Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

16 Temmuz 2012 Pazartesi

YUMURTA BAHANE: KENTLERDE DEMOKRASİ ALTYAPISI GERİYE GİDİYOR



Kentler demokrasinin beşiği olarak adlandırılırlar. Bunun sebebi kentlerde demokratik hak taleplerinin dile getirilebilmesi için uygun koşulların bulunmasıdır. Kuşkusuz, bu koşulların yaşamasında ve gelişmesinde kentlerdeki fiziksel düzenlemelerin yadsınamaz payı vardır. Kentler demokrasi için gerekli altyapıyı sağlar. Kent planlarının farklı toplumsal kesimlerin bir araya gelmesini sağlayacak biçimde yapılmaları ve uygulanmaları demokrasi kültürünün gelişmesi için çok önemlidir. Çağdaş planlama yaklaşımlarının önemlice bir kısmı bu sorunu odak alırlar. Eğer kentler farklı toplumsal kesimlerin ayrışması ve kendi köşelerine çekilmesi için planlanır ve düzenlenirlerse, farklı toplum kesimleri gündelik yaşamda karşılaşmaz olur. Karşılaşmalar azaldıkça sorunlar azalıyor gibi görünse de aslında tolerans, hoşgörü ve uzlaşma kültürü geriler. Tepkiler marjinalleşir ve kolluk kuvvetleri tarafından baskı altına alınır. Sözün özü, kent planlaması çağdaşlıktan uzaklaştıkça kentlerin demokratik altyapısı geriye gider.

Öğrenci Kolektiflerinin Tepkisi Kentlerdeki Gündelik Yaşama!

Üniversitelerde hem iktidarın hem de muhalefetin öğrencilerin “yumurtalı” tepkisi ile karşılaşması bu sorunla doğrudan ilişkilidir. “Bu öğrencilere neler oluyor” sorusu ile, hayretle karışık kuşku ile karşılanan öğrenci kolektifleri de bu durumun habercisi gibidir. Kolektiflerin tepki verdikleri şeylere ve örgütlenme biçimlerine bakıldığında bu açıkça görülüyor. Daha çok ulaşım, barınma, kentsel hizmetler gibi kentlerdeki gündelik yaşamın sorunları ile ilgileniyorlar ve internet üzerinden örgütleniyorlar. Sol siyaset ile doğrudan ya da dolaylı ilişkileri olsa da sayıları on milyonları bulan gençlerin sıkışmışlığını temsil ediyorlar. Demokratik altyapısı gerileyen kentlerde gündelik yaşamın işgaline karşı ancak kendi çaplarında marjinal tepki verebiliyorlar ve kentsel mekanda değil ama belki ancak sanal dünyada örgütlenebiliyorlar.

Meydanlar Yok Oluyor Demokrasi Geriliyor!

Kentlerdeki demokrasi altyapısının en önemli unsurları farklı toplumsal grupların bir araya geldikleri, sosyalleştikleri, gerek gördüklerinde demokratik hak taleplerini meşru şekillerde dile getirdikleri açık alanlardır. Parklar, yeşil alanlar ve özellikle meydanlar bu anlamda çok önemli bir işlevi yerine getirirler. Yayalık bu süreçte çok önemlidir. Demokratik hak talepleri yaya olarak dile getirilir. Şoför mahallinden demokrasi kültürünü geliştirmek ham bir hayalden ibarettir.

Ancak son yıllarda meydanlar taşıt trafiğinin ya da ticarileşmenin tehdidi altında yok olmaktadır. Yeni yapılan meydan sayısı yok denecek kadar azdır ve içinde bir alışveriş merkezi yoksa inşa edilmemektedirler. Var olanlar da artık birer taşıt kavşağına dönüşmüştür. Demokratik hak talepleri yok olan meydan ve yaya alanları yerine taşıt yollarında dile getirilmeye çalışılınca kentsel gerilimler artmakta, zaten karşılaşmayan kentsel toplumsal kesimler birbirlerine diş bilemeye başlamaktadır. Meydanlar azalınca ya da yok olunca, kentteki yurttaşların yerini taşıtlar alınca, kentlerdeki gündelik yaşamın demokratik pratikleri de ortadan kalkıyor.

Kent Merkezleri Çöküyor Demokrasi Geriliyor!

Kentlerdeki demokrasi altyapısının diğer bir önemli unsuru kent merkezleridir. Kent merkezleri farklı fikirlerin ve toplumsal grupların sanat, bilim ve diğer düşünsel etkinlikler yoluyla bir araya geldikleri, demokrasi kültürünün olgunlaştığı yerlerdir. Kent merkezi canlı ve yaşayan kentlerde demokrasi kültürü de güçlüdür. Ancak son yıllarda özellikle alışveriş merkezlerinin sayılarının artması ve yerel yönetimlerin ilgisizlikleri sebebiyle kent merkezleri çöküntüleşmektedir. Özellikle orta ve üst gelir grupları artık kent merkezlerini daha az kullanmaktadır. Bunun sonucunda kent merkezleri demokrasi atyapısını destekleme niteliklerini yitirmektedirler.

İçi Boş Yeni Altyapı: Alışveriş Merkezi, Toplu Konut Blokları ve Alt Üst Geçitler

Kentlerin demokratik altyapısının en önemli unsurları olan mahalleler, kent merkezleri ve meydanlar ortadan kalkarken son on yılın yeni kent altyapısı çıkıyor. Bu altyapı kentlerin demokrasi kültürüne katkıları yok denecek kadar az olan konut blokları, alışveriş merkezleri ve taşıt yollarından oluşmaktadır.

İktidarın son yıllarda her kentte açılışını yaptığı bir üçlüdür bunlar: TOKİ blokları, alışveriş merkezleri ve katlı kavşaklar. Büyük yatırımlar ve bir altyapı hamlesidir bir yandan. Ancak, bölünmüşlüğün altyapısı oluşurken kentlerin demokratik altyapısı sönmektedir. İleri demokrasi iddiası - başka bir çok şeyin yanında - kentlerin yapısındaki müdahalelerle de yalanlanmaktadır.

Kentlerdeki gerileyen demokrasi altyapısını yeniden diriltmek için belli önlemlerin alınması gerekmektedir: Kent merkezlerini canlandıracak yeni stratejiler uygulanmalı, kent merkezleri taşıtların transit geçtiği otobanlar olmaktan çıkarılmalıdır. Kent merkezlerinde yayalık ve toplu taşım olanakları güçlendirilmeli, kentte taşıt kavşağı olan ya da başka amaçlarla kullanılan meydanlar boşaltılarak meydan vasıflarına yeniden kavuşturulmalıdırlar. Kent içinde demokratik hak taleplerine uygun biçimde düzenlenmiş açık alanların ve meydanların sayısı arttırılmalıdır. Bu önlemlerin alınması sadece kentlerdeki demokrasi altyapısının güçlendirilmesi için değil kentsel yaşam kalitesinin artması, kent güvenliğinin insan haklarına uygun biçimde sağlanması ve yaşanabilir kentlerin oluşması için de önemlidir. Aksi halde kentlerdeki demokrasi altyapısı gerilerken ortaya bir yumurta demokrasisi çıkacaktır. O da kaçınılmaz biçimde kırılgandır.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Kentleşme ve Yolsuzluk İlişkisinin Değişen Doğası: Adam Çalı(şı)yor!


Mezun olup belediyede şehir plancısı olarak göreve başladıktan hemen sonra şahit olduğum bir olayı anımsıyorum. Benden daha kıdemli mesai arkadaşlarım kendi aralarında bir başka belediye çalışanından gıyabında “çok dürüst adamdır” diye bahsediyorlardı. Bu yorumu duyan ve yaşı emekliliği çoktan aşmış bir başka ağabeyimiz tepki göstermişti bu yoruma: “Dürüstlük bir meziyet değil, herkeste olması gereken bir özelliktir. Dürüstlük olmazsa başka hiçbir niteliğin anlamı yoktur”! Belli ki bundan on beş yıl öncesinde yolsuzluk, etik kurallar çok ciddi bir değişimden geçiyordu. Aslında bu değişim hala da devam ediyor. Kentleşme ve yolsuzluk ilişkisi bir süreç olarak değişen toplumsal koşullar çerçevesinde yeniden tanımlanıyor.

Aslında tarih boyunca yolsuzluğun kentsel yaşamla içi içe olduğu söylenebilir. Göçebe toplumlarda da yolsuzluğun izlerini görmek mümkün olmakla birlikte kentsel yaşama geçilmesiyle birlikte yolsuzluğun daha yaygın ve kitlesel bir eylem halini aldığında sosyal antropologlar uzlaşmaktadır. Kentsel yaşamla birlikte gelişmiş bir kamusal alanın ve kamu gücünün ortaya çıkması, iş bölümünün çeşitlenmesi, uzmanlaşmanın derinleşmesi, kaynakların ve artı değerin tekelleşmesi, iktidarın inanç sistemleriyle birlikte kurumsallaşması gibi sebepler bu temel farklılığı ortaya çıkarmaktadır.

Modernist gelenekle birlikte yolsuzluk tüm yönetsel, iktisadi ve sosyal süreçlerin gölgesi konumunda olan bir enformel alanın kaçınılmaz unsurlarından birisi halini almıştır. Modern toplumlarda yolsuzluk ikili bir değerlendirmenin konusudur. Bir yandan yolsuzluk mekanizmaları belli bir düzeyde temsili demokrasilerin yurttaşlara vaat ettiği hakların elde edilmesinde, serbest piyasa mekanizmasının işlemesinde olumlu bulunurken bir yandan da kamu yararının ya da ortak çıkarların önünde bir engel, serbest piyasa mekanizmasının işlemesini kesintiye uğratan ya da etkinliği ve verimliliği azaltan bir unsur olarak değerlendirilebilmiştir. Bu değerlendirmede farklı yaklaşımların ortaya koyduğu etik kavramsallaştırması etkilidir.

Yine de, bu fikir ayrımlarına karşın tüm hukuk ve inanç sistemlerinde yolsuzluğun belli biçimlerinin kınanmasında ortaklaşılıyor gibi görünmektedir. Rüşvet, adam kayırma, irtikap, zimmet vb. gibi eylemler uluslararası alanda olumsuz değerlendirilmekte kimi zaman da suç kabul edilmektedir. Sosyal bilimler alanında da bu tür eylemlerin sebepleri ve mekanizmaları üzerinde alanın yöntemsel kısıtlılıklarına rağmen çeşitli çalışmalar yapılmaktadır.

Her ne kadar kısıtlı da olsalar sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalar son dönemde yolsuzluğun pratiği ve meşrulaştırılmasına ilişkin çok temel bir dönüşüm içerisinde olduğumuzun ip uçlarını ortaya sermektedir. Küreselleşme olarak adlandırılan süreçte alışılageldik tüm kalıplar gibi yolsuzluğun pratiği, meşruluğu, nasıl algılandığı, neyin yolsuzluk sayılıp neyin sayılmayacağı gibi bir çok konuda ciddi farklılaşmalar ortaya çıkmaktadır. Çok ölçekli, çok aktörlü, çok kültürlü bir dünyanın hızlı devinimi karşısında küresel alanda aynı hızda ortak etik bir temelin oluşturulamaması yolsuzluk kavramının içeriğini hızla değiştirmektedir. Bu değişimden en çok ve başta etkilenen de kentsel alanın ta kendisi olmaktadır.

Geleneksel olarak “rüşvet alan belediye ya da tapu görevlisi” imgesi ile zihinlerde canlanan yolsuzluk kavramı belli bir süreçte ortaya çıkan “yeni” tür yolsuzluklarla neredeyse meşrulaşır hale gelmiştir. Yeni tür yolsuzluk bir çok farklı niteliğe sahiptir. Her şeyden önce kamusal alanda devletin rolünün küçülmesi ve sivil toplum inisiyatifleri ile paylaşılır hale gelmesi yolsuzlukların büyük bir kısmının sivil toplum alanına kayması sonucunu doğurmaktadır. Tanım icabı “kamu yararına” olması beklenen sivil toplum örgütlerine ilişkin yolsuzluk haberlerinin yoğun bir biçimde medyada yer alması bu tür bir dönüşümü doğrular niteliktedir. Bununla birlikte ulus devletin aşınması ve ulus aşırı sermayenin yerel aktörlerle birlikte hareket eder hale gelmesi de yolsuzluğun farklı türlerini ortaya çıkarmaya başlamıştır. Bu yeni yolsuzluk türleri bir yerde “yarışan ve rekabet eden kentler ve yerleşimler” kavramları ile de desteklenmektedir. Bir yerleşimdeki yerel yöneticilerin uluslar arası alanda ses getirecek bir etkinlikte yer alabilmek için yapabilecekleri ciddi anlamda yolsuzluklara gebe süreçleri rahatlıkla üretebilmektedir. Son olarak bilişim teknolojisindeki gelişmelerin iktidarın merkezileşmesi ve otoriterleşmesi için kullanımı da benzer biçimde yolsuzluk süreçlerini dönüştürmektedir. Örneğin bir belediye başkanının kent bilgi sistemlerini kullanarak arazi spekülasyonunu yönlendirmesi sık rastlanan yolsuzluk biçimlerindendir.

Esasında yolsuzluk pratiklerinde dört temel açıdan dönüşüm yaşanmaktadır. Birinci olarak yolsuzluğun bireysel bir eylem olmaktan çıkıp kolektif bir eylem alanı olmaya başladığı görülür. İkinci olarak yolsuzluğun yoğun biçimde sivil toplum alanına kaydığı ve kurumsallaştığı söylenebilir. Üçüncü olarak yolsuzluğun yerel kaynakların küresel sermaye birikimi ile eklemlenmesinde alternatif bir yol olmaya başladığı ifade edilebilir. Son olarak tüm bu unsurları etik açıdan tarif edecek ve uzlaşmaya dayalı ortak doğrularla karşılaştıracak bir çerçevenin yokluğu ortaya konabilir. Bu dört unsurun varlığı bir yandan da toplumların gerçeklik kavrayışını derinden etkilemektedir. Yolsuzluğun tarifinin giderek zorlaştığı ve yolsuzluğun daha kitlesel ve kurumsal hale geldiği bir ortamda yolsuzlukla el değiştiren kaynakların miktarı çarpıcı biçimde artmaktadır. Bunun sonucunda toplumsal düzeyde gerçekleştirilen tüm proje ve faaliyetler kuşku ile karşılanmakta, medyanın da zaman zaman parçası olduğu bir yolsuzluk ağı komplo teorilerinin yaygın kabulünü getirmektedir.

Böylesi bir ortamda kentsel alanla yolsuzluk ilişkisini tanımlamak da giderek zorlaşmaktadır. Sanayisizleşen, neo-liberal politikaların etkisiyle kutuplaşmaların, çatışma ve yarılmaların yaşandığı işsizliğin ve yoksulluğun arttığı kentlerde, kent yönetimlerinin olası tüm araçlarla yolsuzluk da içermesi olası tüm süreçleri meşrulaştıracak propaganda stratejileri izlemeleri, kentleri yolsuzluk açısından çok daha sorunlu alanlar haline getirmektedir. Kentsel siyasetin geleneksel siyasal kategorilerden bağımsızlaşan kişisel karizma ve liderlik gibi unsurlarla belirlenmeye başlaması da bu süreci güçlendirmektedir. Artık etik ve doğru olan yerel siyasetçilerin ve kent yöneticilerinin kişisel karizma ve aurası çerçevesinde belirlenmektedir.

Artık geleneksel etik kurallar ve yolsuzluk tanımlarının yetersiz kaldığı açıktır. Daha devingen, pragmatik koşullara uygun çözümleri içeren ve bireylerin eğitim sürecinde içselleştirdiği bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yaklaşımın belediye başkanının etik kuralları ihlal ederek değil etik kurallara uyarak seçileceğini, teknik insanın takdir hakkını adil biçimde kullanarak toplumsal saygınlığı elde edeceğini kabulü ile ortaya çıkabilir. Bu kabulün bir birey tarafından içselleştirilmesi ise belki de tüm bir eğitim alanını kapsıyor.

İlköğretim sıralarında zararlı olan tüm şeyleri içtenlikle “zararlı” olarak kabul eden, resim derslerinde ormanları kesen, çevreye zarar veren kişileri “kötü” olarak çizen, hayallerindeki kenti daha yeşil betimleyen küçükler nasıl bir süreçten geçerek yolsuzluk süreçlerinin faydacı tarafı haline geliyorlar? Belki de asıl incelenmesi gereken bu...

3 Temmuz 2012 Salı

DEVRİM



Devrim…
Sağır rüzgârların diliyle
ağır, sarsak ve seyyar,
sarıyor benliğimizi kolonlarıyla.
Bağlacıyız artık durumun.
Bir yere kıpırdamak ne mümkün,
yerimizde duramıyoruz.
Habersizce savuruyorlar küllerimizi,
biz kendimizi bir yerlere koyamıyoruz ama,
günlerimiz arsız vesikalıklara mimleniyor.
Elimizde fırça darbelerimiz,
yerçekimsiz cümlelerle konuşuyoruz,
sözlerimizin ömrü bir gün
yardan gayrisi tokmak gibi ağır,
yerin altı kelebek bağlamış…


Bağlacıyız artık uçurumun,
yiyor, semirip gülüyoruz.
Her düşüşten yadigâr bir sus,
dipsiz bir manzarayız ayakuçlarında.
Genişleyen bir dünyanın
daralan kapı arkaları layık bize,
biz bize eğleniyoruz loş köşelerde,
serzenişlerimiz ayyuka çıkıyor,
inen yok imrenilen rüyalardan.
Sözleri kovduk dilimizden,
parmak izi, humuslu toprak,
İzli mermi yuvaları ve perdahsız hallerle
duruyoruz.
Yerçekimsiz cümlelerle konuşuyoruz…


Habersizce savuruyorlar öykülerimizi.
Girişler ayakaltında,
ödünç esenliklerle gelişiyor,
sonuca varıyor yalnızlıklar.
Sana kaldı savunmak âlemi,
her bestede karara,
her nihayette sonrasına bakman gerek.
Bir sigara içimi mesafelerin,
bir bakışlık vakitlerin
ve tutsağız, ardındayız.
Paylaşmak gösteriş,
beğenmek vurdumduymazlık oldu
binlerce yıllık sahifeleri.
Aşkın kısalan zamanların arasına konup
Sıkıca dürülecek bir şey olmadığını bilsek de
Hızlıca geçiştiriyoruz ruh acıkmalarımızı
Sası melodiler, dokunulmayan yontular,
lüks yoksunluklar,
orta halli yadırgamalar,
dünyevi muskaların habis pırıltısı,
yanı başımızda yaralar,
ve “hayırlısı olsun”larla…


Devrim…
Sağır rüzgârın diliyle,
konuşmak demek bazen fasih ve beliğ.
Her yerde bulunan ama aramakla varılan,
kendinden başlamak demek bazen.
Bir çam iğnesi ormanında,
reçineleşmiş hüzünleri hatırlamak,
Süleymanın tahtından inip karıncalarla
bir acının elinden tutmak göz gelimi.
Söz ucuyla mırıldanıp o sözü,
saz, söz, mızrapcık,
ellerin hikmetini sezmek demek.
Ama her şeyden evvel,
her şey kupkuru,
her yer ıssız,
her müşkül ılık,
her sevda kırık,
ve her kıta keşfedilmişken
kendinden başlamak demek,
evvela ve daima,
devrim…

8 Haziran 2012 Cuma

DEMOKRATİK AÇILIM MI YÖNTEM AÇILIMI MI?

(2009 yılında Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü internet sitesinde yayımlanmış Tartışma Metnidir http://pol.atilim.edu.tr/files/sbky-tm-28-09-09-zafer-sahin.pdf )

Açılım kavramı son bir kaç yıldır siyasal yaşamımızda çok daha yaygın biçimde kullanılmaya başlandı. “Açılım”, bilinen ve doğruluğu yaygın biçimde kabul edilen “tabu”ların sorgulanması, varsayımların irdelenmesi ve halk arasındaki kullanımıyla belirli uygulamalarla “ezber bozma” anlamlarını içerdiğinden, siyasal yapımızın yenilenmesi ve geliştirilmesi adına önemli bir çıkış noktasıdır. Doğası gereği, varsayılan kabulleri olduğu kadar bu kabullere ulaşma yöntemlerinin de kökten değişimine atıfta bulunur. Yani herhangi bir açılım hem bir zihniyet hem de o zihniyetin oluşumuna ilişkin yöntemdeki değişimin ifadesidir.
Açılım kavramı yakın zamanda en belirgin biçimiyle ilk önce 2009 Yerel Seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisinin İstanbul İl Teşkilatı tarafından çarşaflı vatandaşların Partiye kaydedilmesi şeklindeki simgesel törenle kitlesel tanınırlığa ulaştı. Yerel Seçimlerin üzerinden fazla bir zaman geçmeden de kavram başta Sn. Cumhurbaşkanı, ardından da Hükümetin yetkilileri tarafından daha farklı bir çerçevede teleffuz edilmeye başlandı. “Çözüm”, “niyet”, “güven”, “istek” gibi kavramlarla birlikte kullanılmaya başlanan açılım sözcüğü ilerleyen zaman içinde kamuoyunun kullanımıyla “Kürt Açılımı”, Hükümetin kullanımıyla da “Demokratik Açılım” ifadelerinin içerisinde yerini aldı. Bu ifadelerin de gündeme gelmesi ile birlikte terör, etnik kimlik, demokratik hak ve özgürlükler, anayasal haklar gibi kavramların etrafında dolaşan, ancak diyalog, karşılıklı birbirini anlama, çatışamaları çözümleme ve fikir üretme çabalarından büyük ölçüde uzak bir tartışma süreci yaşanmaya başladı.
Genel olarak Güneydoğu ve Kürt Sorunu kavramları etrafında başlayan tartışmalar günümüze yaklaştığımızda vatandaşlık ve demokratik haklar çerçevesinde yürütülmeye başlandı. Tartışmalar sürerken toplumun bir kesimi ve ana muhalefet partileri “açılımın” somut olarak neyi ifade ettiğini, belirgin bir değişim paketi içerip içermediği konularındaki çekincelerini ortaya koyarak katkıda bulunmaya mesafeli olduklarını gösterdiler. Öte yandan Hükümet, ortada belirgin bir politikalar-stratejiler-eylemler paketinin bulunmadığını, bu tür bir sonucun yürütülecek süreç sonucunda ortaya konacağını ifade etti.
Süreç olarak adlandırılan yöntem pratikte Sn. Başbakanın çeşitli konuşmaları ve görüşmeleri ile başlayan, Sn. İçişleri Bakanının çeşitli siyasi parti ve sivil toplum örgütlerine yaptığı ziyaretlerle devam eden açık uçlu bir görüşmeler bütünü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu görüşmeler halen devam etmekte olup, yapılan ziyaretlerin toplumsal alan ile medyada yarattığı yankılar, tepkiler, yorumlar ve atmosfer açılımın içeriğinin değişmesine, evrilmesine ve sürekli yeniden tanımlanmasına sebep olmaktadır. Ancak bu değişim büyük oranda amaçtan uzaklaşma ile sonuçlanmaktadır.
Siyasal alandaki bu tür süreçlerin başlangıçtaki amaçlardan uzaklaşılmasına sebep olması bir ölçüde kaçınılmazdır. Ancak, süreç içerisinde yönteme ilişkin olarak benimsenen tutum bu karmaşık siyasal sürecin tüm toplumsal tarafların kabulleneceği bir çözümün ortaya çıkmasına ilişkin yönlenmeyi hedefinden saptırmaktadır. Burada iki temel sorun göze çarpmaktadır. Birincisi, önceden kesin çizgileriyle tanımlanmamış bir sürecin yöntem olarak tanımlanması bir süre sonra aslında bir araç olan sürecin kendisinin amaç haline gelmesi sonucunu doğuracaktır. İkinci olarak da, yöntemin çıktılarının belirgin olmaması, yönteme ilişkin en belirgin aracın kamuoyu önünde yapılan üst düzey ziyaretler olmasının sürecin somutlaşmasını engellemesi olasılığını doğurmaktadır. Açıkça, açılımın aracı olarak Hükümet tarafından yürütülen sürecin yeni ve daha doğru tanımlanmış bir yönteme ihtiyacı vardır. Ancak böylesi bir yöntemle tatmin edici sonuçlar elde edilebilir.
Gerçekte bu tür bir yöntemsel ihtiyaç tüm toplumsal süreçlerde karışımıza çıkmakta, bireyin toplum içerisindeki davranış biçimi ve kollektif yapıların dinamiklerindeki değişime de yansımaktadır. Uzunca bir süredir devlet ya da diğer kollektif yapıların sadece “etken” yapılar olmaktan çıktığı, aynı zamanda “–kılıcı”, “kolaylaştırıcı”, “paylaşımcı”, “müzakereci”, “motive edici”, “öğrenen”, “rekabet eden”, “saydam”, “hesap verebilir”, “etkin”, “verimli” vb. gibi bir çok sıfatı da takınmak zorunda olduğu yaygın kabul görmektedir. Benzer biçimde bireyin ve toplulukların konumunun da “edilgen” olmakla sınırlı kalamayacağı, her bir bireyin aynı zamanda “çözüme yönelik (proaktif)”, “gönüllü”, “ortak”, “katılımcı”, “vizyoner” olması gerektiği üzerinde ittifak edilmektedir.
Aslında topluma ve bireye yönelik beklentilerdeki değişimin kökeninde devrimsel nitelikte felsefi, siyasal ve iktisadi yeniden yapılanma süreçlerinin bulunduğu söylenebilir. Felsefi alanda toplumların ve dünyanın insan eliyle biçimlendirilmesinde akılcılığa dayalı araçsal bir yöntem yerini belli bir ölçüde iletişime dayalı akılcılığa bırakmıştır. Artık “doğru” yalnızca farklı biçimlerde akılcı çözümler arasından seçilen şey değil, farklı kesimlerce müzakere edilen ve üzerinde uzlaşılan bilgi halini almıştır. Siyasal alanda; sınıf, grup, etnik kimlik gibi alışılageldik kategoriler aşınırken liderlik, karizma ve imaj öne çıkmakta, bu sebeple de temsili demokrasilerde temsiliyetin anlamı derinden sorgulanır hale gelmektedir. Bu tür sorgulamalar halkın farklı araçlarla seçim sonrasında yönetime ve karar alma süreçlerine katılması için çaba gösterilmesinin temsili demokrasilerdeki temsiliyet krizinin aşılmasında sıklıkla önerilen bir çözüm haline gelmesi sonucunu doğurmaktadir. Son olarak iktisadi alanda; kitle üretiminden esnek üretim biçimlerine geçilmiş, dünyanın sanayi üretim merkezinin batıdan doğuya kaymaya başlamıştır. Dünya ekonomisinin dalgalanmalar karşısında aşırı kırılganlaşması ve bunun sonucunda devletin ekonomiye müdahalesinin yeniden bir ihtiyaç haline geliyor olması gibi sayısız unsur bireylerin iktisadi karar alma mekanizmalarında yeni görev ve sorumluluklar üstlenmesini gerekli kılmaktadır.
Bu dönüşümler üç farklı anlamıyla “katılım” süreçlerini öne çıkarmaya başlamıştır. İlk olarak kamu yönetimi süreçleri iletişim ağırlıklı süreçler haline gelmektedir. İletişimin en yüzeysel biçimi olan bilgilenme ve bilgi edinme uygulamalarının yaygınlaşması bunun bir yansıması olarak görülebilirse de asıl hedeflenen kamu yönetiminin bütününün yurttaşlarla iletişim içerisinde iyileştirilmesi ve dönüştürülmesidir. İkinci olarak yurttaşların katılımının sağlanmasında iletişimin salt kendi başına yeterli olmayacağı, devletin katılımı yapılandırmak için gerekli koşulları sağlamak ve yapılandırmak yükümlülüğünde olduğu kabul edilmektedir. Kent konseyleri, zorunlu hale getirilen katılımcı toplantılar gibi bazı uygulamalar bu yaklaşımın bir ürünü olarak kabul edilebilirler. Ancak burada da devletin kolaylaştırıcılık işlevini aşan, yukarıdan aşağı ve yaptırımcı bir tavrı belirlemesi de katılımcılığın doğasına aykırı bulunmaktadır. Katılımcı süreçlerin temel olarak devlet tarafından yapılandırılsalar da yurttaşların gönüllü katılımı ile gerçekleştirilmeleri ilkesel olarak kabul edilmektedir. Üçüncü olarak, katılımın karar alma süreçlerinde yer almanın dışında kamu yönetimi süreçlerinde aktif bir şekilde, gönüllülüğe dayalı olarak görev almak anlamının bulunduğu da kabul edilmektedir. Sonuçta, uygulamada bu üç farklı katılım biçiminin her birinin belli ölçülerde bir arada bulunduğu söylenebilir.
Bu değişime koşut olarak son yıllarda kollektif karar alma, fikir üretme, çatışmaları çözme ve ortak bir akıl yaratma konularında katılım ve müzakere yöntemlerinde çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Paydaşların belirlenmesinden her bir paydaşa nasıl yaklaşılacağına ilişkin stratejilerin belirlenmesine, paydaşların motive edilmesinden paydaşlarla üretilen fikirlerin anlamlı sonuçlara dönüştürülmesine kadar çeşitli ve zengin yöntemler ortaya çıkmıştır. Bu yöntemler toplumsal sorunların içselleştirilmesinde, aidiyet oluşturmada, sahip çıkma bilincini oluşturmada ve çıktı elde etmede çok verimli sonuçların elde edilmesini sağlamaktadır. Bu tür yöntemler çok yaygınlaşmış, çeşitlenmiş ve zenginleşmiştir. Herşeyden önce örnekler üzerinde yapılan incelemeler bu yöntemlerin kullanımının toplumsal sorunların çözümünde açık uçlu konuşma ve ziyaret yöntemlerinin dışında yenilikçi, yaratıcı ve sonuç veren yönler bulma konusunda çok ciddi katkılarda bulunmakta olduğunu göstermektedir.
Böylesi bir çerçevenin geçerli olabilmesi için demokratik açılım sürecinde yapılması gerekenler aşağıdaki gibi sıralanabilir:
  1. Herşeyden önce demokratik açılım sürecinin “paydaş” kitlesi, bu kitlenin kamu, özel sektör, sivil toplum ve örgütlenemeyen unsurlarının belirlenmesi için bir çalışma yapılmalıdır.
  2. Paydaşlar belirlendikten sonra yöntem açılımını gerçekleştirecek ve uygulayacak bir bilim adamı-uzmanlar grubu oluşturulmalıdır.
  3. Uzmanlar grubu ve paydaşlarla birlikte katılımcı süreçte ortak aklı yaratacak yöntem modellenmeli, hangi araçların kullanılacağı önerilmelidir.
  4. Katılımcı süreç sonucunda somut, ölçülebilir sonuçları bulunan bir eylem planı oluşturulmalı, bu eylem planının izleme ve değerlendirme mekanizmaları tanımlanmalıdır.
Gündemdeki açılımın gerçek anlamda bir açılıma dönüşmesi için yöntemsel bir açılımın gerekliliği aşikardır. Bu yöntemsel açılım öncelikle bilim adamlarının ve uzmanların desteğiyle katılımcı bütünsel bir karar alma ve model oluşturma stratejisinin inşa edilmesini, bu inşa sürecine koşut olarak ortak akıl üretme yöntemlerinin en yaygın katılımla uygulanmasını gerektirmektedir. Önyargılarla bakıldığında bu tür bir destek almanın süreci yavaşlatacağı düşünülse de katılımcı yöntemlerin hakkıyla uygulamaya geçirilmesi en başta kamuoyunun süreci ötekileştirmesini engelleyecek, değerlendirilebilecek çıktıların ortaya çıkmasını sağlayacak ve sürecin gerçek anlamda bir açılıma dönüşmesinin önünü açacaktır. Herşeyden önce bu tür bir sürecin ve deneyimin yaşanması diyalog, uzlaşma, aidiyet, sahiplenme süreçlerinin gelişmesini sağlaması açılarından bile denemeye değer görünmektedir. Bu tür bir deneyin yöntemsel açıdan kurgulanması ise açılımın mimarlarının ortak aklı oluşturmak için destek almasını gerekli kılmaktadır. Aksi takdirde açılım saçılım ve kaçılım ile sonuçlanma riski ile karşı karşıya kalacaktır.

27 Mayıs 2012 Pazar

KENTİNİZİ ON GÜNDE İNCELTECEK MUCİZEVÎ DİYET


Son yıllarda fazla kilolarımız ekranların vazgeçilmezleri arasında girdi. On günde on kilo verdiren mucizevî diyetler, bitkisel formüller, kerameti kendinden menkul uzmanların tavsiyeleri, fazla kiloların bedenimizde yarattığı şekilsizlikleri düzelten yeni teknoloji ürünü ev spor aletleri magazin programlarının hatta haber bültenlerinin olmazsa olmazları arasında. Dahası, hala ne olduklarını tam olarak anlayamamış olsak da beden-kitle endeksi, detoks, Atkins diyeti, karbonhidrat, protein, kolesterol, glisemik indeks ve daha birçok teknik terim gündelik lisanımıza girdi. Sık sık aynada kendimize bakıp sabah kalkar kalkmaz perhize başlamaya karar veriyoruz.

Perhize başladıktan bir hafta sonra –biraz da kaçamakların etkisiyle– istenen sonuca ulaşılamayınca çevreden çeşitli tavsiyeler yağmaya başlıyor: “sen en iyisi bir kan tahlili yaptır, tiroit sorunu var sende!”, “çok hareketsizsin biraz spor yap!” ya da “bütün gün kumanda elinde televizyon başında oturmaktan popon düzleşti, çık biraz yürüyüş yap!”. Bunun üzerine dışarı çıkıp şöyle bir yürüyüş yapmaya karar veriyoruz. Ama o da ne? Kaldırım yarım metreye inmiş! İşyerinin yakınında bir spor salonu bulmaya karar veriyoruz. Ama öğreniyoruz ki en yakın spor salonuna gidebilmek için yine arabaya atlayıp bir sürü yol tepmek lazım. O iş de öğle arasında olmaz. Bu düşünceler içinde perhiz gevşiyor gevşiyor... Ta ki bir dahaki haber bültenine kadar.

Peki, acaba kendi obezitemizin tek sorumlusu biz miyiz? İçinde yaşadığımız kentin yapısının, yaşam biçiminin ve ritminin hiç mi etkisi yok? Aslında bu sorunun ilginç bir cevabı var. İçinde yaşadığımız kent şişmanlayıp obezleştikçe bizim de obezleşme olasılığımız artıyor!

Bu durumu anlamak için ortaçağ kentlerine doğru uzanmak lazım. Ortaçağ kentlerinde şişmanlar ya da obezler o kadar azınlıktaydı ki kadınlarda şişmanlık bir güzellik göstergesiydi. Rönesans dönemi kadın resimlerine bir bakmak bunu ispatlamaya yeter. Bunun temel sebeplerinden birisi refah düzeyinin modern toplumlardan düşük oluşu kadar kentlerin yaya ölçeğinde ve yayalara göre şekillenmesiydi. İnsanların kent içi yolculukları yayan ya da at sırtında gerçekleşirdi. Fiziksel aktivitenin de bugünkünün kat be kat üstünde olduğunu eklemeye gerek yok.

Ancak, ne olduysa sanayi devrimi sonrasında oldu. Kırdan kente milyonlarca insan akın etti. Kente yani gelenler fabrikalarda işçi oldu, kentler sadece yayan yürünemeyecek kadar büyümeye başladı. Demiryolu ve otomobil ortaya çıktı. Fabrikalardaki işçiler sefalet koşullarında yaşarken, kentin çeperindeki zenginler arasında şişmanlık yaygınlaşmaya başladı. Ama şişmanlaşmak onları işçilerin sefalet koşullarından kaynaklanan salgın hastalıklardan koruyamıyordu. Tifo, kolera, tifüs kol geziyordu. O günlerin bilim adamları hastalıkların temel kaynağının kitlelerin düzensiz bir kentte yığınlar halinde ve altyapıdan yoksun yaşamalarından kaynaklandığını tespit ettiler ve bunun sonucunda çağdaş şehircilik doğdu. 1950’lere gelindiğinde kentler büyüse de içindeki insanların açlıktan ölmeden ya da şişmanlıktan hareketsiz kalmadan insanca yaşayabilecekleri kentlerin nasıl planlanması gerektiğine ilişkin temel kurallar tespit edilmişti ve uygulanmaya çalışılıyordu. Örneğin mahalle ölçeğinde yürüme mesafesinde olmalıydı okullar, sağlık ve spor tesisleri.

Bu planlama yaklaşımları gelişmekte olan tüm ülkeler tarafından da ithal edildiler. Ancak bir sorun vardı. Yapılan planlar uygulanamıyordu. Rant hırsı, kattan kot, kottan yat, yattan tekrar kat elde etme hırsı çağdaş planlama yaklaşımlarını yerle bir ediyordu. Kent planları egemenlerin kentsel ranta el koymasının formalitesi ya da basit birer aracı halini almıştı.

Maalesef Türkiye’de de böyle oldu. Kentlerimiz cumhuriyet tarihi boyunca onlarca, yüzlerce kat büyüdüler. Çağdaş planlama, yani bir nevi dengeli beslenme programları, gerektiği gibi uygulanmadığından onlar büyüdükçe bizim de kilolarımızla başımız derde girdi.

Kentlerimizin şişmanlamasının ve obezleşmesinin birçok sebebi var. Bunlardan birincisine “bol pantolon sendromu” diyelim. Arazinin ucuz olduğu kente yakın köylerde birden banliyöler oluşmaya başlar. Çünkü kent merkezindeki dönüşüm orta ve üst gelir gruplarını kentin dışına doğru itmektedir. Aynı bol bir pantolon alıp sonra pantolon boşa gitmesin diye kilo almaya çalışan bir adam gibi, önce orta ve üst gelir gruplarının taşındıkları uzak bölgeye önce çok pahalı bir altyapı ve yol yatırımı yapılır. Zamanla aradaki boşluk dolmaya başlar. Bu arada eğer farkındalarsa kenti yönetenler bu gelişmeyi denetim altına almaya çalışırlar ama çoğu zaman çok geç kalınmıştır. Ankara’da Çayyolu, İncek gibi yerlerde olduğu gibi çağdaş planlama yapmanın ya imkânı kalmamıştır ya da yapılan planı uygulamak çok pahalı hale gelmiştir. Yeni oluşan mahallelerde oturanların işyerleri, gezdikleri tozdukları yerler, ihtiyaçlarını karşıladıkları yerler ve tanıdıklarının bir kısmı şehrin öteki taraflarında kaldığı için günlerinin önemli bir kısmını otomobillerinde direksiyon başında geçirmeye başlarlar ve akşam kendilerini haber bülteninde diyet haberi izlerken bulduklarında ertesi sabah perhize başlamaya karar verirler.

Bu arada şehrin öteki ucunda oturan düşük gelirliler de tamamen farklı bir sebepten şişmanlamaya başlarlar. Düşük gelirlilerin oturdukları yerin güzelleştirilmesi, planlanması, toplu taşım olanaklarının geliştirilmesi için gerekli kaynakları çoğu kentin obezleşen kısımlarına harcandığından çoğunlukla evden dışarı çıkamazlar. Gelirleri düşük olduğundan tek taraflı beslenerek – çoğunlukla evde yapılan ekmektir bu – şişmanlamaya ve obezleşmeye başlarlar.

Obez kentin denetimsiz ve plansız büyümesinde şekilsizlik ve dengesizlik de vardır. Kimi zaman haddinden fazla protein alan insanlar gibi ihtiyacın çok üstünde işyeri, sanayi tesisi ve alışveriş merkezi açılır. Fazla protein alan insanların gut hastalığına yakalanarak eklem rahtsızlıklarına uğraması gibi fazla protein alan kentlerin hareket olanakları kısıtlanır, ulaşım sistemleri yetersiz kalır, kavşaklar tıkanır. Bazen de gereğinden fazla karbonhidratla beslenen insanlar gibi şeker hastalığına yakalanma riski artan kentlerde. Kentlerin karbonhidratı konut alanlarıdır. İhtiyaç hesaplanmadan ihtiyacın çok üstünde konutla beslenir kentler. Evi ve parası olan şanslı bir azınlık yatırım olsun diye bir, iki, üç ev daha alırlar ama evleri kiralamakta zorlanırlar. Boş mahalleler oluşur. Fazla karbonhidrat bünyedeki yağ oranını arttırır ve kent gereksiz yere büyümeye devam eder. Fazla konut, fazla kilolara dönüşür. Zaman içinde hayalet yatakhane mahalleler oluşur kent olmayı bekleyen ama hiç olamayan. Şeker hastalığının zamanla dokuları harap etmesi gibi fazla karbonhidrat yani fazla konutla beslenen bir kentin de zamanla mahalleleri harap olma tehlikesi ile karşı karşıya kalır. O kentin sakinleri de her sabah yeniden perhize karar vermeye devam ederler.

İşin ilginci, kentinizi mucizevî bir diyetle on-yirmi yılda inceltmek, estetik bir görünüme kavuşturmak mümkün. On yıl fazla görülmesin, bir insanın sağlıklı zayıflaması bile bir yıl sürüyor. Nasıl mı? Sadece rant peşinde koşan siyaset trenini takip ederek değil bu işin uzmanlarını dinleyerek çağdaş şehircilik yaklaşımlarını uygulayarak. Sağlıklı zayıflamak için bir diyetisyen kontrolüne girmek gerekmiyor mu? Aynen öyle. Ancak bu şekilde kendimizin ve kentimizin sürekli obezleştiği bu kısır döngüyü kırabiliriz. Ama önce zayıflamaya yani çağdaş kent planlamasına ve şehirciliğe inanmak ve başlama gerek!

27 Nisan 2012 Cuma

BİR BAŞKENTİN (M)İMARI: GÖNÜL TANKUT



Ağabeyinin anlatımıyla; cılız saçları suratının her iki yanına itinayla yapıştırılmış mısır püskülü saçlı kız, karşısındaki perdeye yansıtılmış hışırtılı ve siyah beyaz dünyanın ardındaki resmi arıyor. Belki de ta o zamandan biliyor ki, sinema da kent de bir “kaçış”tır. Ankara o zaman insanlarının gözlerinde capcanlı bir gökkuşağı gibi de olsa bizler için oldukça saydam ve kılcal çatlaklarla dolu. Refüjler taşıt yollarından daha geniş, fidan irisi ağaçlar insanlardan daha kalabalık. Küçük kız bu kaçışın hesaplı bir geri dönüş olması için geleceği adım adım yürüyeceğinin pek de farkında değil. Ama yine de babasının Karpiç Restoranı adımlayan günleri ona kentler, tarih ve kültürün üzerine kurulacağı bir zemini inşa etme imkânını tanıyacak. Bundan onun henüz haberi yok.

Bazen, dönümlerce ay ışığına doğru uzanan bir bahçeden usul usul böğürtlen toplamaya benzeyen bir eğitim biçiminin ne işe yaradığını anlayan insan sayısının giderek azaldığı bir dünyada, ilk gençlik yıllarını farklı diller ve kültürler eşliğinde mekânın şiirini okumakla geçiren genç kızın, Ankara’nın geçirmekte olduğu evrimden tabi ki haberi oldu. Bir elektrikli testere ile böbrek ameliyatı yapmaya benzeyen operasyonlarla eski kentin bağrına “afili façalar” atılırken o mutlaka gördü bunları. Eğreti bir mekânda her tedavinin hastayı iyileştirmesinin mümkün olmadığını, belki kimi zaman çekilse de bir dişin, yerinin yıllarca sızladığını fark etti. Toplumun, kültürün, mekânın ve tabiatın, üzerinde elleri yanaklarında düşünen insanlarla anlam kazandığını, evren tarihinde pek bir anlamı olmasa da bu düşünen insanların etkisiyle taşa düşülmüş titrek bir imzayı dahi gelecek her insanoğlunun görmesi gerektiğini hissetti belki de. Sonuçta dünyayı değiştiren fikirlerdi ama fikirleri şekillendiren birazcık da olsa mekândı.

Sarı ve gür saçlarıyla etkileyici ve genç bir bilim insanıydı artık. Hem de öğrencilerin seyreltik yaşamlarının kuytu köşelerine bir miktar aşk ile konuk ettikleri cinsten. Eserlerini puan, unvan, kürsü ya da kendisinin bilmediği yerlerde ve hissedemediği vakitlerde adının birilerince anılması için değil, şen bir kahkahanın fark edilemeyen rayihasının ortaya salınması anında hissedilen belli belirsiz heyecan benzeri bir his uğruna yarattı. Antik Yunan’ı Amerikan Rüyasına rahatlıkla bitiştirebilecek kadar kuramsal, ama içinde yaşadığı evin nasıl restore edilebileceğinden habersiz adamın “sit” kavramına yabancılığını kavrayabilecek kadar hayatın içinden oldu. Bir olgunun gerçekliği ile o olguyu anlatmanın bir müddet sonra birbirinden ayrılmaz olduğu çizgi üzerindeydi artık. Bir vakit sonra öyle bir başlık attı ki eserlerinden birisine, Ankara’mı onu yazdı, o mu Ankara’yı yazdı anlaşılmaz oldu.

Son sınıfta “kritik” vermeye gelen yeşil kadife ceketli, mor pantolonlu, sarkan dudakların ve rimel tutmayan göz kapaklarının inadına hep ama hep tam makyajlı yaşlı kadın bu yazıyı yazan “o zamanların” delikanlısına hep “koca adam” dedi. Adlarını unutsa da yanından hiç ayrılmayan öğrencilerinin yüzlerini ya da lakaplarını hiç unutmadı. Gıyabında onu artık “Bir Başkentin İmarı” kitabının yazarı olarak tanıyorlardı. Ama gariptir, o kitap olmasaydı belki Ankaralılar bile Ankara’nın Cumhuriyetin ilanının hemen sonrasında nasıl yoktan var edildiğini, İstanbul artığı bürokrat ve asker bir elit ile Ankara’nın yerlilerinin bu süreci nasıl sürükleyip bugünlere getirdiklerini bilemeyeceklerdi. Ankara’nın idealleri ve hedefleriyle yoğrulmuş bir zihnin, mekâna şekil vermesi için eğitilen bir mimarın, gün gelip nasıl Ankara’yı insanların zihinlerinde de olsa yeniden kuracağını fark etmeyeceklerdi.

“Erkekler hep kadınların onları getirip bıraktığı yerden devam ederler hayata”. Pantolonlarıyla uyumlu çorap giymeyi, klozetin kapağını açık unutmamayı, zeytin çekirdeklerini masada bırakmamayı, çiçeklerin sadece birkaç günlüğüne de olsa birisinin masasındaki vazoda yaşaması gerektiğini… Buruşuk ama bir zamanlar pahalı bir kumaştan dikildiği ilk bakışta belli olan takım elbisesiyle başı önünde yere bakan bir memuru andıran Ankara, hayatına Gönül TANKUT’un onu getirip bıraktığı yerden devam edecek. Ben dâhil binlerce meslektaşım da…

25 Şubat 2012 Cumartesi

TAKSİM MEYDANI İÇİN BİR KAMUSAL ALAN REÇETESİ



Tarih boyunca meydanlar, kamusal nitelikleri belirginleştikçe içinde bulundukları kent için anlamlı mekânlar haline geldiler. Soyut bir kamusallıktansa işlevsel, görsel ve anlamsal bir somutlaşmayı fiziksel olarak görünür kılan meydanların, içlerinde yer aldıkları kentlerle birlikte var olarak kentlilerin zihin dünyasının yapısal unsurları haline geldikleri söylenebilir. Bir meydanın kamusal niteliği arttıkça o meydan kentteki çelişki ve çatışmaların görünür hale geldiği, karşılaşmaların meşrulaştığı bir “yer” kimliği kazanır. Bu anlamda kentlerin tarihi kadar meydanların tarihi, bir meydanın tarihsel süreçte hangi aşamalardan geçerek bir kamusal alana dönüştüğü, bu süreçte kent plancılarının, tasarımcıların ve kent yönetimlerinin hangi ölçütleri dikkate aldıkları, bu ölçütlerin meydanların kullanıcıları ile nasıl ilişkilendiği hem o meydan hem de o kent için önemli konu başlıklarına işaret etmektedir.


Yakın zamanda Taksim Meydanı özelinde başlayan ve Beyazıt ve Kadıköy Meydanlarına ilişkin olarak sürdürülen “meydan” tartışmasının kentli, kenti tasarlayan ve kenti yöneten üçlüsü adına anlamlı bir zeminde sürdürülebilmesi içinse kentlerimizdeki meydanların oluşumunun ve tasarlanmasının esas amacının bu alanları kamusal birer alana dönüştürmek olduğunun kabulü, bu kabulün gerçekleştirilmesi için de kent planlama ve tasarım disiplinlerinin biriktirdiklerine başvurmak gerekiyor. Ancak bu şekilde başta Taksim olmak üzere tüm meydanlarımızın kentlerimiz içerisinde anlamlı bir varoluşa erişebilmesi için temel bazı reçeteler üzerinde konuşmaya başlanılabilir. Böylesi bir reçeteyle bir medyanı ele almanın ana başlıkları belki şöyle özetlenebilir (1):



“Zamansal” olarak bir meydan geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ilişki ve sürekliliği fiziksel yapı, işlevsellik, mevsimsel ve gündelik döngüler temelinde ifade edebilmelidir. Altın çağ arayışına ya da bir dönemi öne çıkarmaya uğraşmamalıdır.


“Doğal” olarak bir meydanın peyzajı kendi başına bir değerdir ve akustik, atmosferik, gölgeleme ve yansıtma, görünüm, mikro klima, denetim/mahremiyet ve diğer birçok açılardan tarihsel süreklilikleri olmalıdır.


“Grafik” açıdan bir meydan imaj, şekil, renk ve işaretleriyle kendisine özgü bir ortam dili oluşturmalıdır.


“Mimari” açıdan meydanın fiziksel özelliklerini meydana getiren tüm unsurlar (binalar, yer kaplamaları, anıtlar vb.) meydanın tarihsel işlevini meydana getiren ana kavramsal çatıyla tutarlı olmalıdır.


“Mekânsal” boyutta, meydanı oluşturan kent parçaları, sınırlar, izler, nirengiler ve düğüm noktaları meydanın tarihsel anlamlar dağarcığını zedelemeyecek bir açıklık ve yalınlıkla ifade edilmeli, korunmalıdır.


“Psikolojik” olarak, meydan estetik, eğlence, eğitim, kaçış ve daha birçok deneyimin yaşandığı bir sahne niteliğindedir ve bu sahnede farklı deneyimlerin nasıl bir dengede var olacakları, bu dengenin kentsel algıyı nasıl dönüştüreceği dikkatle ele alınmalıdır.


“Fizyolojik” bakımdan, meydan görme, tatma, dokunma, duyma ve koklama duyularını belirgin anlam atıflarıyla uyaran bir kurguyu sunmalıdır.


 “Evrensel” düşünülünce bir meydan “herkesindir”. Her yaş gurubuna, engellilere, dezavantajlı toplum kesimlerine, tüm etnik ve dini guruplara açık bir niteliğe sahip olmalıdır.


“Sosyal” süreçte bir meydan kentsel bir atmosfere sahiptir. Festival, konser, protesto gibi planlı faaliyetlere, plansız karşılaşmalara, oturma, seyretme, yeme ve aylaklık etme gibi eylemlere mekân olma niteliğini taşımalıdır.


“Kültürel” boyutta bir meydanın “somut olmayan” bir kültürel sürekliliği olduğu söylenebilir. Her meydanın kendine özgü davranış biçimleri, şarkıları, edebiyatı ve deneyimleme yolları bulunur. Meydana müdahale bu yapıya da müdahaledir.


“Yeniden Canlandırma” bir meydanın tarihsel ihtiyacı olabilir. Meydanın farklı boyutlarını bir cerrah hassasiyeti ile ele alarak meydanı daha zengin bir deneyim mekânı, bir kamusal mekan haline getirmek uğraşı önemli bir kentsel faaliyettir.


“Dayanıklı ve Sürdürülebilir” bir meydan anlayışı tasarımın kalbinde yer almalıdır. Meydan karşılık veren ve sorumlu bir yaklaşımla değişen koşullara cevap verebilen, müdahaleler karşısında kendini yenileyebilen ve farklı kuşaklara eşit tepki verebilen bir yer olmalıdır.


Meydan bir “hisler” demetidir. Dünyaca ünlü kamusal mekânlar olarak meydanlar özgün ve çekici bir yer hissi yaratır. Bu his yer, zaman, keşif ve merak duygularını bükerek kentin olağan akışında bir farklılık yaratır.


“Katılımcılık”, hem tasarımda hem sahiplenmede anahtar unsurdur. Tasarım ihtiyaçlarının belirlenmesinde kullanıcının ortak aklının belirlenmesi, tasarım alternatiflerinin oluşturulup katılımcı bir süreçle olgunlaştırılmasında disiplinler arası yaklaşımın benimsenmesi bir meydanı kamusal alana dönüştürme potansiyeline sahip kendi başına yaşamsal bir kentsel faaliyettir.


Kamusal alan olarak meydanların “öykü”leri vardır. Bu öyküler meydanları üzerine inşa edildikleri kavramlarla birlikte anlamlı ve hatırlanır kılarlar. Meydanların düzenlenişi bu öyküleri tekrar ve yeniden anlatma yetisine sahiptir.


Taksim Meydanı başta olmak üzere kentlerimizdeki tüm meydanları her ne bahasına olursa olsun yayalaştırılması gereken tanımsız, bağlamsız boşluklar olarak tasarlamak yönündeki yüzeysel çabaların meydanları kamusal alan olmaktan uzaklaştıran yaklaşımlar olduğu görülmelidir. Uygulanan kentsel politikaların tüm hoyratlığına rağmen kentlerimizin hala öyküleri var. Bazılarında meydanların kamusal alana dönüşme potansiyeli de var. Ancak, bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi ve bir kamusal mekânlar armonisinin kentlerimizde bestelenebilmesi için öncelikle yukarıda sayılan farklı boyutların katılımcı ve disiplinler arası bir tartışmayla olgunlaştırıldığı bir tartışma ortamına ihtiyaç var. Bu tartışma ortamı olmaksızın en yeni ve gelişmiş teknolojiye dayalı malzemeleri kullanarak kentsel yüzeyler yaratmak mümkün görünüyor ama kamusal mekânlar olarak meydanlar oluşturmak zor!


1.      Ric Stephens (2011) http://www.stephensplanning.com/public_open_space.pdf 21/02/2012.



2 Kasım 2011 Çarşamba

KENTLERİMİZ NASIL DÖNÜŞTÜRÜLECEK: YENİ BİR TALAN DALGASI MI YARATICI YIKIM MI?

Yrd. Doç. Dr. SavaŞ Zafer Şahin, Y. Şehir Plancısı, Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi

“…eğer bir mimar bir ev yapar ve bu ev sağlam olmadığı
için yıkılır da sahibi ölürse, o mimar ölümü hak eder.”

Hammurabi Kanunlarından, M.Ö. İki binler

Van depremi, son otuz yıldır yürürlükte olan şehircilik ve yapı sistematiğimize olan zemini çürük güven duygumuzu, vurdumduymazlıktan inşa edilmiş fani sığınaklarımızı yerle bir etti. Kentlerimizi planlama ve inşa şeklimizin, afetler karşısındaki toplumsal işbölümümüzün derinlemesine sorgulandığı bugünlerde hükümet, tüm kentlerimizin bir yıkma-yapma ve dönüşüm sürecine tabi tutulacağını, bunun gerekirse siyasi ikbal bahasına gerçekleştirileceğini ilan etti. Birkaç ay içerisinde, depreme dayanıksız binaların yıkımı ve yeniden yapımını örgütleyecek, kaynağını sağlayacak ve yapı sistematiğini yeniden düzenleyecek bir mevzuat değişikliği paketinin Meclise sevk edileceği rivayetler arasında. Modernist söylemin dağarcığından bakılırsa bir tür yeni “yaratıcı yıkımın” eşiğinde olduğumuzu düşünebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti tarihini kentsel rant ile siyasal mobilizasyon süreci arasındaki ilişki üzerinden ele almak bunun ilk olmadığını, başlangıçta yaratıcı yıkım söylemiyle başlayan böylesi süreçlerin çoğunlukla kitlesel talan hareketleri ile sonuçlanabildiğini göstermektedir. Kentsel ranttan kimin pay alacağının belirlediği yeniden bölüşüm stratejisiyle şekillenen siyasi örgütlenmelerin, iktidara gelmek için uyguladıkları popülist politikalar, bir yandan üretim değil kentsel rant odaklı bir iktisadi modeli körüklerken bir yandan da Türk siyasi yaşamının ana hatlarını belirlemiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda, çok partili yaşama geçişten hemen sonra, Turgut Özal’lı yıllarda ve 1999 depremi sonrasında bu tür süreçlerin izlerini sürmek mümkün görünmektedir.

Daha cumhuriyetin kuruluş yıllarında Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı eski İzmit Mebusu İsmail Ziya Bey ve Amerikan kökenli “Osmanlı-Amerikan Developman Şirketi” gibi aktörlerin yeni Başkent Ankara’nın imar ve inşası için imtiyaz sahibi bir şirketin kurulmasını, bu şirketin finansmanının da altyapı ihaleleri ve arazi değeri artışlarıyla karşılanmasını önermeleri gibi girişimler kamuoyunun cumhuriyetin kuruluşunda kentlerin yaratıcı yıkımından elde edilecek değer artışları konusundan haberdar olduğunu göstermektedir. Nitekim Ankara’nın başkent ilan edilişinden çok partili yaşamın başlamasına kadar geçen sürede, Ankara Kentinde önce planlı olarak başlayıp daha sonra giderek parçacılaşan yaklaşımlarla bu değer artışının başta cumhuriyetçi kadrolar olmak üzere belirli kesimlerin sermaye birikimi oluşturması için kullanıldığı görülmektedir. Ankara deneyimi kısa sürede tüm Anadolu kentlerine yayılmış, ulus-yaratmanın azmi yaratıcı yıkımın küllerinden doğan kentsel ranta dayalı bir sürece dönüşmüştür.

Çok partili yaşama geçişle birlikte kentlerde yürütülen yaratıcı yıkımın doğal dinamikleri değil araçları değişmiştir. Anadolu’da cumhuriyetin oluşturduğu altyapı üzerinde filizlenen tarım ve ticaret sermayesi ile bu unsurların siyasal karşılığı olan Demokrat Parti iktidarı kentlerde otoriter müdahalelere dayalı bir yaratıcı yıkım sürecini gündeme getirmiştir. Bu süreç Başbakan Adnan Menderes’in karizmasının bir uzantısı olarak gerçekleştirilen 1956 İstanbul imar operasyonlarında görünür hale gelirken, işlek caddelerin kenarında ve kent merkezlerinde hâkim yapı tarzı olan çok katlı apartmanların yapımı ile simgeleşmiştir. Demokrat Parti ile başlayan ve 1980’lere kadar devam eden bu süreçte Türkiye kentleri apartmanlardan oluşan yoğun bir kentsel dokuyla ve gecekondu mahalleleriyle çevrelenmiştir. 1950’ler ve 1980’ler arasındaki bu dönemde siyasal mobilizasyon stratejilerinin temelinde kollamacı ve himayeci ilişkilerin yer alması sürecin siyasal örgütlenme boyutunu inşa etmiştir.

24 Ocak kararlarıyla başlayan ve Turgut Özal’ın neo-liberal politikalarıyla devam eden, Adapazarı Depremi ile noktalandığını varsayabileceğimiz süreç ise kırdan kente göçün simgesel yapı formu “gecekondu” üzerinden yürütülen bir yeniden bölüşüm mekanizmasını harekete geçirmiştir. İmar planlama ve yapı denetiminin tüm unsurlarıyla imar aflarına ilişkin yetkilerin belediyelere devredildiği bu dönemde cumhuriyet tarihinin en kapsamlı yaratıcı yıkım süreci yap-satçılar eliyle gerçekleşmiş, ıslah imar planları adı verilen çağdaş şehircilikten uzak, düşük kentsel mekân standartlarına sahip yaklaşımla gecekondu mahalleleri apartmanlara dönüşmüştür. Türk siyasi yaşamında genellikle göz ardı edilen bu dönüşümün aktörlerinin sosyolojik dönüşümü ve muhafazakârlaşarak siyasal yapıya eklemlenme biçimleri hala tam olarak aydınlatılamamışsa da bugünün iktidar yapısının bu süreçle şekillendiği inkâr edilemez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Adapazarı depreminin bir anlamda 1999 tarihine kadar kentsel rant – siyaset – yapılaşma düzenini derinden sorgulamaya açması ise sistemin kendini yenilemesi yerine iktidarın el değiştirmesini getirmiştir. Geçen on yılı aşkın sürede yapı denetiminde ve inşaat süreçlerinde kısmi iyileştirmeler sağlanmışsa da afet ve kriz yönetiminde, kent planlamasında bütünsel ve sistematik bir yapı değişikliğine gidilememiştir. Kentlerde biriken rantın gecekondu mahallelerinin ve kent çeperindeki boş arazilerin küresel sermaye ile ilişkili orta ve büyük ölçekli sermaye gurupları tarafından yürütülen dönüşüm projeleri aracılığıyla yeniden bölüştürüldüğü bu dönemde geçmiş dönemlerin talanının tortularını taşıyan yapı stokuna yapısal ve bütünsel müdahalelerde bulunulmamıştır. Önümüzdeki dönemde de bu durumun düzeltilebilmesi için otoriter çıkışlardan çok yaratıcı estetikle katılımcı süreçleri bir araya getirerek kentleri birer kentsel rant mekanizması olarak değil yaşama mekânı olarak dönüştürecek yenilikçi yaklaşımlara ihtiyacımız var. Aksi takdirde gerçek dönüşümü ihmal eden yeni bir talan dalgasıyla karşı karşıya kalabiliriz.

17 Ekim 2011 Pazartesi

"CENNET"


Birinci Âdem

Ormandaydı. Zıplayarak ufuk çizgisine doğru ilerleyen ceylanı izliyordu. Toynakları yere her dokunduğunda toprağın bir uzvu haline gelen, havadayken göğe ait, kuşlara kardeş gibi görünen bu canlının ürkek bakışlarını yakaladı bir an. İri, güzel gözlerden yansıyan, elektromanyetik tayfın sınırlı aralığının ötesine çevirdi bakışlarını. Bir anda tüm ağaçların, otların, havanın, böceklerin, gözle görünmeyenlerin, uzaktaki yıldızların, güneşin, kayaların, bulutların, yaprakların, dağların, nehrin, kurbağaların ve saymaya ömürler yetmeyecek başka her şeyin şarkısını bir anda duymaya, renklerini bir arada görmeye başladı. Görüp duydukları, içindeki tüm hislerin, duyguların dünyasında sonu olmayan bir şelaleye dökülmeye başladı. Orada kardeşlerini gördü. Kaybettiği annesi, eşi, çocukları ona el sallıyorlardı.

Onun için henüz kendinden çıkan ses, ya da düşüncelerin şekli yoktu. Şeyler hep birlikte var ya da yoktular. Evrendeki canlıların içindeki duygulardan, kardeşlerinin bakışlarının toprağın dokunuşundan, düşüncelerinin rüzgârdan bir farkı yoktu. İster âlem olur bakardı kendine, ister kendi olur bakardı âleme. Odaklanmış, sınırlanmış, eksilmiş, şekillenmiş şeylerle ilgilenmezdi. Ya hep ya hiçti.

Mağarasına doğru yürüdü. Halsizdi. Yolda çiçeklerle bakıştı. Köklerle yüzleşti. Yürüyenin kendi mi olduğu, âlemin mi yer değiştirdiği konusunda küçük bir kararsızlık geçirdi. Kararsızlığı mağarasının girişini saran sarmaşığın kıvrımlarında kayboldu. İçeri girdi. Uzun bir zamandır yalnız olduğu gerçeğini hatırladı. Onun gibilerin sonuncusuydu. Üç kış önce gelen salgında eşini ve çocuklarını kaybetmişti. Mağaranın derinliklerine doğru yürüdü. Diplerde bir yerde, geceleri gökyüzünü görebildiği doğal bir baca vardı. Isınmak için ateşini bu bacanın altında yakar, ateş sönünce küllerin üzerine yatıp delikten sızan yıldız ışığını seyrederdi.

Bu kez ateş yakmadan yattı bacanın altına. Gözlerini göğün derinliklerine dikti. Yıldızları ayıkladı görüşünden. Karanlığın dibini görmeye çalıştı. Karanlığın ve siyahın da tonları olduğunu, daha derinlere baktıkça daha koyu bir siyahın onu beklediğini, siyah koyulaştıkça tanıdık bir şeylere rastlayabileceğini hissetti. Uzaklarda bir yerlerde dipsiz bir kuyu gördü sanki bir an. Her şeyi yutan, bakışlarını bile kendine çeken bir karanlık. Bıraktı kendini, bakışlarının yutulmasına izin verdi. İçerilere sızdıkça varlığın giderek birleştiğini, tekleştiğini hissetti. Varlık büzüşmeye başladı. Küçüldü, tek bir noktaya dürülmeye başladı. Yok olmadan önce tek bir taneye dönüştü. O tek taneye verdi dikkatini. Nabız gibi atmaya başladı tane. Bir var olup bir yok oluyordu. Yok olduğu anlarda ortalığı kaplayan göz alıcı parlaklıkta kaybettiklerini gördü bir bir. Annesi, eşi, çocukları, kabilesinin tüm büyükleri. Yanıp sönen meşaleler gibiydiler.

Heyecan bakışlarından bedenine geri aktı. Karıncalanan zihninde yanıp sönen yıldızlar yankılanıyordu. Yankılar birbirine karıştı, dipsiz kuyularda uzaklaşan sesler gibi boğazına indi. Gırtlağında bir hareketlenme oldu. Görünmeyen bir ateşlenme gergin bir titreşime dönüştü. Var-yok ikilemi ses oldu: …adhrr…emhh…adhh…emh…adh…em…adh…em…adh… Yerinden fırladı. Yerden kaptığı bir volkan camını ay ışığının aydınlattığı mağara duvarının bazalt yüzeyine vurmaya başladı. Saatlerce devam ettikten sonra ellerinin parçalanıp kan içinde kaldığını ılık kayganlık hissinden anladı. Durduğunda, duvarda noktalardan oluşan sonsuz bir desen vardı. Volkan camı elinden yere doğru yolculuğuna başladığında son nefesini verdi, dizlerinin üzerinde zihin dünyasının sonsuzluğuna karıştı.

İkinci Âdem

Mağaranın duvarındaki sayısız noktayı inceliyordu. Yalnızdı… Ama, bütün insanlığın gözleri onunlaydı. Gözlüğündeki kamera bağlantısı ile gezegendeki tüm internet araştırma bulutları ve sosyal paylaşım ağları onun anlattıklarını yayınlıyordu. Yaklaşık dokuz milyar insan, Kafkaslardaki bir mağaradan yayın yapan bu genç antropologu merakla izliyordu.

İki binli yılların başlarında, İsviçre’de bulunan ilk CERN’de, evrenin ilk anlarını aydınlatacak ve birleşik alanlar kuramını doğrulayacak deneylere başlandığında, aranan hadron adlı atom altı parçacığının gizemini çözecek anahtarın yıllar sonra bir neanderthal adamının başucunda bulunacağı kimin aklına gelirdi ki?

İlk CERN’deki deneylerin büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanması üzerine, 2025’te ikinci CERN Alplerin altında, 2050’de de ilkinin tam on katı büyüklüğündeki üçüncü CERN Orta Asya’da, Taklamakan çölünün ortasına kurulmuştu. Parçacık hızlandırıcılar büyüdükçe harcanan para artıyor, hadron parçacığının bulunmasına ilişkin umutlar ve sabır tükeniyordu. Bulunan yeni ve sayısız atom altı parçacık arasında hadron yoktu. Sanki, “tanrı parçacığı” da denilen hadron kendisini, tanrının kendisini evrene saklaması gibi atom altının karanlık dehlizlerine saklamıştı.

Sonunda sorunun parçacık hızlandırıcılarında değil de doğrulanmaya çalışılan kuramda olduğuna karar verildi. Dünyanın önde gelen kuantum fizikçileri bir araya getirildi. Çalışmalarının tüm dünyadaki diğer fizikçiler tarafından anlık olarak görülmesi ve doğrulanabilmesi için bir internet bulutu oluşturuldu. İnsanlık tarihinin bu en kapsamlı ve kalabalık kuramsal çalışmasının hadronu ortaya çıkaracağı umut ediliyordu.

Çalışmanın ilk yılında beklenen kuramsal gelişme sağlanamadı. Bunun üzerine ikinci yıl, çalışma gurubu internetteki sanal çalışma bulutlarının tümünü kapsayacak şekilde genişletildi. Çalışma gurubunun genişletilmesinden sonra geçen üçüncü ayın ilk günü ilginç bir gelişme oldu. Kafkaslarda neanderthal izlerini araştıran genç bir antropologun bir mağarada bulduğu resimdeki garip bir dizinin sıralanışı, hadron parçacığı kuramındaki kayıp parçayı işaret etmeye başladı. Önceleri bu garip gelişme bir tesadüf olarak görüldü. Ama gün geçtikçe artan sayıda fizikçi sonuçları doğrulamaya başlayınca durum ciddiyet kazandı. Tüm çalışma bulutunun kritik eşiği olan yüzde kırk üçü bu ilişkiyi doğrulayınca hemen bu genç antropologla, yani Âdem’le iletişime geçildi.

Bu olaydan beri omuzlarında inanılmaz bir yük hisseden Âdem, gecesini gündüzüne karıştırarak çalışmaya devam etmişti. Ama ortada bir sorun vardı. Ünlü matematikçi Fibonacci’nin serilerine uyan duvardaki izlerin sadece ilk dört satırı hadron formüllerini doğruluyordu. Kendisinden duvardaki izleri inceleyerek formülleri doğrulayacak yeni bulgular araması istenmişti. Duvardaki deliklerin derinliğini, açısını, birbirlerinden uzaklığını ölçtüğü ve kaydettiği ilk günlerde kendisini sadece araştırma bulutunun temsilcileri izliyordu. Ama, ilerleyen günlerde tüm sosyal paylaşım ağları gösteriye katılmıştı. Araştırma gurubunun yetkilileri ondan araştırmalarını sözlü olarak da anlatmasını isteyince araştırma bir magazin sürecine dönüşmüştü. Din adamları, felsefeciler, medyumlar, öğrenciler ve milyarlarca insan sonucunun ne olduğunu anlamayacağını bilseler de bu monoton gösteriyi izlemeye başlamışlardı.

Kendisini bu anlamsız gösterinin soytarısı gibi hissetmeye başlayan Âdem, artık sıkılmaya başlamıştı. Ailesini yeni ortaya çıkan X-17 virüsü salgınında kaybettikten sonra insanlardan kaçmak için sığındığı araştırması, insanlığın kaderini etkileyecek bir gösteriye dönüşmüştü. Oysaki onun tek istediği yalnız bırakılmak, amaçsızca da olsa biraz kendisine benzettiği mağaradaki neanderthal adamının sessizliğini anlamaktı.

Bir anda karar verdi. Tüm çevrimiçi ve uydu bağlantılarını kesti. Gözlüğünü çıkardı. Sekiz metrelik granit kütlesinin altında uydu algılayıcıların da onu bulamayacağını düşündü. Kendini, yalnızlığın verdiği huzurun kollarına bıraktı. Mağaranın içlerine doğru yürüdü. İlerlerde bir yerlerdeki bacanın altında durup öğle vakti tam tepeye ulaşan güneşe baktı ellerini siper ederek.

Bir müddet güneşin parlaklığının onu kör etmesine izin verdi. Bakışlarını tekrar mağaranın karanlığına çevirdiğinde zifiri bir karanlığın nasıl da gözbebeklerinde patladığına şaşırdı. Yerdeki çukura oturdu. Serindi… Orada ne kadar oturduğunu unuttu. Bir süre sonra güneşin ışınları olgunlaşan meyvelerin büktüğü dallar gibi eğilerek girmeye başladı içeri. Derken inanılmaz bir şey oldu. Güneş ışınları yavaş yavaş duvardaki izlere doğru yaklaştı. En kenardaki izlerden başlayarak aydınlatmaya başladı. Işınların açısı izlerin vuruş yönüyle birleşerek iki boyutlu desene üçüncü bir boyut katıyordu. Sanki duvarda merakla tetiklenmiş bir kabarcık oluşuyordu. Yere yayılmış sönük bir balonun usulca şişmesi gibi küresel bir form ortaya çıktı. Duvardaki izlerin meydana getirdiği diziler küresel olarak yerleştirilmiş dairesel düzlemlerde tamamlanmaya başladı. Bir anda yeni Fibonacci serisi oluştu. Hadrona çıkacak yol bulunmuştu. Heyecanla koşarak mağaranın dışına çıktı. Gözlüğünü takıp çevrimiçi oldu ve haykırdı: buldum!...

Üçüncü Âdem

Solucan deliğinden, on bir boyutlu gerçekliğin baş döndüren atmosferinden çıkıp gerçek uzay-zamana dönmek Âdem için bu kez de pek kolay olmadı. Önce zamanın aktığı duygusuna kendisini alıştırması gerekti. Sonra kolektif varlığını oluşturan tüm bireylerin varlıklarının birer birer ama bir anda geri dönmesinin yarattığı şokla sarsıldı. Tam olarak kendisine geldiğinde, fiziksel bedeni olarak adlandırdığı, kozalar içindeki insanlar ve makineden oluşan bedenini her ayrıntısına, her noktasına kadar hissetti. Vakit kaybetmeden kolektif varlığını oluşturan bireylerden yaşamını kaybedenleri saygı ile uzay-zamana bıraktı. Solucan deliği yolculuğunun makinede oluşturduğu hasarları, atom altı belirsizlik düzeyinden başlayarak kuark-bot ve nano-botlarıyla tamire başladı.

Solucan deliklerinde geçen dünya zamanıyla yetmiş sekiz nokta iki saniye, gerçekte on yedi milyar ışık yılı bir süredir yolculuk ediyordu. Uzay zaman’ın süpernovalar ve galaktik boyuttaki kara delikler tarafından bükülen yapısı sebebiyle yüzlerce kez solucan deliklerine girip çıkmıştı. Sinir ağı bilgisayarlarının hesaplarına göre uzay-zamanı kestirmeden geçen ve solucan deliği olarak adlandırılan yollara birkaç kez daha girip çıkması gerekiyordu. Sonra yolculuğu bitecekti. Evrenin doğuşunda…

Âdem, insanlığın en büyük, en karmaşık, en gelişmiş ve en son projesiydi. İsa’dan sonra onuncu bin yılda, insanoğlunun yüzlerce galaksiye yerleştiği bir zamanda alınan korkunç bir haberin ürünüydü. Evrenin görülmeyen dokusu olarak adlandırılan karanlık maddenin miktarı tam olarak tespit edilmişti. Elde edilen verilere göre, evren ölüyordu. Uzayın genişleme hızı yavaşlamaya başlamıştı. Galaksiler arası zaman ölçümüne göre üç insan kuşağı sonra evren kendi üzerine çökecekti. Yok olmak üzere olan bir evrenden insanlığın kaçış projesiydi Âdem.

Âdem, aslında tüm galaksilere yayılmış yaklaşık yüz milyar insanın bedeni ve zihni ile bugüne kadar yapılmış en gelişmiş uzay aracının bir karışımıydı. İnsan zihinlerinin psişik titreşimi ile makinenin elektromanyetik titreşiminin eşleştirilmesi ile birlikte ortaya çıkan bir kişilikti. Hem tek bir insan gibi düşünen, hem de herkes olan bir varlıktı. İnsanlıktı, insanlığın son umuduydu.

Çöken bir evrende tek kaçış yolu olan evrenin doğum noktasına doğru yolculuk ediyordu. İlginç olan, bu yolculuğun gidilecek olan en uzak noktada Âdemi evrenin doğum anına götürecek olmasıydı. Kendi üzerine çökerek insanlığa ihanet eden evren, varlığıyla insanlığa çıkış yolunu göstermişti. Sürekli olarak genişleyen ve tek sabiti ışık hızı olan evrende ışıktan hızlı gidilebilirse, hem zamanda hem de mekânda yolculuk mümkündü. Işık hızının bir kaplumbağa kadar ağır kaldığı bu yolculukta Âdem ışık hızının milyarlarca katı hızla hareket edebileceği solucan deliklerini kullanıyordu. Hedef evrenin doğum anıydı. Eğer büyük patlamadan önce hadron parçacığının yani atom altının oluşumundan önce evrenin doğum noktasına ulaşılabilirse, oradan paralel bir evrene kaçış mümkün olabilecek ve bütün insanlık için yeni bir yaşam başlayabilecekti.

Ancak, yolculuk sorunlarla doluydu. Devasa bir makineyle solucan deliklerine her giriş çıkışta yüz binlerce insan ölüyor, makine hasar görüyordu. Ölen insanların bedenleri uzaya bırakılıyor, bilinçleri kolektif bilince katılıyor, anıları kaydediliyordu. Her şey, her kayıp, insanlığın yani Âdem’in kurtuluşu içindi.

Solucan deliğine son giriş için bütün hazırlıklar tamamlandı. Karşıt-madde iticileri çalıştırıldı. Zaman, mekân, makine, insanlık tekrar anlamını kaybetti. Uyku, ölüm, yok oluş ve var oluş birbirine karıştı.

Solucan deliğinden çıkışta farklı bir şeyler vardı. Daha doğrusu yoktu. Evren henüz doğmamış olduğu için var olan tek şey Âdem’di. Yani evrenin kendisi Âdem’di. Zaman çizgisi henüz başlamamış olduğundan ne kadar süreceği belli olmayan bir bekleyiş başladı. Dışarıda zaman olmadığı açıktı. Ama Âdem kendi zaman çizgisini beraberinde getirdiğinden kendi zamanı akmaya devam ediyordu. Belki binlerce, belki milyonlarca yıl geçti. İnsan bedenleri tükenmeye, makineler eskimeye başladı. Bir sorun vardı. Evren bir türlü doğmuyordu.

İnsanlığın kolektif bilinci ve bilgi bankaları çalışmaya başladı. Tüm olasılıklar ve insanlığın tüm birikimi değerlendirildi. Araştırmada binlerce yıl önceden, insanlığın doğum yeri olan dünyadan bir umut ışığı belirdi. Kayıtlara göre insanlığa galaksilerin yolunu açan keşif bu çıkmazı sonlandırabilirdi. Hadron parçacığının bulunmasını sağlayan, dünyadaki bir mağaradaki şekillerin oluşturduğu sayı dizisiydi umudun kaynağı. Belli bir sayı dizisinin işaret ettiği frekansta titreşim yaratılabilirse evren doğabilirdi.

Ama evrenin doğabilmesi için Âdem’in ölmesi gerekiyordu. Gereken frekanstaki titreşimin yeterli enerjiyle oluşturulabilmesi için Âdem’in karşıt madde motorlarının kendi kendini imha etmesi ve bir çekim odağı oluşturması şarttı. Ancak, bu çekim odağının ne olduğu, Âdem’e ne yapacağı, evrenin doğup doğmayacağı ve binlerce soru yanıtsızdı. Sonuçta, insanlığın kolektif bilinci, insan olmanın gerektirdiği şeyi yaptı, merak etti ve risk aldı.

Motorlar yavaş yavaş aşırı yüklenmeye başladı. Kalan son karşıt madde kırıntıları tükenirken yokluğun ortasında bir girdap oluştu. Girdap Âdem’i içine çekiyordu. İçerlerde bir yerlerde zayıf bir enerji ile birlikte kıpırdanma başladı sonra. Ölçülebilir atom altı parçacıkların oluşumundan önceki enerji düzeyleri yani evrenin şafağı belirdi. Çekim büyüdükçe Âdem parçalanmaya ve bükülmeye başladı. Yokluğun ortasında varlık ortaya çıkarken Âdem yokluğu son bir kez tattı. Âdem’in yanında taşıdığı zaman ve mekân ortadan kalkarken evrenin doğuşuyla birlikte yeni bir zaman ve mekân ortaya çıkmaya başladı.


Ama bu bir son değildi. Âdem solucan deliğinden çıkıştaki hali bir kez daha yaşadı. Zaman akmaya, mekân durmaya başladı. Ama bir gariplik vardı. Her şey şekilsiz ve sınırsızdı. Kavramlar, şekiller yoktu. Her şey bir ve bütündü. Kendisi de o bütüne dâhil önemsiz bir bireydi ve dünyadaki bir ormanda, önemsiz bir ayrıntıydı artık.

Geçmiş, yüz milyar sinir hücresinden oluşan zihninden bir anda siliniverdi. Bir bedeni olduğunun ve ormanın ortasında çömelmiş beklediğinin farkına vardı. Birden biraz ilerideki ağaçların ortasında bir kıpırtı duydu. Dikkatle o yöne bakmaya başladı. Orada karşısında duruyordu. Zıplayarak ufka yönelmeye hazırlanan bir ceylan…