Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

gezi parkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi parkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2017 Pazartesi

MAHALLEM MÜLKİYE



Geçtiğimiz hafta, yurdumun bilim ve akademiyle imtihanında çok acı ve kederli bir manzara olarak geçti tarihin sayfalarına. Belleklerde kalan en çarpıcı görüntü, Türkiye’nin kadim akademisinin girişinde kolluk kuvvetlerinin ayakları altında çamura karışarak çiğnenmiş ve ezilmiş cübbelerdi. Akademinin Türkiye’deki durumunu belki fotoğrafçıların kurgulanmış mizansenleri bile bu kadar iyi ifade edemezdi. Bu görüntü son Kanun Hükmünde Kararnamelerden birisi ile Türkiye’nin en köklü üniversitesi denebilecek olan Ankara Üniversitesinden akademisyenlerin ihracı ile ortaya çıktı. Onlarca akademisyenin Siyasal Bilgiler, İletişim ve Dil ve Tarih Coğrafya Fakülteleriyle ilişiği kesildi. İbrahim Kaboğlu ve Yüksel Taşkın gibi akademinin bilge isimleri bile bu fütursuz ihraç dalgasından payını alanlar arasındaydı. Her ne kadar YÖK ve hükümet üyeleri bu kararın gözden geçirileceğini ima etmiş olsalar da, son KHK ile yapılanlar 15 Temmuzdan bu yana yürüyen süreçlerin giderek bulanıklaştığı, hedefini şaşırdığı ve gerekçesi her ne olursa olsun FETÖ dışındaki kesimleri ciddi bir şekilde mağdur etmeye başladığı kuşkusunu güçlendirdi.  

Benim gibi bu durumu kaygıyla izleyenler için akademinin bu derece hoyrat, bilgi ve entelektüellik karşıtı bir tavırla ezilmesi korkunç bir şeydi. Sokakta ve yakın çevremde yaptığım konuşmalar ise kitlelerin durumun çok da farkında olmadığını gösteriyor daha birçok başka konuda olduğu gibi. Akademisyenlerin çok büyük bir kitle için, tırnak içinde “hoca lakabı taşıdığı için saygı duyulan” ama üniversite sınavı ile girilen yerde “çok da ne yaptığı bilinmeyen” insanlar olarak görüldüğü, bu insanlar devlete karşı çıkıyorlarsa gerekenin yapılması gerektiği kanaatinin yaygın olduğunu çok uzun zamandır biliyoruz. Akademik camia da bu durumu kendi içerisinde bir süredir neredeyse her kongre, sempozyum, çalıştay ve etkinlikte de bir şekilde tartışıyor, hiç yoksa “sahaya inmek/inememek” ikileminde ortaya koyuyordu. Benim gibi pratikten gelen, yarı teknik yarı akademik, meslek örgütleri üzerinden kentsel mücadele süreçlerinde katkıda bulunmaya çalışanlar için meselenin bir de yapılıp edilen yanlış uygulamalara karşı meseleleri yargıya taşımak dışında yolları olup olmadığı tartışması da uzun süredir yapılıyor. Kendi dışımızda da “hep eleştiren, dava eden, çözüm üretmeyen” olarak eleştirilere muhatap olduğumuz da çok oluyor doğrusu. Her ne kadar yine bir süredir alternatifleri tartışsak da, ucundan kıyısında yer aldığımız her süreçte inadına farklı uygulama biçimlerine ve çözümlere işaret etsek de durum böyle. Çünkü toplumun ve kentlerin sorunları karşısında akılcı, demokratik, katılımcı, adil ve eşitlikçi bir fikir yürütme sürecinin en büyük zorluğu “ben akıl ettim, ben yaptım, ben doğrudur diye herkesi inandırdım, oldu” şeklindeki uygulamalar karşısında etkisinin ne yazık ki çok küçük olması ve ortaya çıkabilmesi için zaman gerekmesi. Ama bu bir sorun değil, çünkü birçok akademisyen zaten bu meşakkatli yolu göze alarak çıkıyor yola, hangi tarafta yer alırsa alsın.

Bunları düşünürken, doğduğumdan beri yakınında yaşadığım, “mahallemin bir parçası” olan Mülkiyenin geçirdiği dönüşümü farklı bir gözle izlemeye çalıştım. Bu benim kendi kişisel tarihimden süzülen bir izleme çabası. Hafızamda şu anda elimde olmayan bir fotoğraf var. Mülkiyenin şu anda demir parmaklıklarla dışarıya kapatılmış bahçesinde, bir bankta otururken ortaokul arkadaşlarımla çekilmiş bir fotoğraf bu. Yaklaşık otuz yıl öncesinden. İnek bayramına katılmışız bir şekilde. İkinci fotoğraf da cübbelerin ayaklar altında ezildiği malum fotoğraf. Ne ki, iki ayrı fotoğraf arasındaki çarpıcı karşıtlık meselenin gidişatı hakkında farklı bir değerlendirme yapma olanağı tanıyor zannımca. Benim kişisel tarihim boyunca bir akademisyen olarak yol aldıkça şahsen Mülkiyeyi ve insanlarını daha iyi tanıdım, tanıdığım için kıvanç duydum. Oysa, garip bir şekilde, ben insanlarını tanıdıkça mahallemdeki Mülkiye giderek küçüldü, saklandı, kayboldu gözlerden. O kadar küçüldü ki sonunda kendi akademisyenlerini bile dışarda bıraktı içeri sokmadı.

İlkokul yıllarında Mülkiye ve Ankara Hukuk Fakültesi benim için mahallemin ayrılmaz parçalarıydı. Cebecideki evimden Kurtuluş İlkokuluna gidip gelirken yürüdüğüm yolun üzerindeydiler. Sabahları okula giderken caddeden yürümemek için Mülkiye’nin bahçesinden girer, Hukuk’un bahçesindeki bankların ve ağaçların arasından devam eder, Hukuk binasının yanındaki çınar ağaçlarının altından geçerek Mektep sokağa devam ederdim. O yıllardan, sabahları diğer tüm sesleri bastıran kuş cıvıltılarını, daha sonraları kesildiği için çok üzüldüğüm Hukuk Fakültesi binasının neredeyse tüm yüzünü saran sarmaşığı hatırlıyorum. İlkbaharla birlikte akşamları tüm mahalleli Mülkiye ve Hukuk’un bahçesindeki banklarda yerlerini alırdı. Yarı piknik havasında çitlenen çekirdek kabuklarının oluşturduğu karınca tepesi misali yığınlar, kuytu köşelerde koklaşan sevgililer o yılların olağan manzaralarıydı çocuk aklım için. O kadar ki ben o yıllarda Mülkiye ve Hukuk’u birer okul olmaktan çok birer park olarak görürdüm desem yeridir. Ancak lise yıllarında Mülkiye’nin ve Ankara Hukuk’un Üniversitede birer fakülte olduğunu kavrayabilmiştim.

Mülkiyeye ilişkin diğer bir ilginç detayı da fakülte binalarının Kurtuluş değil Cebeci Mahallesine bakan kısmında cadde ile Mülkiye duvarı arasında kalan yaklaşık yüz metrekare kadar boş alanda gözlemlemiştim. O zamanlar ankesörlü telefonlar vardı bu alanda. Telefonların yanında da bir hacı amca telefon jetonu, selpak mendil, ayakkabı bağı, çorap gibi şeyler satardı hanımıyla birlikte. Sağlıklı yaşam için spor hareketinin yeni yeni başladığı yıllardı. Sabahları Kurtuluş Parkına koşuya giderken gördüğü kilolu hanımlara “bunlar önce yiyor sonra da eritmek için koşuyor” diye takılırdı. Kimi zaman yanına bir seyyar simitçi de ilişirdi. Kitap satanlar, sevgilisini bekleyenler ve daha niceleri bu küçük, ince uzun yeri mekan bellemişlerdi. Ankesörlü telefonla konuşurken Mülkiye’nin duvarından bazen içeride anlatılan dersler bir mırıltı şeklinde duyulurdu sanki. Ankara Hukuk Fakültesinin önünde de yıllarca seyyar simit satarak çocuklarını okutan Murat Abi vardı. Birçokları için MİT ajanıydı ama işin aslı bildiğin garibandı. Yakın zamanda Ankara Üniversitesi öğrencileri onun hikayesini bir belgesele bile dönüştürdüler (https://www.youtube.com/watch?v=bC0kD7iBobk).

Mülkiye, İletişim Fakültesi ve Ankara Hukuk mahallemin ayrılmaz bir parçası olarak yaşamaya devam ederken yavaş yavaş bir şeyler değişmeye başladı. Önce hacı amcanın bulunduğu mekandaki ankesörlü telefonlar kaldırıldı. Mekan bir duvarla çevrildi. Bununla da yetinilmedi. İçine toprak doldurulup üstü ağaçlandırıldı. Sonrasında önce Hukuk sonra Mülkiye ve en sonunda da Cebecideki tüm Ankara Üniversitesi binalarının etrafı yüksek duvarlarla ve demir parmaklıklarla çevrildi. İlk başlarda bunun sebebini tam olarak anlayamadığımızı hatırlıyorum. Komşular arasında dolaşan “ama akşamları da karanlıkta türlü rezillikler oluyormuş” şeklindeki dedikodular dışında neden artık Hukuk ve Siyasalın bahçesinde oturamayacağımızı da pek sorguladığımızı söyleyemem. Ama neticede Mülkiye artık mahallemde değildi. Daha sonraları kamuda çalıştığım vakitlerde bu kez mesleki sebeplerle ve kimi zaman Ruşen Keleş gibi efsane hocalarımızın dersleri için duvarlarla çevrili bu mekanın içine girip çıkmaya başladım. Oy kullandığım tüm seçimlerde Mülkiyenin zemin katında mühür bastım oy pusulalarına. Ama her giriş çıkışımda daha bir yalnız, daha bir mahzun buldum içerisini nedense.

İkibinli yıllarla birlikte sadece Mülkiyenin duvarları değil, duvarın dışında bekleyen kolluk kuvvetleri, panzerler hatta sonunda tomalar da Mülkiyeyi mahallemden koparan yeni bir hale oluşturdu. Öğrenci eylemleri ve mevcudu giderek azalan gösterilerle anılmaya başlandı Mülkiye. Gezi esnasında yeniden bir canlanmış ve sokağa açılmış gibi görünse de sonrasında yine kimlik kontrollerine, özel güvenliklere ve tedirgin bir ruh haline teslim oldu koca kampüs. Sebeplerini sorgulayacak durumda değilim. Sadece mahallemdeki Mülkiye üzerine gözlemler bunlar. 2010’lardan itibaren benim de dahil olduğum akademik camia içerisinde Mülkiye’nin dahaca başka bir yüzünü görme bahtiyarlığına eriştim. Akademik bilgi, birikim, nezaket ve geleneğin latif bir tezahürünü yansıtan bilge hocalar, sevgili Ayşegül Mengi, Nesrin Algan, Bülent Duru, Tayfun Çınar, Can Umut Çiner, Ozan Zengin ve daha nice değerli hocamızın bu ekolü çok zor şartlar altında özveriyle devam ettirme çabasına tanık oldum. Akademide en onur duyduğum anlarda mutlaka yanımda bir Mülkiyeli hoca da bulundu. Giderek zorlaşan siyasi ortama rağmen akademik bilgiye dayalı muazzam bir talebin baskısını zarafet ve teamülleri koruyarak sırtlayan bu nadide insanların Türkiye’nin kentleşme, kamu yönetimi, çevre ve daha nice konudaki kocaman izlerini görmemek mümkün değil.

Mülkiyeye, Ankara İletişime ve diğer bölümlere reva görülenlerin örneklerini başka ülkelerde en azından bu yüzyılda görmek mümkün değil. Bir ülkenin akademik hafızasına vurulan bu darbenin etkilerini yalnızca keskin gözler algılayacaklar ama zincirleme etkilerinin en az yirmi yıla uzanacağını biliyorum. Bir akademik yapının ancak yirmi otuz yılda oturduğunu, elli yılda bir yerlere vardığını düşünürsek, yaşananların sadece tek bir üniversiteyi değil tüm bir akademik camiayı ilgilendirdiğini görmek mümkün olur. Ancak meselenin bunun dışında Ankara Kentinin kentsel gelişim süreci ve Mülkiyenin yakın çevresi ile ilişkilenmesine de dokunan yanları var. Mülkiyenin bugün yaşadıklarının başlangıcı o duvarların çekilmesiyle, Cebeci Kampüsünün mahallemden koparılmasıyla başladı biraz da. Kuşkusuz, burada bir akademi ile yakın çevresi arasında fetişist bir ilişki kurmak bizi herhangi bir yere götürmez. Yine de esas ve tek gücü söz söylemek olan bir meslek dalının kente ve topluma ilişkin ara-yüz işlevini yitirdiği anda geriye savunacak çok az mevzi kaldığını söylüyor bana izlediklerim.

Bu satırları yazarken doktoraya Mülkiyede devam eden bir yüksek lisans öğrencimden Bilsay Kuruç, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Sina Akşin gibi efsane hocalara “bütçe” gerekçesi ile ders verdirilmeyeceği bilgisini aldım. İnanmak istemediğim bu haberin aslını araştıracağım. Yaşanan bu gelişme de yaşanan pervasızlığın bir geleneğin ta kendisini hedef aldığını gösteriyor. Olsun varsın. Ne hocalarımızın ne de Mülkiyenin bu durumu gerektiğinden fazla ciddiye almayacağını biliyorum. Ama yine de birlikte Mülkiye’yi tekrar “mahallemin mülkiyesi” yapmak için çaba harcayarak yola çıkmanın gerektiğine inanıyorum şu anda. Mahallem Cebeciyi var eden Mülkiyeyi var etmek için mahallem Cebeciye de düşen devasa bir sorumluluk da var bunu da buraya not düşmek gerekli.

4 Mart 2014 Salı

AOÇ'Yİ KİM KURTARACAK?


 
Gün içerisinde, TMMOB’a bağlı meslek odalarının açtığı önemli bir davada mahkemenin aldığı kararın duyulması hepimizi heyecanlandırdı. Yeni başbakanlık binasının yapımı için Atatürk Orman Çiftliğinin sit derecesinin birinci dereceden üçüncü dereceye düşürülmesine ilişkin Koruma Bölge Kurulu kararı iptal edilmişti. Medya bu gelişmeyi “AOÇ kurtuldu” başlığıyla vermeyi tercih etti. Yazılanlara göre yeni Başbakanlık binasının yıkılması gerekiyordu. Peki gerçekten de AOÇ kurtuldu mu? Ya da bir idare mahkemesi yürütmenin başına ev sahipliği yapacak bir yapıyı yıkarak AOÇ’yi kurtarma kudretine sahip mi?
 
Sıradan bir demokraside bu tür bir sorunun anlamsız olduğu söylenebilir. Büyük kentsel ve altyapı projelerinin uzun yıllar kamuoyu baskısı altında tartışıldığı, olgunlaştırıldığı, sonuçta gerçekleştirilen projenin büyük oranda uzlaşı ile gerçekleştirildiği dünya örnekleri bu tür bir soruyu boşa çıkarabilir. Ancak, söz konusu kentler ve kentlerde yaptıklarımızsa, Türkiye’de bu soru yargının varlığını ve var oluş sebebini sorgulatacak kadar zorlu örnekler sunuyor önümüze ve tam tersi bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Hiç tartışılmadan ve kamuoyu bilgilendirilmeden, kurumların kendilerinin bile haberi olmadan kazma vurulan büyük projeler, bu projelere tepkilerini sadece ellerinde kalan tek kalan olanakla yani yargıya başvurarak engellemeye çalışan meslek odaları, kısık sesle de olsa tepki gösteren üniversiteler, hızla tamamlanan inşaatlar, yavaş ilerleyen yargı ve belki de şanslıysak inşaat tamamlanmak üzereyken alınan bir iki yargı kararı, nihai olarak yanlıştan dönülmeyen, dönülemeyen akıl dışı bir yaratıcı yıkım süreci… Geçmişte benzer örneklerde imar planlarını ve koruma kurulu kararlarını iptal eden yargının dönüp, yanlış yapılan yapıların yıkılmasında kamu yararı bulunmuyor kararını da verebildiğini düşününce bu kazananı olmayan oyunun bir yerlerde bozulması gerektiğini insan düşünmeden edemiyor.
 
Bu kısır döngüyü kırmak mümkün mü acaba diye kara kara düşünürken Gezi Parkı olayları gerçekleşti. Kısa bir zaman dilimi için bile olsa, toplumun belli bir kesiminin, özellikle de gençlerin bu kısır döngüyü yerle bir edebilecek bir süreci filizlendirebileceğine tanık olduk. Kendimizi iyi hissettik. Belki ciddiye alınmayan yargı kararlarının bir alternatifini bulduğumuzu düşündük. Ya da göz ardı edilen kamuoyu kendisini muktedirlerin gözüne sokuyor diye umutlandık. Sonrasında ise yolsuzluk iddialarının olanca ağırlığı altında internetin, yargının ve kolluk kuvvetlerinin cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar baskı altına alındığı, yargı mensuplarının aşırı siyasallaştığı yeni bir dönem geldi. Bu iki süreç boyunca aklımızın bir kenarında şu soru hep vardı ve var olacak: kentsel müdahaleler söz konusu olduğunda, gün gelip ihtiyacımız olduğunda Gezi Ruhunu yanımızda bulabilecek miyiz, yoksa Gezi Ruhunu görmek için hep bir Taksim Meydanı mı olması gerekecek?
 
Bu soruyu yıllarca meslek odalarında mücadele vermiş birisi olarak farklı bir şekilde de sormam mümkün. Yıllarca basın açıklamalarında, davalarda, panellerde ve her tür mücadelede birkaç yüz kişiyi aşmayan yalnız bir kalabalıkken, ne oldu da büyük kalabalıklar bizi anladı? Bu sorunun yanıtını demokrasi, kapitalizm ve bürokrasi arasındaki ilişkinin karanlık dehlizlerinde aramaktansa başka bir yol tutturmak istiyorum. Sokaktaki insanın gözünden bakmak istiyorum. Ancak o zaman AOÇ’yi kimin kurtarabileceğine ilişkin bir ipucu elde edeceğimi düşünüyorum çünkü.
 
Türkiye’de son yirmi ya da otuz yılın kentsel mücadele süreçlerini, özellikle de kentlerimizi, çevreyi ve yaşamımızı yıkıcı etkileriyle bunaltan müdahalelere karşı olanları dikkate aldığımızda, kitlelerin desteğinin alındığı bazı önemli örnekleri görmek mümkün. Taksim dışında HES direnişleri, Kaz dağları direnişi, Bergama, Ankara’da Dikmen Vadisi, Kuğu Park direnişleri, Kızılay’ın yayalara kapatılmasına karşı direniş bunlardan sadece birkaçı. Tüm bu örneklerin iki ortak noktasının olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öncelikle yapılan müdahaleler direnenlerin kendilerini özdeşleştirdikleri, kendilerini birer kamusal özne olarak görme şansları olan erişilebilir mekânları hedef almaktaydı. Bu mekânların bir diğer özelliği ise karşı çıkanlar için gündelik yaşam döngülerinin sahnesi, konusu ve ana unsuru olmalarıydı. Yapılan müdahaleler bu sebeple sıradan insanın var oluşuna karşı doğrudan bir müdahale anlamını taşıyordu. Anılarının, belki gündüz kız arkadaşıyla buluşma olasılığının, aylaklık edebilme özgürlüğünün, kentte inandığı şeylerin yüzünü görebilme mutluluğunun, simit satıp üç kuruş denkleştirebilme telaşının ve daha birçok başka şeyin tehdit altında olduğunu gören sıradan insan için hareketlenmek biraz daha mümkün hale geliyordu.
 
Bu iki unsurun bir araya gelmediği yerlerse kentin içinde ama çok uzaktı. Gündelik yaşamın içinde ve erişilebilir değilse, bizi her an kamusal özne yapma niteliğini kaybetmişse başta anlattığım kısır döngüye mahkum oluyordu. Uzun yıllardır AOÇ’nin de başına bunun geldiğini üzülerek görüyorum. Sıradan insan için sadece Hayvanat Bahçesi, kokoreç ya da dondurma anlamına gelen bu alan, gündelik yaşamın yaşamsal döngülerine gerektiği kadar sıkı bir şekilde giremiyordu. Uzak bir geçmişin öyküleriyle kısıtlı bir kitlenin anlatıları, buna olanak tanımıyordu. AOÇ’nin bir öyküsü olmalıydı. Bu öykü geçmişe ait olmak zorunda değildi. Geleceğe de ait olabilirdi. Ama bu öykünün bir yerinde sıradan insana başroller verebilmeliydik. Ancak bu şekilde kentin sakinleri AOÇ’yi de bir Taksim, bir ODTÜ gibi görebilirlerdi.
 
Bu öykünün yazılması için hiç çaba harcanmadığını söylediğim sanılmasın. Yine meslek odaları çok çaba harcadılar bunun için. Ama bu çabaların ne kadarı o kısır döngünün dışında taşabildi kuşkuluyum. Örneğin, AOÇ’nin kanlı canlı bir tarihini yazıp sıradan insana anlatabildik mi? İlk arpa, ilk buğday nerede ekilip biçildi? Ne zaman Maltepe’ye getirilip un fabrikasına girdi? Marmara ve Karadeniz havuzlarındaki yüzme yarışmalarını kim kazandı? Ve belki de en önemli soru: bugün AOÇ’yi gündelik yaşam döngümüze dahil etmek için ne yapmalıyız? Yenilikçi öyküler ve yollar nerede saklanıyorlar. Bir AOÇ filmimiz, romanımız var mı? Olanları okuduk mu?
 
Belki beni aşırı naif bulanlar olabilir. Ben şuna inanıyorum. Yargı kararlarıyla kapıldığımız sevinçler sayısız kere kursağımızda kaldı. Gelin bir kez de bir öykü bizi hayal kırıklığına uğratsın. Okuduklarımdan öğrendiğim bir şey var. Yargı kararları unutulur ama öyküler unutulmaz…

20 Ekim 2013 Pazar

ŞARK KURNAZLIĞI VE POLİS DEVLETİ ŞEHİRCİLİĞİNDE SON PERDE: ODTÜ’YE BAYRAM BASKINI!


'Biz gece ona ve ailesine baskın verelim, sonra da onun dostuna, ailesinin yok edilişinde bulunmadık, şüphesiz biz doğru söylüyoruz, diyelim' diye aralarında Allah'a yemin ettiler (Neml Suresi 49. Ayet).

Bundan yaklaşık altmış yıl önce Birleşmiş Milletler temsilcisi olarak Türkiye’ye gelen Charles Abrams adlı bir şehircilik uzmanı, İstanbul ve Ankara gibi şehirleri ve gecekonduları inceledikten sonra bir rapor yazar. “Ortadoğu’da şehirciliğin yönlendirilmesi için Türkiye’de bir üniversitenin kurulması” önerisinde bulunur. Bu öneri kısa bir süre sonra temelleri atılacak olan Orta Doğu Teknik Üniversitesine dönüşecektir. Önceleri Türkiye Büyük Millet Meclisi arazisinde atılan tohumlar zamanla bir ormana dönüşecek, bu ormana ruhunu Türkiye’nin adını uluslararası indekslerde en üstlere kazıyan ODTÜ verecektir. Geceleri o ruh ormanda gezer, sabahları ötüşen kuşlarla canlanır, bütün yurd,a hatta dünyaya dağılır.

Bu ruhun en önemli parçası mimarlık fakültesinde cisimleşmiştir. Rahmetli Behruz Çinicinin dehasının ürünü olan fakülte binasında, Türkiye’nin şehircilik ve kent planlama tarihinin dünya çapında anlamlı sözlerinin çoğu yankılanmaktadır. Bu sözlerin dayandığı en temel ilke, şehirciliğin ve kent planlamasının bir hukuk devletinde, kentlerin yaşanabilir kılınmasında çok önemli bir mekânsal müdahale aracı olduğudur. Bu ilke temelde iki varsayıma dayanır, iyi niyet ve devletin temel niteliğinin hukuk devletine dayanması. Ancak, Üniversite yönetiminin tüm çabasına karşın yürütülen planlama süreci ve yapılan gece yarısı baskını artık bu varsayımların üretildiği üniversitenin ve onu oluşturan ideallerin bile açık bir tehlikede olduğunu gösterdi.

Tehlikenin birinci kaynağını şark kurnazlığına dayanan bir siyasi manevralar alanının merkezine ODTÜ’yü koyma çabası oluşturuyor. Bu manevralar 6-7 yıl kadar önce ODTÜ’lü öğretim üyelerinin Ankara Büyükşehir Belediyesine karşı açılan davalarda yaptıkları bilirkişilikler bahane edilerek Belediye Başkanı Melih Gökçek tarafından başlatıldı. Başkanın iddiasına göre ODTÜ’deki binaların çoğu imarsız ve kaçaktı. Başkan açıkça ve defalarca kamuoyuna “bilirkişilerin raporlarını beğenmedikleri için böyle bir iddiada bulunduğunu” ifade etti. Bu tartışmalar 2009 yerel seçimlerinden hemen önce aylarca gündemi meşgul etti. Dönemin Rektörü ile Melih Gökçek defalarca ekranlar önünde konuyu tartıştılar. Sonuçta bu iddialar yine ODTÜ tarafından belediyenin aldığı “imarsızlık ve ruhsatsızlık” kararlarına karşı açılan otuz beş ayrı davada alınan iptal kararları ile çürütüldü. Aslında söz konusu olan siyasi bir pösteki saydırma süreciydi. O dönemde İngiliz bir arkadaşımın “bir belediye başkanı çıkıp Oxford Üniversitesinin imar planı yok, zaten katedrali de kaçak, şeklinde bir açıklama yapsa bırak belediye başkanlığını ülkeden kovarlar” şeklinde konuyu değerlendirdiğini hatırlıyorum.

Peki, bu anlayış farkı nereden ortaya çıkıyordu? Fark esasında bir ülkenin şehirciliğinde hukuk devleti kavramının anlamı ve uygulanması ile yakından ilişkiliydi. İdare hukukçuları hukuk devletini, temel insan hak ve özgürlüklerine ilişkin ilke ve esasların ruhunu taşıyan yasal düzenlemelerin eşit ve tarafsızca yazılmasını uygulanmasını, zaman ve mekân değişse de ruh değişmeden yasaların fetişleştirilmeksizin uyarlanmasını kastediyorlar. Buna göre, bir hukuk devletinde şehircilik, en başta insanlık tarihinin ortak mirası denebilecek eserlere, onları meydana getiren ilkelere saygı anlamına gelmektedir. Birisinin çıkıp Süleymaniye Camii’nin imarsız olduğunu iddia etmesi ne kadar abesse, ODTÜ’nün imarsızlığını savunmak da o kadar anlamsızdır. Ama amaç zaten anlam arama çabası değildi ki. Amaç, olası birçok getirisi olabilecek siyasi bir manevra alanı açmaktı.

İmarsızlık salvosunu birkaç yıl sonra Eymir Gölü ile ilgili yeni iddialar takip etti. Bu kez, Eymir Gölünün Ankara’lılara kapalı tutulduğu, yalnızca ODTÜ’lüler tarafından kullanıldığı ve zaten bakımsız olduğu şeklinde manevralar dile getirildi. Melih Gökçek’in bu yöndeki açıklamaları günlerce kamuoyunu meşgul etti. Tartışmalarda, Eymir Gölü arazisine bakan, kentsel dönüşüm alanı ilan edilerek Güneypark adı altında yapılaşmaya açılan, Ankara’nın en değerli arazilerinden Mühye 907 parseldeki konutların uluslar arası emlak piyasalarında satışa sunulması gibi birçok konu gündeme getirildi. Sonuçta ODTÜ Rektörlüğü Eymir Gölüne isteyen herkesin girebildiğini, sadece araç girişinde denetim amaçlı bir kısıtlamaya gidildiğini tekrarladı. Tartışmalar söner gibi oldu ancak, bu siyasi manevra da hedefini bulmuştu. Ufukta yerel seçimler görünmekteydi. Melih Gökçek ısrarla “ODTÜ’nün imar planının yapılması gerektiğini” söylüyordu. Yasal zorunluluklar zaten yerine getiriliyor olmakla birlikte plan yapımına bu vurgu ilginçti. Bu vurgu bir yandan şehircilikte hukuk devletinin yerini kanun devletinin almaya başladığının da örneklerinden birisiydi. Tüm ülkedeki on binlerce örnek gibi.

Yine burada idare hukukçularına kulak verelim. Hukukçulara göre kanun devleti, belli bir iktidar yapısının amaçlarına ulaşmak için kanunları metinler düzeyinde fetişleştirerek kullanması, kanunların satır aralarında yer alan hükümlerle devleti yönetmesi anlamına geliyor. Kanun devletlerinde ayrıntısıyla tartışılmış ve toplumsal uzlaşıya dayanan temel kanunlarla devletin yönetilmesi değil, giderek parçalanan, kısmileşen ve çok dar bir gurubun kaleme aldığı kanunlarla istenen amaçlara ulaşılması söz konusu.

İmar planlarının aynı zamanda birer hukuki belge oldukları, kanun ile tüzük arasında bir yerde durduklarını imar hukuku derslerimizden hatırlarsak, ODTÜ’nün imar planının yapılmasına ilişkin “tavsiyelerin” de aslında bir kanun devleti önerisi olduğunu görebiliriz. Bu durum en çarpıcı bir şekilde plan yapımı sürecinde gündeme gelen “düzenleme ortaklık payı” ya da kısa adıyla DOP tartışmasında ortaya çıktı. İmar planı yapılması gerekliliğini ifade eden Melih Gökçek planın nasıl yapılması gerektiği sorusunu yanıtlarken yasal zorunluluk olan “koruma amaçlı imar planı”nın yanı sıra ODTÜ arazisinden DOP kesilmesi gerekliliğini ifade ediyordu. İmar planı yapılan özel mülkiyetteki arazilerden, yol, okul, otopark, sağlık tesisi gibi kamusal kullanımlar için %40 kadar kesinti yapılması anlamına gelen DOP’un, ODTÜ gibi tamamı kamusal alan olan bir üniversitede gündeme getirilmesinin sebebini anlamak mümkün değildi. Ama, DOP konusundaki kesintideki ısrar, yakın zamanda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanan Koruma Amaçlı İmar Planına onay aşamasında sokuşturulan DOP kesintisi plan notu ile yeniden ortaya çıkınca aslında amacın daha farklı bir şey olduğu kesinleşti. Neden ODTÜ’den DOP kesintisi yapılmaya çalışıldığına gelince, Ankara’nın hayalet projelerinden Demir Kafes, Samanyolu ve Gökkuşağı gibi tesislerin tamamının aslında DOP kesintisi ile oluşmuş alanlar olduğunu hatırlamakta yarar var.

Sürecin son aşamasında, biri ODTÜ arazisinin yanından, diğeri ise tünel şeklinde tam ortasında geçmesi öngörülen iki taşıt yoluna ilişkin tartışmalar sırasında yapılan siyasi manevralarla ortaya çıktı. ODTÜ Rektörlüğü ODTÜ arazisinin yanından geçen yola ilişkin olarak, yolun imar planlarında çok eskinden beri var olduğu, yola daha önce de izin verdikleri, ancak, planlamaya ilişkin yasal prosedürlerin tam olarak işletilmesi şartıyla izin verdiğini açıklamış olmasına rağmen Kurban Bayramının son gününde yapılan bir gece yarısı operasyonu ile ODTÜ arazisi yanından geçen yol tüm ağaçlar kaldırılarak açıldı. Bu tür operasyonlar da Ankaralılara yabancı değildi. Daha önce Kuğulu Alt geçitlerinin yapımı sırasında gece yarısı sökülerek temeline beton dökülen ağaçlar, taşınacağı söylenerek önce kurutulan sonra tamamen kesilen yetmiş yıllık çınarlar buna örnek olarak hatırlanabilir.

Yapılan son operasyonu bir polis devleti şehirciliği olarak adlandırmak mümkün. Hukukçular polis devletini, ulus-devletlerin ilk ortaya çıktığı dönemlerde görülen, yöneticilerin herhangi bir kanuni düzenlemeye dahi gerek görmeksizin yanız vicdanlarına danışarak karar aldıkları ve uyguladıkları bir devlet düzeni olarak tanımlıyorlar. Tüm yasal prosedürler neredeyse tamamlanmak üzereyken, ODTÜ için yapılan koruma amaçlı imar planı askıda iken bir gece yarısı operasyonu ile taşınacak ya da kesilecek ağaç ayrımı yapmaksızın yolun geçtiği güzergâhı dümdüz etmek ancak bu tür bir şehircilik anlayışı ile bağdaştırılabilir: polis devleti şehirciliği. Rektörlüğün olay sırasında başvuracak merci dahi bulamaması da bunun bir göstergesi.

Tabi ki olay bir tanımla ifade edilerek tüketilebilecek gibi değil. Gezi Parkı olaylarının en başından itibaren Gezi Parkı olaylarının katı bir muhalifi olarak sürece dahil olan Melih Gökçek’in, yaklaşan ama hala adayların belirlenmesine hayli zaman bulunan 2014 yerel seçimleri öncesinde ODTÜ’yü devam eden bir Gezi Parkı kutuplaşmasının tarafı haline getirmek için ciddi siyasi manevralar yaptığı açık. Bu manevralar ODTÜ rektörü Ahmet Acar’ın tavrı ile belli ölçüde boşa çıkmış gibi görünse de bu gece yarısı operasyonu ile sürdürülmeye çalışıldığı da görülmekte.

ODTÜ’deki yollara ilişkin tartışmalar birkaç aydır “yola olan ihtiyaç” gibi muğlak bir ifadeden yola çıkan teknik tartışmalarla yönlendiriliyor. Ancak, belki de temel soru bir kentin yönetiminde ve planlanmasında gündelik siyasetin dolambaşlarında kaybolan bir siyasi manevralar dizisi açmanın ne anlama geldiğini ve sonuçlarını tartışmak gerekir. Filmlerdeki kötü, kirli ama karizmatik anti-kahramanları gizliden gizliye sevmeye alıştırılan kitleler, uzunca bir süredir ne yolu ne hizmeti, esasen bu siyasi manevraları takdir etmeye bağımlı kılındılar sonuçlarını düşünmeden. Teknik boyutları bir yana, şark kurnazlığı ve polis devleti şehirciliğinin yarattığı kentlerden ardına bakmaksızın kaçmak için en kutsal bellediği günleri fırsat bilen kitleler hem de. Kurban Bayramında ODTÜ yolu ile ilgili birkaç kelamdan sonra bana “tanıdığın fakir var mı kurban payı vereceğiz” diye soran bir akrabama yönelttim bu soruyu. “Kurban payı verilecek fakirleri tanımadığın, mahalle, komşuluk ve insani diğer ilişkilerden arındırılmış, sitelere ve kulelere tıkılmış insanların yatakhane kentlerinde o yol oradan geçse ne geçmese ne. İnsanlık çoktan başka yollardan çekip gitmiş bir kere”…

27 Ağustos 2013 Salı

KENT VANDALLARI KENT NERONLARINA KARŞI


Ridley Scott’un Oscar ödüllü Gladyatör adlı filminin unutamadığım sahnelerinden birisinde bilge İmparator Marcus Aurelius, Lejyonlarının kumandanına sorar: “Sence Roma Nedir”? Kumandan tereddütsüz yanıtlar: “Romanın ne olduğunu bilmiyorum ama Roma dışında gördüğüm her şey karanlık ve vahşetten ibaretti”. Kumandanın bu yanıtı bizlerin de zihinlerine çocukluğumuzdan beri işlenmiş şeylerden birisidir. Roma ışıktır, Roma aydınlıktır. Oysaki tarihçiler Roma’nın belki bunların yanı sıra başka bir şey daha olduğunu bize öğretiyorlar. Roma çağları aşan kurnazca tarih yazımıdır aynı zamanda.

Çoğumuz Roma’nın mutlu mesut yaşarken, doğudan gelen barbar kavimlerin istilasına uğradığını – ki bunlardan en önemlilerinden birisi de Hunlardır – ve sonunda da bu baskıya dayanamayarak yıkıldığını öğrendik. Hatta bu kavimlerden birisi olan Vandallar, bugün bile kullandığımız tabirlere kaynaklık etti. Oysa arkeologların bulguları başka bir tarihin olduğunu gün ışığına çıkarıyor. İstilacı kavimler aslında istilacı hatta barbar bile değillermiş. Çok gelişmiş takvim sistemleri, gelişmiş bir toplum yapıları varmış. Ancak, belki de tek zayıf yanları olan bir imparatorluk düzeni içerisinde değil birbirlerine gevşek ittifak bağlarıyla bağlı bir kent-devletler sistemi olarak yaşamaları onların, Roma’nın düzeni altında yüzlerce yıl sürecek bir baskıya boyun eğmelerine sebep olmuş. Sonrasında Spartacus’le başlayan bir başkaldırı dalgasıyla bu eski uygarlık izleri kendilerinin olanı yeniden talep etmişler.

Ancak, tarihçiler Roma tarihçilerinin mirasını düzeltedursunlar, biz hala kamu alanlarındaki tahribata yol açanları “Vandallar”, yaptıklarını da “Vandalizm” olarak adlandırmaya devam ediyoruz. Evet, gerçekten de bireylerin kentsel kamusal alanlardaki kamusal kullanımdaki ortamları ve varlıkları tahrip etme girişimini etik olarak, herkesin ortak haklarını gasp etme girişimi olarak kınayabilir ve yanlışlayabiliriz. Peki bu davranışlarda bulunan kişiler temsili demokratik sistem içerisinde seçimle işbaşına gelmişse, kente karşı yaptıkları vandalca icraatlara ne ad vereceğiz? Parktaki bir banka sevgilisinin adını kazıyan delikanlıyla, şehrin ortasına kimseye sormadan kamu kaynaklarıyla diktiği gökdelen hayalet yapı haline gelen, birkaç yıl sonra da bir iş adamına rant için devreden belediye başkanını aynı çerçevede mi değerlendireceğiz?

Her şeyden öte, delikanlı, sözünü ettiğimiz belediye başkanının ya da bu duruma sessiz kalan diğer kent yöneticilerinin durumunu, gelecekteki çocukları için protesto etmeye başlarsa ne olacak? Kimi haklı göreceğiz? Hele bir de bu tür bir protesto kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımı ile büyür ve denetimden çıkarak salt şiddet amaçlı gurupların eylemlerine ortam hazırlarsa iş daha da çetrefil bir hal almayacak mı? Genelde, bu tür durumlar sonrasında –Gezi eylemleri sonrasında olduğu gibi- kerameti kendinden menkul maliyet hesapları kamu yöneticileri tarafından ifade edilmeye başlanıyor. Daha hasar tespiti yapılmadan şu kadar milyon, ya da eski parayla trilyon zarar var deniyor. Peki karşı çıkılan projelerin ya da tasarrufların mevcut ya da olası zararları? İktisadi terimlerle konuşursak, en azından protestocuların zararlarıyla tasarlanan projelerin basit bir fayda/maliyet ve zarar analizini yapmak gerekmez mi? Ya da mesele bu maliyet sorununa indirgenebilecek kadar basit ve kamu yönetiminin dışında bir mesele mi? Bu sorular silsilesini çoğaltmamız mümkün.

Böyle çetrefil bir durumda, eldeki kavramsal çerçevenin dışına çıkarak yeni bir bakış açısı yaratmakta fayda var. Madem kentlerdeki protesto olaylarına karışanlara Roma’dan ödünç aldığımız kavramlarla isim veriyoruz, yine Roma’ya uzanmamızda fayda olabilir. Eski Romayı yıkan sözde istilacı kavimlerin karşısında ise Roma’nın yönetici sınıfını temsil eden bir karakterin olduğunu görürüz. Bu kişi İmparator Neron’dur. Popüler tarih anlayışına göre Roma’yı yakan, yangın sürerken de keyifle Lir çalan bir imparatordur Neron. Yine tarihçilerin belgelere dayalı olarak söyledikleri ise daha farklı bir Neron’la karşılaştırır bizi. Neron Romayı yakmamıştır. Hatta Roma yandıktan sonra onun yeniden inşa edilmesini sağlamıştır. Ama esas Neron’u diğer imparatorlardan ayıran bir özelliği vardır. Neron, Roma kent düzenini imparatorluğun hakimiyet alanında en sıkı biçimde uygulayan, bu şekilde kölelik düzenini, lejyon güçlerinin baskısını en etkili kullanan imparatordur. Sert uygulamaları belki de onun tarih vicdanında sadist bir karakter olarak yer almasına sebep olmuştur.

O halde, nasıl ki Vandalizm, anlam kaymasına uğrayarak kullanılmaktaysa, aynı şekilde Vandallar karşısındaki bir karakter olarak Neron da kullanılabilir. Buradan yola çıkarak, günümüz kentlerinde kentliyi dikkate almayan, temsili demokratik sistemin sınırlarını zorlayan kentsel projeleri kentlere dayatan kent yöneticilerine de “KENT NERONU” adı verebiliriz. Kent neronlarını, kentin ve kentlinin bilgisi, haberi olmayan, bilim ve düşün insanlarının uyarılarını dikkate almadan uygulanan projelerle kentleri hayalet yapılarla dolduran, özetle katılımcı kent yönetimini dışlayarak kentleri yöneten kent yöneticileri olarak adlandırabiliriz. Kent neronları sandığa giderken ifade ettikleri ilkeler ve projelerle seçim sandığında meşruiyet elde eden, ancak bu meşruiyeti çoğu zaman evrensel ilkeleri alaşağı etmek için kullanana ve seçim öncesinde söylediklerini seçimden sonra yalanlayan kişilerdir. Seçilmek onları her konuda ve her zaman uzman kılmaktadır. Çeşitli sebeplerle yapılan uyarılar onlara göre sadece belli siyasi komploların bir parçasıdır.

Bu şekilde isimlendirirsek artık son aylarda yaşadıklarımızı kent Vandalları ile kent neronları arasındaki bir mücadele olarak adlandırabiliriz. Kuşkusuz yeni isimler koymak karmaşık bir sorunu çözmek iddiası ortaya atmak için yeterli değil. Ama en azından şunu ortaya koyabiliriz artık. Eğer mesele kent Vandalları ile kent neronlarının fayda/maliyet ve zararlarını karşılaştırmaya indirgenecekse bir sebep sonuç ilişkisini tartışmaya başlayabiliriz. Kent Vandallarının yarattıkları zararı doğru kabul etsek bile kent neronlarının kentteki atıl ve yanlış projeler yoluyla kente en az Vandallar kadar hatta kat be kat daha fazla zarar verdikleri yüzlerce örnekle ortaya konabilir.

İsimleri ayrıştırdıktan sonra meseleyi demokrasinin ilkeleri açısından ele alalım. Seçim sandığıyla gelen birinin kendisine tanına yetkileri ve meşruiyet sınırlarını aşmasının, kentteki kentsel taleplerin sesini kentsel yönetimi düzeyine eriştirecek katılımcı demokratik kanallar açılarak denetlenmesi gerekiyor. Ancak, temel çelişki de tam bu noktada başlıyor. Zaten bu sınırları aşmak niyetinde olan – hatta bunu yapmasının yanlış olduğunu sorgulamayan - kent yöneticisinin bu katılımcı kanalları açmasını nasıl sağlayacağız? Açıkçası zaten bunu sağlayamıyoruz. Sonuçta da kentlerimizde seçilmişlerin düzeyi ile gündelik yaşam arasında kapanması zor bir uçurum açılıyor. Kentleri yönetenler kentlilere yabancılaşıyor. Kenti devasa bir propaganda makinesi haline getirerek ve kendilerine kamusal bir ego inşa ederek bu boşluğu doldurabileceklerini zannediyorlar. Ama olmuyor. Her karışı sağırlaşmış kentsel projelerle doldurup herkesi memnun edeceklerini zannediyorlar. Ama kentli tatmin olmuyor, hatta isyan ediyor.


Bu yazının amacı hiçbir şekilde kente verilen zararları şu ya da bu şekilde meşrulaştırmak değil. Sorunun çıplak bir şekilde kentlerdeki demokrasi altyapısıyla ilişkili olduğunu bir kez daha göstermek. Kente verilen zararların ve kente karşı işlenen suçların, çok daha yüzeysel tartışmalarla meşrulaştırılmasının yanlış olduğunu göstermek. İhtiyacımız olan şeyin kentlerde, katılımcı mekanizmalarla desteklenmiş ve denetlenmiş bir temsili demokratik sistem arayışı olduğunu söylemek. Belki biz de artık her şeye kadir ve gücü yeten kent neronlarını değil, işine bisikletle giden, adını sanını bilmediğimiz bir belediye başkanını ve yaşanabilir kentleri özlüyoruz kim bilir?

3 Haziran 2013 Pazartesi

SORU İŞARETİ HAREKETİ


Korku bir soru işaretiyle başlar. Dışarıda bir yerdedir. Sonrası noktalanana kadar da korku sürer. Virgüllerle ayrılan, üç noktayla beklemeyen bırakılan korkular soru işaretlerini dindiremez.

Neo-liberal düzen soru işaretlerini ardı arkasına salar zihinlere. Gayesi, gerekçesi hep aynıdır: “performans, ilerleme, değişme”. Durup korkmaya bile vakit bırakmaz. Soru işaretleri yığılır zihinlerin köşesinde.


İnatla yıkanan iktidar piyasalar yükselirken siyasaları düşürür, yasaları ufalar. Derken bir gün biriken soru işaretleri korkuyu etkisiz kılar, sebep-sonuç ilişkisinin önündeki bendi yıkar. Korku anlamını yitirir. Bilenler bilir, korkudan daha güçlü tek duygu nefrettir.


Soru işareti hareketi diyorum ben bu harekete. Yığılan soru işaretlerini ayıklamak için haklı olarak ayağa kalktı. Ama ünlemler artmadan birinin bir nokta koyması gerek. Siz siz olun kendi noktanızı kendiniz koyun.  Kendi hikayesini başkalarının yazmasını engellemenin tek yolu budur çünkü.