Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

koruma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
koruma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2016 Salı

MİRASYEDİ BAŞKENT İÇİN BİR KURTULUŞ REÇETESİ


Antropologlar ilginç bir tespitte bulunuyorlar. Avcı toplayıcı dönemde insanoğlu atalarından kendisine kalan basit ve gündelik eşyaları koruyup kutsar, herkese ait olduğu düşünülen toprak gibi unsurlara neredeyse hiçbir bağlılık göstermez. Bazı göçebe topluluklara göre ataların ruhu o basitmiş gibi görünen eşyalarda onlarla birlikte yaşamaya devam ediyordu. Bunun için birçok alet ve eşya nesilden nesile geçerek farklı kuşakların ellerinden geçti. Bugün elimizde Neanderthal insanlarından kaldığı düşünülen boynuzdan yapılma bir flüt bile mevcut. Ama tarih ilerledikçe, mülkiyet kavramı yerleştikçe, atalarımıza ait emanetleri kolayca elden çıkarır olduk. Onlardan kalan kalıcı mal mülke ise kendi hayatımızdan vazgeçecek bir delilikle bağlanır olduk. Toprak, egemenlik ve dinsel referanslarıyla örülü bir öyküye dayalı olarak atalarımızın temsil ettiklerini yaşattığına inandığımız bir kutsallık ifadesine dönüşüverdi. Vefat eden aile büyüklerinin kişisel eşyalarının nasıl hızla ortadan kalktığını, geriye kısa zamanda neredeyse hiçbir şey kalmadığını çok defalar görmüşüzdür. Modern toplumlarda bu anlamda kültürler arasında belli farklılıklar görülse bile nihai olarak “geçici” olarak görülen şeylerin, “kalıcı” olarak addedilen gayrimenkul gibi varlıklar karşısında nasıl hızla tükendiklerini görmek aslında şaşırtıcı bir dönüşümü ifade etmektedir.

Bu dönüşümde en ilginç olan şey ise kanımca göreli olarak daha geçici görülen şey ile daha kalıcı olarak görülen şey arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığıyla yakından ilgilidir. Eğer geçici görülen nesneler, içlerinde taşıdıklarına inanılan anlam dünyası ile yeni bir öyküye konu edilebilmişlerse ve bu öykü de kültürel bağlamda bir yerlere oturabilmişse zamana karşı daha direngen görünebilir. Ama bunun bir de karşıt durumu var. Kalıcı olarak görünen ve modern dönemin “kıt” olarak görünen kaynaklarının kalıcılığı sürekli yıkıp yeniden yapmaya dayalı bir yaratıcı yıkımın temel malzemesini oluşturmaktadır. Bunun en güzel örneği belki de mimarlık birikimiyle gayrimenkul sektörünün iktisadi dinamikleri arasındaki savaşta izlenebilir. Atalarımızdan kalan eşyalar gibi zamana karşı direnme ve kendini yenileme gücü kısıtlı olan “tasarım” fikri, üzerinde bulunduğu arazide birikmekte olan kentsel rant karşısında giderek ezilmektedir. Bir binaya ait tasarım fikrinin önemine ilişkin bilimsel verilere dayalı olarak uluslararası, ulusal ve yerel bir bilgi birikimini ve değerleri öyküleştirmeye çalışan meslek dallarının profesyonelleri ise, yıkılan her tarihi yapıda dillerindeki sözcükleri kerpetenle çekip alınmış gibi acı duymaktadır. Ancak, o arazide biriken güncel parasal değerin nasıl en üst düzeye çıkabileceğini hesaplayan kimseler ise bu tür bir kayboluşun farkında olmaksızın bir anlam çölünde kaldıklarını anlamadan hayatlarına devam etmektedirler. Ama ne vakte kadar?

Bu noktada belki kendi yaşadığım bir anekdotu aktarmamda fayda olabilir. Çocukken bir gün annem elinde eski bir çanakla geldi eve. Simsiyah ahşap oyma çanağın bir kenarında da ince bir çatlak. En az elli yıllık bir kahve çanağı olduğunu, baba ocağından geldiğini anlattı bana. Gerçekten de yakınına gelince elli yıldır demlenen bir kahve gibi buram buram bir koku geliyordu. Sonra annem nedendir bilmem o çanağı tamir ettirdi. Çatlağa macun dolduruldu, üstüne de cila çekildi. Vitrinine koyduğunda belki daha güzel ve yeni görünüyordu ama kahve kokusu yoktu artık. Atalarımızdan bizlere kalan pahada hafif şeyler kolay gözden çıkarılıp değiştirilebilirler. Ama bu basit şeyleri topyekûn hayatımızdan uzaklaştırdığımızda da yakıcı bir yoksunlukla karşı karşıya kalırız. Kayıplarımızın yüzlerini artık zihnimizde canlandıramadığımızda onları bize hatırlatacak, anılarımızın kayıp kıtalarında yol almamızı sağlayacak ipuçlarını ve geri çağırma seanslarımızı da kaybederiz. Önemli olan elde kalanlarla elden çıkarılacaklar arasından anlamlı bir denge noktası bir uzlaşı bulabilmek. Müzecilik gibi uğraşların toplumlarda ne düzeyde gelişmiş olduğu gibi bir konu burada bu tür bir uzlaşının göstergesi olarak alınabilir. Benzer şekilde dünyanın birçok kentinde geçmişe ait mimarlık birikiminin bir şekilde korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışıldığı görülmekte. Böylece kentlerin hafıza mekânları, kimlik alanları ve kültürel sığınma adacıkları hayatta kalabilmekte, kente ilişkin ortak yaşam yeşerecek verimli görsel ve ruhsal örnekler bulabilmekte.

Böylesi uzun bir giriş yapmamın sebebi geçtiğimiz günlerde Başkent Ankara’nın yıkılan, kaybolan ve tehdit altında olan özellikle bazı modern dönem yapılarına ilişkin yaptığımız bir toplantı sonrasında olası bir çözüm önerisini temellendirmek kaygısından ileri geliyor. Evet, belki kentlerin içerisinde tarihsel birikim ile modernist yaratıcı yıkım süreçleri arasında bitmeyen bir kavga var ve bu kavganın kaybedenleri oluyor. Geçmişte de oluyordu. Ama son on yıldır, Başkent Ankara’da giderek daha fazla hızlanan bir yıkım süreci işliyor. Korumaya ilişkin kurumsal yapı etkisizleşiyor, bürokratik duyarlılıklar siniyor, siyasi gündem ve medya bu yıkıma yeterince ilgi göstermiyor. Özellikle cumhuriyet dönemine ait çeşitli yapılar ve kimlik mekânları yitiyor. Bu yitim sürecinde TMMOB ve üniversitelerin sınırlı sayıda öğretim elemanı, mesleki kaygılarla ya da daha derinlere erişen duyarlılıklarla tepki gösteriyor.

Yıkımların hızlanma sürecini ilk kez bundan tam on yıl önce TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğüm 2006 yılında hissetmeye başladım. Cumhuriyet döneminin endüstri mirası içinde önemli bir yeri bulunan Maltepe’deki “Havagazı Fabrikası’nın önemli bir kısmı bir gece yarısı operasyonuyla yıkıldı. Emsalleri Türkiye’nin değişik yerlerinde yeniden işlevlendirilen türünün ilk örneklerinden olan Havagazı Fabrikasının yıkımı alanın daha sonra Maltepe Pazarından taşınan esnafın yeri olarak belirlenmesiyle meşrulaştırıldı. Bir avuç insanla birlikte basın açıklamaları yapılırken iş makinelerinin kaldırdığı tozlar basın mensuplarının kamera vizörlerini kaplıyordu. Aynı yıl, Atatürk Orman Çiftliğinin kullanım ve planlama haklarını Ankara Büyükşehir Belediyesine devreden yasa değişikliği tüm itirazlara rağmen siyasi hesaplara dayanarak iktidar ve muhalefet milletvekillerinin oy birliği ile geçirildi. Bu yasa değişikliği hem Atatürk Orman Çiftliğinde yapılacakların hem de yıkılacakların habercisiydi aslında.

Sonraki yıllarda her bir yıkımla sanki Ankara’da zaman hızlanırken mekân yavaşladı. Başkentin çeşitli yerlerinde oluşan boşluklar yerimizi yurdumuzu bulmamızı zorlaştırdı. 2009 yılında ünlü mimar rahmetli Behruz Çinici’nin TBMM Lojmanları yıkıldı. 2013 yılı yıkımlar açısından çok acı bir yıl oldu. Önce 1950’li yılların betonarme modernist mimarisinin önemli örneklerinden Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürlüğü binası yıkıldı, yerine yeni Adalet Bakanlığı binası yapıldı. Aynı yıl, cumhuriyet dönemi yapılarından olan Atatürk Orman Çiftliği Jandarma Karakolu ve Başkentin kentsel altyapısının tarihi örneklerinden Su Süzgeci Binası ortadan kaldırıldı. Su Süzgeci Binası, 15 Temmuz olaylarından sonra kapatılan bir üniversiteye Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edilerek yıkılmış, yerine hastane yapımına başlanmıştı. Yine cumhuriyet döneminin önemli yapılarından Etibank Binası da aynı yıl kayıplar arasına karıştı, şu anda yeri otopark olarak kullanılıyor. 2014 yılında Atatürk Orman Çiftliğindeki bir başka cumhuriyet dönemi yapısı yıkılırken, 2016 yılı yıkımlar açısından sarsıcı bir yıl oldu. Özgün bir sivil mimarlık eseri olan 1950’li yılların özgün bir mimari çözümünü sunan Kumrular İkamet Sitesi tüm yasal süreçler devam ederken yıkıldı. Ardından her biri birer cumhuriyet dönemi yapısı olan EGO Hangarları, Turgut Reis İlkokulu, Atatürk Orman Çiftliğindeki Marmara Köşkü, Çubuk Barajı Gazinosu yıkıldı. Yıkım dalgasının son halkasında, yarışma sonucunda elde edilmiş bir projeye sahip olan ve 1960’ların mimarisini yansıtan Danıştay Binası yıkıldı. 15 Temmuzda ciddi hasar gören TBMM Halkla İlişkiler Binasının ve Behruz Çinici’nin eseri Meclis Binasının akıbeti meçhul. Hacı Bayram’da da birçok tarihi Ankara evinin restore edilmeden yıkılarak yerlerine betondan taklitlerinin yapıldığı iddia ediliyor. Alınan haberler, yıkılanlar yanında tehdit altında olan eserlerin sayısının da azımsanamayacak ölçüde olduğunu gösteriyor. Saraçoğlu Mahallesi, Ankara Rüzgâr Tüneli yapısı, TRT Arı ve Orkut Stüdyoları, Milli Kütüphane Binası, İller Bankası Binası, Cebeci Stadyumu, TCDD Ankara Gar Binası, Opera Binası ve Sergi Evi, Renda Köşkü, Halide Edip Adıvar Lisesi, Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi, Çubuk Barajı Atatürk Evi ve Şeker Fabrikası Yerleşkesi tehdit altında görünüyor.

Yıkımlar ve yıkım tehditleri sürerken dikkatimi çeken önemli bir durum ise İller Bankası binasına ilişkin süreç devam ederken yaşanmaya başladı. Önceki örneklerde bir şekilde devlet ve kamu gücü yıkımları açıklama, meşrulaştırma gayreti içerisindeydi. Yıkılan binaların tehdit oluşturduğu, belli bir süre sonra yeniden “aslına uygun” olarak inşa edilecekleri açıklamaları yapılıyordu. Ancak birkaç hafta önce, İller Bankasının Ulus Binasında yıkım tehdidi ortaya çıkınca ilginç bir durum dikkatimi çekti. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yetkilileri olaya ilişkin durumu anlamalarını sağlayacak bir muhatap bulmakta güçlük çekiyorlardı. Koruma Kurulu, belediye ya da ilgili firmadan herhangi bir açıklama gelmiyordu. Bu durum belki de 15 Temmuz sonrası yaşanan süreçlerle de yakından ilgiliydi. FETÖ soruşturması devam ederken ister istemez bürokrasinin olağan dönemlerden daha tedirgin ve çekingen davrandığı ve bürokrasinin bu anlamda Başkentteki mimari birikime ve korunacak yapılarak ilişkin reflekslerini kaybettiği söylenebilir. Bunun doğrudan sonucu, mimarlık birikimi ve korunacak çevrelere ilişkin yeni bir döneme işaret ediyor olabilir. Bu yeni dönemde, kamunun tarihi mirasa ilişkin birikimi korumada daha da geri plana çekileceği tahmin edilebilir. Bu geri çekilmenin tehdit altındaki yapılara ve çevrelere etkilerinin ne olacağını öngörebilmek güç değil. Fakat bunun yanı sıra toplumda tarihi yapılara şefkat gösterilmesi ve yapılan restorasyon proje uygulamalarında karşılaşılan aykırı durumlara ilişkin gösterilen tepkiler açısından da ilginç bir duyarlılığın yükselmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Antik tiyatroların basamaklarının göze aykırı görünen malzemelerle restorasyonu, Sinan Camilerinin cam ve çelikle yeniden yapılması gibi durumlar bir süredir gündem oluşturmakta. Kamunun sahiplenmesindeki azalma ile toplumun gösterdiği duyarlılığı da birlikte okumakta fayda görünüyor.

Bu iki durumu dikkate alarak, Başkent Ankara’nın geriye kalan kültürel ve mimarlık mirasını koruma adına üç başlıktan oluşan bir çözüm önerisi geliştirmek istiyorum. Bu önerinin birinci adımı, kaybolan yapıları, içinde bulundukları mekânsal bütünlük içerisinde tanımlamayı içeriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki yapıların önemli bir kısmı, cumhuriyet dönem Ankara’sı olarak adlandırılabilecek dokunun kendisinin ya da parçalarının içerisinde bulunuyor. Örneğin Prof. Dr. Çağatay Keskinok, Gar ile başlayıp Gençlik Parkını, Meclis Binalarını, Heykel Meydanını, Hacı Bayramı kat ederek Bentderesine kadar devam eden İstasyon Caddesini Milli Mücadelenin, Atatürk Bulvarını ise cumhuriyet dönemi devrimlerinin ve yaşam biçiminin bir vitrini, göstergesi olarak değerlendiriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki birçok yapı da bu tür mekânsal unsurlar üzerinde yer alıyor. O zaman, tek tek yapıları değil, bu yapıların temsil ettiği değerler ve mekânsal bütünlük üzerinden bir tanım yapılması daha anlamlı olabilir. Çünkü bu yapıların temsil ettikleri mekânsal bütünlüktür aslında tehdit altında olan. Hergelen Meydanına yapılan yeni cami ile başlayan bir aksta, Atatürk Bulvarına cephe veren yapıların arka bahçelerinin ve yapıların kendilerinin hastanelerin boşaltılmasına kadar birçok unsurun tehdidi altında olduğunu söylemek mümkün örneğin. O zaman, Atatürk Bulvarının doğu ve batısındaki yaklaşık beş yüz metrelik bir bandın oluşturduğu bütünlüğün savunulması anlamlı olabilir.

Öte yandan bu tür bir savununun ihtiyaç duyduğu bilimsel otorite nasıl sağlanacak sorusu akla geliyor. Mevcut haliyle koruma kurullarının artık bilimsel referans kurum olma meşruiyetlerini yitirdikleri görülüyor. Bu noktada 2000’li yılların ortalarında İstanbul’da gördüğüm bir örnek üzerinden öneride bulunmaya çalışacağım. Kültür ve Turizm Bakanlığında çalıştığım o yıllarda UNESCO Dünya Miras Komitesi, Dünya Miras Listesinde yer alan İstanbul’un tarihi alanları için her yıl heyetler göndererek tarihi yarımadada yapılacak projeler için kaygılarını belirtmekte, hatta İstanbul’un Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesine alınabileceği uyarısında bulunmaktaydı. Tarihi Yarımadanın Yönetim Planı Sınırının belirlenmesi, yönetim planlarının ve koruma amaçlı imar planlarının yapımı süreci de bir yandan devam etmekteydi. Bu süreçte Bakanlık, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve UNESCO yetkilileri arasında hararetli tartışmalar sürerken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi “İstanbul Miras Komitesi” adlı bir organ oluşturdu. Her ne kadar bu organın oluşturulmasında bazı bürokratik ve siyasi kaygılar hâkim gibi görünse de bu tür bir organın oluşturulması oldukça ilginç bir örnek oluşturmaktaydı. Komite hiçbir zaman tanınan ve ağırlığı bulunan bir referans kuruluşu haline gelmedi ama en azından bir referans kuruluşun varlığın olan ihtiyaca işaret etmesi açısından dikkate alınabilir bir deneyimi göstermektedir.

Başkent Ankara’daki yıkım süreçleri de, kentteki tarihi yapılara ilişkin bilimsel bilgilere dayalı olarak yeri geldiğinde uyarılarda bulunabilecek, tehdit altındaki yapı ve varlıklara ilişkin listeler oluşturabilecek yetkinlik, yeterlilik ve saygınlığa sahip bir referans organa ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Çünkü ne yazık ki Koruma Kurulu başta olmak üzere bu konuda görevli yapıların bu tür bir işlevi yerine getiremediği görülmektedir. Ben bu referans organa “Ankara Miras Komitesi” adını vermek istiyorum. Mutlaka çok disiplinli olması gereken bu organda Ankara’nın tarihi ve mimarlık mirası konusunda uzmanlık birikimi ile duayen konumuna erişmiş kişilerin bir araya gelmeleri ve yaşanan süreçlere ilişkin kamuoyunu uyarma vazifesini yerine getirmeleri çok önemli bir katkı olabilir. Bu Komite, “Ankara Miras Listesi”, “Yok Edilmiş Miras Listesi”, “Tehdit Altındaki Miras Listesi” ve yıkılan varlıkların yıkımına sebep olanları teşhir etmek için bir “Kara Liste” yayımlayabilir ve takip edebilir. Detaylı teknik ve akademik bilgilerden çok basit bir listeleme çalışmasıyla kentte tehdit altındaki kültürel miras unsurları konusunda kamuoyu açık bir şekilde bilgilendirilebilir.

Böyle bir referans organının yanı sıra aynı zamanda halkın tarihi yapılara karşı olan şefkat duygularına dayalı bir duyarlılığı da örgütlemek gerekli. Bu tür bir örgütlenme konusunda da birkaç yıl önce Şikago’da uygulanan başarılı bir örnek aklıma geliyor. Şikago kışları oldukça sert geçen bir kent. Yangın söndürmede de yangın musluklarının çok önemli bir yeri var. Kentteki binlerce yangın musluğunu itfaiye yangınlarda söndürme suyu temin etmek için kullanıyor. Ancak bir sorun var. Kışın çok soğuk günlerinde yangın muslukları donuyor. Bu da yangınlarda ciddi sorun yaratıyor. Belediye yangın musluklarını soğuğa karşı yalıtım malzemesi ile korumaya çalışıyor ama yalıtım malzemeleri vandalizme uğrayabiliyor, çalınabiliyor. Bunun üzerine bir internet uygulaması geliştiriliyor. Şikago’lular sokaklarındaki yangın musluklarını “evlat edinmeye” davet ediliyorlar. Bir yangın musluğunu evlat edinen Şikagolular internette harita üzerine kendi isimlerini bırakıyorlar. Kışın soğuk günlerinde muslukları kontrol edip bir sorun var ise belediyeye bildiriyorlar. Musluklarına isim takanlar, kazak örenler bile olmuş. Sonuçta önemli bir kentsel sorun konusu halkın aidiyet hisleri yardımıyla çözülmüş. Benzer bir uygulamanın Ankara’nın tarihi yapıları için de kullanılabileceğini düşünüyorum. Mobil destekli bir uygulama ile isteyenler tarihi yapıları evlat edinebilir. Bu yapıları belirli aralıklarla belgeleyebilir ya da görüntüleyebilirler. Bu katkılar da internet üzerinde herkesin görebileceği bir şekilde bir arada toplanır. Böylece halkın da aktif katılımı konusunda mesafe kat edilebilir.

Başkent Ankara’daki ya da Türkiye’nin herhangi bir yerindeki yapıların ve mimarlık kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesinin bu çalkantılı dönemde ciddi bir mücadele süreci gerektirdiği görünüyor. Bu mücadele sürecinde toplumdaki farklı duyarlılıkları temsil edebilecek yenilikçi araç ve söylemlerle hareket etmek gerekiyor. Muhtemeldir ki, eldeki varlıkların ortadan kalkmasından çok sonra birileri dedesinin eski eşyalarının izlerini arayan torunlar misali bir arayışa girecektir. Ama önemli olan bu arayışlara yer bırakmadan, kentin ve kendimizin ruhunu zihnimizde canlandırmamıza sağlayan mirasımızı şimdiden koruyup kollamanın yollarını aramak, bulmak.

28 Haziran 2016 Salı

ANKARA'NIN MAKET TARİH DEVRİ VE UNESCO



Neolitik dönemden Galatlara, Romaya, Ahilik Döneminden Osmanlılara ve Cumhuriyet Dönemine kadar binlerce yıllık bir tarihsel birikime sahip olan Ankara Kentinde, tarihi kent dokusunun korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için yapılanlar ya da yapılmayanlar oldukça uzun bir süredir kent gündeminde önemli bir tartışma gündemi oluşturuyor. Tarihi dokunun korunması için gerekli koruma amaçlı imar planlarının bir türlü yürürlüğe girmemesi ve mahkeme süreçlerine konu olması, Ankara’nın tarihi dokusuna son yıllarda yapılan müdahalelerin uluslar arası koruma ilke ve standartlarına uygun olmaması, korumanın sosyal boyutlarının ihmal edilmesi ve yenilenen tarihi dokuların turizm ve kültür açısından beklenenin çok gerisinde kalması gibi konular bu tartışmanın ana başlıklarını oluşturuyor. Ancak, bir yandan da özellikle Ankara Büyükşehir Belediyesi son yıllarda artan bir hızla, Ulus, Hacı Bayram ve İsmetpaşa gibi yerlerde çeşitli yenileme projelerini uyguluyor.

Bu yenileme projeleri yapılış biçimleri ve sonuçları açısından da ciddi eleştirilere muhatap oluyor. Özellikle özgün tarihi evlerin yıkılarak betondan yeniden yapılmaları, tarihi sokak dokularının yer yer özgün biçiminin dışına çıkılarak yeniden yapılandırılmaları, tarihi dokunun katmanlı yapısı dikkate alınmadan sadece belli bir tarihsel dönemin öne çıkartılması çabaları her geçen gün kamuoyunun gündemini işgal eden yeni bir tartışmaya sebep oluyor. Geçtiğimiz günlerde Hacı Bayram’da bulunan Bizans Surlarının bir kısmının iş makineleriyle yıkılması gibi örnekler tarihi dokunun korunmasında hoyrat bir tavrın ortaya çıktığını gösteriyor.

Tüm bu tartışmaların yanı sıra, yapılan uygulamaların neden turizm ve kültür alanlarında Başkent Ankara’yı uluslar arası ve ulusal platformlarda öne çıkaracak sonuçlar getirmediği de merak konusu oluyor. Oysaki hem yurt içinde hem de yurt dışında tarihi koruma alanında yapılanlarla öne çıkan birçok önemli kent bulunuyor. Ankara’nın tarihi dokunun korunmasında geri planda kalmasının dört temel sebebi bulunuyor:

  • Bunlardan birincisi, Ankara’da tarihi dokunun korunması adına yapılan çalışmaların uluslar arası ve ulusal koruma standartlarının dışına çıkması, korumadan çok yenilemeye yönelerek tarihi dokuyu sosyal ve kültürel bağlamından koparan yapak bir çevre oluşturması. Adeta, tarihsel özelliği bulunmayan yepyeni ve yeni inşa edilmiş bir maket görünümüne bürünen tarihi dokular özellikle uluslar arası platformlarda koruma anlamında gerçek anlamda ilgi çeken uygulamalar olarak görünmüyorlar.
  • İkinci olarak, tarihi dokuların dış kabuğunu oluşturan binalar kadar o binaların temsil ettikleri yaşam biçimi, kültür ve sosyolojik bağlam da önem taşıyor. İçeriği dolu ve ilgi çeken unsurlarla yerel yaşamı doğru ve doyurucu biçimde temsil eden içerik ve sakinler olmadan maket görünümündeki bir koruma ilgi çekmediği gibi tarihin bütünsel korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması açısından da katkıda bulunmuyor. Özellikle restorasyon adına yaşayanları başka yerlere gönderilerek steril bir yaşam çevresi oluşturulması, her yerin birbirine benzer kafe, restoran ve pansiyonlarla doldurulması koruma adına sakil ve tekdüze bir çevrenin ortaya çıkmasına sebep oluyor.
  • Üçüncü, tarihi dokunun korunmasında yerel sivil toplum ile birlikte önemli bir sahiplenme, kimlik ve aidiyet duygusunun inşa edildiğini gösteren, bunu da uluslar arası otoritelere tescil ettiren bir koruma anlayışının bulunmaması, bu koruma anlayışının katılımcı ve halkın işbirliğini teşvik eden bir çerçeveye oturmaması çok önemli bir sorun alanı oluşturuyor. Doğru şekilde korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarılmak için doğru çabaların gösterildiği tüm dünyaca kabul görmeyen bir tarihi dokunun yerel, ulusal ya da uluslar arası alanda ilgi çekmesi ya da kabul görmesi pek mümkün görünmüyor.
  • Dördüncü olarak da korumanın genel olarak kentin tümüne hizmet edecek ve kentlinin aidiyet hislerini güçlendirecek kültürel bir birikim ve istihdam stratejileri ile birlikte düşünülmemesi önemli bir sorun alanı oluşturuyor. Kent belleği, kent müzesi gibi bilinen örneklerin dışında yerel el sanatlarını yerel sözlü tarihi belgeleyerek paylaşan işlevlerin düşünülmemesi maket kent imajını güçlendiriyor.


Maket Tarih ve Hoyrat Koruma Anlayışına Karşı Son Bir Deneme: UNESCO Dünya Miras Listesi Adaylığı

Bu sorunların aşılabilmesi için Başkent Ankara’nın tarihi, kültürel ve doğal mirasının korunması konusunda bir ortak aklın ve vizyonun oluşturulması gerekiyor. Kentteki tüm kamu kurumlarının, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve sıradan vatandaşın benimseyeceği ve katkıda bulunmak isteyeceği, kendini ait hissedeceği ve sahipleneceği bir hedef belirlenmesi önemli bir aşama olarak öne çıkıyor. Mayıs Ayı içerisinde çok geniş katılımla gerçekleştirilen bir etkinlikle kamuoyunun dikkatine sunduğumuz “Ankara Kentinin UNESCO Dünya Miras Alanı Adaylığı” böyle bir başlangıç olabilir. Dünya Miras Alanlığı gibi bir çerçevede hareket edilmesi Ankara tarihi kent dokusunun maket kente dönüşmesini engelleyecek ve tarihi dokunun Ankara Kentine, Türkiye’ye ve tüm insanlığa katkıda bulunacak bir alana dönüştürülmesini sağlayabilir.

Dünyadaki örnekler, savaş ve afetler gibi çok olağanüstü durumlar olmadığı durumlarda UNESCO Dünya Miras Alanı olmanın bir kentin tarihi dokusuna çok önemli düşünsel ve teknik katkılarda bulunduğunu göstermektedir. Bu faydalar şöyle özetlenebilir:

  • Öncelikle dünya miras listesine aday olunması için o alanın tarihsel değerine ilişkin tüm tarihsel birikim bilimsel bir anlayışla bir araya getirilmekte ve bir adaylık dosyası hazırlanmaktadır. Bu anlamda dağınık halde bulunan bilimsel birikimin yerel yönetimler tarafından kullanılması ve farkındalık yaratılması için çok önemlidir. Dünyanın birçok yerinde dünya miras listesi hazırlıkları bilimsel bilginin kurumlar tarafından benimsenmesinde önemli katkılarda bulunmaktadır.
  • Yine dünya miras listesi adaylığı için alanın yerel sahiplenmesini güçlendirecek, alanın yönetsel koordinasyonunu sağlayacak ve işbirliklerini arttıracak bir “alan yönetimi” kurulması gerekmektedir. Konusunda uzman bilim insanlarından ve kurum temsilcilerinden oluşan bu yönetsel yapı alanın takip edilmesini ve sahip çıkılmasını sağlamaktadır.
  • Yine alan yönetiminin yanı sıra alanda yapılacak tüm yatırım ve projeleri koordine edecek bir yönetim planının oluşturulması gerekmektedir. Bu yönetim planı alandaki yetki sahibi tüm kurum ve kuruluşların koordine edilmesini sağlamaktadır.
  • Yönetim planıyla eş zamanlı olarak alanın koruma amaçlı imar planlarının yapılması da gerekmektedir. Koruma planlarının yapılması, alandaki birçok sorunun çözümü ve maket korumadan uzaklaşılması için temel teşkil etmektedir.
  • Dünya miras alanlığı statüsü alındığında, tüm dünyanın dikkati dünya miras alanına çekilmektedir. Dünya miras alanı olan yer hem bilimsel araştırmalar hem de popüler kültür ürünlerine konu olmaktadır. Bu hem alanın tanınırlığını arttırmakta, hem yapılacak yanlış uygulamalara tepkileri ciddileştirmekte hem de alana gelen nitelikli ziyaretçilerin sayısını arttırmaktadır.
  • Ziyaretçi sayılarının artması alanda turizm faaliyetlerinin güçlenmesinin de önünü açmaktadır. Yapılan araştırmalar dünya miras alanı ilan edilen yerlerde turist sayısında ilk beş yılda %3-5 arası bir artış olduğunu, bu artışın çok önemli bir kısmının bilimsel ve kültürel amaçlarla alana gelen nitelikli ve entelektüel bir turist kitlesinden oluştuğunu göstermektedir.
  • Alanın korunmasında uluslar arası ve ulusal fon kaynaklarından yararlanma olanağı artmakta, daha da önemlisi, uluslar arası alanda güçlü uzmanlardan oluşan araştırma ekiplerinin alana ilgisi artmaktadır. Bilimsel alanda artan bu ilgi alanın korunmasında önemli bir destek halini almakta, uygulayıcılara yol göstermektedir. 
  • Bir yerin dünya miras alanı olması ulusal ve yerel bir gurur vesilesi olup yine yapılan araştırmalar bunun hemşerilik bilincini ve kentlilik kimliğini güçlendirici bir etki oluşturduğunu göstermektedir. Bu durum korumada yerel sahiplenme ve aidiyet hislerini güçlendirerek korumada insan unsurunu öne çıkarmaktadır.
  • Dünya miras alanı olmak Birleşmiş Milletler sistemi ve UNESCO ile bağları güçlendirmekte, yerel uzman ve akademisyenlerin kapasiteleri ve birikimi artmaktadır. Bu da alandaki koruma çalışmalarında çok önemli bir kaynak oluşturmaktadır.
  • Yine dünya miras alanlığı, bir yerin korunmasında kamu, özel sektör, sivil toplum ve halk arasında işbirliği ve eşgüdümü güçlendirici araçlar getirdiği için korumada önemli bir yönetsel kapasite oluşumunu sağlamaktadır.


Dünyada ve özellikle dünya miras alanlarının yoğunlukta olduğu Avrupa Başkentlerinde, dünya miras alanlığı statüsünün korumada doğru ve gelişen uygulamaları yapmak için çok önemli bir araç olduğu görülmektedir. Hoyratça ve ben yaptım oldu şeklinde, maket kentler üreten bir koruma anlayışı yerine sürekli öğrenen ve kendini geliştiren bir koruma yaklaşımının getirilmesi için bu sebeple dünya miras alanlığı süreci Ankara için bir araç olarak kullanılabilir, bu yolla yanlış koruma uygulamalarından vazgeçilmesi sağlanabilir. Ankara’da korumada doğru yaklaşımların tercih edilmesi de nihai olarak Ankara Kentinin sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimine önemli katkılarda bulunacaktır. 

26 Nisan 2015 Pazar

“KORUMA NEDİR” DİYENE GÖNÜL VERESİM GELİR!



Gönül nedir bilene Gönül veresim gelir
Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir

Aşk nedir, sevda nedir bunu bilmek gerekdir
Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir

Gönül Hocam,

Bizden ayrılışının üzerinden tek tek sayınca çok gelen, bir çırpıda geri dönüp bakınca az görünen tam on yıl geçmiş. Dile kolay demeyeceğim, zihni zorlayan şeyler gördük senden sonra. Senin zamanında hayal bile edilemeyecek durumlar şirazesiz ellerde yakalara iliştirilen beylik rozetler haline geldi. Artık herkes “korumacı”, hatta korumacı olmadığını söyleyenleri dövüyorlar. Korumanın “daniskası”, “hastası” adamlarla, kadınlarla doldu ortalık. Ahali de memnun görünüyor bu durumdan. Koruma denince Ramazan akşamları dekoru, osmanlı zamanından kalma bir şekerleme ya da televizyon dizilerinin setlerinde ünlü delikanlı ya da kızlarla göz göze gelebilme olanağı falan anlaşılıyor. İnanmazsın sadece bizim ahali değil, Balkanlardakiler, Araplar hatta Kafkaslar sakinleri bile kısmen bu durumda. “E ne güzel dediğini” duyar gibiyim. “Par ekselans” diye de tamamlarsın. Ama Allahtan buraları görme şansın yok. Ya da en azından görsen de bize kızdığını biz göremiyoruz.

Seninle ilgili hafızamdaki son anlardan birisi, benim Kültür ve Turizm Bakanlığında memur olarak çalıştığım günlere uzanıyor. Ankara Koruma Kurulu Müdürü – o da zamana yenildi, rahmetli sıfatını takınanlar arasına katıldı – Ahmet Bal’ı ortalıkta koşuştuturup “Gönül Hanımı alacak araç bulabildik mi” derken hatırlıyorum. Sen o günlerde Ankara Koruma Kurulu Başkanlığını yapıyordun. Sonra eski model bir resmi araç seni alıp gelirdi. Araçtan inip yürümekte zorlandığını, ayaklarındaki tokyo terlikleri sürüyerek o zamanlar Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün Koruma Kurulu Toplantı Salonu olarak kullanılan binasına doğru usul usul yürüdüğünü izliyorum. Bu halinle bile Koruma Kurulunun son gerçek başkanı sıfatını hak eden kişi olduğunu bugünlerde üzülerek izliyorum. Zihninden süzülen tarih ve kültürle nice belediye başkanını, bürokratı hizaya getirmişliğin olduğunu ben değil o Kurul Salonunun duvarları daha iyi hatırlıyor sanırım. Senden sonra Kurul denilen organın sonundaki “l” harfi düşürüldü bir el tarafından. Kuru bir yapı, hık deyicinin hah deyicisi olanların çoğunlukta olduğu yerler haline geldiler. İçlerinde bir şeylere direnmeye çalışanlar da olmadı değil. Ama zamanla onları da ayıkladılar bir güzel. Koruma kurulları artık kimsenin çekinmediği noterlik müesseseleri haline getirildi. Korkacak bir şeyi kalmadı kimsenin şükür.

Belki senin ismini bir yerlerde tutabilseydik şifa niyetine bu gidişi biraz olsun yavaşlatabilirdik diye düşünmeden edemiyorum. Denedik de. Yıl 2006. Ben TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanıyım. Sen aramızdan ayrılalı sadece bir yıl olmuş. Aklımdan şu geçiyor. En azından senin yıllardır kurul başkanlığı yaptığın küçük salona senin adın verilmeli. Bir zamanlar 2. T.B.M.M. binası olan yapının ahırlarının olduğu rivayet edilen, sonrasında yenilenerek Kültür Bakanlığına tahsis edilen yapıdaki bu küçük salon belki koruma adına mütevazı bir çapa işlevi görebilir diye düşünüyorum, en azından Ankara için. Önce tafsilatlı bir yazı yazıyor, binanın tasarrufunu elinde tutan Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne gönderiyoruz. “Bu salona Gönül Tankut’un adı verilmeli” diyoruz özetle. Ama çeşitli kanallardan zorlamamıza rağmen yanıt yok. Yaklaşık altı ay sonra bu kez ben zamanın genel müdüründen – ki sonra başarıları sebebiyle vali yapıldı kendisi! - randevu alarak şahsen yanına gidiyorum. Hoş, beşten, seni andıktan, senin yaptıklarından bahsettikten sonra yazının akıbetini soruyorum. Önce kaçamak yanıtlarla geçiştirmeye çalışıyor. Israr edince, “fazla kurcalamayın ama bu Gönül Hanım’ın adının bir yere verilmesine Müsteşar pek sıcak bakmıyor” deyiveriyor. Müsteşar daha sonra Abdullah Gül’ün Genel Sekreterliğini de yapan Mustafa İsen. O an anlayamamıştım ama şimdilerde görüyorum ki, reddedilen aslında senin adın değildi, korumanın kendisiydi. Aynı müsteşarın görevi sırasında “Sulukule Yasası” gibi birçok koruma karşıtı yasal düzenleme yapıldı, değişen bir zihniyet dünyasıydı, bunun izleri gözümüzün önünden geçiyordu.

Sonrasında seni hastane odasında görüyorum. Raci Bademli Hoca ile yan yana odalarda yatıyorsunuz. O çıkamıyor, sen biraz daha uzatmaları oynuyorsun. Onu ziyaret ettikten sonra sana da uğruyoruz. Konuşurken laf dönüyor nasıl oluyor bilmiyorum ikinci dönemini yaşayan Melih Gökçek’e geliyor. “Bu adamda garip bir enerji var. Biz fazla alıştık herkesin bizi dinlemesine. Bu adam dinlemez. Ama dinletmemiz lazım. Dinlemezse bu enerjisi Ankara için yıkıcı olur. Bu adamın enerjisini nasıl yönlendiririz bunun üzerine düşünmemiz lazım” diyorsun. Aslında siyasetçi ile entelektüel arasındaki o garip çelişkiyi özlü biçimde anlatıyorsun. Gerçekten de senden sonra bu yıkıcı enerji Ankara’nın üzerinden bir silindir gibi geçti. Çok mücadele etmeye çalıştık ama nafile. O enerji çığırından çıktı. Nefsani bir iştahın en süfli haliyle kente saldırdı. En sonunda sıra Atatürk Orman Çiftliğine, Hacı Bayrama, Ulusa, Kaleye de geldi. Hacı Bayramı şimdi görsen tanımazsın. Yamaçlar boşaltılıp, betonla yeniden dikilen labirentimsi yapılarla dolduruluyor. Geçen Hacı Bayrama gittik, girişini bulamadık. Hergelen Meydanı artık yok, İller Bankası binası yıkımı bekliyor. Koruma eylemine konu olabilecek tarihin sessiz tanıkları arsız ve pervasızca susturuluyorlar. Senin olmadığın koruma kurullarında Gökçek tasallutu ile atanmış yamyassı üyeler de, korumanın karşıtı ne varsa damaklarını bile kuşku ile ıslatmadan onaylıyorlar.

“Koruma zor ve pahalı bir iştir” demiştin bir zamanlar. Artık ne zor ne pahalı. Restoratörsüz, rölevesiz, restitüsyonsuz koruma yapmayı icat ettik, eh paramız da var çok şükür, koruyup duruyoruz. İçi boşaltılmış ahşap kabukları betonla sıvayıp davlumbaz gölgesine buluyor, içine de klasik bir iki mobilya atıp köşeye bir gramafon kondurunca çocuk gibi şenleniyoruz. Ne güzel şu koruma diye haykırasımız geliyor. Artık çeşit çeşit restoranımız, kafemiz var koruduğumuz yerlerde, çorba da içiyoruz capuccino da. Arabamızı park edecek valelerimiz de cabası. Zaten “otantik” mekanlarda, “atmosfer” harikaysa, twit atmak, facebooka fotoğraf koymak hele hele çubukla özçekim yapmak da pek bir keyifli oluyor. Bu son dediklerimi anlamayabilirsin çok takılma. Biz de pek anlamıyoruz. Ama UNESCO’ya girelim, turistler akın akın gelsin, kentimiz uçsun kaçsın, kalkınma trenini öküz gibi seyretmekle kalmayalım, birinci mevkide oturalım diye aklımız çıkıyor. Koruma yerine kendimizi ve kentimizi kollama yollarında ilerleyelim daha iyi diye düşünüyoruz. Zaten “koruma kullanma dengesi” diye dâhiyane veciz ifadelerimiz de var şuraya buraya serpilmiş. Hem artık Türkiye’nin dört bir yanında planlama bölümlerimiz var. Ha pek hocaları yok, hatta korumadan anlayan hoca hak getire ama olsun koruma anlatmak için koruma bilmek de pek gerekmez değil mi hocam?


Belki sen gördün bu geleceğimiz yerleri, belki hissettin durmamız gereken yerleri. Bilmiyorum. Artık pek çokuz ama yer ayaklarımızın altından pek bir kayıyor. Hatta çoktandır muhafazakarız inanmazsın. Bir muhafaza ediyoruz ki sorma, aslını kaybetmek için elimizden geleni yapıyoruz. Pencere ölçüsünü, sokağın sesini, cumbadaki tozu, çatının aktarma sesinden kalanları görmüyor sadece özlüyoruz. Özlemekle kalmıyor arıyoruz. Dekordan hallice mekanlarda, sıradan hallere bulanmak için mi bu yolları yürüdük diyoruz. Ve sanırım seni de çok özlüyoruz….