Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin'in sosyal bilimler, kent planlama ve yerel yönetimlerle ilgili denemelerini, öykülerini paylaştığı blogdur.
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
24 Ocak 2017 Salı
7 Ocak 2017 Cumartesi
KÜRESEL EKONOMİ-POLİTİĞİN FAY HATTI KIRILIRKEN: KENTLERDE SOSYAL ADALETE DAYALI BİR SATHI MÜDAFA MÜMKÜN MÜ?
Dünya
ve Türkiye zor günlerden geçiyor. Bir gece içinde Türkiye ve Avrupa’nın farklı
ülkelerinde kaynağı, sebebi ve sonucu kestirilemeyen eş zamanlı terör olayları
gerçekleşebiliyor. Sıradan insanın gündelik hayatı geri dönüşü olmayan bir biçimde
şizofrenik bir gerçeklik algısı uçurumundan yuvarlanıyor. Gündelik hayatın
dinamikleri zedelendikçe vekâlet savaşlarının tetikçisi terör örgütlerinin
saflarına katılma ihtimali yükselen ve giderek radikalleşme eğilimleri gösteren
genç kuşaklar dünyanın dört bir yanından kirli ırmaklar misali sonlarına doğru
ilerliyorlar. Dağılma eğilimine girmiş Suriye ve Irak gibi ülkelerde tarihte
eşine az rastlanır insanlık felaketleri olağanlaşırken, Avrupa ve dünyanın her
yerinde kentler ve genç kuşaklar bu felaketlerin dinamikleri tarafından uç
noktalardaki ideolojik yaklaşımlarla yeniden biçimlendiriliyor. Tüm dünyada
toplumsal yaşam kırılganlaşıyor, hepimiz neredeyse her gün kendimize bizim için
nasıl bir gelecek mümkün sorusunu soruyoruz. Türkiye tüm bu süreçte bir sırat
köprüsünden geçiyor. Sanki tüm dünyanın yer altındaki tektonik plakaları altımızda
birleşmiş, sürekli yeni deprem dalgaları üretmeye hazır bir biçimde bekliyor.
Mevcut sistemin tüm çelişki ve çatışmaları bu küresel dalgaların etkisiyle
bugüne kadar tanık olmadığımız sınavlardan geçmemize sebep oluyor. Toplumsal
ilişkiler, siyasal gelenekler, iktidar yapısı, iktisadi eğilimler, gündelik
ilişkilerimiz, kentlerimiz, komşularımız ve akıl sağlığımız her gün yine ve
yeniden sınanıyor. Peki, ne oldu da çok değil beş yıl önce küreselleşmenin ve
yerelleşmenin el ele müreffeh ve yaşanabilir bir dünyanın kapılarını açacağına
ilişkin var olan iyimserlik dalgası yerini kısa bir sürede Arap Baharına,
dağılan devletlere ve denetlenemez küresel bir terör dalgasına bıraktı? Burada
niyetim akademik bir bakış açısıyla küreselleşme kuramlarından yola çıkarak
dört başı mamur bir çatkı oluşturmak değil açıkçası. Daha çok, bir iki noktada
tespit yapıp çözüm olabilecek bazı unsurlara işaret etmek niyetindeyim. Çünkü
hepimiz bugünlerde olan biteni anlamlandırmaya her zamankinden çok ihtiyaç
duyuyoruz.
Öncelikle
mevcut küresel sistemin ekonomi-politiğine ilişkin bazı değinmelerde bulunmak
gerekiyor. Aslında 2009 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı küresel
iktisadi krizin yaşanan her şeyin kaynağı olduğunu söylemek mümkün. Oysa o
günlerde bir anda nasıl da bir iyimserlik dalgası yayılmıştı. İktisadi krizin
çözümünün küresel refah devleti yaklaşımları ile çözülebileceği, kapitalist
üretim tarzının ve finans kapitalin sonunun geldiği söylemleri yaygın bir
şekilde tartışılıyordu. Nobelli Paul Krugman gibi liberal yazarların Bush
yönetimine getirdiği eleştirilerde bile eşitsizliklerin daha azaldığı bir
dünyanın tartışıldığı görülüyordu. Ancak, çok kısa bir sürede, birbiri ardına
yaşanan siyasi gelişmeler ve bölgesel savaşlar bizi bugüne getirdi. Küresel
ekonomi-politik açısından küresel eşitsizliklerin azaltılması söylemi yerini
kısa bir sürede yapay zekâ ve makineleşmenin insanları nasıl işsiz bırakacağı,
finans sermayesine bir şekilde bağımlı kılınmış gelişmekte olan ekonomilerin
sürdürülebilir büyümeyi istikrarlı kılmak için daha hangi ulusal kaynakları
elden çıkarmaları gerektiği tartışmalarına bıraktı. Bunu ekonomik gelişme ve
kalkınma söylemlerinde bile izlemek mümkün. Küresel şirketler cep telefonu gibi
küresel mal ve hizmetlerini satabilecekleri istikrarlı ulusal düzenler ve
toplumsal refaha ihtiyaç duyuyorlar şeklindeki ifadeler yerini, kaynağı
bilinmeyen bir dağılma sürecine uğrayan Orta Doğu gibi coğrafyaların kaderine
ilişkin tartışmalara bıraktı. Tüm dünyanın ortak sorunları olan küresel
ekolojik felaket gibi konularda bile siyasi bir istikrarsızlığa sürükleniyoruz.
Her ne kadar Ekvator’da toplanan Habitat gibi toplantılarda iklim değişikliği
ve sürdürülebilir kalkınma gibi konular yeniden gündem olduysa da, tüm bilimsel
verilere ve bire bir yaşamaya başladığımız sonuçlarına rağmen ekolojik intihar
girişimi olarak adlandırılabilecek gidişatımız bile hafife alınmaya, bazı
kesimler tarafından, Trump’ın seçim kampanyasında olduğu gibi bir komplo
teorisi olarak adlandırılmaya başlandı. Neredeyse küresel kapitalist sistem ve
liberal söylemler dünyayı karanlık bir girdaba çekmeden değişmeyeceklerini ilan
eder gibiler.
Makro
ölçekte, küreselleşme sürecinin içine girdiği bataklığın iki temel sebebi
olduğunu söylemek mümkün. Son yirmi yıldır neredeyse her yıl ağzının içine
bakılan Amerikan Federal Merkez Bankasının kerameti kendinden menkul “parasal
genişleme” politikasının birincil unsur olduğu söylenebilir. Bir nevi küresel
para basma makinesi haline gelen FED, gerçek kâğıda bile basılmadan elektronik
olarak “yapılan” trilyonlarca dolar parayı Amerikan tarzı yaşam biçimini
tamamen borca dayalı olarak finanse etmek için kullanırken, aynı zamanda uzunca
bir süredir ortaya çıkan enflasyonist eğilimleri dünyanın daha kırılgan diğer
ülkelerine ihraç etmektedir. Finans sermayesi üzerine yapılan araştırmalar bu
mekanizmanın temelinde gerçekte bulunmayan bir paranın, gerçek ekonomiye dayalı
faiz gelirlerini toplamak için kullanılmasının ve neredeyse tüm dünyanın bir dolar
sömürgesi haline getirilmesi gerçeğinin bulunduğunu ortaya koyuyor. Dış sermaye
girişine bağımlı hale getirilmiş Türkiye gibi ülkelerden doğal kaynakları,
kültürel mirası, kentleri kar temelli dönüştürerek elde edilen faiz gelirleri,
para ekonomisini dünya tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemli hale
getirdi. Burada Yunanlı bir akademisyen dostun anlattığı bir öyküyü
alıntılamadan edemeyeceğim. “100 Avronun öyküsü” demişti buna. Bir gün
Amerikalı bir turist Atina’daki bir otelin lobisine gelir. Resepsiyon deskine
100 Avro koyar. “Otelinizde kalmayı düşünüyorum. Ama emin olmak için önce
odalarınızı gezmek istiyorum. Bu para da iyi niyetimin ve ciddiyetimin
göstergesi” der ve yukarı çıkar. Otel sahibinin aklına komşu esnaflara olan
borcu gelir. Müşteri geri gelene kadar deskteki parayı alır yandaki manava
koşar. Ona olan 100 Avro borcunu öder. Manavın da iki hafta kadar önce gelen
bir akrabası otelde kalmıştır ve otel sahibine 100 Avro borcu vardır. Otel
sahibinden aldığı 100 Avroyu geri verir. Otelci geri döner ve hiçbir şey
olmamış gibi parayı tekrar deske geri koyar. Bu arada Amerikalı turist geri
gelir. “Otelinizi beğenmedim” der ve deskte duran parayla purosunu yakıp
tüttürmeye başlar. Otel sahibi şaşkınlık içinde bakarken “üzülme zaten
sahteydi” der. Bu ve bunun gibi öyküler hiç de sanıldığı kadar abartılı ve de
insaflı olmayabilir. Gerçek dünyada Amerikan sermayesi en başta otelin yapımını
finanse eden, her yıl karını faiziyle birlikte alarak giden şirket de
olabilirdi.
Peki,
nasıl oluyor da bu kadar kırılgan bir ekonomi, dünya gelir dağılımının bu
derece adaletsiz hale gelmesine sebep olan parasal sistem, devam edebiliyor?
Elektronik olarak bir tuşa basılarak yapılan ve tüm sistemi borç ile döndüren
mekanizma gerçek emeği, üretimi, alın terini yönetebiliyor, getirilerini alıp
gidebiliyor? Bu sorunun yanıtı yakın zaman kadar küreselleşme süreci etrafında çizilen
iyimserlik halesi ile anlaşılır hale gelmekteydi. İkinci Dünya Savaşının hemen
sonrasında doları küresel para birimi statüsüne taşıyan Bretton-Woods
anlaşmasında ortaya konan altın denkliğinin dahi bulunmadığı bir ortamda,
zenginliğin küresel olarak serbest piyasa koşullarında paylaşılacağına olan
inanç bu düzenin sorgulanmasını da engelliyordu. Ancak, alttan alta yürüyen bir
başka süreç yakın zamanda küresel para ekonomisini derinden sarsan etkiler
üretmeye başladı. Bu süreç coğrafi olarak dünyanın merkezinin kayması ile çok
yakından ilişkili görünmektedir. Bir süredir, dünyanın iktisadi ağırlık merkezi
tarihsel süreçte tersine dönmüş ve tekrar batıdan doğuya doğru kaymaya
başlamıştır. McKinsey & Company’nin küresel sistemde ekonomik ağırlık
merkezini hesaplama girişimi çok ilginç bir durumu ortaya sermekte. Aşağıdaki
şemada da izlenebileceği gibi, miladi takvimin başlangıcında, dünyanın iktisadi
ağırlık merkezi Hazar Denizinin doğusunda, medeniyetin tarihte ilk ortaya
çıktığı yerlerden birisi olan Hindistan’daki İndüs Vadisi yakınlarında
görünmektedir. Bu ağırlık merkezi neredeyse 1800 yıl boyunca sadece dikey
olarak yukarı doğru yer değiştirir. Ancak, 1820’den 1913 tarihine birdenbire
Norveç civarına doğru kayar. Bunda Sanayi Devriminin, Osmanlı İmparatorluğunun
yıkılmasının ve Birinci Dünya Savaşının etkisi olduğu düşünülebilir. İkinci
Dünya Savaşı Başlarına kadar Dünyanın iktisadi ağırlık merkezi Birleşik
Krallığın batı kıyısına kaymıştır. İkinci Dünya Savaşının da aslında dünyanın
iktisadi ağırlık merkezinin Atlantik Okyanusunun ötesine kayması ile ilgisi
olup olmadığı araştırılması gereken bir spekülasyon olarak düşünülebilir. Soğuk
Savaşın başlangıcında, 1950’lerde dünyanın ağırlık merkezi Amerika Birleşik
Devletlerinin doğu kıyısına kaymıştır. Soğuk Savaş yılları boyunca 1980’lere
kadar ağırlık merkezi tersine hareket eder. Sovyetlerle Amerika Birleşik
Devletleri arasındaki rekabetin etkisiyle Atlantik Okyanusu sınırları içinde
kalır. 1980 sonrasında küreselleşme adı verilen sürecin başlamasıyla birlikte,
finans sermayesinin önündeki sınırlar kalkıp elektronik
para-borç-faiz-borç-elektronik para dönemi başlayınca dünyanın iktisadi ağırlık
merkezi yaklaşık yüz yıllık bir aradan sonra tekrar Avrupa’nın kuzeyine geri
döner. 2010 yılında Urallar civarında olduğu, 2025 yılı civarında ise yeniden
miladi takvimin başlangıcındaki yerine geri döneceği öngörülmektedir. Yani,
dünyanın iktisadi ağırlık merkezi iki bin yıllık bir süreç sonucunda başladığı
yere dönmek üzeredir. Bunun jeopolitik anlamı, dünyadaki iktidar odağının
batıdan doğuya kaymasıdır. Açıkça, karşılığı olmayan paraya ve borca dayalı
finansal sistem, iktidar odağının batıdan doğuya kaymasına engel olamamaktadır.
Bunda yükselen Çin ve Hindistan gibi büyük güçlerin reel sektörleri ile Asya’daki
doğal kaynak zengini ülkelerin artan güçleri etkili olmuştur. Peki, tüm bunlar
yaşadıklarımızla nasıl ilişkileniyor?
Dünyanın
iktisadi ağırlık merkezinin batıdan doğuya kayması aynı zamanda ilginç bir
başka olgu ile yakından ilişkili görünmektedir. Tüm dünyanın kentleştiği bir
süreçten geçiyoruz. 2000’lerin ortalarından beri dünyanın kentli nüfusunun
toplam nüfusun yarısını aştığı bilinen bir gerçek. Bu kentleşme sürecinin motor
gücünü oluşturan ülkelere baktığımızda ise daha ilginç bir durumla karşı
karşıya kalıyoruz. Dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin şu anda bulunduğu
noktadan geçen bir eksende bulunan, Türkiye dâhil ülkelerin büyük bir kısmı
kentleşme sürecinin son çeyreğinde bulunuyor. Yani toplam nüfusun %60 ila %80
arasında büyük oranda gençlerden oluşan bir kısmı kentlerde yaşıyor, kentlerin
toplumsal dinamikleri karmaşık değişkenlere bağlı. Bu coğrafya aynı zamanda son
on yıldır dünyada yaşanan neredeyse tüm çatışmaların savaşların bulunduğu
bölgede yer alıyor. Kabaca kuzey Buz denizinden başlayarak en güneyde Güney Afrika’nın
ucuna, Ümit Burnuna kadar uzanan bir hat hem dünyanın iktisadi ağırlık
merkezinin geçtiği bir eksende, hem de dünyanın kentleşme dinamiklerinin
şekillendirdiği bir düzlemde yer alıyor. Bu hatta Ukrayna, Suriye, Arap
Baharını yaşayan ülkeler, Karadeniz, Sahra altı Afrika ve daha birçok sorunlu
bölge yer alıyor. Kuşkusuz, bu coğrafyanın sorunlarının tarihsel ve coğrafi
birçok başka kökeni de bulunmaktadır. Ancak, mevcut iktisadi düzen içerisinde
son dönemin kangren olmuş tüm sorunlu bölgelerinin bu hatta sıralanmış olması
da sorgulanması gereken bir durum olarak önümüzde duruyor.
Burada
belli düzeyde spekülasyonda bulunabiliriz. Finans sermayenin doğudaki reel
ekonomi karşısında dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin daha da doğuya
kaymasını engellemek için küresel bir fay hattı oluşturduğu söylenebilir. Bu
hattaki sarsıntılar ve artçıları, doğudaki yükselen iktisadi güçlerin uzun
dönemli istikrara kavuşmasını engellemek için ortaya çıkarılmış olabilir.
Politik ekonomi alanındaki son dönem tartışmalar ve mevcut bazı gelişmeler bu
durumu açıklamak için kullanılabilir. Paranın reel ekonomi ile ilişkisinin
koptuğu, parasal kaynakların güvenilirliğinin askeri güç ve sosyal ilişkiler
ile sağlandığı bir dünyada ekonominin istikrarı için iki temel unsur gerektiği
ifade edilmektedir. Bunlardan birincisi güven ve umut kavramlarıdır. Nitekim
son dönemlerde Nobel alan iktisatçıların önemli bir kısmının tüketici güveni
üzerine çalışıyor olması tesadüf değil. İkincisi ise korku ve tedirginliğin
yarattığı teslimiyet duygusudur. Naomi Klein “Şok Doktrini” adlı tezinde, siyasi
ve iktisadi olarak kaynaklarının başka toplumlara aktarılması karşısında
toplumların teslimiyetçi kılınmaları için çatışmaların ve terör gibi
faaliyetlerin nasıl araçsallaştırıldığını ortaya koymaktadır. Küreselleşmenin
umut ve güvene dayalı bir süreçle batıdan doğuya iktidar kaymasını
engelleyemeyeceği ortaya çıkınca, korkuya dayalı şok doktrinlerinin hâkim
kılındığı bir fay hattının yaratılması öngörülmüş olabilir. Belli ölçüde bir
komplo teorisi gibi dursa da bu tür bir değerlendirme küresel dünyanın barış
ekseninde yeniden yapılandırılması için bir başlangıç noktası oluşturabilir.
Yani Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu küresel fay hattı mümkün olduğu kadar
istikrarsızlaştırılarak finans sermayenin iktisadi ağırlığı korunmaya
çalışılmaktadır.
Ancak,
bu tür bir durumun bile finans sermayenin güç erimesini engelleyemediği
görülmektedir. Arama motorlarının tarayamadığı derin internet üzerinde bitcoin
adı verilen bir para birimi ile inanılmaz büyüklüklerde kayıtdışı ve hatta
gayrı meşru ticaretin dönmesi bunun işaretlerinden birisi olarak görülebilir. Hiçbir
devletin garanti altına almadığı 1 bitcoin’in 1000 Amerikan Doları üzerinde
değere sahip olması, meşru finansal çevrelerin içine girdiği gayri ahlaki yoz
düzenin Snowden ve Assange’nin sızdırdığı belgelerde tüm çıplaklığı ile
ortalığa saçılması bu çerçevede değerlendirilebilir. Öte yandan esas sorun bu
küresel fay hattında oluşan artçı sarsıntıların denetlenemez biçimde tüm
dünyayı bir terör dalgasına teslim etmesidir. Müslümanların ağırlıklı olduğu
ülkelerde geleneksel mezhep ve cemaatlerin iktidara gelince yozlaşması ve Batı
kaynaklı etkilerle ağırlık kazanan Selefi akımların aşırı radikalleşmiş ve yer
altında güçlenmiş terör odakları yaratması fay hattındaki sarsıntıların önce Avrupa’yı
daha sonra da tüm dünyayı etkisi altına almasına sebep olmaktadır. İstikrarsızlaşan
ve parçalanan devlet yapıları da bu durumun daha da güçlenmesine sebep
olmaktadır. Bu küresel fay hattının çözüm değil sonun başlangıcı olduğunu görmezsek
korkarım daha kötü günler bizi bekliyor.
Peki,
küresel jeopolitik açısından çözüm nerede? Çözümün yapısal olarak kapitalist
sistemin dönüşümünde olduğu aşikâr. Ama kan ve gözyaşı ırmaklarını durdurmak
için yapacak başka şeyler de olmalı. Öncelikle, bu küresel fay hattının küresel
ekonominin ürettiği bir durum olduğu açıkça ifade edilmeli. Her depremde olduğu
gibi, toplumsal yapıların güçlendirilmesine ihtiyaç var. Bu güçlendirmenin de
iki boyutu olmalıdır. Birincisi güçlendirmeye hala istikrar adası niteliğindeki
yerlerden başlanmalı. Türkiye gibi ülkeler hala bu sınıfta diye düşünüyorum.
Ama açık bir strateji ile güçlendirmenin derinleşmesi ve tüm fay hattına
yayılması için çaba harcanması gerekiyor. Burada kentleri teröre karşı
dayanıklı hale getirmek için gerekli önlemleri almak, yaşanabilir kılmak önemli
bir adım olarak öne çıkmaktadır. Sosyal adalete dayalı bir toplumsal dinamiğin
üretilmesi bu anlamda teröre karşı direnç oluşturmada çok önemli görünmektedir.
Demokratik standartların ve insan hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesi için
çaba harcanması bir diğer önlemdir. İstikrarın iktidar istikrarı olarak değil,
hak ve özgürlüklerin kullanımı açısından istikrar olarak ele alınması
yaşamsaldır. Son olarak tarihin birçok aşamasında görüldüğü gibi, yaşanan
sürece karşı söylem üretecek bir düşün merkezinin kurulması çok önemlidir. Son
dönemde piyasa için çalışan ve üreten merkezlere dönüştürülen üniversiteler
yerine, özellikle dini inanışların selefileşmesini önleyecek teori ve
pratikleri toplumsal düzlemde tartışacak ve sonuca dönüştürecek çok uluslu yeni
bir yapılanmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle temel bilimler alanlarındaki
son dönem gelişmelerin ışığında ahlaki ve dinsel yaklaşımları geleneği de dikkate
alarak yorumlayacak güçlü bir entelektüel merkezin oluşturulması ve bunun tüm
fay hattı boyunca etkin olması için önlemlerin alınması gerekmektedir. Modern
çağın Nizamiye Medresesine her zamankinden çok ihtiyaç duyulmaktadır.
Yaşanan
korkunç olaylar karşısında ön alabilmek ve umutsuzluk zincirini kırabilmek için
bu tür bir yeni çerçeve ile düşünmeye ihtiyacımız var. Alışmamak için
direniyoruz. Ama kar ve haz bağımlısı küresel dünya çoktan alıştı ve alışmak
istiyor. Siyasi yelpazenin neresinde duruyorsak duralım bildiklerimizin
sınırları ötesine geçmemiz ve yeni bir şeyler söylememiz gerekli. Başka çaremiz
yok…
22 Kasım 2016 Salı
MİRASYEDİ BAŞKENT İÇİN BİR KURTULUŞ REÇETESİ
Antropologlar
ilginç bir tespitte bulunuyorlar. Avcı toplayıcı dönemde insanoğlu atalarından
kendisine kalan basit ve gündelik eşyaları koruyup kutsar, herkese ait olduğu
düşünülen toprak gibi unsurlara neredeyse hiçbir bağlılık göstermez. Bazı göçebe
topluluklara göre ataların ruhu o basitmiş gibi görünen eşyalarda onlarla
birlikte yaşamaya devam ediyordu. Bunun için birçok alet ve eşya nesilden
nesile geçerek farklı kuşakların ellerinden geçti. Bugün elimizde Neanderthal
insanlarından kaldığı düşünülen boynuzdan yapılma bir flüt bile mevcut. Ama tarih
ilerledikçe, mülkiyet kavramı yerleştikçe, atalarımıza ait emanetleri kolayca
elden çıkarır olduk. Onlardan kalan kalıcı mal mülke ise kendi hayatımızdan
vazgeçecek bir delilikle bağlanır olduk. Toprak, egemenlik ve dinsel
referanslarıyla örülü bir öyküye dayalı olarak atalarımızın temsil ettiklerini
yaşattığına inandığımız bir kutsallık ifadesine dönüşüverdi. Vefat eden aile büyüklerinin
kişisel eşyalarının nasıl hızla ortadan kalktığını, geriye kısa zamanda
neredeyse hiçbir şey kalmadığını çok defalar görmüşüzdür. Modern toplumlarda bu
anlamda kültürler arasında belli farklılıklar görülse bile nihai olarak “geçici”
olarak görülen şeylerin, “kalıcı” olarak addedilen gayrimenkul gibi varlıklar
karşısında nasıl hızla tükendiklerini görmek aslında şaşırtıcı bir dönüşümü
ifade etmektedir.
Bu
dönüşümde en ilginç olan şey ise kanımca göreli olarak daha geçici görülen şey
ile daha kalıcı olarak görülen şey arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığıyla
yakından ilgilidir. Eğer geçici görülen nesneler, içlerinde taşıdıklarına
inanılan anlam dünyası ile yeni bir öyküye konu edilebilmişlerse ve bu öykü de
kültürel bağlamda bir yerlere oturabilmişse zamana karşı daha direngen görünebilir.
Ama bunun bir de karşıt durumu var. Kalıcı olarak görünen ve modern dönemin “kıt”
olarak görünen kaynaklarının kalıcılığı sürekli yıkıp yeniden yapmaya dayalı
bir yaratıcı yıkımın temel malzemesini oluşturmaktadır. Bunun en güzel örneği
belki de mimarlık birikimiyle gayrimenkul sektörünün iktisadi dinamikleri
arasındaki savaşta izlenebilir. Atalarımızdan kalan eşyalar gibi zamana karşı
direnme ve kendini yenileme gücü kısıtlı olan “tasarım” fikri, üzerinde
bulunduğu arazide birikmekte olan kentsel rant karşısında giderek ezilmektedir.
Bir binaya ait tasarım fikrinin önemine ilişkin bilimsel verilere dayalı olarak
uluslararası, ulusal ve yerel bir bilgi birikimini ve değerleri öyküleştirmeye
çalışan meslek dallarının profesyonelleri ise, yıkılan her tarihi yapıda
dillerindeki sözcükleri kerpetenle çekip alınmış gibi acı duymaktadır. Ancak, o
arazide biriken güncel parasal değerin nasıl en üst düzeye çıkabileceğini hesaplayan
kimseler ise bu tür bir kayboluşun farkında olmaksızın bir anlam çölünde
kaldıklarını anlamadan hayatlarına devam etmektedirler. Ama ne vakte kadar?
Bu
noktada belki kendi yaşadığım bir anekdotu aktarmamda fayda olabilir. Çocukken
bir gün annem elinde eski bir çanakla geldi eve. Simsiyah ahşap oyma çanağın
bir kenarında da ince bir çatlak. En az elli yıllık bir kahve çanağı olduğunu,
baba ocağından geldiğini anlattı bana. Gerçekten de yakınına gelince elli
yıldır demlenen bir kahve gibi buram buram bir koku geliyordu. Sonra annem
nedendir bilmem o çanağı tamir ettirdi. Çatlağa macun dolduruldu, üstüne de
cila çekildi. Vitrinine koyduğunda belki daha güzel ve yeni görünüyordu ama
kahve kokusu yoktu artık. Atalarımızdan bizlere kalan pahada hafif şeyler kolay
gözden çıkarılıp değiştirilebilirler. Ama bu basit şeyleri topyekûn
hayatımızdan uzaklaştırdığımızda da yakıcı bir yoksunlukla karşı karşıya
kalırız. Kayıplarımızın yüzlerini artık zihnimizde canlandıramadığımızda onları
bize hatırlatacak, anılarımızın kayıp kıtalarında yol almamızı sağlayacak ipuçlarını
ve geri çağırma seanslarımızı da kaybederiz. Önemli olan elde kalanlarla elden
çıkarılacaklar arasından anlamlı bir denge noktası bir uzlaşı bulabilmek.
Müzecilik gibi uğraşların toplumlarda ne düzeyde gelişmiş olduğu gibi bir konu
burada bu tür bir uzlaşının göstergesi olarak alınabilir. Benzer şekilde dünyanın
birçok kentinde geçmişe ait mimarlık birikiminin bir şekilde korunduğu ve
gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışıldığı görülmekte. Böylece kentlerin hafıza mekânları,
kimlik alanları ve kültürel sığınma adacıkları hayatta kalabilmekte, kente
ilişkin ortak yaşam yeşerecek verimli görsel ve ruhsal örnekler bulabilmekte.
Böylesi
uzun bir giriş yapmamın sebebi geçtiğimiz günlerde Başkent Ankara’nın yıkılan,
kaybolan ve tehdit altında olan özellikle bazı modern dönem yapılarına ilişkin
yaptığımız bir toplantı sonrasında olası bir çözüm önerisini temellendirmek
kaygısından ileri geliyor. Evet, belki kentlerin içerisinde tarihsel birikim
ile modernist yaratıcı yıkım süreçleri arasında bitmeyen bir kavga var ve bu
kavganın kaybedenleri oluyor. Geçmişte de oluyordu. Ama son on yıldır, Başkent
Ankara’da giderek daha fazla hızlanan bir yıkım süreci işliyor. Korumaya
ilişkin kurumsal yapı etkisizleşiyor, bürokratik duyarlılıklar siniyor, siyasi
gündem ve medya bu yıkıma yeterince ilgi göstermiyor. Özellikle cumhuriyet
dönemine ait çeşitli yapılar ve kimlik mekânları yitiyor. Bu yitim sürecinde
TMMOB ve üniversitelerin sınırlı sayıda öğretim elemanı, mesleki kaygılarla ya
da daha derinlere erişen duyarlılıklarla tepki gösteriyor.
Yıkımların
hızlanma sürecini ilk kez bundan tam on yıl önce TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara
Şubesi Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğüm 2006 yılında hissetmeye başladım.
Cumhuriyet döneminin endüstri mirası içinde önemli bir yeri bulunan Maltepe’deki
“Havagazı Fabrikası’nın önemli bir kısmı bir gece yarısı operasyonuyla yıkıldı.
Emsalleri Türkiye’nin değişik yerlerinde yeniden işlevlendirilen türünün ilk
örneklerinden olan Havagazı Fabrikasının yıkımı alanın daha sonra Maltepe
Pazarından taşınan esnafın yeri olarak belirlenmesiyle meşrulaştırıldı. Bir
avuç insanla birlikte basın açıklamaları yapılırken iş makinelerinin kaldırdığı
tozlar basın mensuplarının kamera vizörlerini kaplıyordu. Aynı yıl, Atatürk
Orman Çiftliğinin kullanım ve planlama haklarını Ankara Büyükşehir Belediyesine
devreden yasa değişikliği tüm itirazlara rağmen siyasi hesaplara dayanarak iktidar
ve muhalefet milletvekillerinin oy birliği ile geçirildi. Bu yasa değişikliği
hem Atatürk Orman Çiftliğinde yapılacakların hem de yıkılacakların habercisiydi
aslında.
Sonraki
yıllarda her bir yıkımla sanki Ankara’da zaman hızlanırken mekân yavaşladı.
Başkentin çeşitli yerlerinde oluşan boşluklar yerimizi yurdumuzu bulmamızı zorlaştırdı.
2009 yılında ünlü mimar rahmetli Behruz Çinici’nin TBMM Lojmanları yıkıldı. 2013
yılı yıkımlar açısından çok acı bir yıl oldu. Önce 1950’li yılların betonarme
modernist mimarisinin önemli örneklerinden Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı
Genel Müdürlüğü binası yıkıldı, yerine yeni Adalet Bakanlığı binası yapıldı.
Aynı yıl, cumhuriyet dönemi yapılarından olan Atatürk Orman Çiftliği Jandarma
Karakolu ve Başkentin kentsel altyapısının tarihi örneklerinden Su Süzgeci
Binası ortadan kaldırıldı. Su Süzgeci Binası, 15 Temmuz olaylarından sonra
kapatılan bir üniversiteye Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis
edilerek yıkılmış, yerine hastane yapımına başlanmıştı. Yine cumhuriyet
döneminin önemli yapılarından Etibank Binası da aynı yıl kayıplar arasına karıştı,
şu anda yeri otopark olarak kullanılıyor. 2014 yılında Atatürk Orman
Çiftliğindeki bir başka cumhuriyet dönemi yapısı yıkılırken, 2016 yılı yıkımlar
açısından sarsıcı bir yıl oldu. Özgün bir sivil mimarlık eseri olan 1950’li
yılların özgün bir mimari çözümünü sunan Kumrular İkamet Sitesi tüm yasal
süreçler devam ederken yıkıldı. Ardından her biri birer cumhuriyet dönemi
yapısı olan EGO Hangarları, Turgut Reis İlkokulu, Atatürk Orman Çiftliğindeki
Marmara Köşkü, Çubuk Barajı Gazinosu yıkıldı. Yıkım dalgasının son halkasında,
yarışma sonucunda elde edilmiş bir projeye sahip olan ve 1960’ların mimarisini
yansıtan Danıştay Binası yıkıldı. 15 Temmuzda ciddi hasar gören TBMM Halkla
İlişkiler Binasının ve Behruz Çinici’nin eseri Meclis Binasının akıbeti meçhul.
Hacı Bayram’da da birçok tarihi Ankara evinin restore edilmeden yıkılarak
yerlerine betondan taklitlerinin yapıldığı iddia ediliyor. Alınan haberler,
yıkılanlar yanında tehdit altında olan eserlerin sayısının da azımsanamayacak
ölçüde olduğunu gösteriyor. Saraçoğlu Mahallesi, Ankara Rüzgâr Tüneli yapısı,
TRT Arı ve Orkut Stüdyoları, Milli Kütüphane Binası, İller Bankası Binası,
Cebeci Stadyumu, TCDD Ankara Gar Binası, Opera Binası ve Sergi Evi, Renda
Köşkü, Halide Edip Adıvar Lisesi, Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi, Çubuk
Barajı Atatürk Evi ve Şeker Fabrikası Yerleşkesi tehdit altında görünüyor.
Yıkımlar
ve yıkım tehditleri sürerken dikkatimi çeken önemli bir durum ise İller Bankası
binasına ilişkin süreç devam ederken yaşanmaya başladı. Önceki örneklerde bir
şekilde devlet ve kamu gücü yıkımları açıklama, meşrulaştırma gayreti
içerisindeydi. Yıkılan binaların tehdit oluşturduğu, belli bir süre sonra
yeniden “aslına uygun” olarak inşa edilecekleri açıklamaları yapılıyordu. Ancak
birkaç hafta önce, İller Bankasının Ulus Binasında yıkım tehdidi ortaya çıkınca
ilginç bir durum dikkatimi çekti. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi
yetkilileri olaya ilişkin durumu anlamalarını sağlayacak bir muhatap bulmakta
güçlük çekiyorlardı. Koruma Kurulu, belediye ya da ilgili firmadan herhangi bir
açıklama gelmiyordu. Bu durum belki de 15 Temmuz sonrası yaşanan süreçlerle de
yakından ilgiliydi. FETÖ soruşturması devam ederken ister istemez bürokrasinin
olağan dönemlerden daha tedirgin ve çekingen davrandığı ve bürokrasinin bu
anlamda Başkentteki mimari birikime ve korunacak yapılarak ilişkin reflekslerini
kaybettiği söylenebilir. Bunun doğrudan sonucu, mimarlık birikimi ve korunacak
çevrelere ilişkin yeni bir döneme işaret ediyor olabilir. Bu yeni dönemde,
kamunun tarihi mirasa ilişkin birikimi korumada daha da geri plana çekileceği
tahmin edilebilir. Bu geri çekilmenin tehdit altındaki yapılara ve çevrelere
etkilerinin ne olacağını öngörebilmek güç değil. Fakat bunun yanı sıra toplumda
tarihi yapılara şefkat gösterilmesi ve yapılan restorasyon proje uygulamalarında
karşılaşılan aykırı durumlara ilişkin gösterilen tepkiler açısından da ilginç
bir duyarlılığın yükselmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Antik
tiyatroların basamaklarının göze aykırı görünen malzemelerle restorasyonu,
Sinan Camilerinin cam ve çelikle yeniden yapılması gibi durumlar bir süredir
gündem oluşturmakta. Kamunun sahiplenmesindeki azalma ile toplumun gösterdiği
duyarlılığı da birlikte okumakta fayda görünüyor.
Bu
iki durumu dikkate alarak, Başkent Ankara’nın geriye kalan kültürel ve mimarlık
mirasını koruma adına üç başlıktan oluşan bir çözüm önerisi geliştirmek
istiyorum. Bu önerinin birinci adımı, kaybolan yapıları, içinde bulundukları mekânsal
bütünlük içerisinde tanımlamayı içeriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki
yapıların önemli bir kısmı, cumhuriyet dönem Ankara’sı olarak
adlandırılabilecek dokunun kendisinin ya da parçalarının içerisinde bulunuyor.
Örneğin Prof. Dr. Çağatay Keskinok, Gar ile başlayıp Gençlik Parkını, Meclis
Binalarını, Heykel Meydanını, Hacı Bayramı kat ederek Bentderesine kadar devam
eden İstasyon Caddesini Milli Mücadelenin, Atatürk Bulvarını ise cumhuriyet
dönemi devrimlerinin ve yaşam biçiminin bir vitrini, göstergesi olarak
değerlendiriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki birçok yapı da bu tür mekânsal unsurlar
üzerinde yer alıyor. O zaman, tek tek yapıları değil, bu yapıların temsil
ettiği değerler ve mekânsal bütünlük üzerinden bir tanım yapılması daha anlamlı
olabilir. Çünkü bu yapıların temsil ettikleri mekânsal bütünlüktür aslında
tehdit altında olan. Hergelen Meydanına yapılan yeni cami ile başlayan bir
aksta, Atatürk Bulvarına cephe veren yapıların arka bahçelerinin ve yapıların
kendilerinin hastanelerin boşaltılmasına kadar birçok unsurun tehdidi altında
olduğunu söylemek mümkün örneğin. O zaman, Atatürk Bulvarının doğu ve
batısındaki yaklaşık beş yüz metrelik bir bandın oluşturduğu bütünlüğün
savunulması anlamlı olabilir.
Öte
yandan bu tür bir savununun ihtiyaç duyduğu bilimsel otorite nasıl sağlanacak
sorusu akla geliyor. Mevcut haliyle koruma kurullarının artık bilimsel referans
kurum olma meşruiyetlerini yitirdikleri görülüyor. Bu noktada 2000’li yılların
ortalarında İstanbul’da gördüğüm bir örnek üzerinden öneride bulunmaya
çalışacağım. Kültür ve Turizm Bakanlığında çalıştığım o yıllarda UNESCO Dünya
Miras Komitesi, Dünya Miras Listesinde yer alan İstanbul’un tarihi alanları
için her yıl heyetler göndererek tarihi yarımadada yapılacak projeler için
kaygılarını belirtmekte, hatta İstanbul’un Tehlike Altındaki Dünya Mirası
Listesine alınabileceği uyarısında bulunmaktaydı. Tarihi Yarımadanın Yönetim
Planı Sınırının belirlenmesi, yönetim planlarının ve koruma amaçlı imar
planlarının yapımı süreci de bir yandan devam etmekteydi. Bu süreçte Bakanlık,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve UNESCO yetkilileri arasında hararetli
tartışmalar sürerken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi “İstanbul Miras Komitesi” adlı
bir organ oluşturdu. Her ne kadar bu organın oluşturulmasında bazı bürokratik
ve siyasi kaygılar hâkim gibi görünse de bu tür bir organın oluşturulması
oldukça ilginç bir örnek oluşturmaktaydı. Komite hiçbir zaman tanınan ve
ağırlığı bulunan bir referans kuruluşu haline gelmedi ama en azından bir
referans kuruluşun varlığın olan ihtiyaca işaret etmesi açısından dikkate
alınabilir bir deneyimi göstermektedir.
Başkent
Ankara’daki yıkım süreçleri de, kentteki tarihi yapılara ilişkin bilimsel
bilgilere dayalı olarak yeri geldiğinde uyarılarda bulunabilecek, tehdit
altındaki yapı ve varlıklara ilişkin listeler oluşturabilecek yetkinlik,
yeterlilik ve saygınlığa sahip bir referans organa ihtiyaç olduğunu
göstermektedir. Çünkü ne yazık ki Koruma Kurulu başta olmak üzere bu konuda
görevli yapıların bu tür bir işlevi yerine getiremediği görülmektedir. Ben bu
referans organa “Ankara Miras Komitesi” adını vermek istiyorum. Mutlaka çok
disiplinli olması gereken bu organda Ankara’nın tarihi ve mimarlık mirası
konusunda uzmanlık birikimi ile duayen konumuna erişmiş kişilerin bir araya
gelmeleri ve yaşanan süreçlere ilişkin kamuoyunu uyarma vazifesini yerine
getirmeleri çok önemli bir katkı olabilir. Bu Komite, “Ankara Miras Listesi”, “Yok
Edilmiş Miras Listesi”, “Tehdit Altındaki Miras Listesi” ve yıkılan varlıkların
yıkımına sebep olanları teşhir etmek için bir “Kara Liste” yayımlayabilir ve takip
edebilir. Detaylı teknik ve akademik bilgilerden çok basit bir listeleme
çalışmasıyla kentte tehdit altındaki kültürel miras unsurları konusunda kamuoyu
açık bir şekilde bilgilendirilebilir.
Böyle
bir referans organının yanı sıra aynı zamanda halkın tarihi yapılara karşı olan
şefkat duygularına dayalı bir duyarlılığı da örgütlemek gerekli. Bu tür bir
örgütlenme konusunda da birkaç yıl önce Şikago’da uygulanan başarılı bir örnek
aklıma geliyor. Şikago kışları oldukça sert geçen bir kent. Yangın söndürmede
de yangın musluklarının çok önemli bir yeri var. Kentteki binlerce yangın
musluğunu itfaiye yangınlarda söndürme suyu temin etmek için kullanıyor. Ancak
bir sorun var. Kışın çok soğuk günlerinde yangın muslukları donuyor. Bu da
yangınlarda ciddi sorun yaratıyor. Belediye yangın musluklarını soğuğa karşı
yalıtım malzemesi ile korumaya çalışıyor ama yalıtım malzemeleri vandalizme
uğrayabiliyor, çalınabiliyor. Bunun üzerine bir internet uygulaması
geliştiriliyor. Şikago’lular sokaklarındaki yangın musluklarını “evlat edinmeye”
davet ediliyorlar. Bir yangın musluğunu evlat edinen Şikagolular internette
harita üzerine kendi isimlerini bırakıyorlar. Kışın soğuk günlerinde muslukları
kontrol edip bir sorun var ise belediyeye bildiriyorlar. Musluklarına isim
takanlar, kazak örenler bile olmuş. Sonuçta önemli bir kentsel sorun konusu
halkın aidiyet hisleri yardımıyla çözülmüş. Benzer bir uygulamanın Ankara’nın
tarihi yapıları için de kullanılabileceğini düşünüyorum. Mobil destekli bir
uygulama ile isteyenler tarihi yapıları evlat edinebilir. Bu yapıları belirli
aralıklarla belgeleyebilir ya da görüntüleyebilirler. Bu katkılar da internet
üzerinde herkesin görebileceği bir şekilde bir arada toplanır. Böylece halkın
da aktif katılımı konusunda mesafe kat edilebilir.
Başkent
Ankara’daki ya da Türkiye’nin herhangi bir yerindeki yapıların ve mimarlık
kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesinin bu çalkantılı dönemde ciddi bir
mücadele süreci gerektirdiği görünüyor. Bu mücadele sürecinde toplumdaki farklı
duyarlılıkları temsil edebilecek yenilikçi araç ve söylemlerle hareket etmek
gerekiyor. Muhtemeldir ki, eldeki varlıkların ortadan kalkmasından çok sonra
birileri dedesinin eski eşyalarının izlerini arayan torunlar misali bir arayışa
girecektir. Ama önemli olan bu arayışlara yer bırakmadan, kentin ve kendimizin
ruhunu zihnimizde canlandırmamıza sağlayan mirasımızı şimdiden koruyup
kollamanın yollarını aramak, bulmak.
Etiketler:
Ankara,
Başkent,
cumhuriyet,
endüstriyel miras,
halk,
İller Bankası,
koruma,
koruma kurulu,
Mimarlar Odası,
mimarlık,
restorasyon,
tarihi alan,
TMMOB,
Ulus,
yapı,
yaratıcı yıkım
28 Ekim 2016 Cuma
BOŞALTILAN ASKERİ ALANLAR ANKARA İÇİN FIRSATA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?
15
Temmuz darbe girişiminin en tartışmalı kararlarından birisi kent içerisinde yer
alan askeri yasak bölgelerin ve askeri tesislerin kent dışına taşınması
kararıydı. Bir yandan askeri açıdan bu tür bir karar almanın uzun vadeli ulusal
güvenlik açısında gerçekten fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine çelişkili
iddialar ortaya atılırken bir yandan da boşaltılan askeri bölgelerinin FETÖ
dışındaki cemaat ve sermaye gruplarına aktarılacak rant projeleri için
kullanılabileceği, dolayısıyla yeni tehditlere kapı açacağı kaygıları ifade
edildi. Ancak, OHAL sürecinde her iki konu da derinlemesine tartışılamadı.
Aslında boşaltılan askeri bölgelerin ve arazilerin ne olacağının dünyadaki
örnekler ve çağdaş kent planlaması açısından ele alınması gerekmekte. Bu tür
bir bakış açısı geliştirilebilirse askeri alanların Türkiye ve kentlerimiz için
bir fırsat haline dönüştürülmesi mümkün olabilir.
Askeri
alanlar düşünüldüğünde Başkentlik işlevi sebebiyle bu durumdan en fazla
etkilenecek olan kentin Ankara olduğu görülmektedir. Yerleşik alanın neredeyse
%12’lik kısmı askeri alanlardan oluşan, bu sebeple de yapılan yeşil alan
hesaplamalarında çoğunlukla Türkiye’deki diğer kentleri geride bırakan Başkent
Ankara’da askeri alanların nasıl ele alınacağı çok kritik bir öneme sahip. Yapılan
araştırmalar, askeri amaçla kullanılan ve tahsis edilen arazilerin %70’e
yakınının da 1 Hektar yani 10 000 m2 ve üzerinde büyüklükte olduğunu
göstermektedir. Yapılacak planlama ve uygulama hataları, rant odaklı projelerin
öncelik kazanması fırsat olabilecek bir düzenlemeyi Ankara’nın geleceği için
bir kabus senaryosuna dönüştürebilir. Bu sebeple öncelikle Ankara’da askeri
alanların ele alınmasında kaçınılması gerekenleri sıralamak gerekir:
1Ankara’da Boşaltılan Askeri Alanları Ele Alırken
Kaçınılması Gereken Dokuz Kusurlu Hareket:
a. Askeri
alanların tam ve düzgün bir envanteri çıkarılarak, arazi nitelikleri ortaya
konularak yola çıkılmalıdır. Bu envanter kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Askeri
araziler haritadaki boş arazi olarak ele alınmamalıdır. Bu da ciddi bir analiz
gerektirir. Bu tür bir analiz yapmadan yola çıkılırsa yıllardır ordu tarafından
korunmuş değerler ve arazi varlığı kamuoyu denetiminden uzak bir şekilde
ortadan kalkabilir. Bu amaçla coğrafi bilgi sistemleri kullanılmalı, mikro
düzeyde ekolojik hassasiyet ve peyzaj değeri haritaları hazırlanmalıdır.
b. Askeri
alanlar parça parça belki yüzlerce araziden oluşan bir bütündür. Bu araziler
parçalanarak lokma lokma yutulacak bir ganimet olarak görülmemeli, Başkent
Ankara’nın çözülemeyen sorunları için fırsat olarak görülmelidir. Bunun için
bilimsel analizlere dayalı bütünsel ele alış ve planlama şarttır. Kapatılan
Ankara İl Özel İdaresinin mülklerinin el yordamıyla kamu kurumlarına
dağıtılması gibi bir yöntemden kesinlikle uzak durulmalıdır. Bu tür yöntemlerin
yarattığı hukuki sorunlar çözümsüzlüğünü korumaktadır.
c. Kamu
arazilerinin mülkiyet açısından birçok türü bulunmaktadır. Başkent anayasa ile
tanımlanmış en önemli kentimizdir. Bu kentin kaderini etkileyecek büyüklükteki
bu araziler, çeşitli kamu kurumlarına tahsis, kiralama, devir, mülk verme
yerine topyekun hazine arazisi olarak tescil edilmeli, mülkiyet
parçalanmasından kaçınılmalı gerekirse bunun için yasa çıkarılmalıdır.
d. Askeri
arazilerin “nasıl olsa kamu” mantığıyla kamu kurum ve kuruluşları ile STK’lara
devrinin önüne geçilmelidir. Geçtiğimiz dönem FETÖ’nün palazlanmasının ve kentsel
kamusal alanların talan edilmesinin en önemli kaldıraçlarından birisi bu tür
bir tutum olmuştur.
e. Askeri
araziler boş arazi diye düşünülerek üst ölçek planlara ve ulaşım planlarına
dayanmayan günü birlik ulaşım ve altyapı projeleriyle parçalanmamalıdır. Bu tür
teknik altyapıların yapılması için doğal eşik analizleri yapılmalı, kent bütünü
planlara dayandırılmalıdır.
f. Kentte
bugüne kadar yapılmış yanlış uygulamaların, özellikle de imar planı
değişiklikleriyle oluşturulmuş çok yüksek nüfus ve yapı yoğunluklarının
meşrulaştırılması ve imar kanununun etrafından dolanılması için askeri alanlar
kullanılmamalıdır.
g. Askeri
arazilerin kent içinde “boş arazi” olarak görülmeleri en büyük hata olacaktır.
Bu arazilerin taşıdıkları doğal ve peyzaj değerlerinin bilimsel olarak tespit
edilmesi ve buna uygun koruma statülerine kavuşturulmaları çok önemlidir.
h. Tüm
ülkeyi etkileyen bir darbe girişimi sonrasında boşalan bu arazilerin karar
verme sürecinin tek adamlara devredilmesi çok yanlış olacaktır. Karar verme
süreçlerinde katılımcı mekanizmaların kurulması gereklidir.
i. Askeri
alanlar sadece boşalmış alan olarak görülemezler. Bu kadar büyük alanlar
dünyanın tüm aklı başında kent ve ülkelerinde kentin bütününün kaderini
etkileyecek niteliktedir ve kentin yeniden planlanmasını gerekli kılarlar.
Bu
önemli noktalar dikkate alındığında boşaltılan askeri alanların Başkent Ankara
için yeni bir planlama miladı olarak değerlendirilmesi, Ankara’nın geleceği
için yaşamsal görünmektedir.
Askeri Alanlar Dikkate Alınarak Başkent Ankara’nın Üst
Ölçekli Planları Gözden Geçirilmelidir
Dünyanın
herhangi bir kentinde bu derece büyük arazilerin bir anda sivil kullanıma
dönüştürülmesi, o kentin ve metropoliten alanın bütününün yeniden
planlanmasını, üst ölçekli planların yeniden gözden geçirilmesini
gerektirmektedir. Çünkü, bu kadar büyük arazi doğru kullanılmazsa kentin daha
öncekinden çok daha derin ve çözümsüz sorunlarla karşı karşıya kalmasına sebep
olabilecektir. Hali hazırda askeri araziler, Başkent Ankara’nın doğal hava
koridorları ve halk tarafından doğrudan kullanılmasalar da kent siluetinin
korunması için çok önemli bir işlev yerine getirmektedir. Her şeyden öte,
askeri araziler içerisinde nüfus yoğunluğu bulunmadığından dolayı, yapılan
birçok yanlış uygulamaya karşın, kentin içerisinde trafik yükünün artmasına
engel olmakta, kentsel altyapıyı aşırı yüklenmekten korumaktadır. Parçacı bir
yaklaşımla bu arazilerin peyderpey yapılaşmaya açılması ya da parçacı şekilde
planlanması her kent için olduğu gibi Başkent Ankara için de dönüşü olmayan
sonun başlangıcı olabilir. Yani askeri araziler birer “rant fırsatı” değil
“sağlıklı ve çağdaş planlama fırsatı” olarak değerlendirilmelidir.
Bu
amaçla, Başkent Ankara’nın üst ölçekli planlarının yenilenmesi, gözden
geçirilmesi ve bu çalışmalarda askeri alanların analiz ve kullanımlarının da
dikkate alınması gerekmektedir. Halen Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından
planlama çalışmaları yürütüldüğü duyumları alınan, Ankara İlinin bütününü
kapsayan 1/100 000 ölçekli çevre düzeni planı kapsamında bu tür bir yaklaşımın
hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla, Ankara kent
makroformunun bütünü ele alınmalı, askeri alanlar Başkent Ankara’nın yeşil ve
açık alan sistemlerinin yenilenmesi, enerji etkin bir kent oluşturmak, yaya ve
bisiklet kullanımı için önlemler almak, Ankara’nın akarsularının gün ışığına
kavuşturulması, yüksek sanayiye dayalı tarımsal inovasyon, yenilikçi rekreasyon
alanları gibi birçok amaç dikkate alınarak düşünülmelidir. Bu çalışmalar
yapılırken askeri alanların statüsü özel bir kapsamda ele alınmalı, bir koruma
statüsü belirlenmeli, Başkent Ankara’nın ihtiyacı olmayan konut ve avm benzeri
kullanımlardan uzak durulmalıdır. Ayrıca, bu alanların yönetiminde “alan
yönetimi” adı verilen korunacak alanlar için gerekli yönetsel yapı kurulmalı,
askeri alanların kamuoyu denetiminde kullanımı için bir “yönetim planı
hazırlanarak yürürlüğe sokulmalıdır. Böylelikle üst ölçekli planlama ve
yönetsel yapı açısından sağlıklı bir yapı ortaya çıkacaktır. Bu kapsamda askeri
alanların kullanımı için Başkent Ankara’nın kaderini değiştirebilecek “yeşil
kuşak” ve “yeşil koridor” benzeri projeler de yeniden canlandırılabilecektir.
Askeri Alanlar Yeşil Kuşak Kapsamında Nasıl
Değerlendirilebilir?
Başkent
Ankara’nın en kadim sorunlarından birisi, topografik çanak olarak adlandırılan,
çukur noktası Sıhhiye, kenarları kuzeyde Şentepe, Doğuda Mamak, Güneyde Çankaya
sırtları olan coğrafi yapısı içerisinde sıkışmış yerleşim yapısıdır. Çanak
içinde yapı ve nüfus yoğunluğunun artması trafik, ulaşım, altyapı ve hava
kirliliği gibi sorunları ağırlaştırmaktadır. 1970’li yıllarda Başkent
Ankara’nın 1990 ve sonrasının planlama çalışmalarını yürüten dönemin İmar ve
İskan Bakanlığına bağlı Ankara Metropolitan Alan Nazım İmar Bürosu yaptığı
çalışmalarda, Başkent Ankara’nın tüm etrafını saracak, askeri alanların bir
kısmı, Atatürk Orman Çiftliği Alanı, Hipodrom, Atatürk Kültür Merkezi, Gençlik
Parkı, Atatürk Bulvarı boyunca uzanacak bir yeşil kültür aksı, Abdi İpekçi ve
Kurtuluş Parkları, 50. Yıl Parkı ve İmrahor Vadisine kadar şehri boydan boya
bir yeşil koridor olarak geçecek bir yeşil kuşağın planlamasını yapmıştır.
Geçen yıllar içerisinde bu kuşağın şehrin dışındaki ağaçlandırma alanlarının
bir kısmı gerçekleştirilmişse de, Çayyolu ve Bağlıca gibi bazı bölgelerde
olduğu gibi önemlice bir kısmı imar planı değişiklikleriyle yapılaşmaya
açılmıştır. Yeşil kuşağın yeşil koridor kısmının gerçekleştirilmesine ise hiç
girişilmemiştir. Hatta 2014 Yılı yerel seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye
Başkan adaylarının önerdikleri projelerde bu düşüncenin izlerini görmek mümkündür.
İşte
tam da bu noktada, Ankara’daki askeri alanlar çok kritik bir anlam
taşımaktadır. Askeri alanlar bu yeşil kuşak ve koridor projelerinin günün ve
dünyanın koşullarına uygun bir omurgasının oluşturulması için kullanılabilir.
Bu kapsamda aşağıdaki unsurlar düşünülebilir:
a. Üst
ölçek planlarda askeri alanların kenti bir boydan bir boya geçecek ve çevredeki
uydu yerleşmelerle kentin arasındaki sıkışıklığı çözecek bir yeşil kuşak ve
koridor olarak planlanması sağlanabilir.
b. Bu
kapsamda, yeşil kuşak ve koridor içerisinde Ankara’daki tüm üniversite ve
araştırma kuruluşlarının yaşamın her alanında yerleşim ve sanayi üretimi için
projeler üreteceği bir yaşam aksı tanımlanabilir.
c. Bu
yaşam aksı içerisinde biyo-çeşitlilik, enerji ve diğer alanlardaki yüksek teknoloji
araştırmalarına yer verilebilir.
d. Bu
omurga üzerinden Başkent Ankara’nın tümüne erişim sağlayacak doğa dostu
bisiklet otobanları, yaya ve yürüyüş güzergahları planlanabilir.
e. Yine
bu omurga üzerinde Ankara’nın yer altına alınarak altyapı sistemine dahil
edilmiş akarsuları yüzeye çıkarılarak ekolojik bir koridor mantığıyla ele
alınabilir.
f. Ankara’da
bulunan diğer yeşil ve açık alanlar da bu omurga ile ilişkilendirilerek,
Başkent Ankara’nın kılcal damarlarına kadar nüfuz eden, Başkenti bir yaya,
bisiklet ve toplu taşım kenti haline getirecek bir sistem tasarlanabilir.
g. Başkent
Ankara’nın çevresinde ve içinde bulunan doğal yaşam bu yeşil kuşak üzerinden
yeşil köprüler ile ilişkilendirilebilir, Başkent Ankara bir yeşil yaşam ağı
haline getirilebilir.
Bu
tür bir yaklaşım, Başkent Ankara’yı üretim, araştırma, sanayi ve yaşam alanları
açısından dünyada örneği az rastlanır bir konuma yükseltecektir. Aksi takdirde
birçok başka fırsatta olduğu gibi bu fırsat da kaçacak, Ankara yaşanmaz bir
bozkır kenti olmaya mahkum edilecektir.
10 Eylül 2016 Cumartesi
YİNE...
Yine…
Yine geldi ıslıkları kaldırma vakti,
Unuttuğumuz şarkılarla damağımızda,
Gün yüzünde güve yenikleri.
Yine geldi saatleri kandırma vakti,
Yapraklar saniyelerden düşerken,
Gece hüzne yenik niceleri.
Yine geldi gölgeleri saydırma vakti,
Uzatmalı endişelerle yükselirken güneş,
Yakamıza ilişmeli sokak bilgeleri.
Yine geldi kandilleri susturma vakti,
Kitaplar bizi okumaya başladığında,
Kelimeler bir evren gibi genişlemeli.
Yine geldi kuraklığı yıldırma vakti,
Korkak dalgaların önüne kattıkları,
Dökmeli elimize yürekli incileri.
Yine geldi yazlıkları kaldırma vakti,
Yine geldi güzlükleri aldırma saati,
Yine geldi kışlıkları sıralama niyeti,
Yine geldi baharı bekleme saadeti,
Durgun mevsimlerin sihrine inat,
Süzgün yüzlerin görünmez adımları,
Alırken kalabalık sular gibi ateşimizi,
Mevsimler bir Tanrı misafiri gibi geri gelmeli…
25 Ağustos 2016 Perşembe
SIKIŞIKLIK HARCI YA DA TAKSİM VE KIZILAYA GİRİŞİN PARALI YAPILMASI NEYİ ÇÖZER?
Başbakan
Davutoğlu Hükümetleri ve 10. Kalkınma Planında gündeme getirilen, İstanbul ve Ankara gibi
büyükşehirlerde Taksim ve Kızılay gibi kent merkezlerine girişin paralı hale
getirilmesi uygulaması Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeniden
tartışmaya açıldı. Her ne kadar Türkiye’de kentlerin ulaşım planlaması ve
ulaşım planlarının uygulanması, ulaşım planlarına uygun olmayan kentsel gelişme
ve kentlerin büyümesi, kentlerin yerleşik alanlarında kentsel dönüşüm projeleri
ve imar planı değişiklikleri gibi sebeplerle nüfus yoğunluğunun sürekli
arttırılması gibi konular yapısal sorunlar olmaya devam etse de çağdaş dünya
kentlerinin bazılarında uygulanan bu tür araçların tartışmaya açılması anlamlı
sayılabilir. Ancak, bu tartışmanın sağlıklı yürütülebilmesi için dünya deneyiminin
tam olarak incelenmesi gerekiyor. Bunun içinde bilinen adıyla sıkışıklık harcı (congestion charging) ile ilgili bazı temel bilgileri ele almak yararlı olacaktır.
Sıkışıklık Harcı ya
da Sıkışıklık Fiyatlandırması Nedir?
Sıkışıklık
harcı, trafik yönetiminde günün belli saatlerinde kentin trafik sıkışıklığı
yoğun bölgelerine giren motorlu araçlardan belli bir harç alınması
uygulamasıdır. Bu uygulama ilk başladığında trafik görevlileri tarafından ücret
tahsil edilmesi sağlanmış, daha sonra teknolojinin gelişmesi ile birlikte
elektronik fiyatlandırma ve otomatik tahsil sistemleri geliştirilmiştir.
Sıkışıklık
harcı uygulamasının temelde üç amacı olduğu görülmektedir. Bunların birincisi
motorlu araç sürücülerini seyahat alışkanlıklarını değiştirmeye teşvik ederek
belirli bölgelerdeki trafik sıkışıklığını azaltmaktır. İkinci olarak elde
edilen gelirin toplu taşım ve altyapı yatırımları için kullanılması hedeflenir.
Üçüncü olarak da yüksek hacimli trafiğin dağıtılması yoluyla yerel hava
kirliliğinin azaltılması ve dolayısıyla halk sağlığının geliştirilmesi arzu
edilmektedir.
Uygulama
ilk kez 1975 yılında Singapur’da başlatılmıştır. Ardından 2003’te Londra,
2006’da Stockholm ve 2008’de Milan’da sıkışıklık harcı uygulamasına
geçilmiştir. New York gibi birçok kentte de benzer uygulamaya geçilmesi
tartışılmaktadır. Harcın uygulamaya geçirildiği örneklerde farklılıklar
bulunmaktadır. Örneğin Singapur’da tüm gün için standart araçlarda 3 Singapur
doları tahsil edilmekte, araç büyüdükçe alınan ücret artmaktadır. Londra’da
sadece mesai günleri mesai saatlerinde uygulanmakta, karbon salınımı düşük
araçlardan ücret alınmamaktadır. Stockholm’de sabah ve akşam zirve saatlerde
ücret tahsil edilmekte, hem şehir merkezine girişte hem de çıkışta ücret
alınmaktadır. Milan’daki uygulamada belli emisyon standartlarının altında kalan
araçların girişi tamamen yasaklanmıştır. Ancak, çeşitli sebeplerle uygulama New
York, Edinburgh, Manchester, Hong Kong gibi birçok şehirde de tartışılmış ve ya
yapılan referandumlar sonucunda ya da faydaları konusunda yeterli veriye
ulaşılamaması sebebiyle rafa kaldırılmıştır.
Dünyadaki
Uygulamalarda Kamuoyu Ne Düşündü Sonra Ne Oldu?
Sıkışıklık
harcının gündeme getirildiği tüm ülkelerde yoğun tartışmaların yaşandığı
görülmektedir. Neredeyse tüm örneklerde yapılan anketler kamuoyunun başlangıçta
bu uygulamaya çok sıcak bakmadığını göstermiştir. Ancak, uygulama başladıktan
sonra destekçilerin oranı artmıştır. Tartışmalardaki çekincelerin başta
gelenleri, uzun vadede sıkışıklık harcının gerçekten fayda sağlayıp
sağlamayacağının bilinmemesi, sistemin uygulanması için kamu kaynağı gerekmesi,
elde edilecek kaynağın nasıl kullanılacağı ve denetimi, uygulamanın kent
merkezlerini ve merkezdeki yerel ticareti nasıl etkileyeceğine ilişkin
kaygılardan oluşmaktadır.
Uygulama
başladıktan sonra uygulamadan önemli faydalar elde edildiği görülmüştür. Tüm
örneklerde sıkışıklığın %20-30 arasında azaldığı, toplu taşım kullanımında
%7-10 artış görüldüğü, hava kirliliğinin %10-20 arasında azaldığı ve merkezdeki
yolculukların göreli olarak hızlandığı tespit edilmiştir. Ciddi kaynaklar elde
edilmiş, ancak elde edilen kaynakların sürücülerin tercih ettikleri alternatif
yollar için gereken yatırımlara gittiği eleştirisi dile getirilmiştir. Sıkışıklık
harcının yerel ticareti olumsuz etkilediğine ilişkin somut veriler ortaya
konmamıştır. Ancak, yine tüm örneklerde, sıkışıklık harcı uygulamasından en
fazla beş yıl sonra harç öncesi sıkışıklık düzeyine geri dönüldüğü
görülmektedir. Uygulama sonrası anketlere bakıldığında kamuoyunun bakışında da
çok ciddi değişimler olduğu gözlemlenmemiştir.
Sıkışıklık Harcı
mı Köklü Çözümler mi?
Birçoğu
sağlıklı işleyen ve gelişmiş toplu taşım sistemlerine sahip, ulaşım planlarıyla
yatırımları yönlendirilen kentlerde bile sıkışıklık harcının ciddi faydalar
sağlayıp sağlamadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır. Bu
tartışmalarda ilginç olan, sıkışıklık harcının merkezi hükümetin bir politikası
olarak değil asıl olarak kentlerin kendisinin yerel bir tercihi olmasıdır. Yani
kentler bu uygulamayı kendi kamuoylarının gündemine getirmiş, tartışmış, kabul
etmiş ya da vazgeçmiştir. Tartışmaların vardığı sonuç ağırlıklı olarak
sıkışıklık harcının bir pansuman tedbir olduğu yönündedir. Çevre ve trafik için
çok kısa vadeli ve geçici bir iyileştirme sağlanmaktadır. Bu sebeple dünyadaki
kentler alternatif ve köklü çözümlere yönelmektedir. Örneğin, Helsinki yirmi
yıl içinde otomobilsiz kent olma hedefini önüne koymuştur. Benzer şekilde toplu
taşım yöntemlerini, bisiklet otobanlarını tartışan, ulaşım planlamasında önemli
mesafeler kat eden kentler bulunmaktadır. Açıkçası, sıkışıklık harcı yirmi yıl
öncesinin bir uygulamasıdır ve çözüm olarak değerlendirilmekten çoktan
çıkmıştır.
Türkiye’de
Sıkışıklık Harcı Uygulanmalı mı, Uygulanırsa nasıl uygulanmalı?
Ulaşım
ve trafikte kentsel büyüme ve gelişme süreçlerine bağlı olarak yapısal
sorunları olan Türkiye, esas olarak köklü ve yapısal önlemler almak
durumundadır. Bu önlemlerin ulaşım ve kent plancılarının bilimsel tespitlere
dayalı olarak ortaya koydukları, sağlıklı ulaşım planlamasına ve akılcı ulaşım
yatırımlarına, yaşanabilir kentler için planlamaya dayalı olarak kent
merkezlerini etkin toplu taşıma ve yaya ağırlıklı hale getirme, ulaşımda enerji
verimliliğini arttırma, işyeri konut seyahat sürelerini ve mesafelerini azaltma
odaklı olduğu uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Bu sorunların yanı sıra
Türkiye kısa dönemli bir önlem ve yerel yönetimlerin kaynak sorununa yanıt
olmak üzere bir pansuman tedbir olarak sıkışıklık harcını uygulayabilir. Ancak,
bu uygulamanın dayandırılması gereken temel bazı ön koşullar olduğu
görülmektedir:
- Sıkışıklık harcı uygulaması ulaşım planı ile bir bütün olarak uygulanmalıdır. Ulaşım planında sağlıklı bir yere oturtulmayan uygulama bekleneni veremeyebilir.
- Uygulamada kentin yerleşik dokusu dikkate alınmalıdır. Bilgisayar modelleri ile kullanılabilecek alternatif yolların varlığı ve oluşacak fazladan trafik yükü hesaplanmalıdır. Aksi takdirde beklenmeyen zincirleme tıkanıklıklar yeni popülist yol yatırımlarına sebep olabilir. Bu da kamu kaynaklarının israfına sebep olabilir.
- Türkiye ve kentler, sıkışıklık harcı gibi kısa vadeli çözümlerin yanı sıra çevre, kentsel yaşanabilirlik ve sağlıklı kent merkezlerinin gelişimi gibi konuları öne çıkaran köklü, yaratıcı ve yenilikçi ulaşım çözümlerini de gündeme almalı ve desteklemelidir. Yenilenebilir enerjilerin kullanımı yayalık ve bisiklet yolları, akılcı toplu taşım yatırımları popülist yol yatırımlarının önüne geçmelidir.
18 Ağustos 2016 Perşembe
FETÖDEN KAÇARKEN VARLIK FONUNA TUTULMANIN EKONOMİ POLİTİĞİ
15
Temmuz sonrası dönemin sarsıntıları sürerken, OHAL kapsamında getirilmeye
çalışılan bazı düzenlemelerin tüm toz duman arasında bugüne kadar yaşanmış tüm
sorunları daha da derinleştirecek yeni bir çerçeveye işaret ettiğini görmemek
elde değil. Siyasal alanda FETÖ ile mücadele ve yeni darbe tehditlerini önleme
çabaları ile birlikte sağlıklı siyaset yapma olanağı çıkmaza saplanırken;
bürokraside de kurumsal geleneklerin, cumhuriyet tarihi boyunca oluşmuş teamüllerin
sürdürülemezliği gündeme getirilirken, sermaye birikim süreçlerinde daha önce
FETÖ temelli ahbap çavuş ekonomisinin yerini neyin ve nasıl dolduracağı sorunu
tartışılmamışken anayasal tanımların ötesinde mülkiyet düzenini tamamen yeniden
yapılandıracak düzenlemelere gidilmesi korktuğumuz bazı akıbetleri bizim için
kesin nihayetler haline getirme risklerini taşıyor. Bu sebeple varlık fonu
benzeri yapısal sonuçları olacak düzenlemelerin ekonomi politik düzlemde
sorgulamasının yapılması büyük önem taşıyor. Bu tür bir sorgulama sadece belli
bir siyasal perspektiften yapılan bir sorgulama niteliği taşımıyor. Kuşkusuz,
varlık fonu ve benzeri düzenlemeler başta akademik çevreler olmak üzere pek çok
çevrenin çenesini ve kalemini ziyadesiyle yoracaktır. Ama önemli olan, son otuz
yıldır FETÖ’nün üzerinde serpildiği zemini daha da verimli hale getirecek düzenlemelerin
dinamiklerine işaret etmektir. Bunu yapabildiğimiz zaman bir durup düşünecek,
sağlıklı politikalar üretebilecek fırsatımız olabilir.
Şöyle
bir geriye dönüp baktığımızda, son otuz yılın Türkiye’sinde çeşitli
biçimleriyle neo-liberal politikaların farklı görünümlerinin yaşanan her
kırılmada noktasında yeni politika çerçeveleri ile birlikte ortaya çıktığı
söylenebilir. Ana ilkeleri kuralsızlaştırma, serbestleştirme, özelleştirme,
adem-i merkezileşme şeklinde özetlenebilecek bu politikalar demetinin
uygulanmasında iki temel nokta hep öne çıktı. Bunların birincisi, Türkiye’nin
yakın tarihindeki her ara dönemde, bu ilkelerin uygulanmasında diğer ülkelerde
de olduğu gibi bir deneyciliğin söz konusu olmasıydı. Kentsel dönüşümden sosyal
hizmetlere, ulaşım hizmetlerinden gıda politikalarına kadar pek çok alanda deneme-yanılma
ile farklı politikalar farklı dönemlerde denendi. Aynı konuda birbirine taban
tabana zıtmış gibi görünen yaklaşımlar çok kısa süreler içinde uygulamaya
kondu. Bu deneyselcilik bir yanıyla etkin ve aktif hükümet algısı yaratırken
bir yanıyla da çok farklı toplum kesimlerini sermaye birikim sürecinin
içerisinde dahil etme ve uygulanan kamu politikalarını meşru gösterme olanağı
yarattı. Ama her şeyden önce, uygulanan politikalar aracılığıyla vurgulamak
istediğim ikinci nokta ortaya çıktı. Politika çeşitliliği kamu, özel sektör ve
sivil toplum alanı arasındaki karmaşık bir ilişkiler ağına meşruiyet
kazandırdı. Ortaya çıkan yeni yapılar başarı ve performansları yeni halkla
ilişkiler yöntemleriyle gizemleştirilmiş ve büyütülmüş yeni tip bir bürokratik
yapı inşa etti. Bu yeni tip bürokraside devletin klasik bürokrasisi beklenmedik
bir şekilde büyüyüp seçkincileştirildi. Kariyer kadroları, sembolik ve maddi
olanakların daha görünür hale gelmesiyle öne çıktı ancak esas hizmet alanları
devletin dışına çıkarıldı. Devletin hizmet sürecinin dışında kalması hizmetin
devredildiği özel sektörün ve sivil toplum örgütlerinin kendilerine özgü yeni
ve bürokrasiye benzer yapılar oluşturmasına sebep oldu. Ancak, bu yapıların
temel özelliği, müşteri odaklı dahi olmamaları, belli noktalarda seçkinciliği
hizmet süreçlerine yansıtmaları ve katı piyasa engellerini aşmak için belli
topluluk yapılarına dahil olmayı neredeyse zorunlu hale getirmeleriydi. Örneğin
bir Ankaralı olarak, özelleştirilen ve belli bir sermaye grubuna teslim edilen
doğalgaz hizmeti, benim istediğim kadar doğalgaz satın almama bile kotalar
yoluyla engel olabiliyor. Özelleştirmenin müsebbibi belediye başkanı ise
bizlere yargıya gitme gibi dahiyane çözüm önerileri getirebiliyor.
Bu
dönüşüm süreci en büyük ivmesini 2004 Yılında gündeme taşınan “Kamu Yönetimi
Temel Kanun Tasarısı” ve sonrasındaki düzenlemelerle kazandı. Akademik camia
yapılan düzenlemeleri belli ölçülerde batı standartlarına göre değerlendirmeyi
ya da reddetmeyi tercih etti. “Gerçekten performans artıyor muydu”, ya da “bu
süreçte kimler kaybediyor” soruları bir arada soruluyordu. Ancak sürecin arka
planında yürüyen esas dinamiklere nüfuz etmek ne yazık ki pek de mümkün olamadı.
Zaten değişimlerin baş döndürücü hızı akademik dünyayı sorgulamaktan çok
muhasebe tutmak eylemine itti. Tüm bunlar olurken “3C” olarak
adlandırılabilecek, “careerism, conformism, credentialism” yani Türkçesiyle “kariyercilik,
konforculuk ve diplomacılık” kavramlarının çarpık bir bileşimi çarpıtılmış bir
özel sektör insan kaynakları anlayışıyla ortaya çıkan karmaşık ve büyük
bürokratik yapının meşruiyetini sağlamak için parlatılıyordu. Ağırlıklı olarak
beyaz yakalı çalışanların sırtında yükselen yeni yapı, görünüşte gayri-şahsi
ama uygulamada kayırmacı bir standardı devletin ve devletle şöyle ya da böyle
ilişkili her tür kurumun bünyesine sızdırdı. Bu sızdırma süreci, topluluk ve
cemaat tarzı yapıların toplumun tüm alanlarına nüfuz etmesini de ciddi biçimde
kolaylaştırdı. Artık devleti kontrol etmek için sadece memur olmaya gerek
yoktu. Devletin hizmet aldığı bir firmada çalışmak, devletin kaynak aktardığı
bir vakfın okulunda yer almak, ya da belli bir cemaatin ilişkilerinin hakim
olduğu sermaye süreçlerine dahil olmak yetebiliyordu. Bu yapının içinde yer
alanlar kendi akraba çevrelerinde bile hızla yükselen yaşam standartları,
değişen yaşam alışkanlıkları ile yeni rol modellere dönüşerek ortaya çıkan
yapıya devşirme için yeni kanallar açıyorlardı. Diplomacılık olarak
adlandırabileceğimiz, liyakat yerine ikame edilen yapıyla içerikten ve ruhtan
yoksun, salt belgelere dayalı bir meşrulaştırmanın yolları açılıyordu. Mesele
diplomacılıksa, akademik dünyada çok rahatlıkla doçentliğe kadar giden yollar
aşılıyor, atıf çeteleriyle gerekirse uluslararası çapta skandallara sebep
olabilecek intihal vakaları oluşabiliyordu. Belki FETÖ’nün en güçlü yanlarından
birisi de tam buydu. Çünkü diplomacılık için gerekli mekaniği çözmüş, alt
sınıflar için yükselebilmenin katı kayırmacılığa dayalı yeni ve gizli bir
kanalını açmışlardı. Darbe suçlularının ifadeleri bu kanallara dahil olan fakir
köylü çocuklarının öyküleriyle dolu. Tüm bunlar olurken, kamu politikalarında
deneycilik, sürekli yeni alanlar açarak, FETÖ ve benzeri yapıların etki
alanlarını genişletmeye hizmet ediyordu. Tabi söylememize gerek yok, bu açılan
yeni alanların büyük bir kısmında, imardan madenciliğe kadar geniş bir alanda
oluşan rantların dağıtımı ve kullanımı, sermaye birikimi açısından giderek
kendini güçlendiren bir dinamik yaratıyordu.
Meselenin
adını doğru koyalım. FETÖ’nün Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında daha fazla
ve hızlı kadrolaştıkları iddiası yerine, neo-liberalizmin daha hızlı ve pervasızca
uygulandığı dönemde örgütün aşırı güçlendiğini ifade etsek daha doğru
olacaktır. Kuşkusuz, neo-liberalizm Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında tek
parti iktidarı eliyle daha köklü bir şekilde yerleştirilmiştir. Ama siyasal
alanın büyük bir kısmında da aktörlerin ve siyasi partilerin, günün birinde
sıra onlara geldiğinde aynı yapıyı kullanabilmek için sessiz kaldıklarını ya da
neo-liberal çözümleri benimsediklerini de hatırlamamız gerekiyor. Yani
deredeyse herkes oradaydı. Ancak bu şekilde FETÖ’ye imar rantı kazandıran
belediye başkanından FETÖ okullarına aktarılan Milli Eğitim fonlarına kadar
geniş bir yelpazede yer alan örnekleri anlayabilir, sonrasında benzer
durumlarla karşılaşmamak için yapılması gerekenleri görebiliriz. Bu anlamda iki
temel sorun alanını algılamak büyük önem taşıyor. Bunlardan birincisi, FETÖ ile
mücadele adına yapılacak yapısal değişikliklerin niteliğini iyi anlamak,
ikincisi de FETÖ’nün ağırlıklı olarak kontrol ettiği küçük ve orta büyüklükteki
sermaye birikim süreçleriyle bu yapısal dönüşümlerin ilişkisini fark etmek.
Çünkü her ne kadar FETÖ’nün toplumsal bir tabanı olmasa da, yerelde küçük ve
orta ölçekli sermaye birikimine dayalı süreçleri kontrol ettiğini anlamak
önemli.
Bu
yazı kapsamında esas değinmek istediğim konu ise varlık fonu etrafında dönen
tartışmalar. Ne yazık ki, 15 Temmuz sonrası vitrininde görünen uzlaşı resmi
henüz gerçek sorunları birlikte tartışmak ve politika tercihlerini müzakere
etmek noktasına gelemediğinden varlık fonu gibi yapısal bir dönüşüme ilişkin
yaygın bir tartışma süreci kamuoyuna yansımadı. En genel anlatımıyla Varlık
Fonu, devletin neredeyse tüm kurumlarının mal varlıklarının özelleştirme
idaresine devrini ve bu yolla da elde edilecek kaynakla büyük projelerin
finansmanını öngören bir yasal düzenleme. Mal varlıkları devredilecek kurum ve
kuruluşlar arasında neredeyse yok yok. Son bir iki haftadır, başta TMMOB olmak
üzere bazı meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri gerekli uyarıları
yapıyorlar ama bu konuda siyasi bir tartışma henüz başlayabilmiş değil. Şunu
teslim edebiliriz. Olağan bir dönemde bu ya da daha radikal politika önerileri
iktidarlar tarafından gündeme taşınabilir, tartışılabilir. Şahsen ben de bir
akademisyen ve şehir plancısı olarak bu tür bir uygulamanın eleştirdiğim
yanlarını sıralayabilirim. Ancak, daha devletin FETÖ gibi bir örgütle tam
olarak ayrıştırılamadığı, özellikle de siyasi alandaki uzantılarının ortaya
çıkarılamadığı bir dönemde bu tür bir düzenleme devletin tam olarak imhası ve
başka ellere teslimi anlamına gelebilir. Bunu çok açık bir şekilde görmek
gerekiyor.
Her
ne kadar, devlet bürokrasisi ve kurumları FETÖ’nün eline geçerek darbe girişimi
ortaya çıkmış gibi görünse de aslında cumhuriyet döneminden bu yana gelen
bürokratik geleneğin aynı zamanda kendi içerisindeki mekanizmaların –eğrisiyle doğrusuyla-
oluşturduğu engellerle darbenin engellenebildiği görülmekte. Örneğin Silahlı
Kuvvetler içerisindeki darbeye karşı çıkan askeri personelin varlığı, darbenin
engellenmesindeki en önemli unsurlardan birisiydi. Buradan şu sonucu
çıkarabiliriz. Sermaye birikim süreçleri ile ilişkili olarak devlet yapısında
gerçekleştirilecek her türlü değişiklik beklenmedik sonuçlara sebep olabilir ve
hepimizi ateşin içine atabilir. Yukarıda anlatmaya çalıştığım çerçevede, Varlık
Fonu gibi bir yaklaşım öncelikle FETÖ’nün güçlenmesini sağlayan neo-liberal
politikaların altın vuruşu niteliğini taşıyabilir. FETÖ’nün siyasi ayaklarının,
yereldeki ağının ve küçük ve orta ölçekli sermaye sahipleri arasındaki
yayılımının tam tespit edilemediği bir ortamda, salt kaynak elde etmek için tüm
devlet kuruluşlarının varlıklarının elden çıkarılması, hiç beklenmedik biçimde
yeni bir sermaye birikim sürecini FETÖ yada benzer yapıların eline teslim
edebilir. Burada özellikle yereldeki sermaye sahiplerinin devletin varlıkları
ile ilişkisinin üzerinde durulmasında yarar bulunuyor. İhale yasalarının
istisnalarla delik deşik olduğu, yerel yöneticilerin ve özellikle belediyelerin
FETÖ ile ilişkisinin bilinmediği ya da göz ardı edildiği, yeni büyükşehir
yasası sonrası dumanlı ortamda tamamen denetim dışına çıkmış, devletin müdahale
etme şansı bile bulamayacağı yeni alanların ortaya çıkması işten bile değil.
Varlık
Fonu ve benzeri düzenlemelerle Türkiye’de neo-liberalizmin yeni bir evresine
geçeceğimiz açıkça görülüyor. Bu evrenin tartışılabileceği bir siyasal sürecin
yokluğunda sonuçlarına ilişkin bir körlüğün oluştuğu da belirgin bir şekilde
ortaya çıkıyor. Kamu politikalarının düzgün analiz edilemediği, etki
analizlerinin yapılamadığı bir ortamda bu tür düzenlemelerden kaçınılması
gerektiğini düşünüyorum. Kamu yönetiminde geçtiğimiz on yılın sağlıklı bir
muhasebesini yapmadan yeni cepheler ve cepler açmak, kaybetmemizin mukadder
olduğu savaşlarla bizi karşı karşıya bırakabilir. Bu kez karşısına
çıkabileceğimiz tank da bulamayabiliriz. Çünkü eğer söylendiği gibi darbe
girişimi Türkiye’nin kendisine karşı yapıldıysa, sermayenin akışkan ve
güvenilmez yüzü belediyelerin hafriyat kamyonlarıyla durdurulamayacak belalar
açabilir başımıza.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







