Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2016 Perşembe

SIKIŞIKLIK HARCI YA DA TAKSİM VE KIZILAYA GİRİŞİN PARALI YAPILMASI NEYİ ÇÖZER?


Başbakan Davutoğlu Hükümetleri ve 10. Kalkınma Planında gündeme getirilen, İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde Taksim ve Kızılay gibi kent merkezlerine girişin paralı hale getirilmesi uygulaması Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeniden tartışmaya açıldı. Her ne kadar Türkiye’de kentlerin ulaşım planlaması ve ulaşım planlarının uygulanması, ulaşım planlarına uygun olmayan kentsel gelişme ve kentlerin büyümesi, kentlerin yerleşik alanlarında kentsel dönüşüm projeleri ve imar planı değişiklikleri gibi sebeplerle nüfus yoğunluğunun sürekli arttırılması gibi konular yapısal sorunlar olmaya devam etse de çağdaş dünya kentlerinin bazılarında uygulanan bu tür araçların tartışmaya açılması anlamlı sayılabilir. Ancak, bu tartışmanın sağlıklı yürütülebilmesi için dünya deneyiminin tam olarak incelenmesi gerekiyor. Bunun içinde bilinen adıyla sıkışıklık harcı (congestion charging) ile ilgili bazı temel bilgileri ele almak yararlı olacaktır. 

Sıkışıklık Harcı ya da Sıkışıklık Fiyatlandırması Nedir?

Sıkışıklık harcı, trafik yönetiminde günün belli saatlerinde kentin trafik sıkışıklığı yoğun bölgelerine giren motorlu araçlardan belli bir harç alınması uygulamasıdır. Bu uygulama ilk başladığında trafik görevlileri tarafından ücret tahsil edilmesi sağlanmış, daha sonra teknolojinin gelişmesi ile birlikte elektronik fiyatlandırma ve otomatik tahsil sistemleri geliştirilmiştir.

Sıkışıklık harcı uygulamasının temelde üç amacı olduğu görülmektedir. Bunların birincisi motorlu araç sürücülerini seyahat alışkanlıklarını değiştirmeye teşvik ederek belirli bölgelerdeki trafik sıkışıklığını azaltmaktır. İkinci olarak elde edilen gelirin toplu taşım ve altyapı yatırımları için kullanılması hedeflenir. Üçüncü olarak da yüksek hacimli trafiğin dağıtılması yoluyla yerel hava kirliliğinin azaltılması ve dolayısıyla halk sağlığının geliştirilmesi arzu edilmektedir.

Uygulama ilk kez 1975 yılında Singapur’da başlatılmıştır. Ardından 2003’te Londra, 2006’da Stockholm ve 2008’de Milan’da sıkışıklık harcı uygulamasına geçilmiştir. New York gibi birçok kentte de benzer uygulamaya geçilmesi tartışılmaktadır. Harcın uygulamaya geçirildiği örneklerde farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin Singapur’da tüm gün için standart araçlarda 3 Singapur doları tahsil edilmekte, araç büyüdükçe alınan ücret artmaktadır. Londra’da sadece mesai günleri mesai saatlerinde uygulanmakta, karbon salınımı düşük araçlardan ücret alınmamaktadır. Stockholm’de sabah ve akşam zirve saatlerde ücret tahsil edilmekte, hem şehir merkezine girişte hem de çıkışta ücret alınmaktadır. Milan’daki uygulamada belli emisyon standartlarının altında kalan araçların girişi tamamen yasaklanmıştır. Ancak, çeşitli sebeplerle uygulama New York, Edinburgh, Manchester, Hong Kong gibi birçok şehirde de tartışılmış ve ya yapılan referandumlar sonucunda ya da faydaları konusunda yeterli veriye ulaşılamaması sebebiyle rafa kaldırılmıştır.

Dünyadaki Uygulamalarda Kamuoyu Ne Düşündü Sonra Ne Oldu?

Sıkışıklık harcının gündeme getirildiği tüm ülkelerde yoğun tartışmaların yaşandığı görülmektedir. Neredeyse tüm örneklerde yapılan anketler kamuoyunun başlangıçta bu uygulamaya çok sıcak bakmadığını göstermiştir. Ancak, uygulama başladıktan sonra destekçilerin oranı artmıştır. Tartışmalardaki çekincelerin başta gelenleri, uzun vadede sıkışıklık harcının gerçekten fayda sağlayıp sağlamayacağının bilinmemesi, sistemin uygulanması için kamu kaynağı gerekmesi, elde edilecek kaynağın nasıl kullanılacağı ve denetimi, uygulamanın kent merkezlerini ve merkezdeki yerel ticareti nasıl etkileyeceğine ilişkin kaygılardan oluşmaktadır.

Uygulama başladıktan sonra uygulamadan önemli faydalar elde edildiği görülmüştür. Tüm örneklerde sıkışıklığın %20-30 arasında azaldığı, toplu taşım kullanımında %7-10 artış görüldüğü, hava kirliliğinin %10-20 arasında azaldığı ve merkezdeki yolculukların göreli olarak hızlandığı tespit edilmiştir. Ciddi kaynaklar elde edilmiş, ancak elde edilen kaynakların sürücülerin tercih ettikleri alternatif yollar için gereken yatırımlara gittiği eleştirisi dile getirilmiştir. Sıkışıklık harcının yerel ticareti olumsuz etkilediğine ilişkin somut veriler ortaya konmamıştır. Ancak, yine tüm örneklerde, sıkışıklık harcı uygulamasından en fazla beş yıl sonra harç öncesi sıkışıklık düzeyine geri dönüldüğü görülmektedir. Uygulama sonrası anketlere bakıldığında kamuoyunun bakışında da çok ciddi değişimler olduğu gözlemlenmemiştir.

Sıkışıklık Harcı mı Köklü Çözümler mi?

Birçoğu sağlıklı işleyen ve gelişmiş toplu taşım sistemlerine sahip, ulaşım planlarıyla yatırımları yönlendirilen kentlerde bile sıkışıklık harcının ciddi faydalar sağlayıp sağlamadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır. Bu tartışmalarda ilginç olan, sıkışıklık harcının merkezi hükümetin bir politikası olarak değil asıl olarak kentlerin kendisinin yerel bir tercihi olmasıdır. Yani kentler bu uygulamayı kendi kamuoylarının gündemine getirmiş, tartışmış, kabul etmiş ya da vazgeçmiştir. Tartışmaların vardığı sonuç ağırlıklı olarak sıkışıklık harcının bir pansuman tedbir olduğu yönündedir. Çevre ve trafik için çok kısa vadeli ve geçici bir iyileştirme sağlanmaktadır. Bu sebeple dünyadaki kentler alternatif ve köklü çözümlere yönelmektedir. Örneğin, Helsinki yirmi yıl içinde otomobilsiz kent olma hedefini önüne koymuştur. Benzer şekilde toplu taşım yöntemlerini, bisiklet otobanlarını tartışan, ulaşım planlamasında önemli mesafeler kat eden kentler bulunmaktadır. Açıkçası, sıkışıklık harcı yirmi yıl öncesinin bir uygulamasıdır ve çözüm olarak değerlendirilmekten çoktan çıkmıştır.

Türkiye’de Sıkışıklık Harcı Uygulanmalı mı, Uygulanırsa nasıl uygulanmalı?

Ulaşım ve trafikte kentsel büyüme ve gelişme süreçlerine bağlı olarak yapısal sorunları olan Türkiye, esas olarak köklü ve yapısal önlemler almak durumundadır. Bu önlemlerin ulaşım ve kent plancılarının bilimsel tespitlere dayalı olarak ortaya koydukları, sağlıklı ulaşım planlamasına ve akılcı ulaşım yatırımlarına, yaşanabilir kentler için planlamaya dayalı olarak kent merkezlerini etkin toplu taşıma ve yaya ağırlıklı hale getirme, ulaşımda enerji verimliliğini arttırma, işyeri konut seyahat sürelerini ve mesafelerini azaltma odaklı olduğu uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Bu sorunların yanı sıra Türkiye kısa dönemli bir önlem ve yerel yönetimlerin kaynak sorununa yanıt olmak üzere bir pansuman tedbir olarak sıkışıklık harcını uygulayabilir. Ancak, bu uygulamanın dayandırılması gereken temel bazı ön koşullar olduğu görülmektedir:

  • Sıkışıklık harcı uygulaması ulaşım planı ile bir bütün olarak uygulanmalıdır. Ulaşım planında sağlıklı bir yere oturtulmayan uygulama bekleneni veremeyebilir.
  • Uygulamada kentin yerleşik dokusu dikkate alınmalıdır. Bilgisayar modelleri ile kullanılabilecek alternatif yolların varlığı ve oluşacak fazladan trafik yükü hesaplanmalıdır. Aksi takdirde beklenmeyen zincirleme tıkanıklıklar yeni popülist yol yatırımlarına sebep olabilir. Bu da kamu kaynaklarının israfına sebep olabilir.
  • Türkiye ve kentler, sıkışıklık harcı gibi kısa vadeli çözümlerin yanı sıra çevre, kentsel yaşanabilirlik ve sağlıklı kent merkezlerinin gelişimi gibi konuları öne çıkaran köklü, yaratıcı ve yenilikçi ulaşım çözümlerini de gündeme almalı ve desteklemelidir. Yenilenebilir enerjilerin kullanımı yayalık ve bisiklet yolları, akılcı toplu taşım yatırımları popülist yol yatırımlarının önüne geçmelidir. 

13 Haziran 2013 Perşembe

ALIŞMADIK BÜNYEDE REFERANDUM İĞRETİ DURUYOR: TAKSİMDE KENT YÖNETİMİNE KATILIMDA YA HEP YA HİÇ!


Günlerdir Türkiye’nin kentsel ve siyasal yaşamını sarsan Gezi Parkı Direnişinin geldiği noktada, ilk günlerden itibaren bazı köşe yazarı ve kanaat önderleri tarafından önerilen referandumun, son olarak da hükümet sözcüleri tarafından bir çözüm arayışı olarak telaffuz edilmeye başlandığı görülüyor. Artık önümüzdeki günlerdeki tartışmaların odak noktalarından birisini bu referandumunun oluşturacağı kesinleşti. Ancak, çağdaş kent yönetimi ve yabancı ülkelerdeki referandum uygulamalarıyla karşılaştırıldığında ve Türkiye’nin bu tür ve ölçekteki bir kentsel referanduma ilişkin deneyiminin oldukça sınırlı olduğu düşünüldüğünde Taksim referandumunun basit bir oylama olmayacağı ortadadır. Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirlerde internet ve elektronik oylama kioskları aracılığıyla vapurların tasarımının, otobüslerin dış desenlerinin yurttaşların seçimine sunulması, bazı küçük kentlerde yerel bazı referandumların yapılması deneyimlerinin bu düzeyde siyasi çalkantılara sebep olmuş bir projenin ele alınmasında çok yetersiz kalacağı açıktır. Merkezi hükümetin ve Başbakanın İstanbul kent yönetimine aşırı ve doğrudan müdahalesinin tartışıldığı bir ortamda belki de esas soru şu olmalıdır: “çağdaş bir kent yönetiminde yurttaşları kent yönetimine katmanın yolu referandum mudur? Değilse nedir”?

Çağdaş Dünya Kentlerinde Yurttaş Katılımı Nasıl Sağlanıyor?

Artık çağdaş dünyada yurttaş katılımıyla kentlerin yönetilmesi sürdürülebilir bir kentsel yapının olmazsa olmaz koşulu olarak kabul edilmekte. Dünyanın birçok ülkesinde üniversitelerin müfredatları değişmekte, kent yönetimi ve planlaması ile ilgili meslek alanlarında yurttaş katılımına ilişkin donanımı sağlamak için çalışmalar yapılmakta. Bu çalışmalar içinde büyük kentsel projelerde yurttaş katılımının sağlanması önemli uğraş alanları arasında yer alıyor. Örneğin Brezilya’nın Porto Alegre Kentinde yaklaşık 20 yıldır deneyimlenen katılımcı bütçeleme uygulaması tüm dünyaya bu anlamda örnek teşkil ediyor. Türkiye’de de 1996’da İstanbul’da gerçekleştirilen Habitat Konferansından sonra Bursa, Antalya, Çanakkale gibi birçok kentimizde katılımcı kent yönetiminin önemli örnekleri ortaya çıktı.

Dünyadaki ve ülkemizdeki başarılı örneklere bakıldığında katılımcı kent yönetiminin belirgin ortak özellikleri şöyle özetlenebilir:

  • Katılımcı kent yönetiminde katılımcı süreçler bir süs, makyaj ya da meşrulaştırma aracı değildir. Katılımcı süreçler yönetimin ya da hizmetin ta kendisi kadar önemli bir amaçtır.
  • Katılımcı kent yönetimi noktaya ya da yere özgü değildir. Kentin bütününde uygulanmadığı müddetçe ancak kamuoyunun kafasının karışmasına sebep olurlar.
  • Siyasal süreçlerin temel demokratik mekanizmaları etkisizleştirdiği yerlerde noktasal katılımcı süreçler demokratik pratiklere dahi zarar verebilir.
  • Katılımcı kent yönetimi sürekli olmalıdır. Karar vermeden bütçeye, bütçeden uygulamaya ve hatta uygulamanın denetlenmesine kadar uzanmalıdır.
  • Katılımcı kent yönetiminde sadece yandaşlardan oluşan bir katılım süreci değil toplumun tüm kesimlerinin paydaş olarak dikkate alındığı bir katılım süreci işletilir.
  • Katılımcı kent yönetimi için bilimsel katılımcı yöntemler bilişim teknolojilerinin katkısıyla ve uzman desteğiyle uygulanır.
  • Referandum gibi yöntemlerin uygulanması basit bir oylamanın çok ötesinde ciddi bir kurgu ve projelendirme işidir. Seçeneklerin oluşturulması, halka anlatılması, oylamanın kapsamı, yeri ve sonuçlarının değerlendirilmesi üzerinde uzlaşılması gereken önemli noktalardır.

Referandum Seçeneği Çağdaş Örneklerde Nasıl İşletiliyor?

Kentsel projelere ve hizmetlere ilişkin referandum uygulamaları alışılageldik anayasa ve yasa referandumlarından farklıdırlar çünkü kentlilerin gündelik yaşamına ilişkin mekânsal ve sosyal ayrıntılar içerirler. Bu sebeple de “seçmen”, “oy”, “seçmek” kavramlarının anlamı değişmektedir. Kentsel bir referandum iki seçenekli bir tercihten çok daha öte sonuçları olan bir müzakere süreci olmak zorundadır. Aksi halde, referandumlar vasat ve vasatlaştırılmış projelerin esasa dair olmayan ayrıntılarıyla kentlilerin aidiyet duygularının köreltildiği uygulamalara dönüşürler. Bu da Taksim direnişi benzeri tepkileri sürekli hale getirir. Bu tür sorunların engellenmesi için kentsel referandumlarda şu ilkelere uyulur:

-Toplumsal olaylara dönüşmüş, tarafların ve müzakere sürecinin kesintiye uğradığı kentsel projelerde referandum bir ara çözüm değildir. Planlama ve projelendirme sürecinin başına dönülmesi gerekir.

-Referandum seçeneklerinin oluşturulması yarışma, katılımcı tasarım gibi referandum dışı yöntemlerle sağlanmalıdır.

-Oluşturulan her zaman dört başı mamur bir tasarım seçeneği olmayabilir. Temel bir politika ya da strateji de katılımcı süreç sonunda referanduma sunulabilir.

-Yarışma, katılımcı tasarım gibi yollarla belirlenen tasarım ve politika seçenekleri dikkatli oluşturulmuş ve zamana yayılmış halkla ilişkiler teknikleriyle seçmenlere anlatılmalıdır.

-Kentsel projelerin referandumu “evet-hayır” ikilemiyle ve belli yerlere sandık konularak sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilemez. Gelişen teknolojilerin de yardımıyla seçenekleri güncelleyen, şekillendiren bir tercih bildirim kanalı olarak uygulanmalıdır.

-Taksim Projesi gibi tüm İstanbul’u hatta tüm Türkiye’yi etkileyen projelerin seçmenleri değil katılımcıları ve paydaşları vardır. Bu paydaşlar projeden etkilendiğini ya da projeyi etkileme gücü olduğuna inanan tüm kişi ve kurumlardır.

-Referandumların sonuçları ve yaygın bir müzakere süreciyle tartışılarak katılımcı kent yönetimi açısından bir temel oluşturulur.

-Nihai olarak referandumun amacı belli bir tercihi kentlilere dayatmak değil, katılımcı kent yönetiminin altyapısını kurmak olmalıdır.

Taksim Projesinde Referandum Yöntemi Ne Olmalıdır?

Çağdaş dünya örnekleri ve Türkiye deneyimi düşünüldüğünde olası bir referandumun aşamaları şöyle tarif edilebilir:

  • Referandum öncesinde, projeye ilişkin yargı kararları dikkate alınarak projenin tartışmaya açılacak çerçevesi tespit etmek amacıyla konusunun uzmanı uluslar arası ve ulusal akademisyenlerden, meslek odaları temsilcilerinden oluşan bir jüri oluşturulmalıdır.
  • Jürinin belirlediği çerçeveyi de dikkate alan bir paydaş analizi gerçekleştirilerek proje paydaşları belirlenmelidir.
  • Tespit edilen paydaşlara nasıl yaklaşılacağı, nasıl iletişim kurulacağı uzmanların desteğiyle belirlenmelidir.
  • Paydaşlarla birlikte bir proje vizyonu geliştirilmelidir.
  • Geliştirilen vizyona uygun proje senaryosu oluşturma çalışmaları katılımcı yöntemlerle gerçekleştirilmelidir.
  • Bu katılımcı yöntemler özellikle gençlerin katılımını sağlayacak zenginleştirilmiş gerçeklik (augmented reality) gibi yeni teknolojileri ve sosyal medya araçlarını içermelidir.
  • Geliştirilen senaryolara uygun olarak proje alternatifleri geliştirilmelidir.
  • Geliştirilen proje alternatifleri artı ve eksileriyle kamuoyuna mümkün olan her türlü iletişim aracı ile aktarılmalı, tartıştırılmalıdır.
  • Tartışmaların sonuçları dikkate alınarak en anlamlı ve ortak akla uygun proje alternatifinin uygulama projeleri hazırlanmalıdır.
  • Hazırlanan uygulama projelerinin gerçekleştirilmesinde yurttaş katılımı ve desteği için bir program oluşturulmalıdır.
  • Gerçekleştirilen projelerin yaşama geçirilmesinden sonra yeni ihtiyaçların tespiti, alan için yeni projelerin geliştirilmesi için bir izleme de değerlendirme mekanizması kurulmalıdır.
  • Gerçekleştirilen projeye sahip çıkılması, yurttaşların aidiyet hissinin oluşturulması için bilinçlendirme, eğitim ve imgeleme çalışmaları yapılmalıdır.
  • Bu aşamada oluşturulan belli sayıda seçenek belirli bir zaman diliminde referanduma sunulmalıdır.
  • Katılımcı proje yönetimi deneyimi kentteki diğer uygulamalarda kullanılmak üzere belgelenmelidir.


Yukarıda sayılıp dökülenlerin kısa sürede gerçekleştirilemeyeceği, gerçekleştirmenin de çok zor olacağı düşünülebilir. Ancak, unutulmamalıdır ki “Kent yönetiminin en stratejik kararı katılımcı bir kent yönetimi oluşturmaya ilişkin olandır”. Uzun ve yorucu olsa da bu tür bir katılımcı süreçle kentsel proje oluşturma deneyimi Türkiye’nin yeni siyasi pratiklerinin de temelini oluşturma potansiyelini taşımaktadır. Taksim örneği, Türkiye’nin artık kentlerde “neyin yapılacağına” değil “nasıl yapılacağına” hatta “nasıl yapılacağının tartışma yöntemine” ilişkin bir müzakere sürecini talep ettiğini açık biçimde ortaya koymuştur. 

3 Haziran 2013 Pazartesi

SORU İŞARETİ HAREKETİ


Korku bir soru işaretiyle başlar. Dışarıda bir yerdedir. Sonrası noktalanana kadar da korku sürer. Virgüllerle ayrılan, üç noktayla beklemeyen bırakılan korkular soru işaretlerini dindiremez.

Neo-liberal düzen soru işaretlerini ardı arkasına salar zihinlere. Gayesi, gerekçesi hep aynıdır: “performans, ilerleme, değişme”. Durup korkmaya bile vakit bırakmaz. Soru işaretleri yığılır zihinlerin köşesinde.


İnatla yıkanan iktidar piyasalar yükselirken siyasaları düşürür, yasaları ufalar. Derken bir gün biriken soru işaretleri korkuyu etkisiz kılar, sebep-sonuç ilişkisinin önündeki bendi yıkar. Korku anlamını yitirir. Bilenler bilir, korkudan daha güçlü tek duygu nefrettir.


Soru işareti hareketi diyorum ben bu harekete. Yığılan soru işaretlerini ayıklamak için haklı olarak ayağa kalktı. Ama ünlemler artmadan birinin bir nokta koyması gerek. Siz siz olun kendi noktanızı kendiniz koyun.  Kendi hikayesini başkalarının yazmasını engellemenin tek yolu budur çünkü. 

25 Şubat 2012 Cumartesi

TAKSİM MEYDANI İÇİN BİR KAMUSAL ALAN REÇETESİ



Tarih boyunca meydanlar, kamusal nitelikleri belirginleştikçe içinde bulundukları kent için anlamlı mekânlar haline geldiler. Soyut bir kamusallıktansa işlevsel, görsel ve anlamsal bir somutlaşmayı fiziksel olarak görünür kılan meydanların, içlerinde yer aldıkları kentlerle birlikte var olarak kentlilerin zihin dünyasının yapısal unsurları haline geldikleri söylenebilir. Bir meydanın kamusal niteliği arttıkça o meydan kentteki çelişki ve çatışmaların görünür hale geldiği, karşılaşmaların meşrulaştığı bir “yer” kimliği kazanır. Bu anlamda kentlerin tarihi kadar meydanların tarihi, bir meydanın tarihsel süreçte hangi aşamalardan geçerek bir kamusal alana dönüştüğü, bu süreçte kent plancılarının, tasarımcıların ve kent yönetimlerinin hangi ölçütleri dikkate aldıkları, bu ölçütlerin meydanların kullanıcıları ile nasıl ilişkilendiği hem o meydan hem de o kent için önemli konu başlıklarına işaret etmektedir.


Yakın zamanda Taksim Meydanı özelinde başlayan ve Beyazıt ve Kadıköy Meydanlarına ilişkin olarak sürdürülen “meydan” tartışmasının kentli, kenti tasarlayan ve kenti yöneten üçlüsü adına anlamlı bir zeminde sürdürülebilmesi içinse kentlerimizdeki meydanların oluşumunun ve tasarlanmasının esas amacının bu alanları kamusal birer alana dönüştürmek olduğunun kabulü, bu kabulün gerçekleştirilmesi için de kent planlama ve tasarım disiplinlerinin biriktirdiklerine başvurmak gerekiyor. Ancak bu şekilde başta Taksim olmak üzere tüm meydanlarımızın kentlerimiz içerisinde anlamlı bir varoluşa erişebilmesi için temel bazı reçeteler üzerinde konuşmaya başlanılabilir. Böylesi bir reçeteyle bir medyanı ele almanın ana başlıkları belki şöyle özetlenebilir (1):



“Zamansal” olarak bir meydan geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ilişki ve sürekliliği fiziksel yapı, işlevsellik, mevsimsel ve gündelik döngüler temelinde ifade edebilmelidir. Altın çağ arayışına ya da bir dönemi öne çıkarmaya uğraşmamalıdır.


“Doğal” olarak bir meydanın peyzajı kendi başına bir değerdir ve akustik, atmosferik, gölgeleme ve yansıtma, görünüm, mikro klima, denetim/mahremiyet ve diğer birçok açılardan tarihsel süreklilikleri olmalıdır.


“Grafik” açıdan bir meydan imaj, şekil, renk ve işaretleriyle kendisine özgü bir ortam dili oluşturmalıdır.


“Mimari” açıdan meydanın fiziksel özelliklerini meydana getiren tüm unsurlar (binalar, yer kaplamaları, anıtlar vb.) meydanın tarihsel işlevini meydana getiren ana kavramsal çatıyla tutarlı olmalıdır.


“Mekânsal” boyutta, meydanı oluşturan kent parçaları, sınırlar, izler, nirengiler ve düğüm noktaları meydanın tarihsel anlamlar dağarcığını zedelemeyecek bir açıklık ve yalınlıkla ifade edilmeli, korunmalıdır.


“Psikolojik” olarak, meydan estetik, eğlence, eğitim, kaçış ve daha birçok deneyimin yaşandığı bir sahne niteliğindedir ve bu sahnede farklı deneyimlerin nasıl bir dengede var olacakları, bu dengenin kentsel algıyı nasıl dönüştüreceği dikkatle ele alınmalıdır.


“Fizyolojik” bakımdan, meydan görme, tatma, dokunma, duyma ve koklama duyularını belirgin anlam atıflarıyla uyaran bir kurguyu sunmalıdır.


 “Evrensel” düşünülünce bir meydan “herkesindir”. Her yaş gurubuna, engellilere, dezavantajlı toplum kesimlerine, tüm etnik ve dini guruplara açık bir niteliğe sahip olmalıdır.


“Sosyal” süreçte bir meydan kentsel bir atmosfere sahiptir. Festival, konser, protesto gibi planlı faaliyetlere, plansız karşılaşmalara, oturma, seyretme, yeme ve aylaklık etme gibi eylemlere mekân olma niteliğini taşımalıdır.


“Kültürel” boyutta bir meydanın “somut olmayan” bir kültürel sürekliliği olduğu söylenebilir. Her meydanın kendine özgü davranış biçimleri, şarkıları, edebiyatı ve deneyimleme yolları bulunur. Meydana müdahale bu yapıya da müdahaledir.


“Yeniden Canlandırma” bir meydanın tarihsel ihtiyacı olabilir. Meydanın farklı boyutlarını bir cerrah hassasiyeti ile ele alarak meydanı daha zengin bir deneyim mekânı, bir kamusal mekan haline getirmek uğraşı önemli bir kentsel faaliyettir.


“Dayanıklı ve Sürdürülebilir” bir meydan anlayışı tasarımın kalbinde yer almalıdır. Meydan karşılık veren ve sorumlu bir yaklaşımla değişen koşullara cevap verebilen, müdahaleler karşısında kendini yenileyebilen ve farklı kuşaklara eşit tepki verebilen bir yer olmalıdır.


Meydan bir “hisler” demetidir. Dünyaca ünlü kamusal mekânlar olarak meydanlar özgün ve çekici bir yer hissi yaratır. Bu his yer, zaman, keşif ve merak duygularını bükerek kentin olağan akışında bir farklılık yaratır.


“Katılımcılık”, hem tasarımda hem sahiplenmede anahtar unsurdur. Tasarım ihtiyaçlarının belirlenmesinde kullanıcının ortak aklının belirlenmesi, tasarım alternatiflerinin oluşturulup katılımcı bir süreçle olgunlaştırılmasında disiplinler arası yaklaşımın benimsenmesi bir meydanı kamusal alana dönüştürme potansiyeline sahip kendi başına yaşamsal bir kentsel faaliyettir.


Kamusal alan olarak meydanların “öykü”leri vardır. Bu öyküler meydanları üzerine inşa edildikleri kavramlarla birlikte anlamlı ve hatırlanır kılarlar. Meydanların düzenlenişi bu öyküleri tekrar ve yeniden anlatma yetisine sahiptir.


Taksim Meydanı başta olmak üzere kentlerimizdeki tüm meydanları her ne bahasına olursa olsun yayalaştırılması gereken tanımsız, bağlamsız boşluklar olarak tasarlamak yönündeki yüzeysel çabaların meydanları kamusal alan olmaktan uzaklaştıran yaklaşımlar olduğu görülmelidir. Uygulanan kentsel politikaların tüm hoyratlığına rağmen kentlerimizin hala öyküleri var. Bazılarında meydanların kamusal alana dönüşme potansiyeli de var. Ancak, bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi ve bir kamusal mekânlar armonisinin kentlerimizde bestelenebilmesi için öncelikle yukarıda sayılan farklı boyutların katılımcı ve disiplinler arası bir tartışmayla olgunlaştırıldığı bir tartışma ortamına ihtiyaç var. Bu tartışma ortamı olmaksızın en yeni ve gelişmiş teknolojiye dayalı malzemeleri kullanarak kentsel yüzeyler yaratmak mümkün görünüyor ama kamusal mekânlar olarak meydanlar oluşturmak zor!


1.      Ric Stephens (2011) http://www.stephensplanning.com/public_open_space.pdf 21/02/2012.