Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

neo-liberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
neo-liberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2017 Salı

KADİR ABİ VE MELİH BAŞGAN GİDİNCE KENTİN PATRONU DEĞİŞİR Mİ?


Bugünlerde 15 Temmuz darbesi sonrasının belki de en heyecanlı görevden ayrılma süreçlerine tanık oluyoruz. Ardı ardına yerel seçim süreçlerinden yıpranmak bir yana bilakis hep bir şekilde olarını arttırarak çıkan Türkiye’nin en büyük iki şehrinin belediye başkanları için bir yıldır konuşulan kaçınılmaz son gerçeğe dönüşmek üzere. Önce Kadir Topbaş, siyasetteki lakabıyla “Kadir Abi”, siyaseten yalnızlaştırıldığı bir sürecin sonunda sebebini kendisinin dahi anlatamadığı bir “adam yerine konmama” durumu sonucunda istifasını bildirdi. Nispeten naif ve beyefendi bir portre çizmeye çalışan, ancak çoğunlukla Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmasının ancak gölgesi olabilme vasfıyla tutunabilen, bu ezikliğini de ara sıra yapmaya çalıştığı “mimarca” çıkışlarla örtmeye çalışan Kadir Abi’nin bu tür bir görevden alma süreci karşısından direnebilmesi pek de mümkün olmadı gibi görünüyor. Kendisinin yabancı mimarlara proje tasarlatırken “her kumaşı her terzi dikemez” lafı, Haliç’e boynuz, Kabataş’a martı şeklinde imgelenmiş projelerde ısrarı ve Gezi sonrasında ağzının içinde geveleyerek de olsa “bundan sonra projeyi halka danışacağız” şeklindeki açıklamalarını bu minvalde ele almak mümkün.

Kadir Abi’den sonra şimdilerde de Melih Gökçek, nam-ı diğer “Melih Başgan”ın zorda olduğu kulislerden sızmaya başladı. Kendisine Türkiye’nin en uzun süre belediye başkanlığı yapan adamı unvanını kazandıran kitleden hiçbir ses çıkmaması bir yana, kendisinden hazzetmeyenlerde bile Melih Başgan’dan sonra ne olacağı konusunda sevinçle karışık bir tedirginlik göründüğünü sezmemek elde değil. Öyle ya; tüm siyasi dönüşümlere, parti kapatmalara, aday gösterilmeme tehlikelerine rağmen bir şekilde ayakta kalmayı başaran, belediye başkanlığı ve tercihleri tartışmalı olsa da güncel siyaset açısından başarılı sayılabilecek bir belediye başkanının bu kadar kolay gözden çıkarılması sonrası dönemde olabilecekler açısından da soru işaretleri oluşturmuyor değil. Gerçi henüz Melih Başgan görevden ayrılmış değil. Kendisi ile ilgili sürecin nereye varacağını izleyip göreceğiz. Belki kendisi bu virajı da almayı başaracaktır. Ancak, önemli olan bir başka meseleyi burada vurgulamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Onlarca yıl, yerelleşme, yerel yönetimlerin özerkliği, yerel siyasetin önemi gibi konuları tartıştıktan sonra, Türkiye’nin en büyük iki şehrinin belediye başkanının, öyle ya da böyle milyonlarca seçmenin oy verdiği iki siyasetçinin bu kadar kolayca gözden çıkarılması, hele hele bunun hukuk devletinin gerektirdiği bir sorgulama süreci ile değil, lider tercihi ile olması başka türlü bir tehdit. Belediye başkanlarının hangi koşullarda görevden alınacağı ilgili kanunlarda ifade ediliyor. Eğer bu tür görevi ihmal ya da suiistimaller var ise hukukun işletilmesi gerekmez mi? Eğer böyle durumların olmadığına inanılıyorsa da bu adamlar neden gitti diye sormazlar mı? En azından bu soruları sorarak başlamak bizi daha anlamlı bir tartışmaya götürme potansiyeli taşıyor. Diğer türlü, “tüh gitti, böyle iyiydik” diyenlerle “yaşasın gitti, gitmesine de bundan sonra ne olacak” diyenlerle birlikte Türkiye’nin kentleri açısından anlamlı dersler çıkarmak çok güç olacak.

Bu tür bir değerlendirmeyi yaparken, öncelikle belediye başkanlığı kavramının ve belediye başkanı figürünün siyasal ve toplumsal dönüşümünü ele almakta gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, bir şekilde karizması ve farklı kişiliği ile öne çıkan belediye başkanları, dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi hep vardı aslında. Ankara’nın mimar başkanı Vedat Dalokay’ı, İstanbul’un Lütfi Kırdar’ını, Konya’nın Halil Ürün’ünü, Kayseri’nin Osman Kavuncu’sunu, İzmir’in Ahmet Piriştina’sını, Fatsa’nın Fikri Sönmez’ini ve daha nicesini bu bağlamda hatırlayabiliriz. Ancak, her biri kendisine göre belediye başkanlığı yaptığı kentteki sorunlara çözüm bulmaya çalışan, kimi zaman tercihleri ve kişilikleri başkanlık yaptıkları kentin önüne geçen bu başkanlar ile 1980’ler sonrası neo-liberal dönemin belediye başkanlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. 1980 öncesi dönemde çoğu zaman merkezi yönetimin ağır vesayeti altında, çoğunlukla günümüzün hareket alanı ve çalışma koşullarından ve çoğu zaman yeterli kaynaktan yoksun olarak kendi kamu çalışanları ile hizmet vermeye çalışan, bu sebeple de çoğu zaman düşük maliyetli kendine göre farklı yeniliklerle sorunlarla baş etmeye çalışan belediye başkanı darbe sonrası dönemin koşulları altında yerini bambaşka bir figüre bıraktı. Siyaset bilimi literatüründe ortaya çıkan bu yeni figüre “yerel dukalık”, “yerel derebeylik”, “seçilmiş krallar” gibi isimler takıldı. Ancak, ne yazık ki çoğu zaman bu yeni belediye başkanı türünün ve örneklerinin ayrıntılı tahlilleri yapılamadı. Oysaki herkes sezgisel de olsa bu yeni belediye başkanı türünün Türk siyasetinin geleceğinde oynayacağı rolün bir şekilde farkındaydı. Ülkede iktidarı ele geçirmenin yolu önce büyükşehirlerde iktidara gelmekti. Çünkü yavaş da olsa, toplumsal yapının kentleşmeye koşut olarak siyasal süreçleri de dönüştürdüğü görülmekteydi.

1980 sonrası dönemde, 1990’ların başına kadar belli bir ölçüde bu yeni belediye başkanı türünün kuluçka döneminin yaşandığı söylenebilir. Turgut Özal’ın başlattığı yerelleşme ve yetkilerin belediyelere devri dönüşümü ve büyükşehir belediyelerinin kurulması sonrasında büyükşehirlerde kısmen merkezi hükümet tarafından da desteklenen çok büyük altyapı projeleri başlatıldı. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerin trafik, su, hava kirliliği, kanalizasyon, konut gibi sorunlarının aşılması için bu aşamada göreve gelen belediye başkanlarının en azından 1990’ların başına kadar çok fazla öne çıkmadığı ve daha çok birer teknokrat gibi davrandığı söylenebilir. Ancak, bu sürecin hemen sonrasında ortaya çıkan belediye başkanları daha farklı bir profil çizmeye başladı. 1990’ların başındaki sosyal demokrat belediyecilik döneminde daha karizmatik, baskın ve siyasal süreçlerde etkin belediye başkanları ortaya çıktı. Ankara Belediye Başkanı Murat Karayalçın’ın görev süresi sona ermeden Partisinden Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı pozisyonuna geçmesi buna örnek olarak gösterilebilir. Ancak, aynı sosyal demokrat belediyecilik furyası İstanbul Belediye Başkanı Nurettin Sözen dönemindeki yolsuzluk iddiaları ile de son buldu. 1990’ların ortalarında ise bambaşka bir belediye başkanı figürü ortaya çıkmaya başladı. Göreli olarak merkezi siyasal alanın etkisinden uzaklaşan, daha popülist politikalara yönelen, özellikle de büyük kentlerin etrafını saran gecekondu kuşağında ve gecekondu afları sonrasında ortaya çıkan yeni apartman mahallelerinin sermaye birikimi yapmaya başlayan kesimlerini siyasal olarak hareketlendirmeyi başaran bu belediye başkanlarının en önde gelenlerinden birisi Melih Gökçek’ti. Kendisinden önceki belediyelerin çok fazla yapmadığı yoksullara erzak ve kömür dağıtımı gibi sosyal yardımları, çabuk imal edilen havuz, fıskiye gibi peyzaj unsurlarını yaygın kullanmayı, noktasal ve araç odaklı ulaşım politikalarını katlı kavşaklar gibi görünen yatırımlarla belirgin kılan bir tavrı benimseyerek Ankara’da kendisine bir taban yaratmayı başardı.

1990’ların ortalarında ortaya çıkan bu belediye başkanı figürünün benzerlerini Konya’da, Kayseri’de, İstanbul’da ve daha birçok büyük kentte izlemek mümkündür. Her biri kendi bağlamında daha sonra farklı yollar izleseler de neoliberal stratejilerin baskın hale gelmeye başladığı bir dönemde aslında 2000’li yılların siyasal ve iktisadi yerel altyapısını popülist bir yaklaşımla inşa etmeye başladılar. Bu anlamda 1990’ları yerel hizmetlerin belediye şirketleri ve yaygın taşeronlaşma ile özelleşmesinin, yerel kaynakların büyük ihaleler kanalıyla ve plan değişiklikleri yoluyla belli sermaye gruplarına aktarılmasının ve tüm bunları bir şekilde kolaylaştıran aktör olarak belediye başkanının halka oyuncak, yiyecek dağıtan, tıkanan yolları katlı kavşaklarla açan popülist bir lider olarak sivrilmesinin dönemi olarak adlandırmak mümkün. Hatta bu kurulan toplumsal altyapı o kadar sağlamdır ki, becerikli bir siyasetçi olarak Melih Gökçek ve benzeri belediye başkanları 1990’lı yılların fırtınalı siyasi atmosferinde ayakta kalmayı başarmışlardır. Bunda siyasi atmosferin daha çok laik-İslamcı eksenine oturmasının da önemli payı olduğu söylenebilir. Merkezi siyaset başörtüsü gibi siyasal sorunlar ve 28 Şubat gibi süreçler yaşarken, yerelde bu tür belediye başkanları halkı dinleyen, onların sorunlarına eğilen figürler olarak algılandılar. Ancak, tüm bunlar olurken, aslında bir yandan da yeni bir belediye başkanı figürü şekillenmektedir. Bu belediye başkanına 1999 Yılında sunduğum birkaç bildiride “kent patronu” adını vermiştim. Aslında kavram “city boss” adlı kavramın Türkçeye çevirisiydi. Kent patronu, kenti noktasal müdahalelerle, günü birlik projeler ve el yordamıyla yöneten, bu yaklaşımıyla bir yandan kentte biriken rantı dağıtan planlama gibi mekanizmaları kontrol ederek kendine bağlı bir kollamacı ağ yaratan, bir yandan da kitlelere hoş görünmesini sağlayacak popülist uygulamaları sürdüren belediye başkanını ifade etmekteydi. Eski Roma’daki “ekmek ve sirk” politikasının günümüze başarıyla taşınmış bu örneğinde belediye başkanlarının halka ücretsiz ekmek dağıtması ve sürekli sirk ve benzeri gösteriler düzenlemesi de dönemin ilginç detayları arasında sayılabilir. 2000’li yılların başına gelindiğinde, bu sürecin sonunda ayakta kalabilen kent patronlarının oldukça güçlendiği, kentteki çıkar ağlarını kentsel ranta bağımlı kılmayı başardığını ve bu anlamda siyasi sürdürülebilirliklerini de sağladıklarını söyleyebiliriz. Birçok büyük kentte, 2000’li yıllar öncesinde kurulmuş ayrıcalıklı konut kooperatiflerinin, yapılan plan değişikliklerin birazcık incelenmesi durumu açıklamaya yetecektir.

2000’li yılların başında Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidara gelmesi ve kendisi de eski bir belediye başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olması ile birlikte de belediye başkanları açısından yeni bir dönem başladı. Öncelikle tüm yerel yönetim yasaları değiştirilerek belediye başkanlarının pozisyonu merkezi hükümet ve belediye meclisleri karşısında güçlendirildi. Merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki vesayeti neredeyse ortadan kalktı. Belediye başkanlarının sorun yaşadıkları her konuya ilişkin dosyaları koltuklarının altına aldıkları bu sorunların çözümü için yasa çıkarmak ya da yönetmelik değiştirmek için Ankara’ya koştukları bir dönem yaşanma başlandı. Benim için en ilginç örneklerden birisi, 2005 yılında yeni seçilmiş Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’ın elinde 5366 Sayılı Tarihi alanların yenilenmesine ilişkin yasa teklifi ile TBMM’ye gelmesi ve bu teklifin bir şekilde yasalaşmasıydı. O günlerde, Atatürk Orman Çiftliğinin Ankara Büyükşehir Belediyesine devrinden kentsel dönüşüm projelerine, devletin belediyelere aktardığı kaynaklardan büyük ulaşım projelerine kadar pek çok konuda yerel yöneticilerin kendi yetkilerini arttırmaya çalıştıkları bir süreç yaşanmaktaydı. Bu sürecin yarattığı etkiyle, mevcut kent patronları da güçlerini arttırmaya ve kendi kontrollerindeki çıkar ağlarını büyütmeye başladılar. Bunda en temel araçlardan birisi kentin çeperinde ve merkezinde yer alan, o güne kadar yasal engeller ve mahkeme kararları sebebiyle yapılaşmaya açılamayan alanların imar planı değişiklikleri aracılığıyla yapılaşmaya açılmasıydı. Kimi zaman kentsel dönüşüm alanı adı altında, kimi zaman da toplu konut projesi adı altında bu alanlarda biriken kentsel rantın paylaşımı bu tür bir güç kazanımı için önemli bir zemin oluşturuyordu. Bu durumu yine bu blogdaki diğer iki yazımda anlatmaya çalışmıştım: https://sehrekustu.blogspot.com.tr/2012/08/alan-talan-yalan-kalan-kullanimlar.html https://sehrekustu.blogspot.com.tr/2012/07/kentlesme-ve-yolsuzluk-iliskisinin.html

Ancak, 2000’li yılların sonlarından itibaren daha ilginç bir başka süreç yaşanmaya başladı. Bu süreçte aslında 2000’li yılların ortalarında gücü doruğa çıkan belediye başkanlarının düşüşü başladı diyebiliriz. Çünkü 2000’li yıllar boyunca devam eden tek parti iktidarı bir yandan belediye başkanlarının iktidarını pekiştirirken, bir yandan da merkezi yönetim düzeyinde kente ilgisi bulunan yeni aktörlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Başta Toplu Konut İdaresi ve Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı gibi büyük kurumlar hem yaptıkları yatırımlar hem de artan yetkileriyle yerel müdahale etmenin yeni araçları haline geldiler. Bu durumun, tek parti iktidarının kent patronları ve çıkar ağları dışında bir mekanizma ile yerelle ilişkilenmesinin yolunu açtığı söylenebilir. Başta dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve merkezi siyasetin önemli figürleri kendi seçim çevrelerinden başlayarak yerel üzerindeki etkilerini arttırmaya başladılar. Burada İstanbul’da Kadir Topbaş’ın kararıyla İMP (İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi) tarafından yapılan Çevre Düzeni Planının, 2011 yılı seçimleri öncesinde Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan projelerle kadük hale gelmesi ya da 2009 yerel seçimleri öncesinde yapılan yasa değişiklikleri ile bazı önemli planlama yetkilerinin merkezi yönetim kurumlarına geri alınması gibi kırılma noktalarından bahsedilebilir. Bu açıdan bakıldığında, 2010 sonrası dönemde kentlerde kent patronları ve merkezi hükümet düzeyindeki aktörler arasındaki çatışma ve çelişkilerin ciddi bir belirleyici etkisi olduğundan bahsedilebilir. Özellikle Gezi Parkı, 17-25 Aralık süreci, FETÖ darbe girişimi gibi süreçlerin tümünde siyasi gerilimin çok önemli bir ayağını belediyeler oluşturdu ve gözler belediye başkanlarına çevrildi. Hatta merkezi hükümet düzeyindeki siyasal ayrışmaların da yerele ve yerel yönetimlere ayrıca yansıdığı, bunun da resmi daha da karmaşıklaştırdığı söylenebilir. Konya gibi muhalefetin eser düzeyde bulunduğu kentlerde bile yerel yatırımlar konusunda yaşanan perde arkası çekişmeler bu durum üzerinden okunabilir.

Tüm bunlar olurken esas önemli gelişme ise, kentlere merkezi ve yerel yönetimlerin harcadığı tüm kaynaklara rağmen, kentlerin sorunlarının giderek çözümsüzleşmesi, “gerçek” kentsel ve yerel sorunların bir şekilde muhatabını bulamaması ve alışılageldik yerel yönetim yaklaşımlarının artık etkisiz kalmasıydı. Bugünün Türk kentlerine bakıldığında toplumsal, mekânsal ve iktisadi ciddi sorunların ortaya çıktığı görülmektedir. Toplumsal açıdan kentlerde üst gelir gruplarıyla alt gelir grupları arasında ciddi bir mekânsal ve kültürel ayrışma yaşanırken, kentsel demokratik temsil ve katılım kanallarının tıkanmış olması kentlilerin özellikle de genç kuşakların kentsel sorunlar konusunda seslerini duyuramamasına ve kutuplaşmaya yol açmış olduğu görülmektedir. Mekânsal açıdan bakıldığında kentlerin kamusal mekânlarının ortadan kalktığı ya da kamusal niteliğini yitirdiği, tarihi ve doğal alanlarının sürdürülebilirliğinde ciddi sorunların yaşandığı, kentlilerin yaşam kalitesi konusunda ciddi soru işaretleri olduğu görülmektedir. İktisadi açıdan da birkaç büyük kent ve sanayi üretimi hala canlı kalan kentler dışında kentlerin neredeyse tamamının inşaattan ve sürekliliğinin sağlanması zor turizm gibi sektörel gelişmelerden medet umduğu görülmektedir. Sonuçta, gelişen iletişim olanaklarıyla dünyayı izleyen, gezip gören kentlilerin yaşadıkları kentlerdeki yaşam zorlukları ve sorunlar karşısında önemli düzeyde bir tatminsizlik içerisinde oldukları görülmektedir. Bu sorunlar karşısında yerel yönetimler ve hükümetler –yer yer durumu tespit etmekle birlikte- alışılageldik yaklaşımlarını terk etmemektedirler. Hala belediye meclislerinde konuşulan yüzlerce imar planı değişikliği ile kollamacı ağlara kentsel rantlar dağıtılmakta, artan yapı ve nüfus yoğunluğu karşısında ulaşım, altyapı gibi sorunlar plansız toplu taşım yatırımları ve otomobil odaklı politikalarla çözülmeye çalışılmakta, kentsel kamusal alanlar tüketilmekte ve kentler kimliksizleşmektedir. Harcanan tüm paralara, yapılan tüm yatırımlara karşın ortada büyüyen bir hoşnutsuzluk ve keçiboynuzu hissi yaygınlaşmaktadır. Nitekim hem hükümet sistemi referandumunda büyük şehirlerden çıkan sonuçlarda hem de belediye başkanlarının istifasının ardından gelen sessizlikte bu durumun izlerin görmek mümkün.  

Sonuçta belediye başkanlarının istifası üzerindeki tartışmalar bizi kişilerin saltanatından çok aslında kentleri bekleyen yeni krizleri ve bu krizleri nasıl yöneteceğimiz konusundaki bir arayışın kenarına getirip bıraktı. Bu arayış, küresel iklim değişikliğinden gelişen teknolojiye kadar pek çok değişkenin belirleyeceği yeni bir dönemin habercisi olmak zorunda. Yirmi birinci yüzyılın yeni Kadir Topbaş’lara ya da yeni Melih Gökçeklere ihtiyacı yok. Kentlerimizin sorunlarını çözmek, kentlilerin mutlu yaşadıkları kentler oluşturmak için kent patronlarına değil, adını hafızamızı zorlasak da hatırlayamayacağımız, işine toplu taşım ya da bisikletle giden, ailesine vakit ayıramadığından dert yanan değil, ailesiyle birlikte kentsel kamusal alanlarda eğlenen yeni tür belediye başkanlarına ihtiyacımız var. Bu belediye başkanı türünün temel ilkelerini de yine bu blogda ele almaya çalışmıştım: https://sehrekustu.blogspot.com.tr/2014/03/yirmibirinci-yuzyilin-belediye-baskani.html


Bu belediye başkanları artık birer şahıs ya da karizma sahibi siyasetçiden çok, siyasetçi kimliği olsa da, kenti bir yaşam alanı olarak ciddi bir uzman ekip ve teknolojik birikimle, etik temelde bilimsel yaklaşımlarla yöneten ve her şeyden önce çoktan unutulan sosyal adalet ilkesini önceleyen bir yaklaşıma sahip olmalı. Esasen tarihsel olarak, bir kenti var edenlerin belediye başkanı değil o kentte yaşan kentliler olduğu ve kentin de kentiler sayesinde önemli olduğu şeklindeki bir anlayışı yaygınlaştırmak belediye başkanının en önemli görevi olmalı. Bu tür bir başkana alışkın olmayabiliriz. Biz, her yere yetişen, devasa ihaleleri ve çılgın projeleriyle gündeme gelen, milyonlarca takipçisiyle sosyal medyada lüzumlu lüzumsuz her konuda görüş beyan eden başkanlara alıştığımızı zannedebiliriz. Naif gelse de ben yine de yaşanabilir bir kentte yaşamaya daha hızlı alışacağımıza inanıyorum. Ya da inanmak istiyorum.

2 Mayıs 2017 Salı

BÜYÜKŞEHİRLER REFERANDUMDA NEDEN “NAAAYIR” DEDİ?



Son üç ayımızı toz duman arasında ülkenin kaderini etkileyecek bir referandum süreciyle geçirdik. Parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı verilen Türk tipi başkanlık sistemine geçiş için yapılan referandum öncesinde, Haziran seçimleri sonrasında bir türlü ortaya çıkmayan ilginç siyasi koalisyonlarla yürütülen bir propaganda dönemine şahit olduk. Bir sertleşip bir yumuşayan söylemlerin, siyasi iletişim alanındaki yaklaşım ve kuramların, “evet” tarafı lehine açık bir şekilde adaletsiz bir seçim sürecinin etkisi altında neredeyse toplumun çok kısıtlı bir kesimi neye karar vermekte olduğunun farkına varabildi. Korku ve tedirginlik dalgalarının etkisi altında perde altına çekilen akılcılığın yerine duygular ve bilinçaltı dünyasının kompleksleriyle netice alınan bir siyasi deneyin kobayları gibiydik. Geçmiş hayallerle gelecek hülyaları, şimdiye ilişkin umudun buharıyla var olduğumuz ülkenin gerçekliği arasında bölünen kişiliklerimiz taraftarla uzlaşmacı, saf değiştirenle bırakıp gitmek isteyen, delicesine umutsuzla kırıp dökmek isteyen parçalara bölünüp kendi arasında bitmek tükenmez bir çekişmeye girişti. Sonuçta referandumdan her iki taraf için de farklı yönleriyle kekremsi ve tartışmalı bir sonuç ortaya çıkınca “”Millet’in ne demek istediği” hakkında bitip tükenmek bilmeyen yorumlarla, geçiş döneminin bilinmezlikleriyle ve ne yazık ki KHK’ların nereye ihraç ettiği bilinmeyen dostların gönlümüze ithal kırıklıklarıyla bugüne geldik.

Geçen zaman içinde en fazla dikkatimi çeken durumlardan birisini oluşturan “otuz büyükşehirden on yedisinde” aşırı baskın bir seçim stratejisine rağmen –kimilerinde az bir farkla da olsa- “hayır” çıkmasını bir süredir değerlendirmek istiyorum. Aslında, bizim gibi büyük kentlerin planlanması, yönetimi ve toplumsal yapısı arasındaki çapraşık ilişkileri yorumlamaya çalışan pratikten gelen akademisyenler için gözlemlerle rivayetlerin, kuramla sonuçların bir arada değerlendirilmesini gerektiren bir özgünlük içeriyor bu durum. Kuşkusuz büyükşehirlerde referandumdan çıkan durumu konjonktürel unsurlardan (iktisadi durgunluk, Orta Doğuda değişen jeopolitik dengeler ve terör gibi) tamamen yalıtarak ve abartarak ele almak doğru olmayabilir. Ancak, yine de yeni oluşturulan büyükşehirlerle çoğunluğu eski büyükşehirleri içeren ciddi bir nüfusun propaganda makinesinin işaret ettiği yönün tersine mesafe alması üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü “dip dalgası” gibi ayarı kaçmış ifadeler bir yana, büyükşehirlerin sosyo-mekânsal ve sosyo-politik değişkenlerinin uzun zamandan beri ilk kez merkezi siyasal alandan ayrışmasına sebep olabilecek bir dinamikle iç içe olduğunu düşünecek bazı verilerin görünür hale geldiğini kanısındayım. Bu verilerin bir kısmı bir süredir ortada olmasına rağmen konjonktürel unsurların etkisi ile beklenmeyen bir farkındalıkla hissedilmeye başlandı. Açıkçası, Büyükşehir sınırlarının il sınırlarına genişletildiği yeni büyükşehir yasasından sonra, ulusal siyasete benzeşme eğilimleri artan büyük kentler için bu yeni bir olgu diye düşünüyorum.

Esasen, Türkiye’de son otuz yılda büyük kentlerin toplumsal dinamiklerinin çok büyük ölçüde siyasal sistemi belirleyecek etkiler yarattığını ifade ederek başlamak gerekiyor. 1980 darbesinin hemen sonrasında yönetime gelen ve neo-liberal politikaların ilk dalgasının sürücüsü ANAP kadrolarının hızla yeni kurulan büyükşehir belediyelerinde iktidara gelmeleri ve yine çöküşlerinin aynı büyükşehirlerde başlaması pek net olmasa da hatırlanan önemli bir ayrıntı olarak tarih kitaplarında kayıtlı. 1980’lerin ortalarında yeni kurulan büyükşehir sisteminin belediye başkanlarını çıkaran ANAP iktidarında, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyükşehirlerde kentte gerçekleştirilen çok büyük altyapı projeleriyle, kentlerin etrafını saran gecekondu alanları için çıkarılan gecekondu aflarının ve ıslah imar planlarının birbirlerine koşut olarak yürütüldüklerini hatırlıyoruz. Ancak, gerek o dönemin gayrimenkul kökenli sermaye birikiminin beklenen seviyede olmaması gerekse gecekondularda yaşayan ve henüz kentle eklemlenme olanağı bulamamış kesimlerin siyasal mobilizasyonu için uygun kanalların olmaması ve dolayısıyla gecekondu sakinlerinin taleplerini siyasete taşıyacak popülizmin ANAP tarafından üretilememesi ve ANAP’ın Turgut Özal’ın ailesi ve prensleri etrafında dönen bir yolsuzluk çemberinin toplumda ciddi rahatsızlık yaratması sebebiyle kısa sürede büyükşehirlerde bayrak belki ikinci sosyal demokrat belediyecilik dönemi denilebilecek bir anlayışa, SHP belediyeciliğine teslim edildi. Sosyal demokratların aynı neo-liberal dalgayı biraz sosyal adalet sosuna bulayarak ve kentsel altyapı yatırımlarını sürdürerek ele alması ancak bir dönem dayandı. Özellikle İSKİ skandalıyla başlayan bir toplumsal rahatsızlık dalgası koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlığı altında bir çığ gibi büyüdü ve bu çığın altında ilk kalan da sosyal demokrat belediyecilik oldu.

1990’ların ortalarında gelindiğinde, hiç beklenmedik bir biçimde o güne kadar çok marjinal ve azınlıkta bir hareket olarak görülen Milli Görüş, büyük kentlerde yönetimi kazandı. Bu değişiklik üzerine bugüne kadar çok fazla spekülasyon yapılmış olsa da ben pek vurgulanmayan bir kısmına işaret etmek istiyorum. 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısında gecekondu afları ve ıslah imar planlarıyla ortaya çıkan, yap-satçı müteahhitler eliyle yürütülen apartmanlaşma dönüşümünde ağırlıklı olarak geleneksel kültürel anlayışa sahip gecekondu sakinleri belli bir sermaye birikimi elde etmeye başladılar. Bu sermaye birikiminin siyasal temsiliyeti konusundaki boşluğu bir şekilde doğal olarak sezen Refah Partisi kadrolarının neredeyse kapı kapı dolaşarak ve liberal söylemlerle karıştırarak ustalıklı bir şekilde oluşturdukları İslamcı söylemi kullanarak başarıya ulaştığını söylemek mümkün. O dönemden itibaren birçok büyük kentte gecekondudan dönüşen ilçelerin bu sebeple muhafazakâr görüşün kalesi olarak adlandırılması da bununla ilişkili görülebilir. Sonrasında laik-İslamcı geriliminden beslenen, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi çizgilerinde belirgin hale gelen muhafazakâr yaşam biçiminin, bir şekilde kentlerde fiziksel olarak görünür, sembolik olarak seçilir hale gelmesi aynı zamanda “muhafazakârlığın kentleşmesi” ya da “ muhafazakârlığın gayri-kentleşmesi” olarak da okunabilir.

Muhafazakâr sermayenin kentleşmesi ya da gayri-kentleşmesi olarak adlandırdığım bu süreçte, büyük kentlerde bir yandan beklenen hızla ilerlemeyen büyük yatırımlarla kamusal alanın parçalanması ve ufalanması süreci bir arada yaşanıyor son on yıldır. Öncelikle büyük yatırımlar tarafına bakalım. 2000’li yılların başında yapılan yerel yönetim reformlarıyla birlikte özellikle büyükşehir belediyelerinin kentlerde büyük altyapı, ulaşım ve dönüşüm projelerini sürdürmeleri bekleniyordu. Ancak, genişleyen hizmet alanları kaynak sıkıntısına sebep olurken yarışmacı ve rekabetçi kent söylemleri arasında kentlerin içinde yaşayan özellikle muhafazakâr sakinlerini bir araya toplayacak bir vizyon üretemediklerini gördük. Muhafazakâr değerler etrafında kenti yeniden üretmek isteyen proje ve hizmetlerin ise daha çok sembolik yanı ağır basan, büyük nüfus kitlelerinin gelişen ihtiyaçlarına yanıt vermeyen bir yaklaşımla yürütüldükleri söylenebilir. Özellikle bütün dünyada gelişen yerel yönetim uygulamalarının Türkiye’ye hızla girdikten sonra bir türlü etkin araçlar haline gelememelerini bu kapsamda değerlendirebiliriz. Örneğin kent bilgi sistemlerine ilişkin çok ciddi kaynak harcanmasına rağmen bu sistemler birer kent rehberi olmanın ötesine çok da geçememektedir. Zaten, bu durumu çabuk fark eden Adalet ve Kalkınma Partisi de beklenmedik bir refleksle, 2007’den itibaren yapılan bir dizi yasal değişiklikle, yerel yönetimlere verilen yetkileri deneysel bir yaklaşımla geri almaya başlamıştı. TOKİ, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı gibi birçok merkezi yönetim kurumu, yerel yönetimlerden devredilen yetkilerle, çok ciddi ulaşım, konut ve altyapı yatırımlarına giriştiler. Ancak, burada da yerel ihtiyaçları dikkate almayan, çoğu zaman tekdüze ve fakirleşen bir yaşam biçimini simgeleyen çabalar olarak merkezi yönetim kurumları eleştiri konusu oldular. İlk başlarda 1990’lardan beri hizmet görünürlüğü açısından belli bir açlık içerisinde bulunan muhafazakâr kesimler için bu yatırımların faaliyeti ve “görünürlüğü” yeterli gibiydi. Ancak, belli bir süre sonrasında bu yetersiz kalmaya başladı. Neredeyse tüm kesimlerde bir şekilde İlhan Tekeli’nin de belirttiği gibi “hizmetin ötesinde” bir şeyler talep edilmeye, ya da bu talep hissedilmeye başlandı. Bu talebe karşın Davutoğlu ve çevresinin ürettikleri romantik, geçmişe öykünen “Selçuklu-Osmanlı” tarzı kentleşme ve mimarlık söylemi de hiçbir zaman süslemenin ötesine geçemedi ve muafalar kitlenin can-ı gönülden benimseyebileceği bir kamusal alan üretemedi. Dücane Cündioğlu gibi bazı yazarların eleştirileri bu çerçevede değerlendirilebilir.  

Aslında bu talep tam olarak adı konmamış olsa da kentsel yaşamda kamusal alanlarla çok yakından ilgili gibi görünüyor. Büyük yatırımların yanı sıra, 2010’lar sonrasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gibi süper yetkili bakanlıklar ve il sınırlarına dayanan büyükşehirler gibi araçlarla kentler üzerinden yürütülen otoriter-popülist yatırım dalgası sürdürülmeye çalışıldı. Bu amaçla da sıklıkla kentlerdeki mevcut kamusal alanlara müdahale edilmeye başlandı. Bu müdahale hem Gezi Parkı gibi somut mekânlara, hem de devlet dairelerindeki liyakat değerleri gibi somut olmayan kamusal geleneklere yapılıyordu. Neticede Gezi Parkında kamusal alanlara somut müdahaleler, 15 Temmuzda da liyakat karşıtı müdahaleler karşısında halk sokağa indi ve tepki gösterdi. Bu tepkilerin belli bir kentleşme ve kentsel sosyal altyapı ifadesi olduğunu da söylemek gerekli. Bir yandan yapılan avm, toplu konut ve ulaşım yatırımları kentlerin o güne kadar kapalı kısımlarını kamusal alanlara açan bir etki yarattı. Özellikle muhafazakâr sermaye sahiplerinin ikinci ve üçüncü kuşakları kentlerin tüm kamusal alanlarında var olmak için kentteki tüm gündelik yaşam biçimleriyle eklemlenen bir yola girdiler. Çocukları survivorda yarışsın, olimpiyatlara girsin, avm’ye gidebilsin diye türlü fedakârlıklara giren ailelerin şahsında bu dönüşümü izlemek mümkün. Ya da izdivaç programlarında geleneksel ahlakla bağdaşması kesinlikle mümkün olmayan başörtülü genç kızların sırf instagram takipçilerinin sayısı üzerinden para kazanması sebebiyle meşru görülmeleri gibi. İlk başlarda içki içilen kamusal alanlara müdahale edilmesine ses çıkarmayan muhafazakâr kesimleri için özellikle son beş yıldır ilginç bir dönüşüm yaşanıyor. Artık eriştikleri, gündelik yaşamlarının bir parçası haline getirdikleri ve içselleştirdikleri kamusal alanların parçalanması, komünalleşmesi, özelleşmesi ve bayağılaşmasını yadırgıyorlar. İstiklal Caddesinde olanlara, Kızılay’da kapanan dükkânlara en az diğer kesimler kadar şaşkınlıkla bakıyorlar. Dahası, kamusal alanlara onlar için, onlar adına yapılan müdahaleler karşısında da farklı sorgulamalar içindeler. Geçenlerde Ankara’da Posta Caddesinde (geleneksel merkez Ulusta hırdavatçı ağırlıklı bir merkezi iş alanı) mütedeyyin bir elektrik malzemeleri satıcısıyla yaptığım bir sohbet bunun sinyali gibi. Gençlik Parkının yanına yapılan camiyi kullanıp kullanmadığını sordum. Kullanmadığını söyledi sinirli bir şekilde. Sonra etrafta zaten onlarca mescit, küçük tarihi cami olduğunu, cami olmadan önce orada olan çarşı ve otoparktan dolayı daha canlı bir iş hacmi olduğundan bahsetti. Ayrıca, yeni camiye etraftaki devlet kuruluşlarından daha çok gösteriş için gelindiğinden dert yandı.

Kamusal alanların toplum tarafından pek de anlaşılmayan varlık fonu, gelir garantili kamu-özel işbirliği gibi modellerle değiştirilmesi süreci hem kentte yaşayan kitlelerin gündelik yaşamında görünür bir iyileştirme sağlamamaya hem de yaşam maliyetlerini arttırmaya başladı. Yapılan toplu konut ve hasılat paylaşım modelli rezidansların büyük kentlerde oturulabilir bir konutun fiyatını en az üç yüz bin liralara taşıması, yapılan tüm yol yatırımlarına rağmen araç fiyatlarının vergi ve diğer sebeplerle çok hızlı artması ve buna karşın reel ücretlerin artmak bir yana gerilemesi bu durumun bazı göstergeleri olarak ele alınabilir. Çoğu otomobil ağırlıklı ulaşım politikalarının uygulandığı büyük kentlerde artık kışın araç sayısının çokluğu, yazın da bozulduğu için tamire alınan kapalı yollar sebebiyle trafik sorunlarının yaşanması, merkezi hükümetin kaynakların büyük bir kısmını İstanbul’a ayırması sonucunda diğer kentlerde göreli bir yoksunluğun hissedilmesi gibi unsurlar da buna dâhil edilebilir. Tabi tüm bunlar karşısında kentte yaşayanların eksik kamusallık olarak adlandırılabilecek bir stratejiyle sürekli yatırıma ve müdahaleye muhtaç kılınan açık ve yeşil alanlarda yaşama mahkûm edilmesi siyasal temsiliyet ve katılım sorunlarını da beraberinde getirmekte. Bireyci değil kollektif davranış biçimlerini tercih ettiği varsayılan muhafazakâr ikinci ve üçüncü kuşakların bireyci davranmayı öğrenmesi olağan siyasal temsiliyet mekanizmalarındaki eksiklikleri de daha fazla görünür hale getiriyor. Üç-dört dönem aynı belediye başkanına mahkûm olmayı kendine yediremeyen ve açıkça eleştiren genç bir kitlenin yakınmalarını duymak her zamankinden daha kolay hale geldi. Orta-alt gelir gruplarının yaşadığı yerlerde belediye meclis üyelerine ve belediye başkanlarına ulaşmak giderek zorlaşırken bir nevi temsiliyet vakumları ortaya çıkıyor. Adı katılım olmasa da kent konseyi gibi yapılar altında belli bir yönetsel ciddiyet arayışında olanların da azımsanmayacak olduklarını eklemek gerekli. Tabi bu arayışların bir kısmının “Reis” kültü etrafında komplo teorileriyle bir arada tutulmaları mümkün. Ama iletişim araçlarını kullanan dünyayı yakından izleyen gençlerin önemli bir kısmı başka dünyaların olduğunu biliyor ve talep ediyor.


Bu analizi siyaset sosyolojisi açısından uzatmak mümkün. Ama şunu da görmemiz gerekiyor. Ortaya çıkan tepkiselliğin açık ve katı bir “hayır”dan çok eski Yeşilçam filmlerindeki bir “Naayır”a benzerliği daha fazla. Bununla şunu anlatmak istiyorum. Duygusallık dozu yüksek, gündelik hayat kaynaklı bir dizi talebin etkin olduğu bir arayış söz konusu. Bu arayışın doğasını anlamak ve anlatmak, Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli diye düşünüyorum. Çünkü bu arayış, çok uzun bir süredir kutuplaşmış Türkiye’nin farklı kesimlerinin kentleşme süreçleri içerisinde bir araya getirme potansiyeli taşıyor. Bunun için de mevcut olandan daha farklı siyasal kategorilere ya da ortaklaşmalara ihtiyacımız var. Ben burada “kentli” ya da”şehirli”-hangisini kullanırsak kullanalım- yaşam biçimine dayanan bir ortaklaşmanın önemine inanıyorum. İnsanların kullandığı emeğin biçimine ya da sahip oldukları sermayenin türüne göre değil, kent olarak adlandırılan bütünü var etmede içinde bulundukları konumun, değerlerin, kullandıkları emeğin anlam kazanacağı bir durumun önemini görüyorum. Günü geldiğinde “bu meydana yapacağın proje benim varlığımla anlam kazanıyor, ben olmazsam anlamı kalmaz” ya da “senin elde edeceğin rantın benim satın alma ihtimalim olmazsa anlamı kalmaz” türü bir çıkışın bizi bir araya getireceği bir dünya mümkün mü diye sormadan edemiyorum. Bizim gibi tasarım dünyasına bakan meslek insanlarının bu potansiyeli görmesi ve kullanması önümüzdeki yılların Türkiye’si için bir umut olabilir mi? Bekleyip, eyleyip görmeli…

18 Ağustos 2016 Perşembe

FETÖDEN KAÇARKEN VARLIK FONUNA TUTULMANIN EKONOMİ POLİTİĞİ



15 Temmuz sonrası dönemin sarsıntıları sürerken, OHAL kapsamında getirilmeye çalışılan bazı düzenlemelerin tüm toz duman arasında bugüne kadar yaşanmış tüm sorunları daha da derinleştirecek yeni bir çerçeveye işaret ettiğini görmemek elde değil. Siyasal alanda FETÖ ile mücadele ve yeni darbe tehditlerini önleme çabaları ile birlikte sağlıklı siyaset yapma olanağı çıkmaza saplanırken; bürokraside de kurumsal geleneklerin, cumhuriyet tarihi boyunca oluşmuş teamüllerin sürdürülemezliği gündeme getirilirken, sermaye birikim süreçlerinde daha önce FETÖ temelli ahbap çavuş ekonomisinin yerini neyin ve nasıl dolduracağı sorunu tartışılmamışken anayasal tanımların ötesinde mülkiyet düzenini tamamen yeniden yapılandıracak düzenlemelere gidilmesi korktuğumuz bazı akıbetleri bizim için kesin nihayetler haline getirme risklerini taşıyor. Bu sebeple varlık fonu benzeri yapısal sonuçları olacak düzenlemelerin ekonomi politik düzlemde sorgulamasının yapılması büyük önem taşıyor. Bu tür bir sorgulama sadece belli bir siyasal perspektiften yapılan bir sorgulama niteliği taşımıyor. Kuşkusuz, varlık fonu ve benzeri düzenlemeler başta akademik çevreler olmak üzere pek çok çevrenin çenesini ve kalemini ziyadesiyle yoracaktır. Ama önemli olan, son otuz yıldır FETÖ’nün üzerinde serpildiği zemini daha da verimli hale getirecek düzenlemelerin dinamiklerine işaret etmektir. Bunu yapabildiğimiz zaman bir durup düşünecek, sağlıklı politikalar üretebilecek fırsatımız olabilir.

Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, son otuz yılın Türkiye’sinde çeşitli biçimleriyle neo-liberal politikaların farklı görünümlerinin yaşanan her kırılmada noktasında yeni politika çerçeveleri ile birlikte ortaya çıktığı söylenebilir. Ana ilkeleri kuralsızlaştırma, serbestleştirme, özelleştirme, adem-i merkezileşme şeklinde özetlenebilecek bu politikalar demetinin uygulanmasında iki temel nokta hep öne çıktı. Bunların birincisi, Türkiye’nin yakın tarihindeki her ara dönemde, bu ilkelerin uygulanmasında diğer ülkelerde de olduğu gibi bir deneyciliğin söz konusu olmasıydı. Kentsel dönüşümden sosyal hizmetlere, ulaşım hizmetlerinden gıda politikalarına kadar pek çok alanda deneme-yanılma ile farklı politikalar farklı dönemlerde denendi. Aynı konuda birbirine taban tabana zıtmış gibi görünen yaklaşımlar çok kısa süreler içinde uygulamaya kondu. Bu deneyselcilik bir yanıyla etkin ve aktif hükümet algısı yaratırken bir yanıyla da çok farklı toplum kesimlerini sermaye birikim sürecinin içerisinde dahil etme ve uygulanan kamu politikalarını meşru gösterme olanağı yarattı. Ama her şeyden önce, uygulanan politikalar aracılığıyla vurgulamak istediğim ikinci nokta ortaya çıktı. Politika çeşitliliği kamu, özel sektör ve sivil toplum alanı arasındaki karmaşık bir ilişkiler ağına meşruiyet kazandırdı. Ortaya çıkan yeni yapılar başarı ve performansları yeni halkla ilişkiler yöntemleriyle gizemleştirilmiş ve büyütülmüş yeni tip bir bürokratik yapı inşa etti. Bu yeni tip bürokraside devletin klasik bürokrasisi beklenmedik bir şekilde büyüyüp seçkincileştirildi. Kariyer kadroları, sembolik ve maddi olanakların daha görünür hale gelmesiyle öne çıktı ancak esas hizmet alanları devletin dışına çıkarıldı. Devletin hizmet sürecinin dışında kalması hizmetin devredildiği özel sektörün ve sivil toplum örgütlerinin kendilerine özgü yeni ve bürokrasiye benzer yapılar oluşturmasına sebep oldu. Ancak, bu yapıların temel özelliği, müşteri odaklı dahi olmamaları, belli noktalarda seçkinciliği hizmet süreçlerine yansıtmaları ve katı piyasa engellerini aşmak için belli topluluk yapılarına dahil olmayı neredeyse zorunlu hale getirmeleriydi. Örneğin bir Ankaralı olarak, özelleştirilen ve belli bir sermaye grubuna teslim edilen doğalgaz hizmeti, benim istediğim kadar doğalgaz satın almama bile kotalar yoluyla engel olabiliyor. Özelleştirmenin müsebbibi belediye başkanı ise bizlere yargıya gitme gibi dahiyane çözüm önerileri getirebiliyor.

Bu dönüşüm süreci en büyük ivmesini 2004 Yılında gündeme taşınan “Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı” ve sonrasındaki düzenlemelerle kazandı. Akademik camia yapılan düzenlemeleri belli ölçülerde batı standartlarına göre değerlendirmeyi ya da reddetmeyi tercih etti. “Gerçekten performans artıyor muydu”, ya da “bu süreçte kimler kaybediyor” soruları bir arada soruluyordu. Ancak sürecin arka planında yürüyen esas dinamiklere nüfuz etmek ne yazık ki pek de mümkün olamadı. Zaten değişimlerin baş döndürücü hızı akademik dünyayı sorgulamaktan çok muhasebe tutmak eylemine itti. Tüm bunlar olurken “3C” olarak adlandırılabilecek, “careerism, conformism, credentialism” yani Türkçesiyle “kariyercilik, konforculuk ve diplomacılık” kavramlarının çarpık bir bileşimi çarpıtılmış bir özel sektör insan kaynakları anlayışıyla ortaya çıkan karmaşık ve büyük bürokratik yapının meşruiyetini sağlamak için parlatılıyordu. Ağırlıklı olarak beyaz yakalı çalışanların sırtında yükselen yeni yapı, görünüşte gayri-şahsi ama uygulamada kayırmacı bir standardı devletin ve devletle şöyle ya da böyle ilişkili her tür kurumun bünyesine sızdırdı. Bu sızdırma süreci, topluluk ve cemaat tarzı yapıların toplumun tüm alanlarına nüfuz etmesini de ciddi biçimde kolaylaştırdı. Artık devleti kontrol etmek için sadece memur olmaya gerek yoktu. Devletin hizmet aldığı bir firmada çalışmak, devletin kaynak aktardığı bir vakfın okulunda yer almak, ya da belli bir cemaatin ilişkilerinin hakim olduğu sermaye süreçlerine dahil olmak yetebiliyordu. Bu yapının içinde yer alanlar kendi akraba çevrelerinde bile hızla yükselen yaşam standartları, değişen yaşam alışkanlıkları ile yeni rol modellere dönüşerek ortaya çıkan yapıya devşirme için yeni kanallar açıyorlardı. Diplomacılık olarak adlandırabileceğimiz, liyakat yerine ikame edilen yapıyla içerikten ve ruhtan yoksun, salt belgelere dayalı bir meşrulaştırmanın yolları açılıyordu. Mesele diplomacılıksa, akademik dünyada çok rahatlıkla doçentliğe kadar giden yollar aşılıyor, atıf çeteleriyle gerekirse uluslararası çapta skandallara sebep olabilecek intihal vakaları oluşabiliyordu. Belki FETÖ’nün en güçlü yanlarından birisi de tam buydu. Çünkü diplomacılık için gerekli mekaniği çözmüş, alt sınıflar için yükselebilmenin katı kayırmacılığa dayalı yeni ve gizli bir kanalını açmışlardı. Darbe suçlularının ifadeleri bu kanallara dahil olan fakir köylü çocuklarının öyküleriyle dolu. Tüm bunlar olurken, kamu politikalarında deneycilik, sürekli yeni alanlar açarak, FETÖ ve benzeri yapıların etki alanlarını genişletmeye hizmet ediyordu. Tabi söylememize gerek yok, bu açılan yeni alanların büyük bir kısmında, imardan madenciliğe kadar geniş bir alanda oluşan rantların dağıtımı ve kullanımı, sermaye birikimi açısından giderek kendini güçlendiren bir dinamik yaratıyordu.

Meselenin adını doğru koyalım. FETÖ’nün Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında daha fazla ve hızlı kadrolaştıkları iddiası yerine, neo-liberalizmin daha hızlı ve pervasızca uygulandığı dönemde örgütün aşırı güçlendiğini ifade etsek daha doğru olacaktır. Kuşkusuz, neo-liberalizm Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında tek parti iktidarı eliyle daha köklü bir şekilde yerleştirilmiştir. Ama siyasal alanın büyük bir kısmında da aktörlerin ve siyasi partilerin, günün birinde sıra onlara geldiğinde aynı yapıyı kullanabilmek için sessiz kaldıklarını ya da neo-liberal çözümleri benimsediklerini de hatırlamamız gerekiyor. Yani deredeyse herkes oradaydı. Ancak bu şekilde FETÖ’ye imar rantı kazandıran belediye başkanından FETÖ okullarına aktarılan Milli Eğitim fonlarına kadar geniş bir yelpazede yer alan örnekleri anlayabilir, sonrasında benzer durumlarla karşılaşmamak için yapılması gerekenleri görebiliriz. Bu anlamda iki temel sorun alanını algılamak büyük önem taşıyor. Bunlardan birincisi, FETÖ ile mücadele adına yapılacak yapısal değişikliklerin niteliğini iyi anlamak, ikincisi de FETÖ’nün ağırlıklı olarak kontrol ettiği küçük ve orta büyüklükteki sermaye birikim süreçleriyle bu yapısal dönüşümlerin ilişkisini fark etmek. Çünkü her ne kadar FETÖ’nün toplumsal bir tabanı olmasa da, yerelde küçük ve orta ölçekli sermaye birikimine dayalı süreçleri kontrol ettiğini anlamak önemli.

Bu yazı kapsamında esas değinmek istediğim konu ise varlık fonu etrafında dönen tartışmalar. Ne yazık ki, 15 Temmuz sonrası vitrininde görünen uzlaşı resmi henüz gerçek sorunları birlikte tartışmak ve politika tercihlerini müzakere etmek noktasına gelemediğinden varlık fonu gibi yapısal bir dönüşüme ilişkin yaygın bir tartışma süreci kamuoyuna yansımadı. En genel anlatımıyla Varlık Fonu, devletin neredeyse tüm kurumlarının mal varlıklarının özelleştirme idaresine devrini ve bu yolla da elde edilecek kaynakla büyük projelerin finansmanını öngören bir yasal düzenleme. Mal varlıkları devredilecek kurum ve kuruluşlar arasında neredeyse yok yok. Son bir iki haftadır, başta TMMOB olmak üzere bazı meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri gerekli uyarıları yapıyorlar ama bu konuda siyasi bir tartışma henüz başlayabilmiş değil. Şunu teslim edebiliriz. Olağan bir dönemde bu ya da daha radikal politika önerileri iktidarlar tarafından gündeme taşınabilir, tartışılabilir. Şahsen ben de bir akademisyen ve şehir plancısı olarak bu tür bir uygulamanın eleştirdiğim yanlarını sıralayabilirim. Ancak, daha devletin FETÖ gibi bir örgütle tam olarak ayrıştırılamadığı, özellikle de siyasi alandaki uzantılarının ortaya çıkarılamadığı bir dönemde bu tür bir düzenleme devletin tam olarak imhası ve başka ellere teslimi anlamına gelebilir. Bunu çok açık bir şekilde görmek gerekiyor.

Her ne kadar, devlet bürokrasisi ve kurumları FETÖ’nün eline geçerek darbe girişimi ortaya çıkmış gibi görünse de aslında cumhuriyet döneminden bu yana gelen bürokratik geleneğin aynı zamanda kendi içerisindeki mekanizmaların –eğrisiyle doğrusuyla- oluşturduğu engellerle darbenin engellenebildiği görülmekte. Örneğin Silahlı Kuvvetler içerisindeki darbeye karşı çıkan askeri personelin varlığı, darbenin engellenmesindeki en önemli unsurlardan birisiydi. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz. Sermaye birikim süreçleri ile ilişkili olarak devlet yapısında gerçekleştirilecek her türlü değişiklik beklenmedik sonuçlara sebep olabilir ve hepimizi ateşin içine atabilir. Yukarıda anlatmaya çalıştığım çerçevede, Varlık Fonu gibi bir yaklaşım öncelikle FETÖ’nün güçlenmesini sağlayan neo-liberal politikaların altın vuruşu niteliğini taşıyabilir. FETÖ’nün siyasi ayaklarının, yereldeki ağının ve küçük ve orta ölçekli sermaye sahipleri arasındaki yayılımının tam tespit edilemediği bir ortamda, salt kaynak elde etmek için tüm devlet kuruluşlarının varlıklarının elden çıkarılması, hiç beklenmedik biçimde yeni bir sermaye birikim sürecini FETÖ yada benzer yapıların eline teslim edebilir. Burada özellikle yereldeki sermaye sahiplerinin devletin varlıkları ile ilişkisinin üzerinde durulmasında yarar bulunuyor. İhale yasalarının istisnalarla delik deşik olduğu, yerel yöneticilerin ve özellikle belediyelerin FETÖ ile ilişkisinin bilinmediği ya da göz ardı edildiği, yeni büyükşehir yasası sonrası dumanlı ortamda tamamen denetim dışına çıkmış, devletin müdahale etme şansı bile bulamayacağı yeni alanların ortaya çıkması işten bile değil.

Varlık Fonu ve benzeri düzenlemelerle Türkiye’de neo-liberalizmin yeni bir evresine geçeceğimiz açıkça görülüyor. Bu evrenin tartışılabileceği bir siyasal sürecin yokluğunda sonuçlarına ilişkin bir körlüğün oluştuğu da belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Kamu politikalarının düzgün analiz edilemediği, etki analizlerinin yapılamadığı bir ortamda bu tür düzenlemelerden kaçınılması gerektiğini düşünüyorum. Kamu yönetiminde geçtiğimiz on yılın sağlıklı bir muhasebesini yapmadan yeni cepheler ve cepler açmak, kaybetmemizin mukadder olduğu savaşlarla bizi karşı karşıya bırakabilir. Bu kez karşısına çıkabileceğimiz tank da bulamayabiliriz. Çünkü eğer söylendiği gibi darbe girişimi Türkiye’nin kendisine karşı yapıldıysa, sermayenin akışkan ve güvenilmez yüzü belediyelerin hafriyat kamyonlarıyla durdurulamayacak belalar açabilir başımıza.

2 Kasım 2011 Çarşamba

KENTLERİMİZ NASIL DÖNÜŞTÜRÜLECEK: YENİ BİR TALAN DALGASI MI YARATICI YIKIM MI?

Yrd. Doç. Dr. SavaŞ Zafer Şahin, Y. Şehir Plancısı, Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi

“…eğer bir mimar bir ev yapar ve bu ev sağlam olmadığı
için yıkılır da sahibi ölürse, o mimar ölümü hak eder.”

Hammurabi Kanunlarından, M.Ö. İki binler

Van depremi, son otuz yıldır yürürlükte olan şehircilik ve yapı sistematiğimize olan zemini çürük güven duygumuzu, vurdumduymazlıktan inşa edilmiş fani sığınaklarımızı yerle bir etti. Kentlerimizi planlama ve inşa şeklimizin, afetler karşısındaki toplumsal işbölümümüzün derinlemesine sorgulandığı bugünlerde hükümet, tüm kentlerimizin bir yıkma-yapma ve dönüşüm sürecine tabi tutulacağını, bunun gerekirse siyasi ikbal bahasına gerçekleştirileceğini ilan etti. Birkaç ay içerisinde, depreme dayanıksız binaların yıkımı ve yeniden yapımını örgütleyecek, kaynağını sağlayacak ve yapı sistematiğini yeniden düzenleyecek bir mevzuat değişikliği paketinin Meclise sevk edileceği rivayetler arasında. Modernist söylemin dağarcığından bakılırsa bir tür yeni “yaratıcı yıkımın” eşiğinde olduğumuzu düşünebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti tarihini kentsel rant ile siyasal mobilizasyon süreci arasındaki ilişki üzerinden ele almak bunun ilk olmadığını, başlangıçta yaratıcı yıkım söylemiyle başlayan böylesi süreçlerin çoğunlukla kitlesel talan hareketleri ile sonuçlanabildiğini göstermektedir. Kentsel ranttan kimin pay alacağının belirlediği yeniden bölüşüm stratejisiyle şekillenen siyasi örgütlenmelerin, iktidara gelmek için uyguladıkları popülist politikalar, bir yandan üretim değil kentsel rant odaklı bir iktisadi modeli körüklerken bir yandan da Türk siyasi yaşamının ana hatlarını belirlemiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda, çok partili yaşama geçişten hemen sonra, Turgut Özal’lı yıllarda ve 1999 depremi sonrasında bu tür süreçlerin izlerini sürmek mümkün görünmektedir.

Daha cumhuriyetin kuruluş yıllarında Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı eski İzmit Mebusu İsmail Ziya Bey ve Amerikan kökenli “Osmanlı-Amerikan Developman Şirketi” gibi aktörlerin yeni Başkent Ankara’nın imar ve inşası için imtiyaz sahibi bir şirketin kurulmasını, bu şirketin finansmanının da altyapı ihaleleri ve arazi değeri artışlarıyla karşılanmasını önermeleri gibi girişimler kamuoyunun cumhuriyetin kuruluşunda kentlerin yaratıcı yıkımından elde edilecek değer artışları konusundan haberdar olduğunu göstermektedir. Nitekim Ankara’nın başkent ilan edilişinden çok partili yaşamın başlamasına kadar geçen sürede, Ankara Kentinde önce planlı olarak başlayıp daha sonra giderek parçacılaşan yaklaşımlarla bu değer artışının başta cumhuriyetçi kadrolar olmak üzere belirli kesimlerin sermaye birikimi oluşturması için kullanıldığı görülmektedir. Ankara deneyimi kısa sürede tüm Anadolu kentlerine yayılmış, ulus-yaratmanın azmi yaratıcı yıkımın küllerinden doğan kentsel ranta dayalı bir sürece dönüşmüştür.

Çok partili yaşama geçişle birlikte kentlerde yürütülen yaratıcı yıkımın doğal dinamikleri değil araçları değişmiştir. Anadolu’da cumhuriyetin oluşturduğu altyapı üzerinde filizlenen tarım ve ticaret sermayesi ile bu unsurların siyasal karşılığı olan Demokrat Parti iktidarı kentlerde otoriter müdahalelere dayalı bir yaratıcı yıkım sürecini gündeme getirmiştir. Bu süreç Başbakan Adnan Menderes’in karizmasının bir uzantısı olarak gerçekleştirilen 1956 İstanbul imar operasyonlarında görünür hale gelirken, işlek caddelerin kenarında ve kent merkezlerinde hâkim yapı tarzı olan çok katlı apartmanların yapımı ile simgeleşmiştir. Demokrat Parti ile başlayan ve 1980’lere kadar devam eden bu süreçte Türkiye kentleri apartmanlardan oluşan yoğun bir kentsel dokuyla ve gecekondu mahalleleriyle çevrelenmiştir. 1950’ler ve 1980’ler arasındaki bu dönemde siyasal mobilizasyon stratejilerinin temelinde kollamacı ve himayeci ilişkilerin yer alması sürecin siyasal örgütlenme boyutunu inşa etmiştir.

24 Ocak kararlarıyla başlayan ve Turgut Özal’ın neo-liberal politikalarıyla devam eden, Adapazarı Depremi ile noktalandığını varsayabileceğimiz süreç ise kırdan kente göçün simgesel yapı formu “gecekondu” üzerinden yürütülen bir yeniden bölüşüm mekanizmasını harekete geçirmiştir. İmar planlama ve yapı denetiminin tüm unsurlarıyla imar aflarına ilişkin yetkilerin belediyelere devredildiği bu dönemde cumhuriyet tarihinin en kapsamlı yaratıcı yıkım süreci yap-satçılar eliyle gerçekleşmiş, ıslah imar planları adı verilen çağdaş şehircilikten uzak, düşük kentsel mekân standartlarına sahip yaklaşımla gecekondu mahalleleri apartmanlara dönüşmüştür. Türk siyasi yaşamında genellikle göz ardı edilen bu dönüşümün aktörlerinin sosyolojik dönüşümü ve muhafazakârlaşarak siyasal yapıya eklemlenme biçimleri hala tam olarak aydınlatılamamışsa da bugünün iktidar yapısının bu süreçle şekillendiği inkâr edilemez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Adapazarı depreminin bir anlamda 1999 tarihine kadar kentsel rant – siyaset – yapılaşma düzenini derinden sorgulamaya açması ise sistemin kendini yenilemesi yerine iktidarın el değiştirmesini getirmiştir. Geçen on yılı aşkın sürede yapı denetiminde ve inşaat süreçlerinde kısmi iyileştirmeler sağlanmışsa da afet ve kriz yönetiminde, kent planlamasında bütünsel ve sistematik bir yapı değişikliğine gidilememiştir. Kentlerde biriken rantın gecekondu mahallelerinin ve kent çeperindeki boş arazilerin küresel sermaye ile ilişkili orta ve büyük ölçekli sermaye gurupları tarafından yürütülen dönüşüm projeleri aracılığıyla yeniden bölüştürüldüğü bu dönemde geçmiş dönemlerin talanının tortularını taşıyan yapı stokuna yapısal ve bütünsel müdahalelerde bulunulmamıştır. Önümüzdeki dönemde de bu durumun düzeltilebilmesi için otoriter çıkışlardan çok yaratıcı estetikle katılımcı süreçleri bir araya getirerek kentleri birer kentsel rant mekanizması olarak değil yaşama mekânı olarak dönüştürecek yenilikçi yaklaşımlara ihtiyacımız var. Aksi takdirde gerçek dönüşümü ihmal eden yeni bir talan dalgasıyla karşı karşıya kalabiliriz.