımından vazgeçilen “Hitit Kurslu Amblem” sonrasında on üç yıl kadar Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılan ve yakın zamanda yargı kararıyla iptal edilen “Kocatepe Camii ve Atakuleli Amblemler” ve son olarak bir logo olduğu ifade edilerek Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılmaya başlanan “Gülen Kedi” figürleri etrafından suni bir tartışma devam edip gidiyor. Büyükşehir Belediyesi amblemlerde birkaç kalem çizgisi oynatarak amblem inadını olabildiği kadar uzatmaya çalışmakta. Ancak, acı gerçek Ankara Kentini temsil edecek, kentlilerin kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri ve üzerinde tüm kesimlerin uzlaştığı bir amblemin bulunmamasıdır. Oysaki amblem basit bir inat uğruna feda edilemeyecek kadar önemli bir kent kimliği, aidiyet, sahiplenme ve simge meselesidir. Bu meselenin önemi Avrupa’daki başkentlerle Ankara’yı karşılaştırınca daha iyi ortaya çıkıyor.

Amblemsizlik Ne Tür Sorunlar Yaratıyor?

  • Kent kimliği zarar görmekte, kentlilerin kendilerini Ankara’ya ait hissetme ve Ankara’ya sahip çıkma eğilimleri gerilemektedir.
  • Kentte yaşayan farklı sosyo-eknomik grupların ortak bir sembol etrafından birleşme ve bir gelecek vizyonu çizmeleri engellenmektedir.
  • Ankara Kentinin bir Başkent olarak tarihini ve vizyonunu ifade edecek bir amblemin bulunmayışı başta turizm olmak üzere birçok sektörü olumsuz etkilemektedir.
  • Amblem sembolik bir mesele olarak algılansa da amblemsizlik kent yönetiminde kargaşanın, katılımcı süreçlerin işletilmediğinin, ortak akla değer verilmediğinin bir göstergesi haline gelmiştir.

Peki, Avrupa Birliğinde Durum Nasıl?

Avrupa Birliğindeki Başkentlere bakıldığında durumun Ankara ile taban tabana zıt olduğu görülüyor. Yüzlerce yıl boyunca savaşlar geçirmiş, farklı ülkelerin işgallerine sahne olmuş Avrupa Birliği Başkentlerinde amblemleri değiştirmek hiçbir zaman akla gelmemiş. Hatta Avrupa Birliği Başkentlerinin amblemleri bakıldığında amblemlerin o kentlerinin tarihlerinin anlaşılabildiği birer tarih kitabı niteliği taşıdığı görülüyor.  

Avrupa’daki kentlerin amblemlerine genel olarak “coat of arms” yani “zırh örtüsü, kalkan örtüsü” denmektedir. Yüzlerce yıl önce Avrupa Kentlerini kuran hanedanların savaşçılarının kalkan ve zırhlarına işlenen semboller aradan yüzlerce yıl geçtikten sonra bile Avrupa Kentlerinde sembol olarak kullanılıyor. Zaman içerisinde temeli aynı kalmakla birlikte bu sembollerin üzerine kentlerin geçirdiği çeşitli tarihi evreler ve olaylar yansıtılmakta.

Bu sebeple birçok Avrupa Kentinin ambleminin neredeyse yüzlerce yıldır kullanıldığı görülüyor. Bu aslında Avrupa Birliği Başkentlerinde kentsel kimlik ile tarih bilincinin ve kenti sembolize eden unsurların ne kadar önemli olduğunu göstermekte.

Avrupa Birliği Başkentleri 393 Yıldır Aynı Amblemleri Kullanıyor!

Durumun somut veriler ışığında değerlendirilebilmesi amacıyla Avrupa Birliğine Üye Ülkelerin Başkentlerinin amblemlerini tespit ettik ve bu amblemlerin ne kadar bir süredir değişmeden günümüze geldiğini inceledik. Vardığımız sonuçlar şaşırtıcıydı. Avrupa Başkentlerinin eski Sovyet Cumhuriyetlerinden bir kaçı dışında neredeyse tamamının yüzlerce yıldır aynı amblemi kullandığını, ortalama 393 yıldır bu amblemlerin değişmediği gördük. Bu veriler aşağıdaki tablodan takip edilebilir:

ÜLKE
BAŞKENT
Amblemin Kabul Tarihi
Ne zamandır aynı amblemi kullanıyor?
Hollanda
Amsterdam
1489
521
Yunanistan
Atina
1911
99
Almanya
Berlin
1954
56
Slovakya
Bratislava
1919
91
Belçika
Brüksel
1991
19
Romanya
Bükreş
1862
148
Macaristan
Budapeşte
1873
137
Danimarka
Kopenag
1894
116
İrlanda
Dublin
1607
403
Finlandiya
Helsinki
1917
93
Protekiz
Lizbon
1173
837
Slovenya
Ljubljna
1220
790
İngiltere
Londra
1914
96
Lüksemburg
Lüksemburg
1288
722
İspanya
Madrid
1967
43
Kıbrıs
Lefkoşa
1960
50
Fransa
Paris
1358
652
Çekoslovakya
Prag
1918
92
İtalya
Roma
M.Ö. 509
2519
Letonya
Riga
1925
85
Bulgaristan
Sofya
1900
110
İsviçre
Stokholm
1376
634
Estonya
Tallinn
1530
480
Avusturya
Viyana
1270
740
Malta
Valletta
1568
442
Litvanya
Vilniüs
1991
19
Polonya
Varşova
1390
620
ORTALAMA
393

Peki, Ne Yapılmalı?

Avrupa Başkentlerinde de görüldüğü gibi kentlerin hafızasını oluşturan sembol, yapı ve eserlerin siyasi ve ideolojik sebelerle değiştirilmesi ve tahrip edilmemesi gerekir. Çünkü kentlerin amblemleri ne bir reklam kampanyası ne de birer şirket tabelasıdır.  Bu yapıldığında o kente en büyük zararlardan birisi verilmiş olur. Ankara Kentinin var olan olumsuz durumdan kurtulabilmesi için aşağıdaki çalışmaların yapılması yerinde olur:

  • Öncelikle Ankara Kentinin görsel temsilini sağlayacak öncelikli unsurlar: tarih, sosyal yapı, renkler, simgeler, görünüm ve siluetler uzmanların desteğiyle ve gerekirse yarışmalar yoluyla tespit edilmelidir.
  • Ankara’da bu fiziksel unsurları ortaya çıkarmak için yerel tarih yazımı araştırmaları gerçekleştirilmeli, bu yolla Ankara Kentinin görsel hafızası zenginleştirilmelidir.
  • Ankara Kentinin bir “Marka Değeri ve İtibar Yönetimi Stratejik Planı” hazırlanmalıdır. Burada kitlesel iletişim araçları ve simgesel değerlerin Ankara Kentinin imgesi için nasıl kullanılacağı belirlenmelidir.
  • Ankara Kentinin fiziksel imgelerinin oluşturulmasına yönelik olarak tüm paydaşların katılımıyla bir “Kentsel İmge Ortak Akıl Toplantısı” gerçekleştirilmelidir.
  • Bu ortak akıl toplantısıyla Ankara’nın sembolize edilmesine ilişkin tüm kesimlerin üzerinde uzlaşacağı bir strateji geliştirilmelidir.
  • Bu strateji doğrultusunda amblemin nasıl tespit edileceği, Ankaralılara nasıl benimsetileceği ve sevdirileceği tespit edilmelidir.

Tüm bu çalışmaların gerçekleştirilmesi Ankara Kentinin potansiyelinin gerçeğe dönüştürülmesi, enerjisinin odaklanması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi için yaşamsaldır. Aksi halde Ankara Kenti hafızasız, sembolsüz bir yatakhane kent olmaya doğru gitmektedir. 

12 Mart 2013 Salı

“MEYDANYEDİ” BAŞKENTİ MEYDANLARIN BAŞKETİNE DÖNÜŞTÜRME REÇETESİ




Türkiye’deki kentlere ilişkin son yıllardaki önemli tartışma konularından birisini “meydanlar” oluşturuyor. İstanbul’da Taksim Meydanı örneğinde izlenebileceği gibi hemen hemen tüm kentlerde, özellikle de Başkent Ankara’da ciddi bir meydan sorunu yaşanıyor. Bu sorunun birkaç boyutu olduğu gözden kaçmamalı. Bir yandan az sayıdaki tarihi meydan yapılan otomobil odaklı ulaşım düzenlemeleri ve kentsel dönüşüm süreciyle işlevini kaybetmekte. Öte yandan “meydan” adı altında, kent merkezlerinin, yaya ulaşımının ve toplu taşımın bulunmadığı alanlarda kentlinin kullanamadığı ve çağdaş şehircilik yaklaşımlarına göre meydan niteliği taşımayan “arazi düzenlemeleri” yapılmakta. Sonuçta, Ankara Kentinde ve tüm kentlerimizde kamusal niteliğe sahip meydanların bulunmaması sebebiyle ciddi sorunlar ortaya çıkıyor.

Kentlerimizdeki meydansızlık sorununun uzun bir tarihsel geçmişi bulunduğunu görmek gerekiyor. Bu sorunun yansımalarını Ankara’da izlemem mümkün. Ankara Kenti genç cumhuriyetin başkenti ilan edildikten sonra kent planlama disiplini içerisinde imar edilirken eski Ankara ile Yeni Ankara’yı bütünleştirecek birçok meydanın yapılması öngörülmüş. Ancak, günümüze gelene kadar bu meydanlar ne yazık ki imar planı değişikliklerine, ulaşım düzenlemelerine, kentsel projelere, kamu kurumlarının pervasız tavırlarına ve kayıtsızlığa kurban olmuş.

Meydanyedi Ankara’nın Kaybolan 13 Meydanı!

Ankara’nın ilk imar planlarını yapan Lörcher ve Herman Jansen’in çalışmalarındaki meydanlar ne yazık ki zaman içerisinde ortadan kalkmış, işlevsizleşmiş, ya da şekil değiştirerek günümüze gelmiş. Bu meydanların bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Millet (Hakimiyet-i Milliye) Meydanı: Lörcher tarafından öngörülen meydan cumhuriyet döneminin ünlü Taşhan’ı önünde öngörülmüştür. Ancak, daha sonra Taşhan’ın yıkılışı ile şekil değiştirmiş, küçülmüş ve günümüzdeki Ulus Meydanına dönüşmüştür.

Hükümet Meydanı: Bugünkü Ankara Valiliğinin önünde, Julien Sütununun bulunduğu alanda öngörülmüştür. Ancak, zaman içerisinde resmi araçları park ettiği, yoğun güvenlikli bir resmi kurum alanına dönüşerek meydan vasfını yitirmiştir.

İtfaiye Meydanı: Bugünkü Hergelen Meydanı ile Karyağdı Türbesini de içine alan bir iç meydanlar sistemidir. Bugüne sadece Hergelen Meydanı ulaşmış, o da meydan işlevini yitirerek otopark ve seyyar çarşı haline gelmiştir.

Gazi Meydanı: Gazi İlkokulu önündeki meydan önerisidir. Gerçekleşmemiştir.

Kale Meydanı: Hisar Caddesi Aksında öngörülen meydandır. Gerçekleşmemiştir.

Yıldız Meydan: Bugün 19 Mayıs Yüzme Havuzu ile AKM alanı arasındaki kavşakta öngörülmüştür. Gerçekleşmemiştir.

İstasyon Meydanı: İstasyon Binasından çıkıldığında kente doğru bir dizi meydan öngörülmüştür. Bu meydanların çok azı gerçekleşmiş, bir kısmı da zamanla ortadan kalkmıştır.

Kızılay Meydanı: Bugünkü Kızılay Meydanıdır. Düşük yoğunluklu yapılaşmanın ortasında yaya ve taşıt trafiği birlikte düzenlenmiştir. Ancak, zamanla Kızılay’daki yapı yoğunluklarının armasıyla yaya niteliği kaybolarak tamamen bir taşıt kavşağına dönüşmüştür.

Sıhhiye Meydanı: Kamu kurumlarının, tren istasyonunun ve taşıt trafiğinin bulunduğu altıgen şeklinde bir meydandır. Ancak, zamanla tamamen taşıt kavşağına dönüşmüştür.

Zafer Meydanı: Bugünkü Zafer Çarşısının üstü ile karşısındaki alanı kapsamaktadır. Meydan alan olarak var olmakla birlikte meydan vasfını tamamen yitirerek kullanılmaz hale gelmiştir.

Lozan Meydanı: Bugünkü Sakarya Caddesi ile Mithatpaşa Caddesinin kesişiminde yer almaktadır. Ancak yapılan düzenlemelerle meydan vasfını yitirmiştir.

Tandoğan Meydanı: Cumhuriyetin ilk yıllarında taşıt trafiğinden arınmış dikdörtgen bir meydan olarak öngörülmüş, ancak daha sonra yapılan yapılarla meydan ortadan kalkmış, trafik kavşağına dönüşmüştür.

Cebeci Meydanı: Bugünkü Mamak Konservatuarı yapısının arkasında öngörülen bu meydan tasarlanmış olmasına rağmen gerçekleşmemiştir.

Meydanların Başkenti Reçetesi

Zaman içerisinde meydanlarını kaybeden Başkent Ankara’nın yeniden bir “meydanlar başkenti” haline getirilmesi için yeni bir çözüm paketi oluşturulabilir. Ancak, bunun için dikkate alınması gereken ölçütler şunlar olmalıdır.

  • Meydanlar kent merkezlerinin ayrılmaz unsurlarıdır.
  • Meydanlar yaya ulaşımı ve dolaşımı olmadan yaşamaz.
  • Meydanları besleyecek toplu taşım olanakları dikkate alınmalıdır.
  • Meydanlar anlamlı kentsel işlevlerle desteklenmelidir.
  • Meydanlar kentsel hafıza mekânlarını içermeli ve yaşatmalıdır.
  • Meydanlar sokak sanatçıları ve festivaller gibi etkinliklerle bütünleştirilmelidir.
  • Meydanlar tasarlanırken halkın katılımına açık süreçlerle biçimlendirilmelidir.
  • Meydanlar kent merkezini canlandırıcı planlama yaklaşımlarının bütünsel parçası olarak düşünülmelidirler.

Bu ölçütler dikkate alındığında Başkent Ankara’nın meydanlar başkenti haline getirilmesi için alınabilecek önlemler şöyle sıralanabilir:

  • Başkent Ankara’nın üst ölçekli planı olan “2023 Başkent Ankara Nazım İmar Planı” stratejileri gözden geçirilerek ve hazırlanmakta olan ulaşım ana planı kararlarının oluşumunda dikkate alınacak bir “meydanlar ana planı” hazırlanmalıdır.
  • Bu meydanlar ana planında geçmişten bu güne gelen meydanların iyileştirilmesi ve meydan niteliği kazandırılması için gerekli çalışmalar belirlenmelidir.
  • Ayrıca bu planda, kent merkezi içerisinde kent meydanı olabilme potansiyeline sahip rezerv alanlar tespit edilmeli ve kentsel tasarım yarışmaları ile bu alanlar biçimlendirilmelidir.
  • Var olan ve trafik kavşağına dönüşmüş meydanlarda yaya önceliğini arttıracak çalışmalar ve düzenlemeler yapılmalıdır. 
  • Meydanların sözlü tarihine ve hafıza mekânlarına ilişkin yerel tarih çalışmaları yapılmalı, meydan belleği oluşturulmalıdır.
  • Kent merkezinde meydan işlevlerini ve meydanların kamusal alan niteliklerini güçlendirecek sanatsal ve ticari işlevler güçlendirilmelidir.
  • Kamusal meydanların niteliklerin ilişkin olarak kamuoyu bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı, meydanların kullanımı konusunda halkla ilişkiler çalışmaları yürütülmelidir.


İstanbul karşısında giderek kan kaybeden başkent Ankara’da kentsel kamusal yaşamın yeniden güçlenebilmesinde kent merkezlerinin, kent merkezlerinde de kamusal niteliğe sahip meydanların canlandırılması büyük önem taşıyor. Unutulmamalı ki meydanyedi Ankara kentinin meydanların başkentine dönüştürülmesi tüm Anadolu’ya örnek oluşturacak yeni bir kentsel gelişimin kapılarını aralayabilir. 

27 Nisan 2012 Cuma

BİR BAŞKENTİN (M)İMARI: GÖNÜL TANKUT



Ağabeyinin anlatımıyla; cılız saçları suratının her iki yanına itinayla yapıştırılmış mısır püskülü saçlı kız, karşısındaki perdeye yansıtılmış hışırtılı ve siyah beyaz dünyanın ardındaki resmi arıyor. Belki de ta o zamandan biliyor ki, sinema da kent de bir “kaçış”tır. Ankara o zaman insanlarının gözlerinde capcanlı bir gökkuşağı gibi de olsa bizler için oldukça saydam ve kılcal çatlaklarla dolu. Refüjler taşıt yollarından daha geniş, fidan irisi ağaçlar insanlardan daha kalabalık. Küçük kız bu kaçışın hesaplı bir geri dönüş olması için geleceği adım adım yürüyeceğinin pek de farkında değil. Ama yine de babasının Karpiç Restoranı adımlayan günleri ona kentler, tarih ve kültürün üzerine kurulacağı bir zemini inşa etme imkânını tanıyacak. Bundan onun henüz haberi yok.

Bazen, dönümlerce ay ışığına doğru uzanan bir bahçeden usul usul böğürtlen toplamaya benzeyen bir eğitim biçiminin ne işe yaradığını anlayan insan sayısının giderek azaldığı bir dünyada, ilk gençlik yıllarını farklı diller ve kültürler eşliğinde mekânın şiirini okumakla geçiren genç kızın, Ankara’nın geçirmekte olduğu evrimden tabi ki haberi oldu. Bir elektrikli testere ile böbrek ameliyatı yapmaya benzeyen operasyonlarla eski kentin bağrına “afili façalar” atılırken o mutlaka gördü bunları. Eğreti bir mekânda her tedavinin hastayı iyileştirmesinin mümkün olmadığını, belki kimi zaman çekilse de bir dişin, yerinin yıllarca sızladığını fark etti. Toplumun, kültürün, mekânın ve tabiatın, üzerinde elleri yanaklarında düşünen insanlarla anlam kazandığını, evren tarihinde pek bir anlamı olmasa da bu düşünen insanların etkisiyle taşa düşülmüş titrek bir imzayı dahi gelecek her insanoğlunun görmesi gerektiğini hissetti belki de. Sonuçta dünyayı değiştiren fikirlerdi ama fikirleri şekillendiren birazcık da olsa mekândı.

Sarı ve gür saçlarıyla etkileyici ve genç bir bilim insanıydı artık. Hem de öğrencilerin seyreltik yaşamlarının kuytu köşelerine bir miktar aşk ile konuk ettikleri cinsten. Eserlerini puan, unvan, kürsü ya da kendisinin bilmediği yerlerde ve hissedemediği vakitlerde adının birilerince anılması için değil, şen bir kahkahanın fark edilemeyen rayihasının ortaya salınması anında hissedilen belli belirsiz heyecan benzeri bir his uğruna yarattı. Antik Yunan’ı Amerikan Rüyasına rahatlıkla bitiştirebilecek kadar kuramsal, ama içinde yaşadığı evin nasıl restore edilebileceğinden habersiz adamın “sit” kavramına yabancılığını kavrayabilecek kadar hayatın içinden oldu. Bir olgunun gerçekliği ile o olguyu anlatmanın bir müddet sonra birbirinden ayrılmaz olduğu çizgi üzerindeydi artık. Bir vakit sonra öyle bir başlık attı ki eserlerinden birisine, Ankara’mı onu yazdı, o mu Ankara’yı yazdı anlaşılmaz oldu.

Son sınıfta “kritik” vermeye gelen yeşil kadife ceketli, mor pantolonlu, sarkan dudakların ve rimel tutmayan göz kapaklarının inadına hep ama hep tam makyajlı yaşlı kadın bu yazıyı yazan “o zamanların” delikanlısına hep “koca adam” dedi. Adlarını unutsa da yanından hiç ayrılmayan öğrencilerinin yüzlerini ya da lakaplarını hiç unutmadı. Gıyabında onu artık “Bir Başkentin İmarı” kitabının yazarı olarak tanıyorlardı. Ama gariptir, o kitap olmasaydı belki Ankaralılar bile Ankara’nın Cumhuriyetin ilanının hemen sonrasında nasıl yoktan var edildiğini, İstanbul artığı bürokrat ve asker bir elit ile Ankara’nın yerlilerinin bu süreci nasıl sürükleyip bugünlere getirdiklerini bilemeyeceklerdi. Ankara’nın idealleri ve hedefleriyle yoğrulmuş bir zihnin, mekâna şekil vermesi için eğitilen bir mimarın, gün gelip nasıl Ankara’yı insanların zihinlerinde de olsa yeniden kuracağını fark etmeyeceklerdi.

“Erkekler hep kadınların onları getirip bıraktığı yerden devam ederler hayata”. Pantolonlarıyla uyumlu çorap giymeyi, klozetin kapağını açık unutmamayı, zeytin çekirdeklerini masada bırakmamayı, çiçeklerin sadece birkaç günlüğüne de olsa birisinin masasındaki vazoda yaşaması gerektiğini… Buruşuk ama bir zamanlar pahalı bir kumaştan dikildiği ilk bakışta belli olan takım elbisesiyle başı önünde yere bakan bir memuru andıran Ankara, hayatına Gönül TANKUT’un onu getirip bıraktığı yerden devam edecek. Ben dâhil binlerce meslektaşım da…