Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Raci Bademli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Raci Bademli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2012 Perşembe

KENT(D)İ BİRİKTİREN ADAM



Prof. Dr. Raci Bademli'ye...

Yaşamdan bir meçhullük izin alanların gözlerinin önüne, hayatlarının son anlarında, mecazi bir perde kurulduğunu, bu perdeye yaşanan her anın izdüşümünün konuk olduğunu, hiç deneyimlememiş olsak da, gariptir, sorgulamadan kabul ederiz. Ama biraz da es geçilen bir şey varsa bu da filmin yalnızca veda sahibi için değil arkasında bıraktıkları için de gösterimde olduğudur. Tek farkla. Bizimkisi daha çok kısa metraj denilebilecek türdendir. O insanı kaybedeceğinizi hissetmeye başladıktan sonra, onunla ilgili tüm anılar, paylaşımlar ve anektodlar saklandıkları duvar diplerini beraberlerinde taşıyarak gözlerimizin önüne çömelirler. Veda anına kadar ayrılmazlar yanımızdan. O insan hayatınızda ne kadar yer kapladıysa o kadar uzar film. Bazen film uzun sanırsınız hemen biter. Bazen de hemen bitecek sandığınız bir kısa metraj bitmek bilmez. Sebebi o insanın içinizde bir yerlerde biriktirdiklerinin çokluğudur.
İşte bu hissi yakın zamanda bir daha yakından tattım ve film o gün bu gündür bitmek bilmiyor. Bilmiyorduk Daireden bir kaç arkadaşla birlikte hastanede eşinden bile gizlice yanına bir kaç saniye süzüldüğümüzde, gösterimin çok yakın olduğunu. Kapı eşiğini gözlerimizle aralayıp o kocaman adamın incecik kalan kollarını ve bakışlarını yakaladığımızda bile nüktesinin mekânı, umuduna toprak olduk: “...bunlar imârcılar. Önce mamur eder sonra da içine ederler...yenicez, başarıcaz”.
Hatırladığım ilk anılar ODTÜ’de şehir ve bölge planlama eğitimi almaya başladığım ilk günlere rastlıyor. Sınıftayız. Kocaman bir adam geliyor. Kamera topuklarından dönüp aşağıdan devasa vücudunu perdahlıyor, sonra da karışık sakallarda son buluyor. Soruyor: “Neden buradasınız?” Sonradan en sevdiğim dostlarımdan biri olan arkadaşım cevap veriyor: “Hocam bir evim, bir arabam bir de güzel karım olsun diye”. “E oğlum köşedeki köfteciye çırak girsen daha çabuk elde edersin bunları...” repliği mavi gözlerde son buluyor. Kameranın açısında gözlere zum yapılırken “burası bunların değil başka şeylerin, kentin sıkıntılarını ruhunda duyabilmeyi öğrenmenin yeri” sözleri duyuluyor.
İkinci plan. Yer İmar Dairesi Başkanlığı. Daire Başkanıyken bile bırakmadığı öğretmenlik görevini yaparken dönem sonunda öğrencilerini Daireye hayatın pratik yönünü göstermeye çağırıyor. O zamanlar İmar Dairesi Başkanlığı Kızılay’da Yeni Karamürsel’in yanında. Bütün katlar geziliyor. Herkesin görevi, yapılan işler anlatılıyor. Bir katta duruluyor. O sıra kocaman adam yanındaki küçücük bir adamın omzuna koymuş kolunu, fısıldaşıyor. Kalabalıktan bu garip ikiliye oda kenarından hareketli zum: “...bunlar dünyayı hala kantin zannediyorlar...”.
Sonrasında mezuniyet ve hayatın her alanında onunla şöyle ya da böyle mesai harcamış olanlarla onun çocuk haylazlığını ve bir düğün heyecanını hovardaca harcayarak yaptığı benzetmeler, ürettiği kelimeler ve terimler, her biri bir Temel fıkrası kıvamını bulmaya yatkın anıları ve anektodları meslek çevresinde hep karşıma çıktı. Sanki bunlara ve O’na aşina olanlar arasında onun anlattıklarından ve anılarından bir ağ örülmüştü. Gün geldi onun zamanında Daire Başkanlığı yaptığı koridorlarda onun mesai efsaneleri ve memur terennümleri arasında yerimi aldım. Biraz dinledim: “...iyi adamdı da hiç çay ısmarlamazdı. Ceplerini dışarı çıkarırdı...”, “...planlamayı ticarete dönüştürenlerin topunu kovmuştu, sonra hepsi geri geldiler...”, “...gelen çukulataları hep kendisi yerdi, bize hiç vermezdi...”.
Gariptir, yanılıyor olabilirim ama belki de son yaptığı söyleşiyi, insanlara Crocus Ancyrencis ve Ankara Tavşanı lezzetli son pırıltıyı anlatışını da ODTÜ Mezunlar Derneğinde, Vişnelikte düzenleyenler arasındaydım. Güney Afrka’dan saatler süren yolculuğun yorgunluğunu sürüyerek gelmiş, Ankara’yı konuşurken silkinip atmıştı onu da. Son söyleşide neden köfteciye çırak olmadığımızı ve neden kafamdaki bitmek tükenmek bilmeyen sorgulamayı barındırdığımı da yıllar sonra anladım. Çünkü o da öyleydi.
Bir kapıdan eğilerek ve yan dönerek ancak geçebileceği karikatürize edilebilecek kadar iri bu adamın iriliği biraz da biriktirdiklerindendi. Ömrü boyu bir kenti biriktirdi içinde yığın yığın, bina bina, duvar duvar, nüfus nüfus ve duman duman. Biriktirdiklerinden dilinin kıyısına varanlar sade, çocuksu ve anlaşılabilir bir sancıyı gözlerimizden içeri sızdırdılar. Onun içinde birikenler zamanla bizleri de kelimelerce biriktirdi ve çoğalttı.
Artık biliyorum. Huzur için sancı çekmek, bir kent için kentlerce içinde bir kenti biriktirmek, biriktikçe çoğalmak, kentin bakabileceğimiz en uzak noktasına, kendi gözlerimizin içine bakmak gerek. Biriktirdikçe kenti içimizde, biz de birikeceğiz. İnsanlarda, gecekondularda, bir musluğun dönüş yönünde, mahalle tınısında... Tıpkı O’nun gibi.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Raci Hocama Mektup...

Raci Hocam,

Seni kaybedişimizin üzerinden tam 2555 gün ya da 364 hafta geçti. Halk arasındaki meali 7 sene. Sayıların söylediklerine kulak verirsek ilginç bir yerdeyiz. Seni kaybedişimizin üzerinden geçen hafta sayısı bir yıldaki gün sayısına denk.

Bir şekilde bizi izlediğini biliyorum. Seni hatırlarken beylik laflar etmek, “O’nu yedi yıl önce kaybettik...”le başlayan cümleler kurmak yerine aradan geçen vakti bile ifade ederken güneş görmemiş yerleri keşfetmemizi beklediğini biliyorum. Hatta birilerinin meslek duayenlerinin anılmasını plancı gözüyle değerlendirmesi, bir köşeye sigara paketi kadar da olsa bir eskiz karalaması en güzeli...

Raci Hocam,

Planlamanın stand-up’la sit-down arası bir şey olduğunu senden öğrenmiştim. Otururken okuduklarımda öyle bir şey yakalamalıydım ki ayağa fırlayıp diğer oturanların kulağını patlatırcasına haykırmalıydım. Tuvalette bile taharet musluğundan akan suyla dertlenmeli, suyun nereden geldiğini düşünmeli, bir merak denizinde boy vermeliydim.

Beylik laflarla kütüphanelerin aşınmış koridorlarıyla başlasam da satır aralarına sığmayan, köşedeki köftecinin tezgahında ya da kahvenin suni deri kokan atmosferinde mayalanan bir şeyleri arayıp bulmalıydım...

Raci Hocam,

Seni eskizlerinle tanıdık bir yerde. Eskiz senin için, düşteki dünya ile gerçeğin kesiştiği bir hayal perdesiydi. Bir köşesine plan, üstüne kesit ortasına da bir üç boyut konduruverirdin.

Senden sonra dişe dokunur, heyecana kokan, iliklere işler o kadar az eskiz gördüm ki, dönüp dönüp senin eskizlerine bakıyorum. Ne kadar uğraşsam da onlar gibi bir tane daha karalayamıyorum...

Raci Hocam,

Seni herşeyden önce “Şehirciliğe Giriş” derslerindeki çorba metaforundan bildik. Malzeme bizden, tarif sendendi. Genellikle yemeğin tadı biraz kekremsi kalırdı malzeme eksikliğinden. Yine de şehirciliğe ilişkin bildiklerimin büyük bir miktarında o yemeklerden kalıntılar, tariflerinden lezzetler var...

Raci Hocam,

Sen aramızdayken “imar” benim için bir plancının çalışabileceği ulvi dairelerden birisi için kullanılan isim tamlamasının en baba sözcüğüydü. Arada kötülesek de mesleğimizi soran eşe dosta kendimizi anlatmanın en kısa yoluydu.

Şimdilerde meslek, adıyla bilinir oldu. Hala daha çevre mühendisliği ile karıştırılsak da televizyonların ve basının siyasi skandallar arasındaki terennümlerinin popüler cümleleri haline geldik.

İmar’a gelince, şimdilerde onu Üniversiteleri tehdit etmek için kullanıyorlar...

Raci Hocam,

Sen aramızdayken katıldığın tüm etkinliklere kattığın yaratıcılık sosu tüm kavgalara nefes aldırır, çekişmeleri bir an olsun sustururdu. Bugünlerde kendi aramızda kavga etmenin yeni yeni sebeplerini, biçimlerini buluyoruz sürekli. Mesleğin alanı genişlerken bizler daralıyoruz, daralıyor ve paralıyoruz eldeki gülüşleri...

Raci Hocam,

Aramızdan ayrılmadan önce son kez Mezunlar Derneğinde ayağının tozuyla Güney Afrika’yı anlatmıştın. Onların bir sözünnü paylaşmıştın bizle: “Toprak derki beni kazarsan, ne zaman kazarsan ve hep kazarsan hep beni bulacaksın yani kendini”

Sen gittikten beri kazıyoruz, kazıyoruz... kızıyoruz ve bir yere ya da bir şeye ulaşamıyoruz. Bir yerlerde seni bulsak o bile yeter...

Raci Hocam,

Sen aramızdayken efsane ekiplerle yaptığın çalışmalar bizim ders notlarımız, kariyerimizin satır başlarıydı. Onlardan öğrenirdik planlamayı ve planlama atlardık “kent” sözünü gördüğümüz her yere.

Şimdilerde cam ve granit kaplı binalarda o çalışmaların satırbaşları alınıyor, eğilip bükülüp birer burgu halinde yanı başımıza saplanıyor. Dünyamız başımıza yıkılırken efsane ekipler susuyor, efsaneler masallara karışıyor...

Raci Hocam,

Seni biraz da işlerinden hatırlardık. Hacı Bayram’dan Ulus’dan. Biraz palazlanınca ilk eleştirdiğimiz de onlardı ama “iyi uygulama” deyince onları hatırlardık. Hatırlı işlerin vardı durup bakardık.

Şimdilerde senin adına “iyi uygulamalar” ödülümüz bile var ama hatırlı işleri mumla arıyoruz...

Raci Hocam,

Uzadıkça kopan bir kervan gibi artık seni anmayı yazın son günlerine emanet ediyoruz. Belki de bu yaşamın gerçeği.

Ama ben bu sene seni sadece kendim anmak istiyorum. Senin adını taşıyan parkın tabelasının altına eskizden bir gül ve bir kurşun kalem bırakıyorum. Eskizlerinin, çorbanın, köftecinin ve içimde bıraktığın derdin hatrına,

Selam olsun sana...