Gençlik ateşi yaşlıların uyarılarını ve
efsaneleri yendi, sabaha karşı yola çıktı. Duvardaki bir gedikten Tanrılar
Şehrine girdi. İskeletlerin arasından geçerken ‘Tanrı Ares’in savaş alanında
olmalıyım’ diye düşündü. Kapkara, dümdüz yolları geçti, sayısız ışıltılı yapı
gördü. Renkli giysiler içinde Afrodit ve Apollon heykelleriyle dolu dev cam
binaları gezdi. Her yer babasından öğrendiği harflerle “satılık” yazan dev
levhalarla doluydu. Bu sözcüğü bilmiyordu. Akşama doğru güneşe kadar yükselen,
Zeus’un elmas tapınağını buldu. Tapınağın girişindeki sunağa yaklaştı. Birden
Afrodit garip kıyafetler içinde önünde belirdi. Korkup saklandı. Büyüydü bu. Afrodit
“Elmas kulelerine hoş geldiniz. Ofisiniz için tam otomatik akıllı bina
sistemleri. Sizi, sizden önce düşünürüz” dedi. Nereye gittiğini bilmeden koştu. Alçak
duvarlarla çevrili yüzlerce odadan geçti. Siyah bir camın önünden geçerken
Athena belirdi. Üzgündü. “Olimpos Şirketinin dünyanın tüm şehirlerinde
başlattığı tanrılar şehri projeleri için şehirlerin dışına taşınan milyonlarca
insan robot polislerle çarpışıyor. Robotlar gerekirse biyolojik silah kullanma
emri aldı. Emlak fiyatları dipte. İnsanlık tarihinin en büyük ekonomik krizi
ile karşı karşıyayız” dedi. Hiçbir şey anlamamıştı. Yaşlılar haklıydı. Tanrılar
onları terk etmişti. Karanlığa aldırmadan kaçtı, kabilesine döndü.
Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin'in sosyal bilimler, kent planlama ve yerel yönetimlerle ilgili denemelerini, öykülerini paylaştığı blogdur.
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
15 Kasım 2012 Perşembe
15 Ekim 2012 Pazartesi
ANKARA "BÜTÜN"LEŞEBİLECEK Mİ?
Yürürlükte bulunan
büyükşehir belediye kanunu ve ilgili diğer mevzuatta değişiklik yapılmasına
ilişkin olarak kamuoyunda “bütünşehir” yasası olarak bilinen kanun tasarısı
büyük tartışmalarla birlikte TBMM’ye getirildi. 2013’te yapılması düşünülen
yerel seçimler öncesinde yerel yönetim sistemini kökten değiştirecek olan bu
tasarı neredeyse Tanzimat Fermanından bu yana var olan il sistemini
değiştirmesi, 1985 yılından bu yana var olan büyükşehir sistemini de yeni bir
boyuta taşıması açısından Türkiye’deki tüm dengeleri alt-üst edecek bir
nitelikte. Bu sebeple tasarının Türkiye’deki her bir büyükşehir için neler
getirip neler götüreceğinin incelikle değerlendirilmesi gerekmekte.
Daha önce 2004
yılındaki büyükşehir belediye sınırlarının 50 km’ye genişletilmesi, 2009 yerel seçimlerinden
önce de bazı ilçe ve belde belediyelerinin kapatılması gibi düzenlemeler en
başta bu tür düzenlemelerde bir laboratuar gibi kullanılan Ankara Kenti
üzerinde derin etkiler yaratmıştı. Kentin tüm siyasal, sosyal ve ekonomik
dengelerini değiştiren bu değişiklikler gibi bu tasarının da Ankara’yı daha da
derinden etkileyeceği açık.
Tasarıyla gelen
değişikliklerin yaratacağı etkilerin en başta büyükşehir belediyesi, il
yönetimi ve köyler üzerinde sarsıcı etkiler yaratması söz konusu. Bu etkiler değerlendirildiğinde
bütünşehir yasasının “bütünleşemeyen” bir Ankara yaratması söz konusu olabilir.
Bütünşehir Yasasının Ankara’da Büyükşehir
Belediyesine Olası Etkileri:
- Tasarı ile Ankara Büyükşehir Belediye sınırları Ankara İl Sınırları olacaktır. Halen yaklaşık 8600 km² olan Ankara Büyükşehir Belediyesi hizmet alanı 26bin km²’ye çıkacaktır. Yani üç katına çıkacaktır!
- Buna karşın hizmet verilen nüfus sadece 130bin kişi artacaktır. Yani halihazırda hizmet verilen nüfus %4 artacaktır.
- Daha önce il özel idareleri tarafından yerine getirilen 70’i aşkın hizmetin büyük bir kısmı büyükşehir belediyelerine devredilecektir.
- Artan nüfus, Ankara’nın gelirine en düşük katkıda bulunan, vergi gelirleri en düşük ve en yoksul kesimlerinden gelmektedir.
- Hizmet götürülmesi gereken ek nüfus, Ankara İli içerisinde en dağınık şekilde yayılmış ve yoğunluğu düşük yerleşimlerden oluşmaktadır.
- Genişleyen hizmet alanının büyük bir kısmını, yerleşim bölgesi olmayan tarım arazileri, meralar, orman alanları ve ekolojik hassasiyeti bulunan bölgeler oluşturmaktadır.
- Genişleyen bu alanda hizmet götürmek hali hazırdaki kentte yaşayan nüfusa hizmet götürmekten çok daha zor ve pahalıdır. Hizmet maliyetleri artacaktır.
- Buna karşın belediye gelirlerinde, belediye kurumsal ve personel yapısında iyileştirme yaratacak yeterli düzenlemeler yapılmamıştır.
- Bunun iki doğal sonucu olacaktır. Birinci olarak genişleyen hizmet alanına hizmet götürülmesinde sorunlarla karşılaşılacaktır. İkincisi de yerleşim alanı olmayan yerlerdeki doğal ve çevresel değerlerin rant üzerinden kaynağa dönüştürülmesi için çabalar ortaya çıkacaktır.
- Üç kat büyüyen hizmet alanının mevcut yasaya göre iki yıl içinde 1/25bin ölçekli nazım planının ve çevre düzeni planının yapılması zorunluluğu bulunmaktadır. Geçmiş planlama deneyimi Ankara Büyükşehir Belediyesinin bu büyüklükte bir alanı planlaması konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.
- Yine genişleyen bu alanlardaki özellikle doğal ve kültürel miras alanlarının nasıl korunacağı soru işaretidir. Geçmiş deneyim bu anlamda Ankara Büyükşehir Belediyesi adına soru işaretleri yaratmaktadır.
- Ankara Büyükşehir Belediyesinin yapısı kente hizmet sunmak üzere kurgulanmıştır. Kırsal alana, özellikle de yerleşim bulunmayan alanlara hizmet sunumuna uygun değildir. Kurumsal yapının nasıl yeniden düzenleneceği belirsizdir.
- Yine tasarıyla 20 belde belediyesi kapatılırken, 685 köy mahalleye dönüştürülerek Ankara Büyükşehir belediyesinin hizmet vereceği alana dahil edilmektedir.
- Ayrıca Ankara Büyükşehir Belediyesinin ilçe belediyesi sayısı 25’e çıkmaktadır.
- Bu durum demokratik temsil açısından daha kalabalık bir büyükşehir belediye meclisi, daha yoğun bir meclis programı anlamına gelmektedir. Bu durum yerel siyasette çatışmaların ve sorunların artmasına sebep olabilir.
- Özellikle Büyükşehir belediyelerinin yetkileri değiştirilmediğinden, karar alma ve bürokratik süreçlerde yurttaşların 2 buçuk 3 saat mesafeden Ankara merkeze gelme zorunluluğunu ortaya çıkaracaktır.
- Bu durum Ankara’nın çevre ilçelerinden merkeze göçü arttırabilir ve tarımsal üretim düşüklüğüne sebep olabilir.
- Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyeleri arasındaki görev ve yetki dağılımı il özel idaresinden devredilecek ve kırsal alanda ortaya çıkacak hizmetlerle daha da sorunlu hale gelmektedir.
- Daha önceden büyükşehir belediye sınırlarında olmayan ilçelerin belediyeleri, büyükşehir yasası ile gelecek olan fazladan hizmet yükünü karşılayacak personel ve kapasiteye sahip değildir.
- Köylerin mahalle haline getirilmesi ile birlikte ilçe belediyelerinin de hizmet götürmesi gereken alan ve nüfus artacak, büyükşehir belediyesinin yaşayacağı sorunlar katmerli biçimde ilçe belediyelerinde de yaşanacaktır.
- İlçe belediyelerinin de yerleşme alanı dışında kalan alanları nasıl planlayacağı ve koruyacağı belirsizdir.
- Büyükşehir belediyeleri köylere cephe düzenleme, tabela vergisi, otopark ücreti, yol ve altyapı katılım payı gibi fazladan harcama yükü getirebilecektir.
- Şu ana kadar bu alanda hiçbir birikim ve kapasitesi bulunmayan büyükşehir belediyesi Ankara İli içinde maden faaliyetleri için işyeri açma ve çalıştırma ruhsatı verebilecektir. Bu hem doğal varlıklar hem de maden işçilerinin işçi sağlığı güvenliği açısından soru işaretleri doğurmaktadır.
- Büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri ve ilçe belediyelerinin kendi aralarında sorun çıkması durumunda büyükşehir belediyesi yönlendirici ve düzenleyici karar alma yetkisine kavuşturulmaktadır. Bu da Ankara’da ilçe belediyelerinin büyükşehir belediyesi karşısındaki gücünü azaltacaktır.
- Kent içerisinde kurulacak baz istasyonlarına ve diğer iletişim istasyonlarına ücret karşılığında yerseçim belgesi verme yetkisi büyükşehir belediyelerine verilmektedir. Artık baz istasyonlarında yurttaşların muhatabı büyükşehir belediyesi haline gelmektedir.
- Büyükşehir belediyelerinin stratejik plan dışında bütçede belirtilmemiş kaynaklardan dernek ve vakıflara ayni ve maddi destekte bulunabilmesi sağlanmaktadır.
Bütünşehir Yasasının Ankara’da İl Yönetimine Olası
Etkileri:
- Tasarı ile birlikte Ankara İl Özel İdaresi tarihe karışmaktadır.
- Böylece geçmişten bugüne süregelen, Köy Hizmetleri, YSE Genel Müdürlüğü geleneği ve kırsal hizmet sunum kurumsallaşması sona ermektedir.
- Kıra özgü hizmet türleri ve hizmet öncelikleri ortadan kalkmaktadır.
- Ankara İl Özel İdaresine ait 426 adet taşınmazın ve 292 adet lojmanın ne olacağı belirsizdir. Özellikle çok önemli bir kısmı Ulus tarihi kent merkezinde bulunan ve içlerinde 100. Yıl Çarşısı, Ulus Çarşısı gibi yapıların da bulunduğu bu taşınmazların nasıl değerlendirileceği Ankara’nın tarihi kent merkezi açısından çok önemlidir.
- Yine Ankara İl özel İdaresine ait 450 araçlık makine parkının akıbeti belirsizdir.
- Kırsal alanda hizmet sürekliliği ve hizmet sürdürülebilirliği açısından hizmetlerin Ankara İl Özel İdaresinden Ankara Büyükşehir Belediyesine devredilmesinde geçecek uyum süresinde Ankara İl Özel İdaresinin birçok hizmeti atıl kalma ya da verimliliğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.
- Ankara İl Özel İdaresinin bazı yetkilerinin de ilgili bakanlıklara devredilmesi öngörülmektedir. Ancak, hangi yetkilerin bakanlıklara devredileceği belirsizdir.
- Ankara İl Özel İdaresinin bazı yetkilerinin bakanlıklara devredilmesi hizmetlerde ayrı bir merkezileşme dalgası yaratacak, kırsal alanda yaşayanların kent merkezine gelme zorunluluğu artacaktır.
- Mevcut yapıda yer alan Valiye bağlı İl Koordinasyon kurulları genişletilerek Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi adı altında yeni bir birim oluşturulmaktadır.
- Bu birimin ildeki tüm yatırımların ve stratejik planların denetlenmesi ve Başbakanlığa raporlanmasından sorumlu olması öngörülmüştür.
- Bu birim, yerel yönetimlerde yeni bir vesayet düzeyi tanımlamaktadır.
- Halihazırda Ankara Valiliği bünyesinde bu tür bir yetkiyi kullacak yetişmiş personel bulunmamaktadır. Bu personelin yetiştirilmesi zaman alacak, bu da hizmetlerde aksamalara sebep olabilecektir.
- Son beş yıldır Ankara İl Özel İdaresi yaklaşık 500milyon TL’lik bir bütçeyi ağırlıklı olarak kırsal altyapı için kullanmaktadır. Bu büyüklükte bir bütçenin kırsal altyapı için kullanımını garantileyecek düzenlemeler yapılmamıştır.
- Daha önce uzun yıllar sıkıntıları çekilerek belli bir idari dengeye gelmiş vali, il genel meclisi, il özel idaresi üçgeni değiştirilerek il yönetimi belli bir dönem yeniden kaosa sürüklenmektedir. Yeni yapının il yönetimini nasıl şekillendireceği belirsizdir.
- Ankara İl Özel İdaresi daha önce stratejik planlama konusunda önemli bir birikim oluşturmuştur. Yapılan İl Stratejik planı ödüller almıştır. Bu birikim kaybedilecektir.
- İl özel idaresi eliyle gerçekleştirilen kamu binalarının, eğitim, sağlık ve kültür yatırımlarının nasıl gerçekleşeceği belirsizleşmektedir. Özel idarelerin yerini çok başlı bir yapı almaktadır. Eşgüdüm zorlaşacaktır.
Bütünşehir Yasasının Ankara’da Köylere Olası
Etkileri:
- Tasarıyla birlikte büyükşehir belediye sınırları içerisindeki tüm köyler mahalleye dönüştürülmektedir.
- Ayrıca nüfusu 2000’in altında kalan belde belediyeleri de köye, yani otomatik olarak mahalleye dönüştürülmektedir.
- Bununla, tarihi yüzyıllara dayanan bir gerçek yerel yönetim birimi olan köyler tarihe karışmaktadır.
- Ayrıca son on yıldır etkin biçimde kullanılan köye hizmet götürme birlikleri de kapatılmaktadır. Bu özellikle yerelde kırsal hizmet sunumunda hız ve etkinliği azaltacaktır.
- Mevzuatta köylerin özel bir kanunu bulunmaktadır. Ancak, mahallelerin böyle bir kanunu bulunmamaktadır. Bu birçok soruna yol açabilecektir.
- Köye muhtarları köyde birçok yetkiye sahip seçilmiş birer yerel yöneticidir. Mahalle muhtarlarının bu niteliği zayıf olduğundan eski köylerde yönetim boşlukları ortaya çıkabilecektir.
- Köy yaşamının gelenekleri ve geleneksel el sanatları gibi kültürel değerler zamanla gerileme riski ile karşı karşıya kalacaktır.
- Köy ortak malları ve köy yerleşik alanı gibi imar ve yapılamaya ilişkin önemli yapıların ne olacağı belirsizdir.
- Yine köylerin mahalle olması ile birlikte köy yerleşik alan planlamasının nasıl yapılacağı, geleneksel mimarinin nasıl korunacağı belirsiz hale gelmektedir.
- Köylerde bulunan tüm yapılar ruhsatlı sayılmaktadır. Bu durum özellikle Ankara Kentinin gelişme aksında yer alan Çayyolu, Beytepe, Alacaatlı gibi köylerde kaçak ve ruhsatsız yapılaşmaların yasallaşması anlamına gelmektedir. Yüzlerce köyün mahalle haline geldiği düşünülürse, kanuna uygun denetim süreci yürürlüğe girene kadar özellikle sorunlu yerlerde kaçak yapılaşma riskinin artabileceği görülmektedir.
- Ayrıca, köylerde tip proje uygulaması getirilmektedir. Bu tip projelerin geleneksel mimari kültürün korunmasını nasıl sağlayacağı belirsizdir.
- Köy kanunu ile köylülere, muhtara ve ihtiyar heyetine verilen görevlerin kim tarafından yerine getirileceği belirsizdir.
Görüldüğü gibi,
Bütünşehir olarak adlandırılan Kanun tasarısı, Ankara’da büyükşehir ve il
yönetimi ile köyler için bir çok riski beraberinde getirmektedir. Belki de bu
Kanun Ankara’nın sosyal, ekonomik ve kültürel bütünleşme sürecini kesintiye
uğratacaktır. Bunun önüne geçilmesi için Ankara’da bulunan konunun tüm muhatapları
tasarıyı vakit kaybetmeden ortak akıl platformunda tartışmaya açarak Kanunun
sakıncalarını TBMM’deki Komisyon sürecine aktarmalıdır.
Etiketler:
ankara büyükşehir belediyesi,
ankara il özel idaresi,
bütünşehir kanunu,
büyükşehir belediyesi,
hizmet,
il özel idaresi,
ilçe belediyeleri,
imar,
köyler,
mahalleler,
valilik
17 Eylül 2012 Pazartesi
FOTOĞRAF ÇEK(İN)MEK
Benim
kuşağım için çok değil bundan otuz yıl öncesinde fotoğraf çektirmek eylemi
başkalarının yazdığı bir senaryonun edilgen figüranları olmakla eşdeğerdi.
Fotoğrafın insan ruhunu bir kâğıda hapsedeceğine inanan ilkel kabile mensupları
gibi, mahalle fotoğrafçısının vitrinine, oradan da okula hapsedileceğimize
inanırdık. Fotoğraf çektirme eylemi bizim için okula başlamakla eşdeğerdi.
Bizden önceki ağabeylerimiz beyaz yakalı siyah önlüklerini giyip o kapıdan
içeri bir bilinmezliğe girmişler, bir hafta sonrasında da –onlar okula
başladıklarında– resimleri fotoğrafçının vitrininde belirmişti. Muzip bir
arkadaşımıza göre çocuklar okuldan kaçmasınlar diye ruhları o vitrinde
saklanıyordu. Vakit geldiğinde bizler de girdik o kapıdan ve neler olduğunu gördük.
Keçisakallı bir amca bizi yüksekçe bir tabureye oturttu. Dev gibi bir makinenin
arkasında bazı ayarlamalar yaptı. Vücudumuzun pozisyonunu ayarladı, boynumuzu
çevirdi, çenemizi kaldırdı ve “aman bozma” deyip tekrar makinenin arkasında
geçti. Bir flaş patladığında tuttuğumuz nefesleri bırakmış ve rahatlamıştık. Çekilen
fotoğraflarımız çok geçmeden fotoğrafçı vitrinindeki yerini almıştı.
Bu
deneyimin iki önemli yanı vardı. Birincisi, ne fotoğrafçı ne de fotoğrafı
çekilen ortaya çıkacak sonuç hakkında tam olarak bir kestirimde bulunamazdı.
Fotoğrafçı ne kadar işinin ehli olursa olsun, müşteri sonuçtan memnun
kalmayabilirdi. Kimileri ise fotoğrafçının elde ettiği sonucun kesinlikle
yorumlanmaması gerektiğini düşünür, “fotoğraflarda iyi çıkmıyorum” der geçerdi.
İkincisi ise fotoğrafa yansıyan halet-i ruhiyemiz ile ilgiliydi. Fotoğraf bizi
tatmin etmese bile ilk okul fotoğraflarının ilginç bir yanı vardı. Fotoğraf
bizim kişiliğimizi, içimizin derinliğini yansıtırdı. Fotoğrafların siyah-beyaz
olmasının da bunda etkisi vardı sanırım. Grinin tüm tonlarının gökkuşağının
tonlarından daha fazla duyguyu yansıtabilmesi ise ilginç bir durumdu. İlk
doğduğumuzda hayata, ilk tekmelediğimizde topa nasıl bakıyorsak, ilk
fotoğrafımızda da dünyaya öyle bakıyorduk. Yıllar geçiyordu, üstümüz başımız
binlerce kez kirleniyor, temizleniyordu, kirler çıkıyor ama o bakış
duruşumuzdan, yüzümüzden hiç çıkmıyordu. Öyle ki ilkokul fotoğrafımızdaki yüz
ifadesine bakıp yıllar sonra o fotoğrafa artık hiç benzemese de bir arkadaşı
hatırlamak mümkün oluyordu. Şimdilerde siyah beyaz bir okul fotoğrafı çektirme
geleneği tarihe karıştığı için hala böyle olup olmadığını bilmiyorum.
Yıllar
geçtikçe fotoğrafçı ve fotoğraf ile ilişkimiz fotoğraf teknolojisi ile birlikte
değişmeye başladı. Önce makaralı fotoğraf makineleri çıktı. 24 ya da 36 pozluk
bu makineler hayatın özel anlarını dondurmak için kullanılmaya başlandı. En sık
sorulan sorulardan bazıları “kaç pozun kaldı” ya da “fotoğrafları nerede
bastıracaksın” idi. Fotoğrafçı
yavaş yavaş özel bazı fotoğraflar dışında fotoğraf banyosu ve baskısı ile
uğraşan bir adam haline geldi. Baskıya tercihlerini yansıtmadı değil. Kimi
zaman fotoğrafa çerçeve ekledi, köşelerini yuvarlak kesti. Renkli filmlerin yaygınlaşması ile birlikte
siyah beyaz baskı da yavaş yavaş tarihe karıştı. Bir ara gurbetçilerin eliyle
kendi baskısını yapan “polaroid” makineler bir görünüp bir kayboldu ve bize donuk
renkli, arkası parlak kare şeklindeki fotoğrafları yadigâr bıraktılar. Bu
yılların vazgeçilmez unsuru ise albümlerdi. Sürekli olarak bastırılan ve ancak
yarısına yakını çekeni tatmin eden fotoğrafların saklanması için değişik renk
ve biçimlerdeki sayısız albüm oluşturuldu, büyük fotoğraflar için çerçeveler
alındı.
Dijital
çağın başlaması ve ardından sosyal medyanın yaygınlaşması ile birlikte fotoğraf
birler ve sıfırlardan oluşan bir bilgi paketinin sanal dünyada paylaşılmasının
aracı haline geldi. Artık fotoğraf çekmek “taranmak” gibi dönüşlü bir eylemdi.
Kişiler sürekli olarak kendi yaşam döngüleri üzerine eklenerek katlanan ve
çoğalan bir imaj dünyasını oluşturmak için ellerindeki telefon ve dijital
fotoğraf makineleriyle dolaşan gezginler halini aldılar. Fotoğrafların
çözünürlüğü arttı, boyutları büyüdü, sayıları akıl ve hafzalayı zorlayacak
boyutlara ulaştı. Fotoğrafların beğenmediğimiz yanlarını da yeni yazılımlar
yardımıyla kolayca değiştirebiliyoruz artık. Ama bir şeyler eksiliyor sanki.
Fotoğrafların sayısı arttıkça onları artık daha az ya da hiç önemsemez hale
geldik. Bir anlığına çek(in)iyor, tüketiyor ve unutuyoruz onları. Bizden önceki
kuşakların dijital fotoğrafları basılmadan, ellerine almadan sevmeye
yanaşmamaları da bundan sanki. Bizler fotoğrafın içimizdeki derini yansıtacak
ve elden ele dolaşacak bir hatıra olmasından çoktan vazgeçmiş gibiyiz. Fotoğraf
çekinirken, hakkımızda delil olarak kullanılabilecek görüntülerden çekiniyoruz.
Sanırım çekinmediğimiz fotoğrafları çekinmenin yeni yollarını ve onları
paylaşmanın “insanca” hallerini yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var…
30 Ağustos 2012 Perşembe
KENT(D)İ BİRİKTİREN ADAM
Prof. Dr. Raci Bademli'ye...
Yaşamdan bir meçhullük izin alanların gözlerinin önüne, hayatlarının son anlarında, mecazi bir perde kurulduğunu, bu perdeye yaşanan her anın izdüşümünün konuk olduğunu, hiç deneyimlememiş olsak da, gariptir, sorgulamadan kabul ederiz. Ama biraz da es geçilen bir şey varsa bu da filmin yalnızca veda sahibi için değil arkasında bıraktıkları için de gösterimde olduğudur. Tek farkla. Bizimkisi daha çok kısa metraj denilebilecek türdendir. O insanı kaybedeceğinizi hissetmeye başladıktan sonra, onunla ilgili tüm anılar, paylaşımlar ve anektodlar saklandıkları duvar diplerini beraberlerinde taşıyarak gözlerimizin önüne çömelirler. Veda anına kadar ayrılmazlar yanımızdan. O insan hayatınızda ne kadar yer kapladıysa o kadar uzar film. Bazen film uzun sanırsınız hemen biter. Bazen de hemen bitecek sandığınız bir kısa metraj bitmek bilmez. Sebebi o insanın içinizde bir yerlerde biriktirdiklerinin çokluğudur.
İşte bu hissi yakın zamanda bir daha yakından tattım ve film o gün bu
gündür bitmek bilmiyor. Bilmiyorduk Daireden bir kaç arkadaşla birlikte
hastanede eşinden bile gizlice yanına bir kaç saniye süzüldüğümüzde, gösterimin
çok yakın olduğunu. Kapı eşiğini gözlerimizle aralayıp o kocaman adamın incecik
kalan kollarını ve bakışlarını yakaladığımızda bile nüktesinin mekânı, umuduna
toprak olduk: “...bunlar imârcılar. Önce mamur eder sonra da içine
ederler...yenicez, başarıcaz”.
Hatırladığım ilk anılar ODTÜ’de şehir ve bölge planlama eğitimi almaya
başladığım ilk günlere rastlıyor. Sınıftayız. Kocaman bir adam geliyor. Kamera
topuklarından dönüp aşağıdan devasa vücudunu perdahlıyor, sonra da karışık
sakallarda son buluyor. Soruyor: “Neden buradasınız?” Sonradan en sevdiğim
dostlarımdan biri olan arkadaşım cevap veriyor: “Hocam bir evim, bir arabam bir
de güzel karım olsun diye”. “E oğlum köşedeki köfteciye çırak girsen daha çabuk
elde edersin bunları...” repliği mavi gözlerde son buluyor. Kameranın açısında
gözlere zum yapılırken “burası bunların değil başka şeylerin, kentin
sıkıntılarını ruhunda duyabilmeyi öğrenmenin yeri” sözleri duyuluyor.
İkinci plan. Yer İmar Dairesi Başkanlığı. Daire Başkanıyken bile
bırakmadığı öğretmenlik görevini yaparken dönem sonunda öğrencilerini Daireye
hayatın pratik yönünü göstermeye çağırıyor. O zamanlar İmar Dairesi Başkanlığı
Kızılay’da Yeni Karamürsel’in yanında. Bütün katlar geziliyor. Herkesin görevi,
yapılan işler anlatılıyor. Bir katta duruluyor. O sıra kocaman adam yanındaki
küçücük bir adamın omzuna koymuş kolunu, fısıldaşıyor. Kalabalıktan bu garip
ikiliye oda kenarından hareketli zum: “...bunlar dünyayı hala kantin
zannediyorlar...”.
Sonrasında mezuniyet ve hayatın her alanında onunla şöyle ya da böyle mesai
harcamış olanlarla onun çocuk haylazlığını ve bir düğün heyecanını hovardaca
harcayarak yaptığı benzetmeler, ürettiği kelimeler ve terimler, her biri bir
Temel fıkrası kıvamını bulmaya yatkın anıları ve anektodları meslek çevresinde
hep karşıma çıktı. Sanki bunlara ve O’na aşina olanlar arasında onun
anlattıklarından ve anılarından bir ağ örülmüştü. Gün geldi onun zamanında
Daire Başkanlığı yaptığı koridorlarda onun mesai efsaneleri ve memur
terennümleri arasında yerimi aldım. Biraz dinledim: “...iyi adamdı da hiç çay
ısmarlamazdı. Ceplerini dışarı çıkarırdı...”, “...planlamayı ticarete
dönüştürenlerin topunu kovmuştu, sonra hepsi geri geldiler...”, “...gelen
çukulataları hep kendisi yerdi, bize hiç vermezdi...”.
Gariptir, yanılıyor olabilirim ama belki de son yaptığı söyleşiyi,
insanlara Crocus Ancyrencis ve Ankara Tavşanı lezzetli son pırıltıyı anlatışını
da ODTÜ Mezunlar Derneğinde, Vişnelikte düzenleyenler arasındaydım. Güney
Afrka’dan saatler süren yolculuğun yorgunluğunu sürüyerek gelmiş, Ankara’yı
konuşurken silkinip atmıştı onu da. Son söyleşide neden köfteciye çırak
olmadığımızı ve neden kafamdaki bitmek tükenmek bilmeyen sorgulamayı
barındırdığımı da yıllar sonra anladım. Çünkü o da öyleydi.
Bir kapıdan eğilerek ve yan dönerek ancak geçebileceği karikatürize
edilebilecek kadar iri bu adamın iriliği biraz da biriktirdiklerindendi. Ömrü
boyu bir kenti biriktirdi içinde yığın yığın, bina bina, duvar duvar, nüfus
nüfus ve duman duman. Biriktirdiklerinden dilinin kıyısına varanlar sade,
çocuksu ve anlaşılabilir bir sancıyı gözlerimizden içeri sızdırdılar. Onun
içinde birikenler zamanla bizleri de kelimelerce biriktirdi ve çoğalttı.
Artık biliyorum. Huzur için sancı çekmek, bir kent için kentlerce içinde
bir kenti biriktirmek, biriktikçe çoğalmak, kentin bakabileceğimiz en uzak
noktasına, kendi gözlerimizin içine bakmak gerek. Biriktirdikçe kenti içimizde,
biz de birikeceğiz. İnsanlarda, gecekondularda, bir musluğun dönüş yönünde,
mahalle tınısında... Tıpkı O’nun gibi.
Etiketler:
imar,
imar dairesi,
kamera,
ODTÜ,
Raci Bademli,
şehir planlama
24 Ağustos 2012 Cuma
ALAN-TALAN-YALAN-KALAN KULLANIMLAR
Geçmişte bilim-kurgu yazarlarının
ve gelecek bilimcilerin önemli bir kırılma noktası oluşturacağını öngördükleri
iki binli yılların içinden geçiyoruz, ya da biz duruyoruz onlar bizim
hayatlarımızın içinden kayıp gidiyorlar. Yıllar kayıp giderken kentler gerçekten
de farkına tam olarak varamadığımız bir eşiği atladılar. İki binlerin ilk yıllarından
bir gün, dünyadaki kentli nüfus büyüklüğü kırda yaşayanları aştı. Artık hayat
kentlerde geçmektedir, ya da bir başka değişle kentler hayatın ta kendisi
olmuşlardır. Kentler hayatın her alanının tüm boyutlarını öylesine bürüyüp
sarmalamışlardır ki, kültürel ya da nostaljik köklerden gelen kent-kır ayrımı
anlamını kaybetmiş, “kır” ya da “köy”le ilgili kavramlar özellikle genç nüfus
için uzak bir hayal olmanın ötesinde anlamını kaybetmeye başlamıştır. Böylesine
bir ortamda kentlerimizdeki her karış alanda neler olup neler bittiği, içeriği
ve fiziksel biçimi çok büyük önem kazanmaktadır. Çünkü kent hayatın ta kendisiyse,
kaderimizin ne yöne ilerleyeceğinde kentlerdeki mekânın kavrayabileceğimizin
ötesinde bir anlamı olmalıdır.
Peki ya bu kadar önemli olan
kentlerde hangi alanda ne olacağına, kimlerin bu alanlarda, ne tür yapılarda ve
nasıl yaşayacağına kimler ve nasıl karar vermektedir? Sosyal bilimciler bu
sorunun cevabının altında karmaşık sosyal, siyasal ve ekonomik süreçlerin
yattığını söyleseler de teknik olarak çok da karmaşık olmayan bir planlama
süreci işlemektedir. Basitçe ifade edilecek olursa kent plancıları çeşitli
karar verme mekanizmalarınca oluşturulan kararları planlama diline çağdaş
standart ve kabuller doğrultusunda çevirip bu kararları haritalar üzerine
yansıtmaktadırlar. Bu sırada kentte oluşturulan çeşitli alanlara da alan kullanımı adı altında birer işlev
atfedilmektedir. Bazı arsalar konut, diğerleri ticaret, sanayi gibi iş
alanları, bazıları da okul, sağlık tesisi gibi sosyal amaçlı alanlar olarak
ayrılırlar. Dolayısıyla bir alanda ne olup ne olmayacağının o alanın alan
kullanımında yattığını söylemek yanlış olmaz.
Ancak, yaşadığımız kentlerdeki
farklı mekânlarda nelerin olacağının sadece alan kullanımı kavramı ile
belirlendiğini kabul etmek hayatın ve dolayısıyla kentlerimizin doğasının çok
da iyi kavranamadığına işaret eder. Çünkü alan
kullanımının yanı sıra talan
kullanımı, yalan kullanımı ve kalan kullanımından da bahsetmek
mümkündür. Örneğin, yaşadığımız kentin imar planında bir alan park alanı olarak
ayrılır. Bu alan sıradan insan için çoğunlukla köşe başındaki boş arsa ya da cadde
kenarındaki çöp atılan alandır. Fakat planları hazırlayanlar dışındaki diğer
bazı insanların bu alan için farklı planları vardır. Cebinde bir miktar parası
olan yeni yetme bu alanda bir benzin istasyonu açıp kısa yoldan zengin olmanın
düşlerini kurarken, mahallenin cami yaptırma derneğinin başındaki emekli hacı
altında dükkânlar olan bir cami yaptırıp dükkânlardan birinde hac ve cenaze
malzemeleri satarak oyalanmayı düşünmektedir. Çoğunlukla bu düşlerin sahipleri
gerekli ve yeterli nüfuzu elde ettiklerinde amaçlarına ulaşırlar. Alan kullanımı artık bir talan kullanımına dönüşmüştür. Bir
müddet mevcut planlama kararları yok sayılır. Şizofrenik bir durum oluşur.
Hukuki bir belge olan imar planında o köşe başında park olduğu varsayılırken
gerçekte orada bir benzin istasyonunun renkli tabelası yükselmektedir. Nüfuzunu
kullanan bu durumu da kendi lehine düzeltmek için harekete geçer. Araya adamlar
konur. Konu ile ilgili en büyük başa rica minnet edilir. Sonuçta da o imar
planında değişiklik yapılır ve talan kullanımı
da yalan kullanımına dönüştürülmüş
olur. Ve ne yazık ki kentlerimizdeki temel mekânsal süreçler kentlerimizi
depreme karşı hazırlamaya, kentlerimizin yönetimini daha katılımcı şeffaf ve
hesap verebilir hale getirmeye ve daha yaşanabilir mekânlar üretmeye değil bu alan-talan-yalan-kalan kullanımı
sürecini sürdürmeye yönelik olarak işletilmektedir.
Artık zahiri ya da hayali de olsa
ortada bir park ya da köşe başındaki boş arsa yoktur. Kalan kullanım çocuklarımızın koşma oynama ihtimali ve sevinci, yaşlı
bir çiftin kemik sızılarını güneşe ovdurma ihtiyacı ve birkaç serçenin kuru bir
dal üzerinde dinlenme hakkı üzerine kurulmuş bir aymazlık abidesidir. Parklar
ve meydanlar yerine aymazlık abidelerinin sergilendiği kentlerde zaman bile
dinlenmeye yer bulamaz. Ancak insanların zihinlerinden bir pilden boşalır gibi
geçerken ve kentlinin ayaklarını dolaştırırken kokuşur, tarih sahneden çekilir.
Tarihin sahneden çekildiği kentler, kendi tarihlerini yazsalar dahi kuma
açılmış çukurlar gibi kendi içlerine çökerler. Bunun önlenmesi için de tek yol
vardır: alan-talan-yalan-kalan
kullanımlarla dolu ve kâğıt üzerine çizilmekle gerçekleşeceğine inanılan bir
kent yerine, yaşandığı, sahip çıkıldığı ve çakılların düşlerine ortak olunduğu
için var olan bir kent mekânı hayal etmek…
14 Ağustos 2012 Salı
KENTLERİMİZ HİZMET ÇÖLLERİ Mİ OLUYOR?
Yirminci
yüzyılda kentler gıda, sağlık, eğitim, kültür ve diğer birçok alanda gündelik
temel hizmetlere erişimin kolaylıkla sağlanabildiği mekânlar olarak kabul
edildiler. Sanayi üretiminin merkezi olan kentlerin, ulaşım ve altyapı
kanalları ile birbirlerine bağlanan komşuluk ünitelerinin bütünü olarak planlanması
ve gelişmesi gerektiği en azından bir ideal olarak ortaya kondu. Hizmetlerin
sunumunda mekânsal erişilebilirlik ile etkinliğin bir arada değerlendirilmesi
esas alındı ve kentin her noktası farklı ulaşım modları ile ulaşılabilir olma
ideali önemsendi. Her şeyden öte kentlerin kuruluşunda ticaretin tarihsel bir öneminin
bulunması, kentlerin her noktasında farklı ölçeklerde ticari ünitelerin
bulunmasının doğal bir gelişme olarak kabul edilmesine sebep oldu. Bunun
sonucunda kentlerin en ücra köşelerinde bile gündelik ihtiyaçların
karşılanabileceği; ekmek, gazete, meyve, sebze ve diğer temel gıda maddelerinin
rahatlıkla bulunabileceğine inanıldı.
Ancak
yirmi birinci yüzyılın kentleri, her noktasında hizmet sunulan yerleşmeler olma
niteliğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor. Gelişmiş batı
ülkelerinde ortaya çıkan “gıda çölleri” bunun bir işareti olarak kabul
edilebilir. Hizmet sektöründe bulunan geleneksel ticari ünitelerin yerlerini
süpermarketlere bırakmasının doğal bir sonucu olarak piyasa mekanizması
içerisinde karlı görülmeyen yoksul mahallelerde süpermarket zincirlerinin
mağazalarını kapatmaları ya da hiç mağaza açmamaları sonucunda yürüme
mesafesinde ya da toplutaşım güzergâhları üzerinde temel gıda maddelerinin
satın alınabileceği ünitelerin bulunmaması gıda çölleri olarak adlandırılan
bölgelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Geride kalan benzin istasyonlarında;
sadece gazete, sigara ve alkol satan dükkânlarda ve fast-food restoranlarında
ise yüksek kalori, şeker ve tuz düzeyine sahip sağlıksız yiyeceklerden başka
meyve ve sebze gibi sağlıklı gıda maddelerini bulmak mümkün değil. Özellikle
Amerika Birleşik devletlerinde son yıllarda kentlerdeki gıda çölleri ile artan
obezite vakalarını ilişkilendiren önemli araştırmalar yayınlandı. Artık birçok
batılı ülkede sağlıklı gıdaların satın alınabileceği süpermarketlere
ulaşabilmek için otomobil odaklı bir yaşam sürülmesi bir zorunluluk halini
almış durumdadır (1).
Bu
sürecin yirmi birinci yüzyılın başından itibaren giderek daha da hızlandığı,
gıda çöllerinin birer “hizmet çölü”ne dönüştüğü ve gelişmekte olan ülkelerde de
yaygınlaştığı görülmektedir. Kentsel hizmetlerin sunumunda internet ve çağrı
merkezlerinin etkinleşmesi, çok uluslu şirketlerin ulusal zincirlerdeki payının
artması, hizmet sektörünün ağırlıklı olarak alışveriş merkezlerinde yer seçmeye
başlaması, reklam ve pazarlama stratejilerine harcanan kaynakların yerel hizmet
birimleri açmak yerine kullanılması, artan otomobil sahipliği ve perakende
sektöründe kredi kullanım oranlarının artması gibi sebepler bu süreçte etkili
olmaktadır. Çevrimiçi hizmetlerin gerçek hizmetlerin yerini aldığı, geleneksel
ticari ünitelerin yerlerini alışveriş merkezlerine bıraktığı kentlerde gündelik
olarak ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin ya toptan olarak satın alınması, ya
da kilometrelerce yolculuk edilmesi bir zorunluluk haline gelmektedir. Ekmek
almak için bile otomobile binerek kilometrelerce yol tepmek zorunda kalan,
ihtiyaç anında ilaç alacak eczane bulamayan, süpermarketler dışında taze sebze
ve meyveye erişme şansı olmayan, çocuğuna defter alacak bir küçük kırtasiye
bile bulamayan milyonlarca insan kentlerde yaşam savaşı vermektedir. Bu sorun gelir
düzeyinden de bağımsızdır. Kentlerde özellikle banliyölerde yaşayan insanlar
maddi güçleri olsa dahi yaşamsal hizmetlere erişim zorlukları yaşamaktadır.
Kentlerde
hizmet çöllerinin sayısının artması birçok çevresel, sosyal ve iktisadi sorunu
beraberinde getirmektedir. Artan otomobil kullanımı ve yerel hizmet odaklarının
sayılarının azalması tarım ve hizmet sektörünün çevresel açıdan sürdürülebilir
olmayan bir mal ve hizmet üretim ağına dönüşmesine sebep olmaktadır. Öte yandan
kent içerisinde komşuluk birimlerinin, mahalli hizmet kültürünün ve mahalle yaşam
tarzının ortadan kalkması kentlerin sosyal olarak parçalanmakta, kutuplaşmakta
ve nihai olarak bir arada yaşama mekânı olma niteliğini kaybetmektedir. İktisadi
açıdansa hizmet çölleri yerel ekonomik yapıları daha zayıf ve kırılgan hale getirmektedir.
Çoğu zaman çok uluslu şirket zincirleri karlı lokasyonlarda yerseçmeleri yerel
girişimleri zayıflatmakta, yerel ve çoğunlukla ekolojik yapıyla uyumlu
ürünlerin pazardan çekilmesiyle sonuçlanmaktadır. Son yıllarda mahalle
pazarlarının ve perakende satış yapılabilen semt hallerinin yaşam savaşı
vermeye başlamaları bu süreçle ilişkilendirilebilir.
Kentlerin
yaşam kalitesinin arttırılması, sürdürülebilir bir kentsel gelişimin sağlanması
ve hizmet çöllerinin ortadan kaldırılması için alınması gereken önlemler
kentbilimciler ve kent planlama uzmanları tarafından şöyle tarfi edilmektedir:
- Üst ölçekli planlarda ve ulaşım planlarında yaşamsal hizmetlere yürüme mesafesinde ya da tek toplu taşım vasıtasıyla ulaşılmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması,
- Kentlerimiz için bir kent merkezleri planlamasının yapılması, her mahalle ve kent bölgesi için yaşamsal hizmet noktalarının oluşturulması,
- Alışveriş merkezlerinin esnafla ve yerel üreticilerle birlikte, hizmet çöllerinin oluşumunu engelleyecek biçim var olabilmeleri için gerekli tedbirlerin alınması,
- Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve ulaşım politikalarındaki değişikliklerin kentler üzerindeki etkilerinin incelenmesi için etki değerlendirmesi çalışmalarının yapılması, gerekmektedir.
Aksi takdirde
kentlerimiz yaşam kalitesinin odağı değil, çevreden kopuk ve yerel yaşam
biçiminden uzaklaşan hizmet çöllerine dönüşecektir. Bunun önlenmesi için bir an
önce konuyla ilgili bilimsel araştırma çalışmalarının sayısı arttırılmalı, bu
araştırmalara göre başta yerel yönetimler olmak üzere tüm kamu kurumları ve
araştırma kuruluşları gerekli önlemleri almalıdır.
1. Wringley, N. (2002), “Food Deserts'
in British Cities: Policy Context and Research Priorities” Urban Studies, (39):11,
2029-2040.
Etiketler:
erişilebilir,
gıda,
gıda çölü,
hizmet çölü,
kent,
obezite,
sağlık,
ulaşılabilir
6 Ağustos 2012 Pazartesi
KENT KONSEYİ Mİ KENDİNE KONSEY Mİ?
Kent konseyleri, son yıllarda adlarını
daha sık duymaya başladığımız, katılımcı
olması beklenen yeni kent yönetimi unsurları. Uygulamayı başlatan İçişleri
Bakanlığı ve bağlantılı kuruluşlar kent konseylerini “Yerel Gündem 21 uygulamalarına ve katılımcı kent yönetimine Türkiye’nin
özgün katkısı” olarak adlandırıyorlar. Bu amaçla bir yönetmelik çıkartıldı
ve Türkiye’nin dört bir yanında sayıları yüzleri bulan kent konseyleri kuruldu.
Bazı kent konseyleri, kadın, gençlik, engelli ve çocuk meclisleri aracılığıyla
yaptıkları faaliyetlerle kent yönetiminde yeni mecralar açtılar. Özellikle
Bursa, Antalya ve Çanakkale gibi kentlerde kent konseyleri yürüttükleri çalışmalarla
dikkat çekiyorlar. Akademik çalışmalarda ve İçişleri Bakanlığının kayıtlarında
iyi uygulama örneği olarak gösteriliyorlar. Yapılanlardan örnekler vermek
gerekirse Bursa’da Bursa Kentinin çevre düzeni planı önce kent konseyinde
tartışılıp bir ilkeler demeti belirlendikten sonra Büyükşehir Belediyesi
Meclisine gönderilmiş. Çanakkale’de Kentin merkezindeki İskele Meydanının
tasarımı öncelikle Kent Konseyinde tartışılıp temel ilkeler belirlenmeye
çalışılıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Ancak, kent kimliğine, kentlilik
bilincine ve katılımcı kent yönetimine katkıda bulunma potansiyeli bulunan kent
konseylerinin Anadolu’nun birçok kentinde bu işlevleri yerine getiremediği de
görülüyor. İyi örneklerin aksine bazı kentlerde kent konseylerinin varlığı ile
yokluğu arasında neredeyse hiçbir fark olmadığı görülüyor. Bu kentlerden bir
tanesi de ilginçtir, Başkent Ankara. Ankara’da kent konseylerinin incelenmesi
aksaklığın nerede olduğu konusunda önemli ipuçları sağlayabilir.
Ankara, kent yönetimine katılım
ve kent konseyleri süreçleri açısından ilginç bir örnek oluşturuyor. Yerel
Gündem 21 ve benzeri çerçevelerin kabul edildiği Ulusal Meclisin bulunduğu
Başkent olmasına, bu ilkelerin üzerinde derinlemesine çalışmaların
gerçekleştirildiği çeşitli sivil toplum kuruluşlarının bulunmasına, eğitim
düzeyinin yüksekliğine ve daha birçok diğer unsura rağmen Ankara Kentinde kent
konseylerinin geri planda kaldığı görülüyor.
Ankara’da halen var olan 46
belediyenin 19’unda kent konseyi bulunuyor. Bu 19 belediyenin 13’ü anakent ilçe
belediyesi, 6’sı ise büyükşehir belediyesi sınırları dışında kalan
belediyelerden. Yine bu kent konseylerinin 13’ünün 2009 yılı yerel seçimlerinin
ardından, 6’sının ise 2009 yılı öncesinde kurulmuş olduğu görülüyor. 2009 yılı
yerel seçimlerinde birçok belediye başkanının seçim programlarında kent
konseylerine yer vermiş olmaları, kent konseylerinin sayılarının seçim sonrasında
hızla artmasına sebep olmuş. Ancak, bu artışa rağmen Ankara Kentinde Kent
Konseylerinin varlığı konusunda bir farklılaşma oluşmamış durumda.
Belediye Başkanları ve Belediye Meclisleri Kent Konseylerini Kaptırmak
İstemiyor
Bu sorunun temel kaynaklarından
birisi kent konseylerinin yönetimlerine ilişkin. Ankara’da bulunan 19 kent
konseyinden 5’inin başkanı doğrudan belediye başkanının kendisi, 4’ünün başkanı
belediye başkan vekili, 3’ünün başkanı belediye meclis üyesi, 2’sinin başkanı belediye
başkan yardımcısı, 3’ünde kent konseyinin başkanı yok, sadece 2 tanesinde kent
konseyi başkanının sivil toplum örgütü temsilcisi. Yine bu kent konseylerinin
yürütme kurullarına bakıldığında da ilginç sonuçlarla karşılaşılıyor. 19 kent
konseyinden 14’ünde mevcut belediye yönetimlerinde siyasetçi ya da bürokrat
olarak görev yapan kişilerin yürütme kurullarında çoğunluğu oluşturduğu
görülüyor. Bunun için belediye bürokratlarına hülle sivil toplum örgütleri
kurdurulması, belediye yönetimine yakın eski belediye meclis üyelerinin yürütme
kuruluna üye kaydedilmesi gibi çeşitli yöntemler izleniyor. Açıkçası,
belediyenin etkisi dışında bir kent konseyi arzu edilmiyor.
Belediyenin Uzantısı Olan Kent Konseylerinin Etkinlikleri de Yok
Denecek Kadar Az
Bu yapının kent konseylerinin
etkisizleşmesine sebep oldukları görülüyor. Ankara’da bulunan 19 kent konseyinin
etkinlikleri, başarılı kabul edilen Bursa, Antalya ve Çanakkale örnekleri ile belediyeden
bağımsız etkinlik düzeyi, çalışma guruplarının etkinliği, mahalle düzeyinde
örgütlenme, katılımcı yöntemleri kullanma kapasitesi açılarından
karşılaştırıldığında, Ankara’nın Bursa, Antalya ve Çanakkale’nin çok gerisinde
kaldığı görülüyor. Ankara kent konseyleri kendi aralarında değerlendirildiğinde
ise etkinlik düzeyinde Etimesgut belediyesi, mahalle ve semt düzeyinde
örgütlenmede ise Çankaya Belediyesi öne çıkıyor. Ankara’daki Kent Konseylerinin
etkinliklerinin çoğunlukla doğrudan belediye ile ilişkili olduğu, ya da ziyaret
ve toplantılardan ibaret olduğu tespit etmek mümkün. Kent konseylerinin kuruluş
amacının gerektirdiği kent yönetimine katılım süreçlerinin ve ilgili faaliyetlerin
oluşmadığı görülmekte.
Görüldüğü üzere Ankara’daki kent
konseyleri kuruluş amaçlarına uygun bir şekilde oluşturulmamış olduklarından
kentlilik bilincine, kent kimliğine ve kent yönetimine beklenen katkıda
bulunamamakta. Yapılan çok alt düzey etkinliklerde katılım sözcüğü ifade edilse
de gerçekte katılımcılık göstermelik ve sözde bir eylem olarak kalmakta.
Ankara’daki kent konseyleri çoğunlukla belediyelerin bir uzantısı haline
gelmiş, konsey başkanları ve yürütme kurulu üyeleri belediye yönetiminden devşirme
biçimde oluşturulmuş. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden birisi Ankara
Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan Ankara Kent Konseyinde
gözlenebilir. Daha önce Ankara Büyükşehir Belediyesi İmar, Bayındırlık ve
İsimlendirme Komisyonu Başkanıyken oturduğu caddeye kendi adını veren, bu
sebeple kendi komşularıyla bile davalık olan, Komisyon Başkanı olarak imar
uygulamalarında katılımcılık karşıtı uygulamalarla tartışma konusu olan Seyfi
Saltoğlu adlı eski büyükşehir belediyesi meclis üyesi, halen bu kent konseyinin
yürütme kurulu üyesi. Ankara Kamuoyunda katılımcılık açısından bu derece
tartışmalara konu olmuş bir ismin, kent yönetiminde katılımcılığın arttırılması
için oluşturulan bir yapının karar ve yürütme organında bulunması çarpıcı. Yine
aynı kent konseyinin Başkanı geçtiğimiz aylarda ODTÜ Rektörüne giderek, ODTÜ’den
yol geçirilmesi konusunda Rektörü ikna etmeye çalıştı. Burada bir yanlışlık yok
mu? Bir kent konseyinin öncelikle kentinin en önemli değeri olan bir kampusun
içinden yol geçirmenin doğru bir hareket olup olmadığını o kentin kamuoyu ile
katılımcı bir biçimde tartışması gerekmez mi?
Peki, Ne Yapılmalı?
- Öncelikle tüm belediyeler ortak bir karar alarak kent konseylerindeki ağırlıklarını azaltmalı, etik olarak belediye başkanları ve vekilleri kent konseyi başkanlıklarını bırakmalı.
- Kent konseylerinde yer alan yürütücülerin kent yönetimine katılım açısından tartışmalı eylemlerde bulunan kişilerden seçilmesinin önüne geçilmesi için bir güvenoyu mekanizması işletilmeli.
- Kent konseyi bulunan belediyelerin kent konseyleri bulundukları kentte ortak bir kurul oluşturarak kendi aralarında deneyimleri paylaşmalı, Türkiye’deki ve dünyadaki iyi uygulama örneklerini inceleyerek yenilikçi uygulamalar başlatmalı.
- Mevcut kent konseylerinin üye sayılarının arttırılması amacıyla kent çapında bir “paydaş analizi” çalışması yürütülmeli, özellikle sivil toplum örgütleri etki ve etkinlik düzeyleri temelinde belirlenerek kent konseylerinde etkinlikleri arttırılmalı.
- Kent konseylerinin kentte alınan özellikle mekânsal karar süreçlerindeki ağırlıkları arttırılmalı, kent planları öncelikle kent konseylerinde tartışılmalı.
- Kent konseylerinin katılımcılık kapasitelerinin arttırılması için üniversitelerle işbirliğine gidilmeli, eğitim ve formasyon çalışmaları yapılmalı.
- Kadın, gençlik ve engelli meclislerinin sayısı ve etkinliği arttırılmalı.
- Kent konseylerinin mahalle ve semt düzeyinde, hatta apartman yöneticisi ve site yönetiminden başlayarak aşağıdan yukarıya örgütlülüğünün geliştirilmesi için çaba harcanmalı.
- Vatandaş karnesi, mahalle bilgi panoları, katılımcı bütçeleme, mahalle meclisleri gibi yenilikçi ve katılımcı uygulamalar kent konseyleri tarafından yaşama geçirilmeli.
Kent konseyleri katılımcı kentsel
yönetim için vazgeçilmez örgütler haline gelebilirler. Ancak, bunun için gerekli
düzenlemeler yapılmazsa ne yazık ki bu önemli araç bir kambura, hatta katılımcı
kent yönetimi önündeki bir engele dönüşebilir. Kentin değil birilerinin “kendine”
konsey olarak kurdukları bu yapıları izlemek, katılmak ve dönüşümlerini sağlamak gerekli…
Etiketler:
engelli,
gençlik,
kadın,
katılım,
kent,
kent konseyi,
kent yönetimi,
meclis,
yerel gündem 21
16 Temmuz 2012 Pazartesi
YUMURTA BAHANE: KENTLERDE DEMOKRASİ ALTYAPISI GERİYE GİDİYOR
Kentler demokrasinin beşiği
olarak adlandırılırlar. Bunun sebebi kentlerde demokratik hak taleplerinin dile
getirilebilmesi için uygun koşulların bulunmasıdır. Kuşkusuz, bu koşulların
yaşamasında ve gelişmesinde kentlerdeki fiziksel düzenlemelerin yadsınamaz payı
vardır. Kentler demokrasi için gerekli altyapıyı sağlar. Kent planlarının
farklı toplumsal kesimlerin bir araya gelmesini sağlayacak biçimde yapılmaları
ve uygulanmaları demokrasi kültürünün gelişmesi için çok önemlidir. Çağdaş
planlama yaklaşımlarının önemlice bir kısmı bu sorunu odak alırlar. Eğer
kentler farklı toplumsal kesimlerin ayrışması ve kendi köşelerine çekilmesi
için planlanır ve düzenlenirlerse, farklı toplum kesimleri gündelik yaşamda
karşılaşmaz olur. Karşılaşmalar azaldıkça sorunlar azalıyor gibi görünse de
aslında tolerans, hoşgörü ve uzlaşma kültürü geriler. Tepkiler marjinalleşir ve
kolluk kuvvetleri tarafından baskı altına alınır. Sözün özü, kent planlaması
çağdaşlıktan uzaklaştıkça kentlerin demokratik altyapısı geriye gider.
Öğrenci Kolektiflerinin Tepkisi Kentlerdeki Gündelik Yaşama!
Üniversitelerde hem iktidarın hem
de muhalefetin öğrencilerin “yumurtalı” tepkisi ile karşılaşması bu sorunla
doğrudan ilişkilidir. “Bu öğrencilere neler oluyor” sorusu ile, hayretle
karışık kuşku ile karşılanan öğrenci kolektifleri de bu durumun habercisi
gibidir. Kolektiflerin tepki verdikleri şeylere ve örgütlenme biçimlerine
bakıldığında bu açıkça görülüyor. Daha çok ulaşım, barınma, kentsel hizmetler
gibi kentlerdeki gündelik yaşamın sorunları ile ilgileniyorlar ve internet
üzerinden örgütleniyorlar. Sol siyaset ile doğrudan ya da dolaylı ilişkileri
olsa da sayıları on milyonları bulan gençlerin sıkışmışlığını temsil ediyorlar.
Demokratik altyapısı gerileyen kentlerde gündelik yaşamın işgaline karşı ancak kendi
çaplarında marjinal tepki verebiliyorlar ve kentsel mekanda değil ama belki
ancak sanal dünyada örgütlenebiliyorlar.
Meydanlar Yok Oluyor Demokrasi Geriliyor!
Kentlerdeki demokrasi
altyapısının en önemli unsurları farklı toplumsal grupların bir araya
geldikleri, sosyalleştikleri, gerek gördüklerinde demokratik hak taleplerini
meşru şekillerde dile getirdikleri açık alanlardır. Parklar, yeşil alanlar ve
özellikle meydanlar bu anlamda çok önemli bir işlevi yerine getirirler. Yayalık
bu süreçte çok önemlidir. Demokratik hak talepleri yaya olarak dile getirilir. Şoför
mahallinden demokrasi kültürünü geliştirmek ham bir hayalden ibarettir.
Ancak son yıllarda meydanlar
taşıt trafiğinin ya da ticarileşmenin tehdidi altında yok olmaktadır. Yeni
yapılan meydan sayısı yok denecek kadar azdır ve içinde bir alışveriş merkezi
yoksa inşa edilmemektedirler. Var olanlar da artık birer taşıt kavşağına
dönüşmüştür. Demokratik hak talepleri yok olan meydan ve yaya alanları yerine
taşıt yollarında dile getirilmeye çalışılınca kentsel gerilimler artmakta,
zaten karşılaşmayan kentsel toplumsal kesimler birbirlerine diş bilemeye
başlamaktadır. Meydanlar azalınca ya da yok olunca, kentteki yurttaşların
yerini taşıtlar alınca, kentlerdeki gündelik yaşamın demokratik pratikleri de
ortadan kalkıyor.
Kent Merkezleri Çöküyor Demokrasi Geriliyor!
Kentlerdeki demokrasi
altyapısının diğer bir önemli unsuru kent merkezleridir. Kent merkezleri farklı
fikirlerin ve toplumsal grupların sanat, bilim ve diğer düşünsel etkinlikler
yoluyla bir araya geldikleri, demokrasi kültürünün olgunlaştığı yerlerdir. Kent
merkezi canlı ve yaşayan kentlerde demokrasi kültürü de güçlüdür. Ancak son
yıllarda özellikle alışveriş merkezlerinin sayılarının artması ve yerel
yönetimlerin ilgisizlikleri sebebiyle kent merkezleri çöküntüleşmektedir.
Özellikle orta ve üst gelir grupları artık kent merkezlerini daha az kullanmaktadır.
Bunun sonucunda kent merkezleri demokrasi atyapısını destekleme niteliklerini
yitirmektedirler.
İçi Boş Yeni Altyapı: Alışveriş Merkezi, Toplu Konut Blokları ve Alt
Üst Geçitler
Kentlerin demokratik altyapısının
en önemli unsurları olan mahalleler, kent merkezleri ve meydanlar ortadan
kalkarken son on yılın yeni kent altyapısı çıkıyor. Bu altyapı kentlerin demokrasi
kültürüne katkıları yok denecek kadar az olan konut blokları, alışveriş
merkezleri ve taşıt yollarından oluşmaktadır.
İktidarın son yıllarda her kentte
açılışını yaptığı bir üçlüdür bunlar: TOKİ blokları, alışveriş merkezleri ve katlı
kavşaklar. Büyük yatırımlar ve bir altyapı hamlesidir bir yandan. Ancak,
bölünmüşlüğün altyapısı oluşurken kentlerin demokratik altyapısı sönmektedir. İleri
demokrasi iddiası - başka bir çok şeyin yanında - kentlerin yapısındaki
müdahalelerle de yalanlanmaktadır.
Kentlerdeki gerileyen demokrasi
altyapısını yeniden diriltmek için belli önlemlerin alınması gerekmektedir: Kent
merkezlerini canlandıracak yeni stratejiler uygulanmalı, kent merkezleri
taşıtların transit geçtiği otobanlar olmaktan çıkarılmalıdır. Kent
merkezlerinde yayalık ve toplu taşım olanakları güçlendirilmeli, kentte taşıt
kavşağı olan ya da başka amaçlarla kullanılan meydanlar boşaltılarak meydan
vasıflarına yeniden kavuşturulmalıdırlar. Kent içinde demokratik hak
taleplerine uygun biçimde düzenlenmiş açık alanların ve meydanların sayısı
arttırılmalıdır. Bu önlemlerin alınması sadece kentlerdeki demokrasi
altyapısının güçlendirilmesi için değil kentsel yaşam kalitesinin artması, kent
güvenliğinin insan haklarına uygun biçimde sağlanması ve yaşanabilir kentlerin
oluşması için de önemlidir. Aksi halde kentlerdeki demokrasi altyapısı
gerilerken ortaya bir yumurta demokrasisi çıkacaktır. O da kaçınılmaz biçimde
kırılgandır.
9 Temmuz 2012 Pazartesi
Kentleşme ve Yolsuzluk İlişkisinin Değişen Doğası: Adam Çalı(şı)yor!
Mezun olup belediyede şehir
plancısı olarak göreve başladıktan hemen sonra şahit olduğum bir olayı
anımsıyorum. Benden daha kıdemli mesai arkadaşlarım kendi aralarında bir başka
belediye çalışanından gıyabında “çok dürüst adamdır” diye bahsediyorlardı. Bu
yorumu duyan ve yaşı emekliliği çoktan aşmış bir başka ağabeyimiz tepki
göstermişti bu yoruma: “Dürüstlük bir meziyet değil, herkeste olması gereken
bir özelliktir. Dürüstlük olmazsa başka hiçbir niteliğin anlamı yoktur”! Belli
ki bundan on beş yıl öncesinde yolsuzluk, etik kurallar çok ciddi bir
değişimden geçiyordu. Aslında bu değişim hala da devam ediyor. Kentleşme ve
yolsuzluk ilişkisi bir süreç olarak değişen toplumsal koşullar çerçevesinde
yeniden tanımlanıyor.
Aslında tarih boyunca yolsuzluğun
kentsel yaşamla içi içe olduğu söylenebilir. Göçebe toplumlarda da yolsuzluğun
izlerini görmek mümkün olmakla birlikte kentsel yaşama geçilmesiyle birlikte
yolsuzluğun daha yaygın ve kitlesel bir eylem halini aldığında sosyal
antropologlar uzlaşmaktadır. Kentsel yaşamla birlikte gelişmiş bir kamusal
alanın ve kamu gücünün ortaya çıkması, iş bölümünün çeşitlenmesi, uzmanlaşmanın
derinleşmesi, kaynakların ve artı değerin tekelleşmesi, iktidarın inanç
sistemleriyle birlikte kurumsallaşması gibi sebepler bu temel farklılığı ortaya çıkarmaktadır.
Modernist gelenekle birlikte
yolsuzluk tüm yönetsel, iktisadi ve sosyal süreçlerin gölgesi konumunda olan
bir enformel alanın kaçınılmaz unsurlarından birisi halini almıştır. Modern
toplumlarda yolsuzluk ikili bir değerlendirmenin konusudur. Bir yandan
yolsuzluk mekanizmaları belli bir düzeyde temsili demokrasilerin yurttaşlara
vaat ettiği hakların elde edilmesinde, serbest piyasa mekanizmasının işlemesinde
olumlu bulunurken bir yandan da kamu yararının ya da ortak çıkarların önünde
bir engel, serbest piyasa mekanizmasının işlemesini kesintiye uğratan ya da
etkinliği ve verimliliği azaltan bir unsur olarak değerlendirilebilmiştir. Bu
değerlendirmede farklı yaklaşımların ortaya koyduğu etik kavramsallaştırması
etkilidir.
Yine de, bu fikir ayrımlarına
karşın tüm hukuk ve inanç sistemlerinde yolsuzluğun belli biçimlerinin kınanmasında
ortaklaşılıyor gibi görünmektedir. Rüşvet, adam kayırma, irtikap, zimmet vb.
gibi eylemler uluslararası alanda olumsuz değerlendirilmekte kimi zaman da suç
kabul edilmektedir. Sosyal bilimler alanında da bu tür eylemlerin sebepleri ve
mekanizmaları üzerinde alanın yöntemsel kısıtlılıklarına rağmen çeşitli
çalışmalar yapılmaktadır.
Her ne kadar kısıtlı da olsalar
sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalar son dönemde yolsuzluğun pratiği ve
meşrulaştırılmasına ilişkin çok temel bir dönüşüm içerisinde olduğumuzun ip
uçlarını ortaya sermektedir. Küreselleşme olarak adlandırılan süreçte alışılageldik
tüm kalıplar gibi yolsuzluğun pratiği, meşruluğu, nasıl algılandığı, neyin
yolsuzluk sayılıp neyin sayılmayacağı gibi bir çok konuda ciddi farklılaşmalar
ortaya çıkmaktadır. Çok ölçekli, çok aktörlü, çok kültürlü bir dünyanın hızlı
devinimi karşısında küresel alanda aynı hızda ortak etik bir temelin
oluşturulamaması yolsuzluk kavramının içeriğini hızla değiştirmektedir. Bu
değişimden en çok ve başta etkilenen de kentsel alanın ta kendisi olmaktadır.
Geleneksel olarak “rüşvet alan
belediye ya da tapu görevlisi” imgesi ile zihinlerde canlanan yolsuzluk kavramı
belli bir süreçte ortaya çıkan “yeni” tür yolsuzluklarla neredeyse meşrulaşır
hale gelmiştir. Yeni tür yolsuzluk bir çok farklı niteliğe sahiptir. Her şeyden
önce kamusal alanda devletin rolünün küçülmesi ve sivil toplum inisiyatifleri
ile paylaşılır hale gelmesi yolsuzlukların büyük bir kısmının sivil toplum
alanına kayması sonucunu doğurmaktadır. Tanım icabı “kamu yararına” olması
beklenen sivil toplum örgütlerine ilişkin yolsuzluk haberlerinin yoğun bir
biçimde medyada yer alması bu tür bir dönüşümü doğrular niteliktedir. Bununla
birlikte ulus devletin aşınması ve ulus aşırı sermayenin yerel aktörlerle
birlikte hareket eder hale gelmesi de yolsuzluğun farklı türlerini ortaya
çıkarmaya başlamıştır. Bu yeni yolsuzluk türleri bir yerde “yarışan ve rekabet
eden kentler ve yerleşimler” kavramları ile de desteklenmektedir. Bir
yerleşimdeki yerel yöneticilerin uluslar arası alanda ses getirecek bir
etkinlikte yer alabilmek için yapabilecekleri ciddi anlamda yolsuzluklara gebe
süreçleri rahatlıkla üretebilmektedir. Son olarak bilişim teknolojisindeki
gelişmelerin iktidarın merkezileşmesi ve otoriterleşmesi için kullanımı da
benzer biçimde yolsuzluk süreçlerini dönüştürmektedir. Örneğin bir belediye
başkanının kent bilgi sistemlerini kullanarak arazi spekülasyonunu
yönlendirmesi sık rastlanan yolsuzluk biçimlerindendir.
Esasında yolsuzluk
pratiklerinde dört temel açıdan dönüşüm yaşanmaktadır. Birinci olarak
yolsuzluğun bireysel bir eylem olmaktan çıkıp kolektif bir eylem alanı olmaya
başladığı görülür. İkinci olarak yolsuzluğun yoğun biçimde sivil toplum alanına
kaydığı ve kurumsallaştığı söylenebilir. Üçüncü olarak yolsuzluğun yerel
kaynakların küresel sermaye birikimi ile eklemlenmesinde alternatif bir yol
olmaya başladığı ifade edilebilir. Son olarak tüm bu unsurları etik açıdan
tarif edecek ve uzlaşmaya dayalı ortak doğrularla karşılaştıracak bir
çerçevenin yokluğu ortaya konabilir. Bu dört unsurun varlığı bir yandan da
toplumların gerçeklik kavrayışını derinden etkilemektedir. Yolsuzluğun
tarifinin giderek zorlaştığı ve yolsuzluğun daha kitlesel ve kurumsal hale
geldiği bir ortamda yolsuzlukla el değiştiren kaynakların miktarı çarpıcı biçimde
artmaktadır. Bunun sonucunda toplumsal düzeyde gerçekleştirilen tüm proje ve
faaliyetler kuşku ile karşılanmakta, medyanın da zaman zaman parçası olduğu bir
yolsuzluk ağı komplo teorilerinin yaygın kabulünü getirmektedir.
Böylesi bir ortamda kentsel alanla
yolsuzluk ilişkisini tanımlamak da giderek zorlaşmaktadır. Sanayisizleşen,
neo-liberal politikaların etkisiyle kutuplaşmaların, çatışma ve yarılmaların
yaşandığı işsizliğin ve yoksulluğun arttığı kentlerde, kent yönetimlerinin olası
tüm araçlarla yolsuzluk da içermesi olası tüm süreçleri meşrulaştıracak
propaganda stratejileri izlemeleri, kentleri yolsuzluk açısından çok daha
sorunlu alanlar haline getirmektedir. Kentsel siyasetin geleneksel siyasal
kategorilerden bağımsızlaşan kişisel karizma ve liderlik gibi unsurlarla
belirlenmeye başlaması da bu süreci güçlendirmektedir. Artık etik ve doğru olan
yerel siyasetçilerin ve kent yöneticilerinin kişisel karizma ve aurası
çerçevesinde belirlenmektedir.
Artık geleneksel etik kurallar ve
yolsuzluk tanımlarının yetersiz kaldığı açıktır. Daha devingen, pragmatik
koşullara uygun çözümleri içeren ve bireylerin eğitim sürecinde içselleştirdiği
bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yaklaşımın belediye başkanının etik
kuralları ihlal ederek değil etik kurallara uyarak seçileceğini, teknik insanın
takdir hakkını adil biçimde kullanarak toplumsal saygınlığı elde edeceğini
kabulü ile ortaya çıkabilir. Bu kabulün bir birey tarafından içselleştirilmesi
ise belki de tüm bir eğitim alanını kapsıyor.
İlköğretim sıralarında zararlı olan
tüm şeyleri içtenlikle “zararlı” olarak kabul eden, resim derslerinde ormanları
kesen, çevreye zarar veren kişileri “kötü” olarak çizen, hayallerindeki kenti
daha yeşil betimleyen küçükler nasıl bir süreçten geçerek yolsuzluk
süreçlerinin faydacı tarafı haline geliyorlar? Belki de asıl incelenmesi
gereken bu...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







