Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

1 Nisan 2013 Pazartesi

ANKARA: AMBLEMLER AVRUPASINDA AMBLEMSİZ BİR BAŞKENT



 
On beş yıl önce Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanımından vazgeçilen “Hitit Kurslu Amblem” sonrasında on üç yıl kadar Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılan ve yakın zamanda yargı kararıyla iptal edilen “Kocatepe Camii ve Atakuleli Amblemler” ve son olarak bir logo olduğu ifade edilerek Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılmaya başlanan “Gülen Kedi” figürleri etrafından suni bir tartışma devam edip gidiyor. Büyükşehir Belediyesi amblemlerde birkaç kalem çizgisi oynatarak amblem inadını olabildiği kadar uzatmaya çalışmakta. Ancak, acı gerçek Ankara Kentini temsil edecek, kentlilerin kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri ve üzerinde tüm kesimlerin uzlaştığı bir amblemin bulunmamasıdır. Oysaki amblem basit bir inat uğruna feda edilemeyecek kadar önemli bir kent kimliği, aidiyet, sahiplenme ve simge meselesidir. Bu meselenin önemi Avrupa’daki başkentlerle Ankara’yı karşılaştırınca daha iyi ortaya çıkıyor.

Amblemsizlik Ne Tür Sorunlar Yaratıyor?

  • Kent kimliği zarar görmekte, kentlilerin kendilerini Ankara’ya ait hissetme ve Ankara’ya sahip çıkma eğilimleri gerilemektedir.
  • Kentte yaşayan farklı sosyo-eknomik grupların ortak bir sembol etrafından birleşme ve bir gelecek vizyonu çizmeleri engellenmektedir.
  • Ankara Kentinin bir Başkent olarak tarihini ve vizyonunu ifade edecek bir amblemin bulunmayışı başta turizm olmak üzere birçok sektörü olumsuz etkilemektedir.
  • Amblem sembolik bir mesele olarak algılansa da amblemsizlik kent yönetiminde kargaşanın, katılımcı süreçlerin işletilmediğinin, ortak akla değer verilmediğinin bir göstergesi haline gelmiştir.

Peki, Avrupa Birliğinde Durum Nasıl?

Avrupa Birliğindeki Başkentlere bakıldığında durumun Ankara ile taban tabana zıt olduğu görülüyor. Yüzlerce yıl boyunca savaşlar geçirmiş, farklı ülkelerin işgallerine sahne olmuş Avrupa Birliği Başkentlerinde amblemleri değiştirmek hiçbir zaman akla gelmemiş. Hatta Avrupa Birliği Başkentlerinin amblemleri bakıldığında amblemlerin o kentlerinin tarihlerinin anlaşılabildiği birer tarih kitabı niteliği taşıdığı görülüyor.  

Avrupa’daki kentlerin amblemlerine genel olarak “coat of arms” yani “zırh örtüsü, kalkan örtüsü” denmektedir. Yüzlerce yıl önce Avrupa Kentlerini kuran hanedanların savaşçılarının kalkan ve zırhlarına işlenen semboller aradan yüzlerce yıl geçtikten sonra bile Avrupa Kentlerinde sembol olarak kullanılıyor. Zaman içerisinde temeli aynı kalmakla birlikte bu sembollerin üzerine kentlerin geçirdiği çeşitli tarihi evreler ve olaylar yansıtılmakta.

Bu sebeple birçok Avrupa Kentinin ambleminin neredeyse yüzlerce yıldır kullanıldığı görülüyor. Bu aslında Avrupa Birliği Başkentlerinde kentsel kimlik ile tarih bilincinin ve kenti sembolize eden unsurların ne kadar önemli olduğunu göstermekte.

Avrupa Birliği Başkentleri 393 Yıldır Aynı Amblemleri Kullanıyor!

Durumun somut veriler ışığında değerlendirilebilmesi amacıyla Avrupa Birliğine Üye Ülkelerin Başkentlerinin amblemlerini tespit ettik ve bu amblemlerin ne kadar bir süredir değişmeden günümüze geldiğini inceledik. Vardığımız sonuçlar şaşırtıcıydı. Avrupa Başkentlerinin eski Sovyet Cumhuriyetlerinden bir kaçı dışında neredeyse tamamının yüzlerce yıldır aynı amblemi kullandığını, ortalama 393 yıldır bu amblemlerin değişmediği gördük. Bu veriler aşağıdaki tablodan takip edilebilir:

ÜLKE
BAŞKENT
Amblemin Kabul Tarihi
Ne zamandır aynı amblemi kullanıyor?
Hollanda
Amsterdam
1489
521
Yunanistan
Atina
1911
99
Almanya
Berlin
1954
56
Slovakya
Bratislava
1919
91
Belçika
Brüksel
1991
19
Romanya
Bükreş
1862
148
Macaristan
Budapeşte
1873
137
Danimarka
Kopenag
1894
116
İrlanda
Dublin
1607
403
Finlandiya
Helsinki
1917
93
Protekiz
Lizbon
1173
837
Slovenya
Ljubljna
1220
790
İngiltere
Londra
1914
96
Lüksemburg
Lüksemburg
1288
722
İspanya
Madrid
1967
43
Kıbrıs
Lefkoşa
1960
50
Fransa
Paris
1358
652
Çekoslovakya
Prag
1918
92
İtalya
Roma
M.Ö. 509
2519
Letonya
Riga
1925
85
Bulgaristan
Sofya
1900
110
İsviçre
Stokholm
1376
634
Estonya
Tallinn
1530
480
Avusturya
Viyana
1270
740
Malta
Valletta
1568
442
Litvanya
Vilniüs
1991
19
Polonya
Varşova
1390
620
ORTALAMA
393

Peki, Ne Yapılmalı?

Avrupa Başkentlerinde de görüldüğü gibi kentlerin hafızasını oluşturan sembol, yapı ve eserlerin siyasi ve ideolojik sebelerle değiştirilmesi ve tahrip edilmemesi gerekir. Çünkü kentlerin amblemleri ne bir reklam kampanyası ne de birer şirket tabelasıdır.  Bu yapıldığında o kente en büyük zararlardan birisi verilmiş olur. Ankara Kentinin var olan olumsuz durumdan kurtulabilmesi için aşağıdaki çalışmaların yapılması yerinde olur:

  • Öncelikle Ankara Kentinin görsel temsilini sağlayacak öncelikli unsurlar: tarih, sosyal yapı, renkler, simgeler, görünüm ve siluetler uzmanların desteğiyle ve gerekirse yarışmalar yoluyla tespit edilmelidir.
  • Ankara’da bu fiziksel unsurları ortaya çıkarmak için yerel tarih yazımı araştırmaları gerçekleştirilmeli, bu yolla Ankara Kentinin görsel hafızası zenginleştirilmelidir.
  • Ankara Kentinin bir “Marka Değeri ve İtibar Yönetimi Stratejik Planı” hazırlanmalıdır. Burada kitlesel iletişim araçları ve simgesel değerlerin Ankara Kentinin imgesi için nasıl kullanılacağı belirlenmelidir.
  • Ankara Kentinin fiziksel imgelerinin oluşturulmasına yönelik olarak tüm paydaşların katılımıyla bir “Kentsel İmge Ortak Akıl Toplantısı” gerçekleştirilmelidir.
  • Bu ortak akıl toplantısıyla Ankara’nın sembolize edilmesine ilişkin tüm kesimlerin üzerinde uzlaşacağı bir strateji geliştirilmelidir.
  • Bu strateji doğrultusunda amblemin nasıl tespit edileceği, Ankaralılara nasıl benimsetileceği ve sevdirileceği tespit edilmelidir.

Tüm bu çalışmaların gerçekleştirilmesi Ankara Kentinin potansiyelinin gerçeğe dönüştürülmesi, enerjisinin odaklanması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi için yaşamsaldır. Aksi halde Ankara Kenti hafızasız, sembolsüz bir yatakhane kent olmaya doğru gitmektedir. 

12 Mart 2013 Salı

“MEYDANYEDİ” BAŞKENTİ MEYDANLARIN BAŞKETİNE DÖNÜŞTÜRME REÇETESİ




Türkiye’deki kentlere ilişkin son yıllardaki önemli tartışma konularından birisini “meydanlar” oluşturuyor. İstanbul’da Taksim Meydanı örneğinde izlenebileceği gibi hemen hemen tüm kentlerde, özellikle de Başkent Ankara’da ciddi bir meydan sorunu yaşanıyor. Bu sorunun birkaç boyutu olduğu gözden kaçmamalı. Bir yandan az sayıdaki tarihi meydan yapılan otomobil odaklı ulaşım düzenlemeleri ve kentsel dönüşüm süreciyle işlevini kaybetmekte. Öte yandan “meydan” adı altında, kent merkezlerinin, yaya ulaşımının ve toplu taşımın bulunmadığı alanlarda kentlinin kullanamadığı ve çağdaş şehircilik yaklaşımlarına göre meydan niteliği taşımayan “arazi düzenlemeleri” yapılmakta. Sonuçta, Ankara Kentinde ve tüm kentlerimizde kamusal niteliğe sahip meydanların bulunmaması sebebiyle ciddi sorunlar ortaya çıkıyor.

Kentlerimizdeki meydansızlık sorununun uzun bir tarihsel geçmişi bulunduğunu görmek gerekiyor. Bu sorunun yansımalarını Ankara’da izlemem mümkün. Ankara Kenti genç cumhuriyetin başkenti ilan edildikten sonra kent planlama disiplini içerisinde imar edilirken eski Ankara ile Yeni Ankara’yı bütünleştirecek birçok meydanın yapılması öngörülmüş. Ancak, günümüze gelene kadar bu meydanlar ne yazık ki imar planı değişikliklerine, ulaşım düzenlemelerine, kentsel projelere, kamu kurumlarının pervasız tavırlarına ve kayıtsızlığa kurban olmuş.

Meydanyedi Ankara’nın Kaybolan 13 Meydanı!

Ankara’nın ilk imar planlarını yapan Lörcher ve Herman Jansen’in çalışmalarındaki meydanlar ne yazık ki zaman içerisinde ortadan kalkmış, işlevsizleşmiş, ya da şekil değiştirerek günümüze gelmiş. Bu meydanların bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Millet (Hakimiyet-i Milliye) Meydanı: Lörcher tarafından öngörülen meydan cumhuriyet döneminin ünlü Taşhan’ı önünde öngörülmüştür. Ancak, daha sonra Taşhan’ın yıkılışı ile şekil değiştirmiş, küçülmüş ve günümüzdeki Ulus Meydanına dönüşmüştür.

Hükümet Meydanı: Bugünkü Ankara Valiliğinin önünde, Julien Sütununun bulunduğu alanda öngörülmüştür. Ancak, zaman içerisinde resmi araçları park ettiği, yoğun güvenlikli bir resmi kurum alanına dönüşerek meydan vasfını yitirmiştir.

İtfaiye Meydanı: Bugünkü Hergelen Meydanı ile Karyağdı Türbesini de içine alan bir iç meydanlar sistemidir. Bugüne sadece Hergelen Meydanı ulaşmış, o da meydan işlevini yitirerek otopark ve seyyar çarşı haline gelmiştir.

Gazi Meydanı: Gazi İlkokulu önündeki meydan önerisidir. Gerçekleşmemiştir.

Kale Meydanı: Hisar Caddesi Aksında öngörülen meydandır. Gerçekleşmemiştir.

Yıldız Meydan: Bugün 19 Mayıs Yüzme Havuzu ile AKM alanı arasındaki kavşakta öngörülmüştür. Gerçekleşmemiştir.

İstasyon Meydanı: İstasyon Binasından çıkıldığında kente doğru bir dizi meydan öngörülmüştür. Bu meydanların çok azı gerçekleşmiş, bir kısmı da zamanla ortadan kalkmıştır.

Kızılay Meydanı: Bugünkü Kızılay Meydanıdır. Düşük yoğunluklu yapılaşmanın ortasında yaya ve taşıt trafiği birlikte düzenlenmiştir. Ancak, zamanla Kızılay’daki yapı yoğunluklarının armasıyla yaya niteliği kaybolarak tamamen bir taşıt kavşağına dönüşmüştür.

Sıhhiye Meydanı: Kamu kurumlarının, tren istasyonunun ve taşıt trafiğinin bulunduğu altıgen şeklinde bir meydandır. Ancak, zamanla tamamen taşıt kavşağına dönüşmüştür.

Zafer Meydanı: Bugünkü Zafer Çarşısının üstü ile karşısındaki alanı kapsamaktadır. Meydan alan olarak var olmakla birlikte meydan vasfını tamamen yitirerek kullanılmaz hale gelmiştir.

Lozan Meydanı: Bugünkü Sakarya Caddesi ile Mithatpaşa Caddesinin kesişiminde yer almaktadır. Ancak yapılan düzenlemelerle meydan vasfını yitirmiştir.

Tandoğan Meydanı: Cumhuriyetin ilk yıllarında taşıt trafiğinden arınmış dikdörtgen bir meydan olarak öngörülmüş, ancak daha sonra yapılan yapılarla meydan ortadan kalkmış, trafik kavşağına dönüşmüştür.

Cebeci Meydanı: Bugünkü Mamak Konservatuarı yapısının arkasında öngörülen bu meydan tasarlanmış olmasına rağmen gerçekleşmemiştir.

Meydanların Başkenti Reçetesi

Zaman içerisinde meydanlarını kaybeden Başkent Ankara’nın yeniden bir “meydanlar başkenti” haline getirilmesi için yeni bir çözüm paketi oluşturulabilir. Ancak, bunun için dikkate alınması gereken ölçütler şunlar olmalıdır.

  • Meydanlar kent merkezlerinin ayrılmaz unsurlarıdır.
  • Meydanlar yaya ulaşımı ve dolaşımı olmadan yaşamaz.
  • Meydanları besleyecek toplu taşım olanakları dikkate alınmalıdır.
  • Meydanlar anlamlı kentsel işlevlerle desteklenmelidir.
  • Meydanlar kentsel hafıza mekânlarını içermeli ve yaşatmalıdır.
  • Meydanlar sokak sanatçıları ve festivaller gibi etkinliklerle bütünleştirilmelidir.
  • Meydanlar tasarlanırken halkın katılımına açık süreçlerle biçimlendirilmelidir.
  • Meydanlar kent merkezini canlandırıcı planlama yaklaşımlarının bütünsel parçası olarak düşünülmelidirler.

Bu ölçütler dikkate alındığında Başkent Ankara’nın meydanlar başkenti haline getirilmesi için alınabilecek önlemler şöyle sıralanabilir:

  • Başkent Ankara’nın üst ölçekli planı olan “2023 Başkent Ankara Nazım İmar Planı” stratejileri gözden geçirilerek ve hazırlanmakta olan ulaşım ana planı kararlarının oluşumunda dikkate alınacak bir “meydanlar ana planı” hazırlanmalıdır.
  • Bu meydanlar ana planında geçmişten bu güne gelen meydanların iyileştirilmesi ve meydan niteliği kazandırılması için gerekli çalışmalar belirlenmelidir.
  • Ayrıca bu planda, kent merkezi içerisinde kent meydanı olabilme potansiyeline sahip rezerv alanlar tespit edilmeli ve kentsel tasarım yarışmaları ile bu alanlar biçimlendirilmelidir.
  • Var olan ve trafik kavşağına dönüşmüş meydanlarda yaya önceliğini arttıracak çalışmalar ve düzenlemeler yapılmalıdır. 
  • Meydanların sözlü tarihine ve hafıza mekânlarına ilişkin yerel tarih çalışmaları yapılmalı, meydan belleği oluşturulmalıdır.
  • Kent merkezinde meydan işlevlerini ve meydanların kamusal alan niteliklerini güçlendirecek sanatsal ve ticari işlevler güçlendirilmelidir.
  • Kamusal meydanların niteliklerin ilişkin olarak kamuoyu bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı, meydanların kullanımı konusunda halkla ilişkiler çalışmaları yürütülmelidir.


İstanbul karşısında giderek kan kaybeden başkent Ankara’da kentsel kamusal yaşamın yeniden güçlenebilmesinde kent merkezlerinin, kent merkezlerinde de kamusal niteliğe sahip meydanların canlandırılması büyük önem taşıyor. Unutulmamalı ki meydanyedi Ankara kentinin meydanların başkentine dönüştürülmesi tüm Anadolu’ya örnek oluşturacak yeni bir kentsel gelişimin kapılarını aralayabilir. 

22 Ocak 2013 Salı

ANKARA’NIN HAYALET YAPILARI



Tüm dünyada kentlerde inşasına başlanan ama çeşitli sebeplerle tamamlanamayan ya da kent yaşamında kullanıma sokulamayan birçok proje alanı, bina ve yapı bulunmaktadır. Bunların arasında Yeni Zelanda Parlamento Binası, İskoçya Ulusal Anıtı, Rusya’da Yekaterinburg Televizyon Kulesi, Londra’daki Binyıl Kubbesi gibi örnekler sayılabilir. Bu yapıların tamamlanamamasının ya da kente kazandırılamamasının ardında, kaynak yetersizliği, plansız yapılaşma, siyasi otorite değişikliği, doğru işlevlendirme yapılmaması gibi birçok sorun bulunmaktadır. Bu sorunlar sonucunda kent içerisinde kentsel yaşamı kesintiye uğratan, kentsel kaynakların heba olmasına sebep olan “hayalet yapılar” ortaya çıkmaktadır. Çağdaş kent planlaması bu sorunlu proje alanlarının ve yapıların ortaya çıkmasının sebebini katılımcı, demokratik kent yönetiminin ve akılcı yatırım planlamasının bulunmamasına bağlamaktadır.

Son yıllarda Ankara Kentindeki hayalet yapıların sayısının arttığı görülmektedir. Özellikle kent yönetimlerinin herhangi bir fizibilite, işlev analizi, maliyet analizi, proje döngüsü planlaması ve şehircilik analizi yapmaksızın çeşitli amaçlarla kentin farklı noktalarında inşa ettikleri Eskişehir Yolu Üzerindeki “Demirkafes”, Gökkuşağı ile Samanyolu Tesisleri ve “Cumhuriyet Kulesi” benzeri yapılar bu hayalet yapıların en belirginleri olarak öne çıkmaktadır. Bu yapılara ilişkin tartışmalar hem Ankara’nın çok önemli ulaşım aksları ve merkez alanlarındaki kentsel gelişmeyi sağlıksız etkilemekte, hem de yerel siyasetin enerjisini boşa harcamaktadır.

Hayalet Yapıların Ortak Özelliği: Plansız Yatırımlar

Ankara Kentindeki bu hayalet yapıların en temel ortak özellikleri, herhangi bir kent planlama ve yatırım planlama süreci yaşanmadan alınan kararlarla ortaya çıkmış olmalarıdır. Kent içerisinde önemli bir ulaşım aksı üzerinde ya da arazinin değerli olduğu bir konumda dikkat çeken kamu arazilerinin belediyeler tarafından kaynak yaratmak üzere kullanılmak istenmesi temel çıkış noktasını oluşturmaktadır. Ancak, çoğunlukla bu arazilerin kullanımı için etki değerlendirme analizleri ve bütüncül planlama çalışmaları yapılmadığından, arazi üzerinde yapılmak istenen yapının çevresi ile ilişkileri, düşünülen işlevin o bölgede yaşayıp yaşamayacağı, kentsel kamuoyunun tepkileri öngörülememektedir.

Hayalet yapılar çoğunlukla parçacı ve noktasal mevzi imar planı değişiklikleri ile yasallaştırılmaya çalışılmaktadır. Yapılan bu imar planı değişiklikleri kentsel kamuoyunda ciddi tepki toplarken eldeki kaynaklar tüketilene kadar inşaat devam etmektedir. Açılan davalar ve tepkiler yapılan hülle plan değişiklikleri ile savuşturulmaya çalışılmaktadır. Ancak, bu çabalar sonucu değiştirmemektedir. Ankara’nın değişik yerlerinde kağıt üzerinde yasallaştırılmaya çalışılan ancak kentle bir türlü bütünleşemeyen, işlevsel olarak kullanılamayan hayalet binalar ortaya çıkmaktadır.

Hayalet Yapılarda Akılcı Olmayan Kaynak Kullanımı

Bu yapıların temel sorunlarında birisi de belediyelerin kıt kaynaklarının önemli bir kısmının bu yapıların inşasında çağdaş işletme yaklaşımları olmaksızın kullanılmasıdır. Çoğunlukla nakit akışı, kaynak kullanım verimliliği gibi unsurlar dikkate alınmaksızın inşaat başlanmakta ve verimsiz yatırımlar ortaya çıkmaktadır. Kaynağın bitmesi ile yapılar yarım kalmakta, kaynak temini için yeni imar planı değişiklikleriyle yapının bulunduğu kamu arazilerinin özel sektöre aktarılması gündeme getirilmektedir. Bu durum beraberinde kentin hiçbir yerinde olmayan ayrıcalıklı imar haklarının tanınmasını da beraberinde getirmektedir. Kimi zaman da ortaya çıkmış bu yapılara sonradan işlev kazandırılmaya çalışılmaktadır. Her iki durumda da hayalet yapılar kalıcılaşmakta, kentsel alanda kente kazandırılamayan alanlar artmaktadır.

Hayalet Yapıların Kente Getirdiği Dolaylı Yükler

Kentle bütünleştirilemeyen bu yapıların Başkent Ankara’ya yüklediği görünmeyen yükler bulunmaktadır. Örneğin, uzun yıllar boyunca Demirkafes önünde Eskişehir Yolunun dört şeritten 3 şeride inmesi, aynı bölgede Çukurambar’dan Eskişehir Yoluna katılımların dar bir yoldan yapılmak zorunda kalması Eskişehir Yolundaki taşıt trafiğini hala olumsuz etkilemektedir. Bu tür görünen sorunların yanı sıra, yapı yoğunluklarının artması, ulaşım akslarının taşıma kapasitesinin aşılması, arazi fiyatlarının aşırı artması, kentsel rant beklentilerinin yükselmesi ve sonuçta altyapı yatırımlarının maliyetinin yükselmesi gibi sorunlar da yaşanmaktadır.

Tüm bunların yanı sıra, Başkent Ankara’ya uluslar arası anlamda tanınan bir kent kimliği ve imge kazandırma potansiyeli bulunan bu alanlarda hayalet binaların varlığını sürdürmesi başkentlik işlevlerinin sürdürülmesi açısından da önemli sorunlar yaratmaktadır.

Peki Ne Yapılmalı?

  • Ankara Kentinde kamu arazileri üzerinde yapılacak büyük kamusal yapıların ve kamu projelerinin planlandığı bir “kamu yapıları ana planı” oluşturulmalıdır. Bu ana plan kentteki tüm paydaşların görüşlerinin alındığı bir ortak akıl süreciyle oluşturulmalıdır.
  • Bu planla, kentte kamu yapıları inşa edecek olan kamu kurum ve kuruluşlarının eşgüdümü sağlanmalı, hayalet binaların kente kazandırılma stratejileri geliştirilmelidir.
  • Bu tür alanların kente kazandırılması birer fırsat olarak kullanılmalı, uluslar arası tasarım yarışmaları açılarak fikir zenginliği sağlanmalıdır.
  • Bu ana planla, kentte yapılacak kamu yatırımlarında proje yönetim planlaması, kentsel etki değerlendirme analizi ve kentsel işlev analizi zorunlu kılınmalıdır.
  • Kentteki hayalet yapıların gerektiğinde açık yeşil alanlara dönüştürülmesi sağlanmalı, özellikle kent merkezindeki bu tür alanlarda kentsel kamusal mekanlara dönüşüm sağlanmalıdır. 



Bu önlemlerin alınması özellikle Başkent Ankara için büyük önem taşımaktadır. Kent merkezinin çöküntüleşmesi, ana ulaşım akslarının aşırı yüklenmesi, başkentlik işlevlerinin zayıflaması gibi sorunların çözümünde ana düğüm noktalarından birini bu tür hayalet yapılar oluşturmaktadır. Bu sorun karşısında Ankara’daki kent yönetimlerinin bir araya gelmesi Başkent Ankara’nın geleceği açısından simgesel anlam taşımaktadır. 

17 Ocak 2013 Perşembe

İSİMKÖRÜ



Gökkuşağında renk körü,
gündüz gözü.
Gecenin görüneninde,
zifir önü.
Ellinin körü!
Elli kere kördü,
kördüğümdü gördüğü…

Ona öğretilen isimleri unutalı çok oldu.
Cümleler sözcüklere,
Sözcükler hecelere,
Heceler harflere döndü.
Harfler rabıtasız seslere.
Sahipsiz isimler dünyasında gördüğü
bir uğursuz kuru gürültü…

Ona öğretilen isimlere köreleli çok oldu.
O gelmeden gitmişti bazıları,
bazıları ona yetişemedi.
Bazıları kuşattı her yanını,
sıkıyor gırtlağını.
Kalabalık bir yalnızlıkta tanıyor artık,
Bir vefasız diyarı.

Ona öğretilen isimlere küseli çok oldu.
Bazısında söyleyen,
bazısında söylenen,
bazısında söylendiği yer gurbet.
Günlerinin içi almadı bazılarını,
kustu kaldırımlara gerisin geri.
Hafifleyen sokakların izlerini.

İsimkörü artık.
Meleklere isimleriyle,
eşyaya ağırlığıyla,
rüyalara halleriyle hitap edemiyor.
Artık o isimleri değil,
isimler onu sürüyor. 
Dipsiz rüzgarlara katıp.

15 Kasım 2012 Perşembe

OLİMPOS




Gençlik ateşi yaşlıların uyarılarını ve efsaneleri yendi, sabaha karşı yola çıktı. Duvardaki bir gedikten Tanrılar Şehrine girdi. İskeletlerin arasından geçerken ‘Tanrı Ares’in savaş alanında olmalıyım’ diye düşündü. Kapkara, dümdüz yolları geçti, sayısız ışıltılı yapı gördü. Renkli giysiler içinde Afrodit ve Apollon heykelleriyle dolu dev cam binaları gezdi. Her yer babasından öğrendiği harflerle “satılık” yazan dev levhalarla doluydu. Bu sözcüğü bilmiyordu. Akşama doğru güneşe kadar yükselen, Zeus’un elmas tapınağını buldu. Tapınağın girişindeki sunağa yaklaştı. Birden Afrodit garip kıyafetler içinde önünde belirdi. Korkup saklandı. Büyüydü bu. Afrodit “Elmas kulelerine hoş geldiniz. Ofisiniz için tam otomatik akıllı bina sistemleri. Sizi, sizden önce düşünürüz” dedi. Nereye gittiğini bilmeden koştu. Alçak duvarlarla çevrili yüzlerce odadan geçti. Siyah bir camın önünden geçerken Athena belirdi. Üzgündü. “Olimpos Şirketinin dünyanın tüm şehirlerinde başlattığı tanrılar şehri projeleri için şehirlerin dışına taşınan milyonlarca insan robot polislerle çarpışıyor. Robotlar gerekirse biyolojik silah kullanma emri aldı. Emlak fiyatları dipte. İnsanlık tarihinin en büyük ekonomik krizi ile karşı karşıyayız” dedi. Hiçbir şey anlamamıştı. Yaşlılar haklıydı. Tanrılar onları terk etmişti. Karanlığa aldırmadan kaçtı, kabilesine döndü.

15 Ekim 2012 Pazartesi

ANKARA "BÜTÜN"LEŞEBİLECEK Mİ?




Yürürlükte bulunan büyükşehir belediye kanunu ve ilgili diğer mevzuatta değişiklik yapılmasına ilişkin olarak kamuoyunda “bütünşehir” yasası olarak bilinen kanun tasarısı büyük tartışmalarla birlikte TBMM’ye getirildi. 2013’te yapılması düşünülen yerel seçimler öncesinde yerel yönetim sistemini kökten değiştirecek olan bu tasarı neredeyse Tanzimat Fermanından bu yana var olan il sistemini değiştirmesi, 1985 yılından bu yana var olan büyükşehir sistemini de yeni bir boyuta taşıması açısından Türkiye’deki tüm dengeleri alt-üst edecek bir nitelikte. Bu sebeple tasarının Türkiye’deki her bir büyükşehir için neler getirip neler götüreceğinin incelikle değerlendirilmesi gerekmekte. 


Daha önce 2004 yılındaki büyükşehir belediye sınırlarının 50 km’ye genişletilmesi, 2009 yerel seçimlerinden önce de bazı ilçe ve belde belediyelerinin kapatılması gibi düzenlemeler en başta bu tür düzenlemelerde bir laboratuar gibi kullanılan Ankara Kenti üzerinde derin etkiler yaratmıştı. Kentin tüm siyasal, sosyal ve ekonomik dengelerini değiştiren bu değişiklikler gibi bu tasarının da Ankara’yı daha da derinden etkileyeceği açık.

Tasarıyla gelen değişikliklerin yaratacağı etkilerin en başta büyükşehir belediyesi, il yönetimi ve köyler üzerinde sarsıcı etkiler yaratması söz konusu. Bu etkiler değerlendirildiğinde bütünşehir yasasının “bütünleşemeyen” bir Ankara yaratması söz konusu olabilir.

Bütünşehir Yasasının Ankara’da Büyükşehir Belediyesine Olası Etkileri:

  1. Tasarı ile Ankara Büyükşehir Belediye sınırları Ankara İl Sınırları olacaktır. Halen yaklaşık 8600 km² olan Ankara Büyükşehir Belediyesi hizmet alanı 26bin km²’ye çıkacaktır. Yani üç katına çıkacaktır!
  2. Buna karşın hizmet verilen nüfus sadece 130bin kişi artacaktır. Yani halihazırda hizmet verilen nüfus %4 artacaktır.
  3. Daha önce il özel idareleri tarafından yerine getirilen 70’i aşkın hizmetin büyük bir kısmı büyükşehir belediyelerine devredilecektir.
  4. Artan nüfus, Ankara’nın gelirine en düşük katkıda bulunan, vergi gelirleri en düşük ve en yoksul kesimlerinden gelmektedir.
  5. Hizmet götürülmesi gereken ek nüfus, Ankara İli içerisinde en dağınık şekilde yayılmış ve yoğunluğu düşük yerleşimlerden oluşmaktadır.
  6. Genişleyen hizmet alanının büyük bir kısmını, yerleşim bölgesi olmayan tarım arazileri, meralar, orman alanları ve ekolojik hassasiyeti bulunan bölgeler oluşturmaktadır.
  7. Genişleyen bu alanda hizmet götürmek hali hazırdaki kentte yaşayan nüfusa hizmet götürmekten çok daha zor ve pahalıdır. Hizmet maliyetleri artacaktır.
  8. Buna karşın belediye gelirlerinde, belediye kurumsal ve personel yapısında iyileştirme yaratacak yeterli düzenlemeler yapılmamıştır.
  9. Bunun iki doğal sonucu olacaktır. Birinci olarak genişleyen hizmet alanına hizmet götürülmesinde sorunlarla karşılaşılacaktır. İkincisi de yerleşim alanı olmayan yerlerdeki doğal ve çevresel değerlerin rant üzerinden kaynağa dönüştürülmesi için çabalar ortaya çıkacaktır.
  10. Üç kat büyüyen hizmet alanının mevcut yasaya göre iki yıl içinde 1/25bin ölçekli nazım planının ve çevre düzeni planının yapılması zorunluluğu bulunmaktadır. Geçmiş planlama deneyimi Ankara Büyükşehir Belediyesinin bu büyüklükte bir alanı planlaması konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.
  11. Yine genişleyen bu alanlardaki özellikle doğal ve kültürel miras alanlarının nasıl korunacağı soru işaretidir. Geçmiş deneyim bu anlamda Ankara Büyükşehir Belediyesi adına soru işaretleri yaratmaktadır.
  12. Ankara Büyükşehir Belediyesinin yapısı kente hizmet sunmak üzere kurgulanmıştır. Kırsal alana, özellikle de yerleşim bulunmayan alanlara hizmet sunumuna uygun değildir. Kurumsal yapının nasıl yeniden düzenleneceği belirsizdir.
  13. Yine tasarıyla 20 belde belediyesi kapatılırken, 685 köy mahalleye dönüştürülerek Ankara Büyükşehir belediyesinin hizmet vereceği alana dahil edilmektedir.
  14. Ayrıca Ankara Büyükşehir Belediyesinin ilçe belediyesi sayısı 25’e çıkmaktadır.
  15. Bu durum demokratik temsil açısından daha kalabalık bir büyükşehir belediye meclisi, daha yoğun bir meclis programı anlamına gelmektedir. Bu durum yerel siyasette çatışmaların ve sorunların artmasına sebep olabilir.
  16. Özellikle Büyükşehir belediyelerinin yetkileri değiştirilmediğinden, karar alma ve bürokratik süreçlerde yurttaşların 2 buçuk 3 saat mesafeden Ankara merkeze gelme zorunluluğunu ortaya çıkaracaktır.
  17. Bu durum Ankara’nın çevre ilçelerinden merkeze göçü arttırabilir ve tarımsal üretim düşüklüğüne sebep olabilir.
  18. Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyeleri arasındaki görev ve yetki dağılımı il özel idaresinden devredilecek ve kırsal alanda ortaya çıkacak hizmetlerle daha da sorunlu hale gelmektedir.
  19. Daha önceden büyükşehir belediye sınırlarında olmayan ilçelerin belediyeleri, büyükşehir yasası ile gelecek olan fazladan hizmet yükünü karşılayacak personel ve kapasiteye sahip değildir.
  20. Köylerin mahalle haline getirilmesi ile birlikte ilçe belediyelerinin de hizmet götürmesi gereken alan ve nüfus artacak, büyükşehir belediyesinin yaşayacağı sorunlar katmerli biçimde ilçe belediyelerinde de yaşanacaktır.
  21. İlçe belediyelerinin de yerleşme alanı dışında kalan alanları nasıl planlayacağı ve koruyacağı belirsizdir.
  22. Büyükşehir belediyeleri köylere cephe düzenleme, tabela vergisi, otopark ücreti, yol ve altyapı katılım payı gibi fazladan harcama yükü getirebilecektir.
  23. Şu ana kadar bu alanda hiçbir birikim ve kapasitesi bulunmayan büyükşehir belediyesi Ankara İli içinde maden faaliyetleri için işyeri açma ve çalıştırma ruhsatı verebilecektir. Bu hem doğal varlıklar hem de maden işçilerinin işçi sağlığı güvenliği açısından soru işaretleri doğurmaktadır.
  24. Büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri ve ilçe belediyelerinin kendi aralarında sorun çıkması durumunda büyükşehir belediyesi yönlendirici ve düzenleyici karar alma yetkisine kavuşturulmaktadır. Bu da Ankara’da ilçe belediyelerinin büyükşehir belediyesi karşısındaki gücünü azaltacaktır.
  25. Kent içerisinde kurulacak baz istasyonlarına ve diğer iletişim istasyonlarına ücret karşılığında yerseçim belgesi verme yetkisi büyükşehir belediyelerine verilmektedir. Artık baz istasyonlarında yurttaşların muhatabı büyükşehir belediyesi haline gelmektedir.
  26. Büyükşehir belediyelerinin stratejik plan dışında bütçede belirtilmemiş kaynaklardan dernek ve vakıflara ayni ve maddi destekte bulunabilmesi sağlanmaktadır.


Bütünşehir Yasasının Ankara’da İl Yönetimine Olası Etkileri:

  1. Tasarı ile birlikte Ankara İl Özel İdaresi tarihe karışmaktadır.
  2. Böylece geçmişten bugüne süregelen, Köy Hizmetleri, YSE Genel Müdürlüğü geleneği ve kırsal hizmet sunum kurumsallaşması sona ermektedir.
  3. Kıra özgü hizmet türleri ve hizmet öncelikleri ortadan kalkmaktadır.
  4. Ankara İl Özel İdaresine ait 426 adet taşınmazın ve 292 adet lojmanın ne olacağı belirsizdir. Özellikle çok önemli bir kısmı Ulus tarihi kent merkezinde bulunan ve içlerinde 100. Yıl Çarşısı, Ulus Çarşısı gibi yapıların da bulunduğu bu taşınmazların nasıl değerlendirileceği Ankara’nın tarihi kent merkezi açısından çok önemlidir.
  5. Yine Ankara İl özel İdaresine ait 450 araçlık makine parkının akıbeti belirsizdir.
  6. Kırsal alanda hizmet sürekliliği ve hizmet sürdürülebilirliği açısından hizmetlerin Ankara İl Özel İdaresinden Ankara Büyükşehir Belediyesine devredilmesinde geçecek uyum süresinde Ankara İl Özel İdaresinin birçok hizmeti atıl kalma ya da verimliliğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.
  7. Ankara İl Özel İdaresinin bazı yetkilerinin de ilgili bakanlıklara devredilmesi öngörülmektedir. Ancak, hangi yetkilerin bakanlıklara devredileceği belirsizdir.
  8. Ankara İl Özel İdaresinin bazı yetkilerinin bakanlıklara devredilmesi hizmetlerde ayrı bir merkezileşme dalgası yaratacak, kırsal alanda yaşayanların kent merkezine gelme zorunluluğu artacaktır.
  9. Mevcut yapıda yer alan Valiye bağlı İl Koordinasyon kurulları genişletilerek Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi adı altında yeni bir birim oluşturulmaktadır.
  10. Bu birimin ildeki tüm yatırımların ve stratejik planların denetlenmesi ve Başbakanlığa raporlanmasından sorumlu olması öngörülmüştür.
  11. Bu birim, yerel yönetimlerde yeni bir vesayet düzeyi tanımlamaktadır.
  12. Halihazırda Ankara Valiliği bünyesinde bu tür bir yetkiyi kullacak yetişmiş personel bulunmamaktadır. Bu personelin yetiştirilmesi zaman alacak, bu da hizmetlerde aksamalara sebep olabilecektir.
  13. Son beş yıldır Ankara İl Özel İdaresi yaklaşık 500milyon TL’lik bir bütçeyi ağırlıklı olarak kırsal altyapı için kullanmaktadır. Bu büyüklükte bir bütçenin kırsal altyapı için kullanımını garantileyecek düzenlemeler yapılmamıştır.
  14. Daha önce uzun yıllar sıkıntıları çekilerek belli bir idari dengeye gelmiş vali, il genel meclisi, il özel idaresi üçgeni değiştirilerek il yönetimi belli bir dönem yeniden kaosa sürüklenmektedir. Yeni yapının il yönetimini nasıl şekillendireceği belirsizdir.
  15. Ankara İl Özel İdaresi daha önce stratejik planlama konusunda önemli bir birikim oluşturmuştur. Yapılan İl Stratejik planı ödüller almıştır. Bu birikim kaybedilecektir.
  16. İl özel idaresi eliyle gerçekleştirilen kamu binalarının, eğitim, sağlık ve kültür yatırımlarının nasıl gerçekleşeceği belirsizleşmektedir. Özel idarelerin yerini çok başlı bir yapı almaktadır. Eşgüdüm zorlaşacaktır.


Bütünşehir Yasasının Ankara’da Köylere Olası Etkileri:

  1. Tasarıyla birlikte büyükşehir belediye sınırları içerisindeki tüm köyler mahalleye dönüştürülmektedir.
  2. Ayrıca nüfusu 2000’in altında kalan belde belediyeleri de köye, yani otomatik olarak mahalleye dönüştürülmektedir.
  3. Bununla, tarihi yüzyıllara dayanan bir gerçek yerel yönetim birimi olan köyler tarihe karışmaktadır.
  4. Ayrıca son on yıldır etkin biçimde kullanılan köye hizmet götürme birlikleri de kapatılmaktadır. Bu özellikle yerelde kırsal hizmet sunumunda hız ve etkinliği azaltacaktır.
  5. Mevzuatta köylerin özel bir kanunu bulunmaktadır. Ancak, mahallelerin böyle bir kanunu bulunmamaktadır. Bu birçok soruna yol açabilecektir.
  6. Köye muhtarları köyde birçok yetkiye sahip seçilmiş birer yerel yöneticidir. Mahalle muhtarlarının bu niteliği zayıf olduğundan eski köylerde yönetim boşlukları ortaya çıkabilecektir.
  7. Köy yaşamının gelenekleri ve geleneksel el sanatları gibi kültürel değerler zamanla gerileme riski ile karşı karşıya kalacaktır.
  8. Köy ortak malları ve köy yerleşik alanı gibi imar ve yapılamaya ilişkin önemli yapıların ne olacağı belirsizdir.
  9. Yine köylerin mahalle olması ile birlikte köy yerleşik alan planlamasının nasıl yapılacağı, geleneksel mimarinin nasıl korunacağı belirsiz hale gelmektedir.
  10. Köylerde bulunan tüm yapılar ruhsatlı sayılmaktadır. Bu durum özellikle Ankara Kentinin gelişme aksında yer alan Çayyolu, Beytepe, Alacaatlı gibi köylerde kaçak ve ruhsatsız yapılaşmaların yasallaşması anlamına gelmektedir. Yüzlerce köyün mahalle haline geldiği düşünülürse, kanuna uygun denetim süreci yürürlüğe girene kadar özellikle sorunlu yerlerde kaçak yapılaşma riskinin artabileceği görülmektedir.
  11. Ayrıca, köylerde tip proje uygulaması getirilmektedir. Bu tip projelerin geleneksel mimari kültürün korunmasını nasıl sağlayacağı belirsizdir.
  12. Köy kanunu ile köylülere, muhtara ve ihtiyar heyetine verilen görevlerin kim tarafından yerine getirileceği belirsizdir.


Görüldüğü gibi, Bütünşehir olarak adlandırılan Kanun tasarısı, Ankara’da büyükşehir ve il yönetimi ile köyler için bir çok riski beraberinde getirmektedir. Belki de bu Kanun Ankara’nın sosyal, ekonomik ve kültürel bütünleşme sürecini kesintiye uğratacaktır. Bunun önüne geçilmesi için Ankara’da bulunan konunun tüm muhatapları tasarıyı vakit kaybetmeden ortak akıl platformunda tartışmaya açarak Kanunun sakıncalarını TBMM’deki Komisyon sürecine aktarmalıdır. 


17 Eylül 2012 Pazartesi

FOTOĞRAF ÇEK(İN)MEK



Benim kuşağım için çok değil bundan otuz yıl öncesinde fotoğraf çektirmek eylemi başkalarının yazdığı bir senaryonun edilgen figüranları olmakla eşdeğerdi. Fotoğrafın insan ruhunu bir kâğıda hapsedeceğine inanan ilkel kabile mensupları gibi, mahalle fotoğrafçısının vitrinine, oradan da okula hapsedileceğimize inanırdık. Fotoğraf çektirme eylemi bizim için okula başlamakla eşdeğerdi. Bizden önceki ağabeylerimiz beyaz yakalı siyah önlüklerini giyip o kapıdan içeri bir bilinmezliğe girmişler, bir hafta sonrasında da –onlar okula başladıklarında– resimleri fotoğrafçının vitrininde belirmişti. Muzip bir arkadaşımıza göre çocuklar okuldan kaçmasınlar diye ruhları o vitrinde saklanıyordu. Vakit geldiğinde bizler de girdik o kapıdan ve neler olduğunu gördük. Keçisakallı bir amca bizi yüksekçe bir tabureye oturttu. Dev gibi bir makinenin arkasında bazı ayarlamalar yaptı. Vücudumuzun pozisyonunu ayarladı, boynumuzu çevirdi, çenemizi kaldırdı ve “aman bozma” deyip tekrar makinenin arkasında geçti. Bir flaş patladığında tuttuğumuz nefesleri bırakmış ve rahatlamıştık. Çekilen fotoğraflarımız çok geçmeden fotoğrafçı vitrinindeki yerini almıştı.

Bu deneyimin iki önemli yanı vardı. Birincisi, ne fotoğrafçı ne de fotoğrafı çekilen ortaya çıkacak sonuç hakkında tam olarak bir kestirimde bulunamazdı. Fotoğrafçı ne kadar işinin ehli olursa olsun, müşteri sonuçtan memnun kalmayabilirdi. Kimileri ise fotoğrafçının elde ettiği sonucun kesinlikle yorumlanmaması gerektiğini düşünür, “fotoğraflarda iyi çıkmıyorum” der geçerdi. İkincisi ise fotoğrafa yansıyan halet-i ruhiyemiz ile ilgiliydi. Fotoğraf bizi tatmin etmese bile ilk okul fotoğraflarının ilginç bir yanı vardı. Fotoğraf bizim kişiliğimizi, içimizin derinliğini yansıtırdı. Fotoğrafların siyah-beyaz olmasının da bunda etkisi vardı sanırım. Grinin tüm tonlarının gökkuşağının tonlarından daha fazla duyguyu yansıtabilmesi ise ilginç bir durumdu. İlk doğduğumuzda hayata, ilk tekmelediğimizde topa nasıl bakıyorsak, ilk fotoğrafımızda da dünyaya öyle bakıyorduk. Yıllar geçiyordu, üstümüz başımız binlerce kez kirleniyor, temizleniyordu, kirler çıkıyor ama o bakış duruşumuzdan, yüzümüzden hiç çıkmıyordu. Öyle ki ilkokul fotoğrafımızdaki yüz ifadesine bakıp yıllar sonra o fotoğrafa artık hiç benzemese de bir arkadaşı hatırlamak mümkün oluyordu. Şimdilerde siyah beyaz bir okul fotoğrafı çektirme geleneği tarihe karıştığı için hala böyle olup olmadığını bilmiyorum.

Yıllar geçtikçe fotoğrafçı ve fotoğraf ile ilişkimiz fotoğraf teknolojisi ile birlikte değişmeye başladı. Önce makaralı fotoğraf makineleri çıktı. 24 ya da 36 pozluk bu makineler hayatın özel anlarını dondurmak için kullanılmaya başlandı. En sık sorulan sorulardan bazıları “kaç pozun kaldı” ya da “fotoğrafları nerede bastıracaksın” idi. Fotoğrafçı yavaş yavaş özel bazı fotoğraflar dışında fotoğraf banyosu ve baskısı ile uğraşan bir adam haline geldi. Baskıya tercihlerini yansıtmadı değil. Kimi zaman fotoğrafa çerçeve ekledi, köşelerini yuvarlak kesti.  Renkli filmlerin yaygınlaşması ile birlikte siyah beyaz baskı da yavaş yavaş tarihe karıştı. Bir ara gurbetçilerin eliyle kendi baskısını yapan “polaroid” makineler bir görünüp bir kayboldu ve bize donuk renkli, arkası parlak kare şeklindeki fotoğrafları yadigâr bıraktılar. Bu yılların vazgeçilmez unsuru ise albümlerdi. Sürekli olarak bastırılan ve ancak yarısına yakını çekeni tatmin eden fotoğrafların saklanması için değişik renk ve biçimlerdeki sayısız albüm oluşturuldu, büyük fotoğraflar için çerçeveler alındı.

Dijital çağın başlaması ve ardından sosyal medyanın yaygınlaşması ile birlikte fotoğraf birler ve sıfırlardan oluşan bir bilgi paketinin sanal dünyada paylaşılmasının aracı haline geldi. Artık fotoğraf çekmek “taranmak” gibi dönüşlü bir eylemdi. Kişiler sürekli olarak kendi yaşam döngüleri üzerine eklenerek katlanan ve çoğalan bir imaj dünyasını oluşturmak için ellerindeki telefon ve dijital fotoğraf makineleriyle dolaşan gezginler halini aldılar. Fotoğrafların çözünürlüğü arttı, boyutları büyüdü, sayıları akıl ve hafzalayı zorlayacak boyutlara ulaştı. Fotoğrafların beğenmediğimiz yanlarını da yeni yazılımlar yardımıyla kolayca değiştirebiliyoruz artık. Ama bir şeyler eksiliyor sanki. Fotoğrafların sayısı arttıkça onları artık daha az ya da hiç önemsemez hale geldik. Bir anlığına çek(in)iyor, tüketiyor ve unutuyoruz onları. Bizden önceki kuşakların dijital fotoğrafları basılmadan, ellerine almadan sevmeye yanaşmamaları da bundan sanki. Bizler fotoğrafın içimizdeki derini yansıtacak ve elden ele dolaşacak bir hatıra olmasından çoktan vazgeçmiş gibiyiz. Fotoğraf çekinirken, hakkımızda delil olarak kullanılabilecek görüntülerden çekiniyoruz. Sanırım çekinmediğimiz fotoğrafları çekinmenin yeni yollarını ve onları paylaşmanın “insanca” hallerini yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var…



30 Ağustos 2012 Perşembe

KENT(D)İ BİRİKTİREN ADAM



Prof. Dr. Raci Bademli'ye...

Yaşamdan bir meçhullük izin alanların gözlerinin önüne, hayatlarının son anlarında, mecazi bir perde kurulduğunu, bu perdeye yaşanan her anın izdüşümünün konuk olduğunu, hiç deneyimlememiş olsak da, gariptir, sorgulamadan kabul ederiz. Ama biraz da es geçilen bir şey varsa bu da filmin yalnızca veda sahibi için değil arkasında bıraktıkları için de gösterimde olduğudur. Tek farkla. Bizimkisi daha çok kısa metraj denilebilecek türdendir. O insanı kaybedeceğinizi hissetmeye başladıktan sonra, onunla ilgili tüm anılar, paylaşımlar ve anektodlar saklandıkları duvar diplerini beraberlerinde taşıyarak gözlerimizin önüne çömelirler. Veda anına kadar ayrılmazlar yanımızdan. O insan hayatınızda ne kadar yer kapladıysa o kadar uzar film. Bazen film uzun sanırsınız hemen biter. Bazen de hemen bitecek sandığınız bir kısa metraj bitmek bilmez. Sebebi o insanın içinizde bir yerlerde biriktirdiklerinin çokluğudur.
İşte bu hissi yakın zamanda bir daha yakından tattım ve film o gün bu gündür bitmek bilmiyor. Bilmiyorduk Daireden bir kaç arkadaşla birlikte hastanede eşinden bile gizlice yanına bir kaç saniye süzüldüğümüzde, gösterimin çok yakın olduğunu. Kapı eşiğini gözlerimizle aralayıp o kocaman adamın incecik kalan kollarını ve bakışlarını yakaladığımızda bile nüktesinin mekânı, umuduna toprak olduk: “...bunlar imârcılar. Önce mamur eder sonra da içine ederler...yenicez, başarıcaz”.
Hatırladığım ilk anılar ODTÜ’de şehir ve bölge planlama eğitimi almaya başladığım ilk günlere rastlıyor. Sınıftayız. Kocaman bir adam geliyor. Kamera topuklarından dönüp aşağıdan devasa vücudunu perdahlıyor, sonra da karışık sakallarda son buluyor. Soruyor: “Neden buradasınız?” Sonradan en sevdiğim dostlarımdan biri olan arkadaşım cevap veriyor: “Hocam bir evim, bir arabam bir de güzel karım olsun diye”. “E oğlum köşedeki köfteciye çırak girsen daha çabuk elde edersin bunları...” repliği mavi gözlerde son buluyor. Kameranın açısında gözlere zum yapılırken “burası bunların değil başka şeylerin, kentin sıkıntılarını ruhunda duyabilmeyi öğrenmenin yeri” sözleri duyuluyor.
İkinci plan. Yer İmar Dairesi Başkanlığı. Daire Başkanıyken bile bırakmadığı öğretmenlik görevini yaparken dönem sonunda öğrencilerini Daireye hayatın pratik yönünü göstermeye çağırıyor. O zamanlar İmar Dairesi Başkanlığı Kızılay’da Yeni Karamürsel’in yanında. Bütün katlar geziliyor. Herkesin görevi, yapılan işler anlatılıyor. Bir katta duruluyor. O sıra kocaman adam yanındaki küçücük bir adamın omzuna koymuş kolunu, fısıldaşıyor. Kalabalıktan bu garip ikiliye oda kenarından hareketli zum: “...bunlar dünyayı hala kantin zannediyorlar...”.
Sonrasında mezuniyet ve hayatın her alanında onunla şöyle ya da böyle mesai harcamış olanlarla onun çocuk haylazlığını ve bir düğün heyecanını hovardaca harcayarak yaptığı benzetmeler, ürettiği kelimeler ve terimler, her biri bir Temel fıkrası kıvamını bulmaya yatkın anıları ve anektodları meslek çevresinde hep karşıma çıktı. Sanki bunlara ve O’na aşina olanlar arasında onun anlattıklarından ve anılarından bir ağ örülmüştü. Gün geldi onun zamanında Daire Başkanlığı yaptığı koridorlarda onun mesai efsaneleri ve memur terennümleri arasında yerimi aldım. Biraz dinledim: “...iyi adamdı da hiç çay ısmarlamazdı. Ceplerini dışarı çıkarırdı...”, “...planlamayı ticarete dönüştürenlerin topunu kovmuştu, sonra hepsi geri geldiler...”, “...gelen çukulataları hep kendisi yerdi, bize hiç vermezdi...”.
Gariptir, yanılıyor olabilirim ama belki de son yaptığı söyleşiyi, insanlara Crocus Ancyrencis ve Ankara Tavşanı lezzetli son pırıltıyı anlatışını da ODTÜ Mezunlar Derneğinde, Vişnelikte düzenleyenler arasındaydım. Güney Afrka’dan saatler süren yolculuğun yorgunluğunu sürüyerek gelmiş, Ankara’yı konuşurken silkinip atmıştı onu da. Son söyleşide neden köfteciye çırak olmadığımızı ve neden kafamdaki bitmek tükenmek bilmeyen sorgulamayı barındırdığımı da yıllar sonra anladım. Çünkü o da öyleydi.
Bir kapıdan eğilerek ve yan dönerek ancak geçebileceği karikatürize edilebilecek kadar iri bu adamın iriliği biraz da biriktirdiklerindendi. Ömrü boyu bir kenti biriktirdi içinde yığın yığın, bina bina, duvar duvar, nüfus nüfus ve duman duman. Biriktirdiklerinden dilinin kıyısına varanlar sade, çocuksu ve anlaşılabilir bir sancıyı gözlerimizden içeri sızdırdılar. Onun içinde birikenler zamanla bizleri de kelimelerce biriktirdi ve çoğalttı.
Artık biliyorum. Huzur için sancı çekmek, bir kent için kentlerce içinde bir kenti biriktirmek, biriktikçe çoğalmak, kentin bakabileceğimiz en uzak noktasına, kendi gözlerimizin içine bakmak gerek. Biriktirdikçe kenti içimizde, biz de birikeceğiz. İnsanlarda, gecekondularda, bir musluğun dönüş yönünde, mahalle tınısında... Tıpkı O’nun gibi.

24 Ağustos 2012 Cuma

ALAN-TALAN-YALAN-KALAN KULLANIMLAR


 

Geçmişte bilim-kurgu yazarlarının ve gelecek bilimcilerin önemli bir kırılma noktası oluşturacağını öngördükleri iki binli yılların içinden geçiyoruz, ya da biz duruyoruz onlar bizim hayatlarımızın içinden kayıp gidiyorlar. Yıllar kayıp giderken kentler gerçekten de farkına tam olarak varamadığımız bir eşiği atladılar. İki binlerin ilk yıllarından bir gün, dünyadaki kentli nüfus büyüklüğü kırda yaşayanları aştı. Artık hayat kentlerde geçmektedir, ya da bir başka değişle kentler hayatın ta kendisi olmuşlardır. Kentler hayatın her alanının tüm boyutlarını öylesine bürüyüp sarmalamışlardır ki, kültürel ya da nostaljik köklerden gelen kent-kır ayrımı anlamını kaybetmiş, “kır” ya da “köy”le ilgili kavramlar özellikle genç nüfus için uzak bir hayal olmanın ötesinde anlamını kaybetmeye başlamıştır. Böylesine bir ortamda kentlerimizdeki her karış alanda neler olup neler bittiği, içeriği ve fiziksel biçimi çok büyük önem kazanmaktadır. Çünkü kent hayatın ta kendisiyse, kaderimizin ne yöne ilerleyeceğinde kentlerdeki mekânın kavrayabileceğimizin ötesinde bir anlamı olmalıdır.

 

Peki ya bu kadar önemli olan kentlerde hangi alanda ne olacağına, kimlerin bu alanlarda, ne tür yapılarda ve nasıl yaşayacağına kimler ve nasıl karar vermektedir? Sosyal bilimciler bu sorunun cevabının altında karmaşık sosyal, siyasal ve ekonomik süreçlerin yattığını söyleseler de teknik olarak çok da karmaşık olmayan bir planlama süreci işlemektedir. Basitçe ifade edilecek olursa kent plancıları çeşitli karar verme mekanizmalarınca oluşturulan kararları planlama diline çağdaş standart ve kabuller doğrultusunda çevirip bu kararları haritalar üzerine yansıtmaktadırlar. Bu sırada kentte oluşturulan çeşitli alanlara da alan kullanımı adı altında birer işlev atfedilmektedir. Bazı arsalar konut, diğerleri ticaret, sanayi gibi iş alanları, bazıları da okul, sağlık tesisi gibi sosyal amaçlı alanlar olarak ayrılırlar. Dolayısıyla bir alanda ne olup ne olmayacağının o alanın alan kullanımında yattığını söylemek yanlış olmaz.

 

Ancak, yaşadığımız kentlerdeki farklı mekânlarda nelerin olacağının sadece alan kullanımı kavramı ile belirlendiğini kabul etmek hayatın ve dolayısıyla kentlerimizin doğasının çok da iyi kavranamadığına işaret eder. Çünkü alan kullanımının yanı sıra talan kullanımı, yalan kullanımı ve kalan kullanımından da bahsetmek mümkündür. Örneğin, yaşadığımız kentin imar planında bir alan park alanı olarak ayrılır. Bu alan sıradan insan için çoğunlukla köşe başındaki boş arsa ya da cadde kenarındaki çöp atılan alandır. Fakat planları hazırlayanlar dışındaki diğer bazı insanların bu alan için farklı planları vardır. Cebinde bir miktar parası olan yeni yetme bu alanda bir benzin istasyonu açıp kısa yoldan zengin olmanın düşlerini kurarken, mahallenin cami yaptırma derneğinin başındaki emekli hacı altında dükkânlar olan bir cami yaptırıp dükkânlardan birinde hac ve cenaze malzemeleri satarak oyalanmayı düşünmektedir. Çoğunlukla bu düşlerin sahipleri gerekli ve yeterli nüfuzu elde ettiklerinde amaçlarına ulaşırlar. Alan kullanımı artık bir talan kullanımına dönüşmüştür. Bir müddet mevcut planlama kararları yok sayılır. Şizofrenik bir durum oluşur. Hukuki bir belge olan imar planında o köşe başında park olduğu varsayılırken gerçekte orada bir benzin istasyonunun renkli tabelası yükselmektedir. Nüfuzunu kullanan bu durumu da kendi lehine düzeltmek için harekete geçer. Araya adamlar konur. Konu ile ilgili en büyük başa rica minnet edilir. Sonuçta da o imar planında değişiklik yapılır ve talan kullanımı da yalan kullanımına dönüştürülmüş olur. Ve ne yazık ki kentlerimizdeki temel mekânsal süreçler kentlerimizi depreme karşı hazırlamaya, kentlerimizin yönetimini daha katılımcı şeffaf ve hesap verebilir hale getirmeye ve daha yaşanabilir mekânlar üretmeye değil bu alan-talan-yalan-kalan kullanımı sürecini sürdürmeye yönelik olarak işletilmektedir.

 

Artık zahiri ya da hayali de olsa ortada bir park ya da köşe başındaki boş arsa yoktur. Kalan kullanım çocuklarımızın koşma oynama ihtimali ve sevinci, yaşlı bir çiftin kemik sızılarını güneşe ovdurma ihtiyacı ve birkaç serçenin kuru bir dal üzerinde dinlenme hakkı üzerine kurulmuş bir aymazlık abidesidir. Parklar ve meydanlar yerine aymazlık abidelerinin sergilendiği kentlerde zaman bile dinlenmeye yer bulamaz. Ancak insanların zihinlerinden bir pilden boşalır gibi geçerken ve kentlinin ayaklarını dolaştırırken kokuşur, tarih sahneden çekilir. Tarihin sahneden çekildiği kentler, kendi tarihlerini yazsalar dahi kuma açılmış çukurlar gibi kendi içlerine çökerler. Bunun önlenmesi için de tek yol vardır: alan-talan-yalan-kalan kullanımlarla dolu ve kâğıt üzerine çizilmekle gerçekleşeceğine inanılan bir kent yerine, yaşandığı, sahip çıkıldığı ve çakılların düşlerine ortak olunduğu için var olan bir kent mekânı hayal etmek…

 

 

14 Ağustos 2012 Salı

KENTLERİMİZ HİZMET ÇÖLLERİ Mİ OLUYOR?



Yirminci yüzyılda kentler gıda, sağlık, eğitim, kültür ve diğer birçok alanda gündelik temel hizmetlere erişimin kolaylıkla sağlanabildiği mekânlar olarak kabul edildiler. Sanayi üretiminin merkezi olan kentlerin, ulaşım ve altyapı kanalları ile birbirlerine bağlanan komşuluk ünitelerinin bütünü olarak planlanması ve gelişmesi gerektiği en azından bir ideal olarak ortaya kondu. Hizmetlerin sunumunda mekânsal erişilebilirlik ile etkinliğin bir arada değerlendirilmesi esas alındı ve kentin her noktası farklı ulaşım modları ile ulaşılabilir olma ideali önemsendi. Her şeyden öte kentlerin kuruluşunda ticaretin tarihsel bir öneminin bulunması, kentlerin her noktasında farklı ölçeklerde ticari ünitelerin bulunmasının doğal bir gelişme olarak kabul edilmesine sebep oldu. Bunun sonucunda kentlerin en ücra köşelerinde bile gündelik ihtiyaçların karşılanabileceği; ekmek, gazete, meyve, sebze ve diğer temel gıda maddelerinin rahatlıkla bulunabileceğine inanıldı.

Ancak yirmi birinci yüzyılın kentleri, her noktasında hizmet sunulan yerleşmeler olma niteliğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor. Gelişmiş batı ülkelerinde ortaya çıkan “gıda çölleri” bunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Hizmet sektöründe bulunan geleneksel ticari ünitelerin yerlerini süpermarketlere bırakmasının doğal bir sonucu olarak piyasa mekanizması içerisinde karlı görülmeyen yoksul mahallelerde süpermarket zincirlerinin mağazalarını kapatmaları ya da hiç mağaza açmamaları sonucunda yürüme mesafesinde ya da toplutaşım güzergâhları üzerinde temel gıda maddelerinin satın alınabileceği ünitelerin bulunmaması gıda çölleri olarak adlandırılan bölgelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Geride kalan benzin istasyonlarında; sadece gazete, sigara ve alkol satan dükkânlarda ve fast-food restoranlarında ise yüksek kalori, şeker ve tuz düzeyine sahip sağlıksız yiyeceklerden başka meyve ve sebze gibi sağlıklı gıda maddelerini bulmak mümkün değil. Özellikle Amerika Birleşik devletlerinde son yıllarda kentlerdeki gıda çölleri ile artan obezite vakalarını ilişkilendiren önemli araştırmalar yayınlandı. Artık birçok batılı ülkede sağlıklı gıdaların satın alınabileceği süpermarketlere ulaşabilmek için otomobil odaklı bir yaşam sürülmesi bir zorunluluk halini almış durumdadır (1).

Bu sürecin yirmi birinci yüzyılın başından itibaren giderek daha da hızlandığı, gıda çöllerinin birer “hizmet çölü”ne dönüştüğü ve gelişmekte olan ülkelerde de yaygınlaştığı görülmektedir. Kentsel hizmetlerin sunumunda internet ve çağrı merkezlerinin etkinleşmesi, çok uluslu şirketlerin ulusal zincirlerdeki payının artması, hizmet sektörünün ağırlıklı olarak alışveriş merkezlerinde yer seçmeye başlaması, reklam ve pazarlama stratejilerine harcanan kaynakların yerel hizmet birimleri açmak yerine kullanılması, artan otomobil sahipliği ve perakende sektöründe kredi kullanım oranlarının artması gibi sebepler bu süreçte etkili olmaktadır. Çevrimiçi hizmetlerin gerçek hizmetlerin yerini aldığı, geleneksel ticari ünitelerin yerlerini alışveriş merkezlerine bıraktığı kentlerde gündelik olarak ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin ya toptan olarak satın alınması, ya da kilometrelerce yolculuk edilmesi bir zorunluluk haline gelmektedir. Ekmek almak için bile otomobile binerek kilometrelerce yol tepmek zorunda kalan, ihtiyaç anında ilaç alacak eczane bulamayan, süpermarketler dışında taze sebze ve meyveye erişme şansı olmayan, çocuğuna defter alacak bir küçük kırtasiye bile bulamayan milyonlarca insan kentlerde yaşam savaşı vermektedir. Bu sorun gelir düzeyinden de bağımsızdır. Kentlerde özellikle banliyölerde yaşayan insanlar maddi güçleri olsa dahi yaşamsal hizmetlere erişim zorlukları yaşamaktadır.

Kentlerde hizmet çöllerinin sayısının artması birçok çevresel, sosyal ve iktisadi sorunu beraberinde getirmektedir. Artan otomobil kullanımı ve yerel hizmet odaklarının sayılarının azalması tarım ve hizmet sektörünün çevresel açıdan sürdürülebilir olmayan bir mal ve hizmet üretim ağına dönüşmesine sebep olmaktadır. Öte yandan kent içerisinde komşuluk birimlerinin, mahalli hizmet kültürünün ve mahalle yaşam tarzının ortadan kalkması kentlerin sosyal olarak parçalanmakta, kutuplaşmakta ve nihai olarak bir arada yaşama mekânı olma niteliğini kaybetmektedir. İktisadi açıdansa hizmet çölleri yerel ekonomik yapıları daha zayıf ve kırılgan hale getirmektedir. Çoğu zaman çok uluslu şirket zincirleri karlı lokasyonlarda yerseçmeleri yerel girişimleri zayıflatmakta, yerel ve çoğunlukla ekolojik yapıyla uyumlu ürünlerin pazardan çekilmesiyle sonuçlanmaktadır. Son yıllarda mahalle pazarlarının ve perakende satış yapılabilen semt hallerinin yaşam savaşı vermeye başlamaları bu süreçle ilişkilendirilebilir.


Kentlerin yaşam kalitesinin arttırılması, sürdürülebilir bir kentsel gelişimin sağlanması ve hizmet çöllerinin ortadan kaldırılması için alınması gereken önlemler kentbilimciler ve kent planlama uzmanları tarafından şöyle tarfi edilmektedir:

  • Üst ölçekli planlarda ve ulaşım planlarında yaşamsal hizmetlere yürüme mesafesinde ya da tek toplu taşım vasıtasıyla ulaşılmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması,
  • Kentlerimiz için bir kent merkezleri planlamasının yapılması, her mahalle ve kent bölgesi için yaşamsal hizmet noktalarının oluşturulması,
  • Alışveriş merkezlerinin esnafla ve yerel üreticilerle birlikte, hizmet çöllerinin oluşumunu engelleyecek biçim var olabilmeleri için gerekli tedbirlerin alınması,
  • Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve ulaşım politikalarındaki değişikliklerin kentler üzerindeki etkilerinin incelenmesi için etki değerlendirmesi çalışmalarının yapılması, gerekmektedir.  


Aksi takdirde kentlerimiz yaşam kalitesinin odağı değil, çevreden kopuk ve yerel yaşam biçiminden uzaklaşan hizmet çöllerine dönüşecektir. Bunun önlenmesi için bir an önce konuyla ilgili bilimsel araştırma çalışmalarının sayısı arttırılmalı, bu araştırmalara göre başta yerel yönetimler olmak üzere tüm kamu kurumları ve araştırma kuruluşları gerekli önlemleri almalıdır.

1. Wringley, N. (2002), “Food Deserts' in British Cities: Policy Context and Research Priorities” Urban Studies, (39):11, 2029-2040.