Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

24 Ağustos 2012 Cuma

ALAN-TALAN-YALAN-KALAN KULLANIMLAR


 

Geçmişte bilim-kurgu yazarlarının ve gelecek bilimcilerin önemli bir kırılma noktası oluşturacağını öngördükleri iki binli yılların içinden geçiyoruz, ya da biz duruyoruz onlar bizim hayatlarımızın içinden kayıp gidiyorlar. Yıllar kayıp giderken kentler gerçekten de farkına tam olarak varamadığımız bir eşiği atladılar. İki binlerin ilk yıllarından bir gün, dünyadaki kentli nüfus büyüklüğü kırda yaşayanları aştı. Artık hayat kentlerde geçmektedir, ya da bir başka değişle kentler hayatın ta kendisi olmuşlardır. Kentler hayatın her alanının tüm boyutlarını öylesine bürüyüp sarmalamışlardır ki, kültürel ya da nostaljik köklerden gelen kent-kır ayrımı anlamını kaybetmiş, “kır” ya da “köy”le ilgili kavramlar özellikle genç nüfus için uzak bir hayal olmanın ötesinde anlamını kaybetmeye başlamıştır. Böylesine bir ortamda kentlerimizdeki her karış alanda neler olup neler bittiği, içeriği ve fiziksel biçimi çok büyük önem kazanmaktadır. Çünkü kent hayatın ta kendisiyse, kaderimizin ne yöne ilerleyeceğinde kentlerdeki mekânın kavrayabileceğimizin ötesinde bir anlamı olmalıdır.

 

Peki ya bu kadar önemli olan kentlerde hangi alanda ne olacağına, kimlerin bu alanlarda, ne tür yapılarda ve nasıl yaşayacağına kimler ve nasıl karar vermektedir? Sosyal bilimciler bu sorunun cevabının altında karmaşık sosyal, siyasal ve ekonomik süreçlerin yattığını söyleseler de teknik olarak çok da karmaşık olmayan bir planlama süreci işlemektedir. Basitçe ifade edilecek olursa kent plancıları çeşitli karar verme mekanizmalarınca oluşturulan kararları planlama diline çağdaş standart ve kabuller doğrultusunda çevirip bu kararları haritalar üzerine yansıtmaktadırlar. Bu sırada kentte oluşturulan çeşitli alanlara da alan kullanımı adı altında birer işlev atfedilmektedir. Bazı arsalar konut, diğerleri ticaret, sanayi gibi iş alanları, bazıları da okul, sağlık tesisi gibi sosyal amaçlı alanlar olarak ayrılırlar. Dolayısıyla bir alanda ne olup ne olmayacağının o alanın alan kullanımında yattığını söylemek yanlış olmaz.

 

Ancak, yaşadığımız kentlerdeki farklı mekânlarda nelerin olacağının sadece alan kullanımı kavramı ile belirlendiğini kabul etmek hayatın ve dolayısıyla kentlerimizin doğasının çok da iyi kavranamadığına işaret eder. Çünkü alan kullanımının yanı sıra talan kullanımı, yalan kullanımı ve kalan kullanımından da bahsetmek mümkündür. Örneğin, yaşadığımız kentin imar planında bir alan park alanı olarak ayrılır. Bu alan sıradan insan için çoğunlukla köşe başındaki boş arsa ya da cadde kenarındaki çöp atılan alandır. Fakat planları hazırlayanlar dışındaki diğer bazı insanların bu alan için farklı planları vardır. Cebinde bir miktar parası olan yeni yetme bu alanda bir benzin istasyonu açıp kısa yoldan zengin olmanın düşlerini kurarken, mahallenin cami yaptırma derneğinin başındaki emekli hacı altında dükkânlar olan bir cami yaptırıp dükkânlardan birinde hac ve cenaze malzemeleri satarak oyalanmayı düşünmektedir. Çoğunlukla bu düşlerin sahipleri gerekli ve yeterli nüfuzu elde ettiklerinde amaçlarına ulaşırlar. Alan kullanımı artık bir talan kullanımına dönüşmüştür. Bir müddet mevcut planlama kararları yok sayılır. Şizofrenik bir durum oluşur. Hukuki bir belge olan imar planında o köşe başında park olduğu varsayılırken gerçekte orada bir benzin istasyonunun renkli tabelası yükselmektedir. Nüfuzunu kullanan bu durumu da kendi lehine düzeltmek için harekete geçer. Araya adamlar konur. Konu ile ilgili en büyük başa rica minnet edilir. Sonuçta da o imar planında değişiklik yapılır ve talan kullanımı da yalan kullanımına dönüştürülmüş olur. Ve ne yazık ki kentlerimizdeki temel mekânsal süreçler kentlerimizi depreme karşı hazırlamaya, kentlerimizin yönetimini daha katılımcı şeffaf ve hesap verebilir hale getirmeye ve daha yaşanabilir mekânlar üretmeye değil bu alan-talan-yalan-kalan kullanımı sürecini sürdürmeye yönelik olarak işletilmektedir.

 

Artık zahiri ya da hayali de olsa ortada bir park ya da köşe başındaki boş arsa yoktur. Kalan kullanım çocuklarımızın koşma oynama ihtimali ve sevinci, yaşlı bir çiftin kemik sızılarını güneşe ovdurma ihtiyacı ve birkaç serçenin kuru bir dal üzerinde dinlenme hakkı üzerine kurulmuş bir aymazlık abidesidir. Parklar ve meydanlar yerine aymazlık abidelerinin sergilendiği kentlerde zaman bile dinlenmeye yer bulamaz. Ancak insanların zihinlerinden bir pilden boşalır gibi geçerken ve kentlinin ayaklarını dolaştırırken kokuşur, tarih sahneden çekilir. Tarihin sahneden çekildiği kentler, kendi tarihlerini yazsalar dahi kuma açılmış çukurlar gibi kendi içlerine çökerler. Bunun önlenmesi için de tek yol vardır: alan-talan-yalan-kalan kullanımlarla dolu ve kâğıt üzerine çizilmekle gerçekleşeceğine inanılan bir kent yerine, yaşandığı, sahip çıkıldığı ve çakılların düşlerine ortak olunduğu için var olan bir kent mekânı hayal etmek…

 

 

14 Ağustos 2012 Salı

KENTLERİMİZ HİZMET ÇÖLLERİ Mİ OLUYOR?



Yirminci yüzyılda kentler gıda, sağlık, eğitim, kültür ve diğer birçok alanda gündelik temel hizmetlere erişimin kolaylıkla sağlanabildiği mekânlar olarak kabul edildiler. Sanayi üretiminin merkezi olan kentlerin, ulaşım ve altyapı kanalları ile birbirlerine bağlanan komşuluk ünitelerinin bütünü olarak planlanması ve gelişmesi gerektiği en azından bir ideal olarak ortaya kondu. Hizmetlerin sunumunda mekânsal erişilebilirlik ile etkinliğin bir arada değerlendirilmesi esas alındı ve kentin her noktası farklı ulaşım modları ile ulaşılabilir olma ideali önemsendi. Her şeyden öte kentlerin kuruluşunda ticaretin tarihsel bir öneminin bulunması, kentlerin her noktasında farklı ölçeklerde ticari ünitelerin bulunmasının doğal bir gelişme olarak kabul edilmesine sebep oldu. Bunun sonucunda kentlerin en ücra köşelerinde bile gündelik ihtiyaçların karşılanabileceği; ekmek, gazete, meyve, sebze ve diğer temel gıda maddelerinin rahatlıkla bulunabileceğine inanıldı.

Ancak yirmi birinci yüzyılın kentleri, her noktasında hizmet sunulan yerleşmeler olma niteliğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor. Gelişmiş batı ülkelerinde ortaya çıkan “gıda çölleri” bunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Hizmet sektöründe bulunan geleneksel ticari ünitelerin yerlerini süpermarketlere bırakmasının doğal bir sonucu olarak piyasa mekanizması içerisinde karlı görülmeyen yoksul mahallelerde süpermarket zincirlerinin mağazalarını kapatmaları ya da hiç mağaza açmamaları sonucunda yürüme mesafesinde ya da toplutaşım güzergâhları üzerinde temel gıda maddelerinin satın alınabileceği ünitelerin bulunmaması gıda çölleri olarak adlandırılan bölgelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Geride kalan benzin istasyonlarında; sadece gazete, sigara ve alkol satan dükkânlarda ve fast-food restoranlarında ise yüksek kalori, şeker ve tuz düzeyine sahip sağlıksız yiyeceklerden başka meyve ve sebze gibi sağlıklı gıda maddelerini bulmak mümkün değil. Özellikle Amerika Birleşik devletlerinde son yıllarda kentlerdeki gıda çölleri ile artan obezite vakalarını ilişkilendiren önemli araştırmalar yayınlandı. Artık birçok batılı ülkede sağlıklı gıdaların satın alınabileceği süpermarketlere ulaşabilmek için otomobil odaklı bir yaşam sürülmesi bir zorunluluk halini almış durumdadır (1).

Bu sürecin yirmi birinci yüzyılın başından itibaren giderek daha da hızlandığı, gıda çöllerinin birer “hizmet çölü”ne dönüştüğü ve gelişmekte olan ülkelerde de yaygınlaştığı görülmektedir. Kentsel hizmetlerin sunumunda internet ve çağrı merkezlerinin etkinleşmesi, çok uluslu şirketlerin ulusal zincirlerdeki payının artması, hizmet sektörünün ağırlıklı olarak alışveriş merkezlerinde yer seçmeye başlaması, reklam ve pazarlama stratejilerine harcanan kaynakların yerel hizmet birimleri açmak yerine kullanılması, artan otomobil sahipliği ve perakende sektöründe kredi kullanım oranlarının artması gibi sebepler bu süreçte etkili olmaktadır. Çevrimiçi hizmetlerin gerçek hizmetlerin yerini aldığı, geleneksel ticari ünitelerin yerlerini alışveriş merkezlerine bıraktığı kentlerde gündelik olarak ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin ya toptan olarak satın alınması, ya da kilometrelerce yolculuk edilmesi bir zorunluluk haline gelmektedir. Ekmek almak için bile otomobile binerek kilometrelerce yol tepmek zorunda kalan, ihtiyaç anında ilaç alacak eczane bulamayan, süpermarketler dışında taze sebze ve meyveye erişme şansı olmayan, çocuğuna defter alacak bir küçük kırtasiye bile bulamayan milyonlarca insan kentlerde yaşam savaşı vermektedir. Bu sorun gelir düzeyinden de bağımsızdır. Kentlerde özellikle banliyölerde yaşayan insanlar maddi güçleri olsa dahi yaşamsal hizmetlere erişim zorlukları yaşamaktadır.

Kentlerde hizmet çöllerinin sayısının artması birçok çevresel, sosyal ve iktisadi sorunu beraberinde getirmektedir. Artan otomobil kullanımı ve yerel hizmet odaklarının sayılarının azalması tarım ve hizmet sektörünün çevresel açıdan sürdürülebilir olmayan bir mal ve hizmet üretim ağına dönüşmesine sebep olmaktadır. Öte yandan kent içerisinde komşuluk birimlerinin, mahalli hizmet kültürünün ve mahalle yaşam tarzının ortadan kalkması kentlerin sosyal olarak parçalanmakta, kutuplaşmakta ve nihai olarak bir arada yaşama mekânı olma niteliğini kaybetmektedir. İktisadi açıdansa hizmet çölleri yerel ekonomik yapıları daha zayıf ve kırılgan hale getirmektedir. Çoğu zaman çok uluslu şirket zincirleri karlı lokasyonlarda yerseçmeleri yerel girişimleri zayıflatmakta, yerel ve çoğunlukla ekolojik yapıyla uyumlu ürünlerin pazardan çekilmesiyle sonuçlanmaktadır. Son yıllarda mahalle pazarlarının ve perakende satış yapılabilen semt hallerinin yaşam savaşı vermeye başlamaları bu süreçle ilişkilendirilebilir.


Kentlerin yaşam kalitesinin arttırılması, sürdürülebilir bir kentsel gelişimin sağlanması ve hizmet çöllerinin ortadan kaldırılması için alınması gereken önlemler kentbilimciler ve kent planlama uzmanları tarafından şöyle tarfi edilmektedir:

  • Üst ölçekli planlarda ve ulaşım planlarında yaşamsal hizmetlere yürüme mesafesinde ya da tek toplu taşım vasıtasıyla ulaşılmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması,
  • Kentlerimiz için bir kent merkezleri planlamasının yapılması, her mahalle ve kent bölgesi için yaşamsal hizmet noktalarının oluşturulması,
  • Alışveriş merkezlerinin esnafla ve yerel üreticilerle birlikte, hizmet çöllerinin oluşumunu engelleyecek biçim var olabilmeleri için gerekli tedbirlerin alınması,
  • Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve ulaşım politikalarındaki değişikliklerin kentler üzerindeki etkilerinin incelenmesi için etki değerlendirmesi çalışmalarının yapılması, gerekmektedir.  


Aksi takdirde kentlerimiz yaşam kalitesinin odağı değil, çevreden kopuk ve yerel yaşam biçiminden uzaklaşan hizmet çöllerine dönüşecektir. Bunun önlenmesi için bir an önce konuyla ilgili bilimsel araştırma çalışmalarının sayısı arttırılmalı, bu araştırmalara göre başta yerel yönetimler olmak üzere tüm kamu kurumları ve araştırma kuruluşları gerekli önlemleri almalıdır.

1. Wringley, N. (2002), “Food Deserts' in British Cities: Policy Context and Research Priorities” Urban Studies, (39):11, 2029-2040.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

KENT KONSEYİ Mİ KENDİNE KONSEY Mİ?

Kent konseyleri, son yıllarda adlarını daha sık duymaya başladığımız, katılımcı olması beklenen yeni kent yönetimi unsurları. Uygulamayı başlatan İçişleri Bakanlığı ve bağlantılı kuruluşlar kent konseylerini “Yerel Gündem 21 uygulamalarına ve katılımcı kent yönetimine Türkiye’nin özgün katkısı” olarak adlandırıyorlar. Bu amaçla bir yönetmelik çıkartıldı ve Türkiye’nin dört bir yanında sayıları yüzleri bulan kent konseyleri kuruldu. Bazı kent konseyleri, kadın, gençlik, engelli ve çocuk meclisleri aracılığıyla yaptıkları faaliyetlerle kent yönetiminde yeni mecralar açtılar. Özellikle Bursa, Antalya ve Çanakkale gibi kentlerde kent konseyleri yürüttükleri çalışmalarla dikkat çekiyorlar. Akademik çalışmalarda ve İçişleri Bakanlığının kayıtlarında iyi uygulama örneği olarak gösteriliyorlar. Yapılanlardan örnekler vermek gerekirse Bursa’da Bursa Kentinin çevre düzeni planı önce kent konseyinde tartışılıp bir ilkeler demeti belirlendikten sonra Büyükşehir Belediyesi Meclisine gönderilmiş. Çanakkale’de Kentin merkezindeki İskele Meydanının tasarımı öncelikle Kent Konseyinde tartışılıp temel ilkeler belirlenmeye çalışılıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün.  

Ancak, kent kimliğine, kentlilik bilincine ve katılımcı kent yönetimine katkıda bulunma potansiyeli bulunan kent konseylerinin Anadolu’nun birçok kentinde bu işlevleri yerine getiremediği de görülüyor. İyi örneklerin aksine bazı kentlerde kent konseylerinin varlığı ile yokluğu arasında neredeyse hiçbir fark olmadığı görülüyor. Bu kentlerden bir tanesi de ilginçtir, Başkent Ankara. Ankara’da kent konseylerinin incelenmesi aksaklığın nerede olduğu konusunda önemli ipuçları sağlayabilir.

Ankara, kent yönetimine katılım ve kent konseyleri süreçleri açısından ilginç bir örnek oluşturuyor. Yerel Gündem 21 ve benzeri çerçevelerin kabul edildiği Ulusal Meclisin bulunduğu Başkent olmasına, bu ilkelerin üzerinde derinlemesine çalışmaların gerçekleştirildiği çeşitli sivil toplum kuruluşlarının bulunmasına, eğitim düzeyinin yüksekliğine ve daha birçok diğer unsura rağmen Ankara Kentinde kent konseylerinin geri planda kaldığı görülüyor.  

Ankara’da halen var olan 46 belediyenin 19’unda kent konseyi bulunuyor. Bu 19 belediyenin 13’ü anakent ilçe belediyesi, 6’sı ise büyükşehir belediyesi sınırları dışında kalan belediyelerden. Yine bu kent konseylerinin 13’ünün 2009 yılı yerel seçimlerinin ardından, 6’sının ise 2009 yılı öncesinde kurulmuş olduğu görülüyor. 2009 yılı yerel seçimlerinde birçok belediye başkanının seçim programlarında kent konseylerine yer vermiş olmaları, kent konseylerinin sayılarının seçim sonrasında hızla artmasına sebep olmuş. Ancak, bu artışa rağmen Ankara Kentinde Kent Konseylerinin varlığı konusunda bir farklılaşma oluşmamış durumda.  

Belediye Başkanları ve Belediye Meclisleri Kent Konseylerini Kaptırmak İstemiyor 

Bu sorunun temel kaynaklarından birisi kent konseylerinin yönetimlerine ilişkin. Ankara’da bulunan 19 kent konseyinden 5’inin başkanı doğrudan belediye başkanının kendisi, 4’ünün başkanı belediye başkan vekili, 3’ünün başkanı belediye meclis üyesi, 2’sinin başkanı belediye başkan yardımcısı, 3’ünde kent konseyinin başkanı yok, sadece 2 tanesinde kent konseyi başkanının sivil toplum örgütü temsilcisi. Yine bu kent konseylerinin yürütme kurullarına bakıldığında da ilginç sonuçlarla karşılaşılıyor. 19 kent konseyinden 14’ünde mevcut belediye yönetimlerinde siyasetçi ya da bürokrat olarak görev yapan kişilerin yürütme kurullarında çoğunluğu oluşturduğu görülüyor. Bunun için belediye bürokratlarına hülle sivil toplum örgütleri kurdurulması, belediye yönetimine yakın eski belediye meclis üyelerinin yürütme kuruluna üye kaydedilmesi gibi çeşitli yöntemler izleniyor. Açıkçası, belediyenin etkisi dışında bir kent konseyi arzu edilmiyor.  

Belediyenin Uzantısı Olan Kent Konseylerinin Etkinlikleri de Yok Denecek Kadar Az 

Bu yapının kent konseylerinin etkisizleşmesine sebep oldukları görülüyor. Ankara’da bulunan 19 kent konseyinin etkinlikleri, başarılı kabul edilen Bursa, Antalya ve Çanakkale örnekleri ile belediyeden bağımsız etkinlik düzeyi, çalışma guruplarının etkinliği, mahalle düzeyinde örgütlenme, katılımcı yöntemleri kullanma kapasitesi açılarından karşılaştırıldığında, Ankara’nın Bursa, Antalya ve Çanakkale’nin çok gerisinde kaldığı görülüyor. Ankara kent konseyleri kendi aralarında değerlendirildiğinde ise etkinlik düzeyinde Etimesgut belediyesi, mahalle ve semt düzeyinde örgütlenmede ise Çankaya Belediyesi öne çıkıyor. Ankara’daki Kent Konseylerinin etkinliklerinin çoğunlukla doğrudan belediye ile ilişkili olduğu, ya da ziyaret ve toplantılardan ibaret olduğu tespit etmek mümkün. Kent konseylerinin kuruluş amacının gerektirdiği kent yönetimine katılım süreçlerinin ve ilgili faaliyetlerin oluşmadığı görülmekte.  

Görüldüğü üzere Ankara’daki kent konseyleri kuruluş amaçlarına uygun bir şekilde oluşturulmamış olduklarından kentlilik bilincine, kent kimliğine ve kent yönetimine beklenen katkıda bulunamamakta. Yapılan çok alt düzey etkinliklerde katılım sözcüğü ifade edilse de gerçekte katılımcılık göstermelik ve sözde bir eylem olarak kalmakta. Ankara’daki kent konseyleri çoğunlukla belediyelerin bir uzantısı haline gelmiş, konsey başkanları ve yürütme kurulu üyeleri belediye yönetiminden devşirme biçimde oluşturulmuş. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden birisi Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan Ankara Kent Konseyinde gözlenebilir. Daha önce Ankara Büyükşehir Belediyesi İmar, Bayındırlık ve İsimlendirme Komisyonu Başkanıyken oturduğu caddeye kendi adını veren, bu sebeple kendi komşularıyla bile davalık olan, Komisyon Başkanı olarak imar uygulamalarında katılımcılık karşıtı uygulamalarla tartışma konusu olan Seyfi Saltoğlu adlı eski büyükşehir belediyesi meclis üyesi, halen bu kent konseyinin yürütme kurulu üyesi. Ankara Kamuoyunda katılımcılık açısından bu derece tartışmalara konu olmuş bir ismin, kent yönetiminde katılımcılığın arttırılması için oluşturulan bir yapının karar ve yürütme organında bulunması çarpıcı. Yine aynı kent konseyinin Başkanı geçtiğimiz aylarda ODTÜ Rektörüne giderek, ODTÜ’den yol geçirilmesi konusunda Rektörü ikna etmeye çalıştı. Burada bir yanlışlık yok mu? Bir kent konseyinin öncelikle kentinin en önemli değeri olan bir kampusun içinden yol geçirmenin doğru bir hareket olup olmadığını o kentin kamuoyu ile katılımcı bir biçimde tartışması gerekmez mi?

Peki, Ne Yapılmalı?

  • Öncelikle tüm belediyeler ortak bir karar alarak kent konseylerindeki ağırlıklarını azaltmalı, etik olarak belediye başkanları ve vekilleri kent konseyi başkanlıklarını bırakmalı.
  • Kent konseylerinde yer alan yürütücülerin kent yönetimine katılım açısından tartışmalı eylemlerde bulunan kişilerden seçilmesinin önüne geçilmesi için bir güvenoyu mekanizması işletilmeli.
  • Kent konseyi bulunan belediyelerin kent konseyleri bulundukları kentte ortak bir kurul oluşturarak kendi aralarında deneyimleri paylaşmalı, Türkiye’deki ve dünyadaki iyi uygulama örneklerini inceleyerek yenilikçi uygulamalar başlatmalı.
  • Mevcut kent konseylerinin üye sayılarının arttırılması amacıyla kent çapında bir “paydaş analizi” çalışması yürütülmeli, özellikle sivil toplum örgütleri etki ve etkinlik düzeyleri temelinde belirlenerek kent konseylerinde etkinlikleri arttırılmalı.
  • Kent konseylerinin kentte alınan özellikle mekânsal karar süreçlerindeki ağırlıkları arttırılmalı, kent planları öncelikle kent konseylerinde tartışılmalı.
  • Kent konseylerinin katılımcılık kapasitelerinin arttırılması için üniversitelerle işbirliğine gidilmeli, eğitim ve formasyon çalışmaları yapılmalı.
  • Kadın, gençlik ve engelli meclislerinin sayısı ve etkinliği arttırılmalı.
  • Kent konseylerinin mahalle ve semt düzeyinde, hatta apartman yöneticisi ve site yönetiminden başlayarak aşağıdan yukarıya örgütlülüğünün geliştirilmesi için çaba harcanmalı.
  • Vatandaş karnesi, mahalle bilgi panoları, katılımcı bütçeleme, mahalle meclisleri gibi yenilikçi ve katılımcı uygulamalar kent konseyleri tarafından yaşama geçirilmeli.  
Kent konseyleri katılımcı kentsel yönetim için vazgeçilmez örgütler haline gelebilirler. Ancak, bunun için gerekli düzenlemeler yapılmazsa ne yazık ki bu önemli araç bir kambura, hatta katılımcı kent yönetimi önündeki bir engele dönüşebilir. Kentin değil birilerinin “kendine” konsey olarak kurdukları bu yapıları izlemek,  katılmak ve dönüşümlerini sağlamak gerekli…

16 Temmuz 2012 Pazartesi

YUMURTA BAHANE: KENTLERDE DEMOKRASİ ALTYAPISI GERİYE GİDİYOR



Kentler demokrasinin beşiği olarak adlandırılırlar. Bunun sebebi kentlerde demokratik hak taleplerinin dile getirilebilmesi için uygun koşulların bulunmasıdır. Kuşkusuz, bu koşulların yaşamasında ve gelişmesinde kentlerdeki fiziksel düzenlemelerin yadsınamaz payı vardır. Kentler demokrasi için gerekli altyapıyı sağlar. Kent planlarının farklı toplumsal kesimlerin bir araya gelmesini sağlayacak biçimde yapılmaları ve uygulanmaları demokrasi kültürünün gelişmesi için çok önemlidir. Çağdaş planlama yaklaşımlarının önemlice bir kısmı bu sorunu odak alırlar. Eğer kentler farklı toplumsal kesimlerin ayrışması ve kendi köşelerine çekilmesi için planlanır ve düzenlenirlerse, farklı toplum kesimleri gündelik yaşamda karşılaşmaz olur. Karşılaşmalar azaldıkça sorunlar azalıyor gibi görünse de aslında tolerans, hoşgörü ve uzlaşma kültürü geriler. Tepkiler marjinalleşir ve kolluk kuvvetleri tarafından baskı altına alınır. Sözün özü, kent planlaması çağdaşlıktan uzaklaştıkça kentlerin demokratik altyapısı geriye gider.

Öğrenci Kolektiflerinin Tepkisi Kentlerdeki Gündelik Yaşama!

Üniversitelerde hem iktidarın hem de muhalefetin öğrencilerin “yumurtalı” tepkisi ile karşılaşması bu sorunla doğrudan ilişkilidir. “Bu öğrencilere neler oluyor” sorusu ile, hayretle karışık kuşku ile karşılanan öğrenci kolektifleri de bu durumun habercisi gibidir. Kolektiflerin tepki verdikleri şeylere ve örgütlenme biçimlerine bakıldığında bu açıkça görülüyor. Daha çok ulaşım, barınma, kentsel hizmetler gibi kentlerdeki gündelik yaşamın sorunları ile ilgileniyorlar ve internet üzerinden örgütleniyorlar. Sol siyaset ile doğrudan ya da dolaylı ilişkileri olsa da sayıları on milyonları bulan gençlerin sıkışmışlığını temsil ediyorlar. Demokratik altyapısı gerileyen kentlerde gündelik yaşamın işgaline karşı ancak kendi çaplarında marjinal tepki verebiliyorlar ve kentsel mekanda değil ama belki ancak sanal dünyada örgütlenebiliyorlar.

Meydanlar Yok Oluyor Demokrasi Geriliyor!

Kentlerdeki demokrasi altyapısının en önemli unsurları farklı toplumsal grupların bir araya geldikleri, sosyalleştikleri, gerek gördüklerinde demokratik hak taleplerini meşru şekillerde dile getirdikleri açık alanlardır. Parklar, yeşil alanlar ve özellikle meydanlar bu anlamda çok önemli bir işlevi yerine getirirler. Yayalık bu süreçte çok önemlidir. Demokratik hak talepleri yaya olarak dile getirilir. Şoför mahallinden demokrasi kültürünü geliştirmek ham bir hayalden ibarettir.

Ancak son yıllarda meydanlar taşıt trafiğinin ya da ticarileşmenin tehdidi altında yok olmaktadır. Yeni yapılan meydan sayısı yok denecek kadar azdır ve içinde bir alışveriş merkezi yoksa inşa edilmemektedirler. Var olanlar da artık birer taşıt kavşağına dönüşmüştür. Demokratik hak talepleri yok olan meydan ve yaya alanları yerine taşıt yollarında dile getirilmeye çalışılınca kentsel gerilimler artmakta, zaten karşılaşmayan kentsel toplumsal kesimler birbirlerine diş bilemeye başlamaktadır. Meydanlar azalınca ya da yok olunca, kentteki yurttaşların yerini taşıtlar alınca, kentlerdeki gündelik yaşamın demokratik pratikleri de ortadan kalkıyor.

Kent Merkezleri Çöküyor Demokrasi Geriliyor!

Kentlerdeki demokrasi altyapısının diğer bir önemli unsuru kent merkezleridir. Kent merkezleri farklı fikirlerin ve toplumsal grupların sanat, bilim ve diğer düşünsel etkinlikler yoluyla bir araya geldikleri, demokrasi kültürünün olgunlaştığı yerlerdir. Kent merkezi canlı ve yaşayan kentlerde demokrasi kültürü de güçlüdür. Ancak son yıllarda özellikle alışveriş merkezlerinin sayılarının artması ve yerel yönetimlerin ilgisizlikleri sebebiyle kent merkezleri çöküntüleşmektedir. Özellikle orta ve üst gelir grupları artık kent merkezlerini daha az kullanmaktadır. Bunun sonucunda kent merkezleri demokrasi atyapısını destekleme niteliklerini yitirmektedirler.

İçi Boş Yeni Altyapı: Alışveriş Merkezi, Toplu Konut Blokları ve Alt Üst Geçitler

Kentlerin demokratik altyapısının en önemli unsurları olan mahalleler, kent merkezleri ve meydanlar ortadan kalkarken son on yılın yeni kent altyapısı çıkıyor. Bu altyapı kentlerin demokrasi kültürüne katkıları yok denecek kadar az olan konut blokları, alışveriş merkezleri ve taşıt yollarından oluşmaktadır.

İktidarın son yıllarda her kentte açılışını yaptığı bir üçlüdür bunlar: TOKİ blokları, alışveriş merkezleri ve katlı kavşaklar. Büyük yatırımlar ve bir altyapı hamlesidir bir yandan. Ancak, bölünmüşlüğün altyapısı oluşurken kentlerin demokratik altyapısı sönmektedir. İleri demokrasi iddiası - başka bir çok şeyin yanında - kentlerin yapısındaki müdahalelerle de yalanlanmaktadır.

Kentlerdeki gerileyen demokrasi altyapısını yeniden diriltmek için belli önlemlerin alınması gerekmektedir: Kent merkezlerini canlandıracak yeni stratejiler uygulanmalı, kent merkezleri taşıtların transit geçtiği otobanlar olmaktan çıkarılmalıdır. Kent merkezlerinde yayalık ve toplu taşım olanakları güçlendirilmeli, kentte taşıt kavşağı olan ya da başka amaçlarla kullanılan meydanlar boşaltılarak meydan vasıflarına yeniden kavuşturulmalıdırlar. Kent içinde demokratik hak taleplerine uygun biçimde düzenlenmiş açık alanların ve meydanların sayısı arttırılmalıdır. Bu önlemlerin alınması sadece kentlerdeki demokrasi altyapısının güçlendirilmesi için değil kentsel yaşam kalitesinin artması, kent güvenliğinin insan haklarına uygun biçimde sağlanması ve yaşanabilir kentlerin oluşması için de önemlidir. Aksi halde kentlerdeki demokrasi altyapısı gerilerken ortaya bir yumurta demokrasisi çıkacaktır. O da kaçınılmaz biçimde kırılgandır.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Kentleşme ve Yolsuzluk İlişkisinin Değişen Doğası: Adam Çalı(şı)yor!


Mezun olup belediyede şehir plancısı olarak göreve başladıktan hemen sonra şahit olduğum bir olayı anımsıyorum. Benden daha kıdemli mesai arkadaşlarım kendi aralarında bir başka belediye çalışanından gıyabında “çok dürüst adamdır” diye bahsediyorlardı. Bu yorumu duyan ve yaşı emekliliği çoktan aşmış bir başka ağabeyimiz tepki göstermişti bu yoruma: “Dürüstlük bir meziyet değil, herkeste olması gereken bir özelliktir. Dürüstlük olmazsa başka hiçbir niteliğin anlamı yoktur”! Belli ki bundan on beş yıl öncesinde yolsuzluk, etik kurallar çok ciddi bir değişimden geçiyordu. Aslında bu değişim hala da devam ediyor. Kentleşme ve yolsuzluk ilişkisi bir süreç olarak değişen toplumsal koşullar çerçevesinde yeniden tanımlanıyor.

Aslında tarih boyunca yolsuzluğun kentsel yaşamla içi içe olduğu söylenebilir. Göçebe toplumlarda da yolsuzluğun izlerini görmek mümkün olmakla birlikte kentsel yaşama geçilmesiyle birlikte yolsuzluğun daha yaygın ve kitlesel bir eylem halini aldığında sosyal antropologlar uzlaşmaktadır. Kentsel yaşamla birlikte gelişmiş bir kamusal alanın ve kamu gücünün ortaya çıkması, iş bölümünün çeşitlenmesi, uzmanlaşmanın derinleşmesi, kaynakların ve artı değerin tekelleşmesi, iktidarın inanç sistemleriyle birlikte kurumsallaşması gibi sebepler bu temel farklılığı ortaya çıkarmaktadır.

Modernist gelenekle birlikte yolsuzluk tüm yönetsel, iktisadi ve sosyal süreçlerin gölgesi konumunda olan bir enformel alanın kaçınılmaz unsurlarından birisi halini almıştır. Modern toplumlarda yolsuzluk ikili bir değerlendirmenin konusudur. Bir yandan yolsuzluk mekanizmaları belli bir düzeyde temsili demokrasilerin yurttaşlara vaat ettiği hakların elde edilmesinde, serbest piyasa mekanizmasının işlemesinde olumlu bulunurken bir yandan da kamu yararının ya da ortak çıkarların önünde bir engel, serbest piyasa mekanizmasının işlemesini kesintiye uğratan ya da etkinliği ve verimliliği azaltan bir unsur olarak değerlendirilebilmiştir. Bu değerlendirmede farklı yaklaşımların ortaya koyduğu etik kavramsallaştırması etkilidir.

Yine de, bu fikir ayrımlarına karşın tüm hukuk ve inanç sistemlerinde yolsuzluğun belli biçimlerinin kınanmasında ortaklaşılıyor gibi görünmektedir. Rüşvet, adam kayırma, irtikap, zimmet vb. gibi eylemler uluslararası alanda olumsuz değerlendirilmekte kimi zaman da suç kabul edilmektedir. Sosyal bilimler alanında da bu tür eylemlerin sebepleri ve mekanizmaları üzerinde alanın yöntemsel kısıtlılıklarına rağmen çeşitli çalışmalar yapılmaktadır.

Her ne kadar kısıtlı da olsalar sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalar son dönemde yolsuzluğun pratiği ve meşrulaştırılmasına ilişkin çok temel bir dönüşüm içerisinde olduğumuzun ip uçlarını ortaya sermektedir. Küreselleşme olarak adlandırılan süreçte alışılageldik tüm kalıplar gibi yolsuzluğun pratiği, meşruluğu, nasıl algılandığı, neyin yolsuzluk sayılıp neyin sayılmayacağı gibi bir çok konuda ciddi farklılaşmalar ortaya çıkmaktadır. Çok ölçekli, çok aktörlü, çok kültürlü bir dünyanın hızlı devinimi karşısında küresel alanda aynı hızda ortak etik bir temelin oluşturulamaması yolsuzluk kavramının içeriğini hızla değiştirmektedir. Bu değişimden en çok ve başta etkilenen de kentsel alanın ta kendisi olmaktadır.

Geleneksel olarak “rüşvet alan belediye ya da tapu görevlisi” imgesi ile zihinlerde canlanan yolsuzluk kavramı belli bir süreçte ortaya çıkan “yeni” tür yolsuzluklarla neredeyse meşrulaşır hale gelmiştir. Yeni tür yolsuzluk bir çok farklı niteliğe sahiptir. Her şeyden önce kamusal alanda devletin rolünün küçülmesi ve sivil toplum inisiyatifleri ile paylaşılır hale gelmesi yolsuzlukların büyük bir kısmının sivil toplum alanına kayması sonucunu doğurmaktadır. Tanım icabı “kamu yararına” olması beklenen sivil toplum örgütlerine ilişkin yolsuzluk haberlerinin yoğun bir biçimde medyada yer alması bu tür bir dönüşümü doğrular niteliktedir. Bununla birlikte ulus devletin aşınması ve ulus aşırı sermayenin yerel aktörlerle birlikte hareket eder hale gelmesi de yolsuzluğun farklı türlerini ortaya çıkarmaya başlamıştır. Bu yeni yolsuzluk türleri bir yerde “yarışan ve rekabet eden kentler ve yerleşimler” kavramları ile de desteklenmektedir. Bir yerleşimdeki yerel yöneticilerin uluslar arası alanda ses getirecek bir etkinlikte yer alabilmek için yapabilecekleri ciddi anlamda yolsuzluklara gebe süreçleri rahatlıkla üretebilmektedir. Son olarak bilişim teknolojisindeki gelişmelerin iktidarın merkezileşmesi ve otoriterleşmesi için kullanımı da benzer biçimde yolsuzluk süreçlerini dönüştürmektedir. Örneğin bir belediye başkanının kent bilgi sistemlerini kullanarak arazi spekülasyonunu yönlendirmesi sık rastlanan yolsuzluk biçimlerindendir.

Esasında yolsuzluk pratiklerinde dört temel açıdan dönüşüm yaşanmaktadır. Birinci olarak yolsuzluğun bireysel bir eylem olmaktan çıkıp kolektif bir eylem alanı olmaya başladığı görülür. İkinci olarak yolsuzluğun yoğun biçimde sivil toplum alanına kaydığı ve kurumsallaştığı söylenebilir. Üçüncü olarak yolsuzluğun yerel kaynakların küresel sermaye birikimi ile eklemlenmesinde alternatif bir yol olmaya başladığı ifade edilebilir. Son olarak tüm bu unsurları etik açıdan tarif edecek ve uzlaşmaya dayalı ortak doğrularla karşılaştıracak bir çerçevenin yokluğu ortaya konabilir. Bu dört unsurun varlığı bir yandan da toplumların gerçeklik kavrayışını derinden etkilemektedir. Yolsuzluğun tarifinin giderek zorlaştığı ve yolsuzluğun daha kitlesel ve kurumsal hale geldiği bir ortamda yolsuzlukla el değiştiren kaynakların miktarı çarpıcı biçimde artmaktadır. Bunun sonucunda toplumsal düzeyde gerçekleştirilen tüm proje ve faaliyetler kuşku ile karşılanmakta, medyanın da zaman zaman parçası olduğu bir yolsuzluk ağı komplo teorilerinin yaygın kabulünü getirmektedir.

Böylesi bir ortamda kentsel alanla yolsuzluk ilişkisini tanımlamak da giderek zorlaşmaktadır. Sanayisizleşen, neo-liberal politikaların etkisiyle kutuplaşmaların, çatışma ve yarılmaların yaşandığı işsizliğin ve yoksulluğun arttığı kentlerde, kent yönetimlerinin olası tüm araçlarla yolsuzluk da içermesi olası tüm süreçleri meşrulaştıracak propaganda stratejileri izlemeleri, kentleri yolsuzluk açısından çok daha sorunlu alanlar haline getirmektedir. Kentsel siyasetin geleneksel siyasal kategorilerden bağımsızlaşan kişisel karizma ve liderlik gibi unsurlarla belirlenmeye başlaması da bu süreci güçlendirmektedir. Artık etik ve doğru olan yerel siyasetçilerin ve kent yöneticilerinin kişisel karizma ve aurası çerçevesinde belirlenmektedir.

Artık geleneksel etik kurallar ve yolsuzluk tanımlarının yetersiz kaldığı açıktır. Daha devingen, pragmatik koşullara uygun çözümleri içeren ve bireylerin eğitim sürecinde içselleştirdiği bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yaklaşımın belediye başkanının etik kuralları ihlal ederek değil etik kurallara uyarak seçileceğini, teknik insanın takdir hakkını adil biçimde kullanarak toplumsal saygınlığı elde edeceğini kabulü ile ortaya çıkabilir. Bu kabulün bir birey tarafından içselleştirilmesi ise belki de tüm bir eğitim alanını kapsıyor.

İlköğretim sıralarında zararlı olan tüm şeyleri içtenlikle “zararlı” olarak kabul eden, resim derslerinde ormanları kesen, çevreye zarar veren kişileri “kötü” olarak çizen, hayallerindeki kenti daha yeşil betimleyen küçükler nasıl bir süreçten geçerek yolsuzluk süreçlerinin faydacı tarafı haline geliyorlar? Belki de asıl incelenmesi gereken bu...

3 Temmuz 2012 Salı

DEVRİM



Devrim…
Sağır rüzgârların diliyle
ağır, sarsak ve seyyar,
sarıyor benliğimizi kolonlarıyla.
Bağlacıyız artık durumun.
Bir yere kıpırdamak ne mümkün,
yerimizde duramıyoruz.
Habersizce savuruyorlar küllerimizi,
biz kendimizi bir yerlere koyamıyoruz ama,
günlerimiz arsız vesikalıklara mimleniyor.
Elimizde fırça darbelerimiz,
yerçekimsiz cümlelerle konuşuyoruz,
sözlerimizin ömrü bir gün
yardan gayrisi tokmak gibi ağır,
yerin altı kelebek bağlamış…


Bağlacıyız artık uçurumun,
yiyor, semirip gülüyoruz.
Her düşüşten yadigâr bir sus,
dipsiz bir manzarayız ayakuçlarında.
Genişleyen bir dünyanın
daralan kapı arkaları layık bize,
biz bize eğleniyoruz loş köşelerde,
serzenişlerimiz ayyuka çıkıyor,
inen yok imrenilen rüyalardan.
Sözleri kovduk dilimizden,
parmak izi, humuslu toprak,
İzli mermi yuvaları ve perdahsız hallerle
duruyoruz.
Yerçekimsiz cümlelerle konuşuyoruz…


Habersizce savuruyorlar öykülerimizi.
Girişler ayakaltında,
ödünç esenliklerle gelişiyor,
sonuca varıyor yalnızlıklar.
Sana kaldı savunmak âlemi,
her bestede karara,
her nihayette sonrasına bakman gerek.
Bir sigara içimi mesafelerin,
bir bakışlık vakitlerin
ve tutsağız, ardındayız.
Paylaşmak gösteriş,
beğenmek vurdumduymazlık oldu
binlerce yıllık sahifeleri.
Aşkın kısalan zamanların arasına konup
Sıkıca dürülecek bir şey olmadığını bilsek de
Hızlıca geçiştiriyoruz ruh acıkmalarımızı
Sası melodiler, dokunulmayan yontular,
lüks yoksunluklar,
orta halli yadırgamalar,
dünyevi muskaların habis pırıltısı,
yanı başımızda yaralar,
ve “hayırlısı olsun”larla…


Devrim…
Sağır rüzgârın diliyle,
konuşmak demek bazen fasih ve beliğ.
Her yerde bulunan ama aramakla varılan,
kendinden başlamak demek bazen.
Bir çam iğnesi ormanında,
reçineleşmiş hüzünleri hatırlamak,
Süleymanın tahtından inip karıncalarla
bir acının elinden tutmak göz gelimi.
Söz ucuyla mırıldanıp o sözü,
saz, söz, mızrapcık,
ellerin hikmetini sezmek demek.
Ama her şeyden evvel,
her şey kupkuru,
her yer ıssız,
her müşkül ılık,
her sevda kırık,
ve her kıta keşfedilmişken
kendinden başlamak demek,
evvela ve daima,
devrim…

8 Haziran 2012 Cuma

DEMOKRATİK AÇILIM MI YÖNTEM AÇILIMI MI?

(2009 yılında Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü internet sitesinde yayımlanmış Tartışma Metnidir http://pol.atilim.edu.tr/files/sbky-tm-28-09-09-zafer-sahin.pdf )

Açılım kavramı son bir kaç yıldır siyasal yaşamımızda çok daha yaygın biçimde kullanılmaya başlandı. “Açılım”, bilinen ve doğruluğu yaygın biçimde kabul edilen “tabu”ların sorgulanması, varsayımların irdelenmesi ve halk arasındaki kullanımıyla belirli uygulamalarla “ezber bozma” anlamlarını içerdiğinden, siyasal yapımızın yenilenmesi ve geliştirilmesi adına önemli bir çıkış noktasıdır. Doğası gereği, varsayılan kabulleri olduğu kadar bu kabullere ulaşma yöntemlerinin de kökten değişimine atıfta bulunur. Yani herhangi bir açılım hem bir zihniyet hem de o zihniyetin oluşumuna ilişkin yöntemdeki değişimin ifadesidir.
Açılım kavramı yakın zamanda en belirgin biçimiyle ilk önce 2009 Yerel Seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisinin İstanbul İl Teşkilatı tarafından çarşaflı vatandaşların Partiye kaydedilmesi şeklindeki simgesel törenle kitlesel tanınırlığa ulaştı. Yerel Seçimlerin üzerinden fazla bir zaman geçmeden de kavram başta Sn. Cumhurbaşkanı, ardından da Hükümetin yetkilileri tarafından daha farklı bir çerçevede teleffuz edilmeye başlandı. “Çözüm”, “niyet”, “güven”, “istek” gibi kavramlarla birlikte kullanılmaya başlanan açılım sözcüğü ilerleyen zaman içinde kamuoyunun kullanımıyla “Kürt Açılımı”, Hükümetin kullanımıyla da “Demokratik Açılım” ifadelerinin içerisinde yerini aldı. Bu ifadelerin de gündeme gelmesi ile birlikte terör, etnik kimlik, demokratik hak ve özgürlükler, anayasal haklar gibi kavramların etrafında dolaşan, ancak diyalog, karşılıklı birbirini anlama, çatışamaları çözümleme ve fikir üretme çabalarından büyük ölçüde uzak bir tartışma süreci yaşanmaya başladı.
Genel olarak Güneydoğu ve Kürt Sorunu kavramları etrafında başlayan tartışmalar günümüze yaklaştığımızda vatandaşlık ve demokratik haklar çerçevesinde yürütülmeye başlandı. Tartışmalar sürerken toplumun bir kesimi ve ana muhalefet partileri “açılımın” somut olarak neyi ifade ettiğini, belirgin bir değişim paketi içerip içermediği konularındaki çekincelerini ortaya koyarak katkıda bulunmaya mesafeli olduklarını gösterdiler. Öte yandan Hükümet, ortada belirgin bir politikalar-stratejiler-eylemler paketinin bulunmadığını, bu tür bir sonucun yürütülecek süreç sonucunda ortaya konacağını ifade etti.
Süreç olarak adlandırılan yöntem pratikte Sn. Başbakanın çeşitli konuşmaları ve görüşmeleri ile başlayan, Sn. İçişleri Bakanının çeşitli siyasi parti ve sivil toplum örgütlerine yaptığı ziyaretlerle devam eden açık uçlu bir görüşmeler bütünü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu görüşmeler halen devam etmekte olup, yapılan ziyaretlerin toplumsal alan ile medyada yarattığı yankılar, tepkiler, yorumlar ve atmosfer açılımın içeriğinin değişmesine, evrilmesine ve sürekli yeniden tanımlanmasına sebep olmaktadır. Ancak bu değişim büyük oranda amaçtan uzaklaşma ile sonuçlanmaktadır.
Siyasal alandaki bu tür süreçlerin başlangıçtaki amaçlardan uzaklaşılmasına sebep olması bir ölçüde kaçınılmazdır. Ancak, süreç içerisinde yönteme ilişkin olarak benimsenen tutum bu karmaşık siyasal sürecin tüm toplumsal tarafların kabulleneceği bir çözümün ortaya çıkmasına ilişkin yönlenmeyi hedefinden saptırmaktadır. Burada iki temel sorun göze çarpmaktadır. Birincisi, önceden kesin çizgileriyle tanımlanmamış bir sürecin yöntem olarak tanımlanması bir süre sonra aslında bir araç olan sürecin kendisinin amaç haline gelmesi sonucunu doğuracaktır. İkinci olarak da, yöntemin çıktılarının belirgin olmaması, yönteme ilişkin en belirgin aracın kamuoyu önünde yapılan üst düzey ziyaretler olmasının sürecin somutlaşmasını engellemesi olasılığını doğurmaktadır. Açıkça, açılımın aracı olarak Hükümet tarafından yürütülen sürecin yeni ve daha doğru tanımlanmış bir yönteme ihtiyacı vardır. Ancak böylesi bir yöntemle tatmin edici sonuçlar elde edilebilir.
Gerçekte bu tür bir yöntemsel ihtiyaç tüm toplumsal süreçlerde karışımıza çıkmakta, bireyin toplum içerisindeki davranış biçimi ve kollektif yapıların dinamiklerindeki değişime de yansımaktadır. Uzunca bir süredir devlet ya da diğer kollektif yapıların sadece “etken” yapılar olmaktan çıktığı, aynı zamanda “–kılıcı”, “kolaylaştırıcı”, “paylaşımcı”, “müzakereci”, “motive edici”, “öğrenen”, “rekabet eden”, “saydam”, “hesap verebilir”, “etkin”, “verimli” vb. gibi bir çok sıfatı da takınmak zorunda olduğu yaygın kabul görmektedir. Benzer biçimde bireyin ve toplulukların konumunun da “edilgen” olmakla sınırlı kalamayacağı, her bir bireyin aynı zamanda “çözüme yönelik (proaktif)”, “gönüllü”, “ortak”, “katılımcı”, “vizyoner” olması gerektiği üzerinde ittifak edilmektedir.
Aslında topluma ve bireye yönelik beklentilerdeki değişimin kökeninde devrimsel nitelikte felsefi, siyasal ve iktisadi yeniden yapılanma süreçlerinin bulunduğu söylenebilir. Felsefi alanda toplumların ve dünyanın insan eliyle biçimlendirilmesinde akılcılığa dayalı araçsal bir yöntem yerini belli bir ölçüde iletişime dayalı akılcılığa bırakmıştır. Artık “doğru” yalnızca farklı biçimlerde akılcı çözümler arasından seçilen şey değil, farklı kesimlerce müzakere edilen ve üzerinde uzlaşılan bilgi halini almıştır. Siyasal alanda; sınıf, grup, etnik kimlik gibi alışılageldik kategoriler aşınırken liderlik, karizma ve imaj öne çıkmakta, bu sebeple de temsili demokrasilerde temsiliyetin anlamı derinden sorgulanır hale gelmektedir. Bu tür sorgulamalar halkın farklı araçlarla seçim sonrasında yönetime ve karar alma süreçlerine katılması için çaba gösterilmesinin temsili demokrasilerdeki temsiliyet krizinin aşılmasında sıklıkla önerilen bir çözüm haline gelmesi sonucunu doğurmaktadir. Son olarak iktisadi alanda; kitle üretiminden esnek üretim biçimlerine geçilmiş, dünyanın sanayi üretim merkezinin batıdan doğuya kaymaya başlamıştır. Dünya ekonomisinin dalgalanmalar karşısında aşırı kırılganlaşması ve bunun sonucunda devletin ekonomiye müdahalesinin yeniden bir ihtiyaç haline geliyor olması gibi sayısız unsur bireylerin iktisadi karar alma mekanizmalarında yeni görev ve sorumluluklar üstlenmesini gerekli kılmaktadır.
Bu dönüşümler üç farklı anlamıyla “katılım” süreçlerini öne çıkarmaya başlamıştır. İlk olarak kamu yönetimi süreçleri iletişim ağırlıklı süreçler haline gelmektedir. İletişimin en yüzeysel biçimi olan bilgilenme ve bilgi edinme uygulamalarının yaygınlaşması bunun bir yansıması olarak görülebilirse de asıl hedeflenen kamu yönetiminin bütününün yurttaşlarla iletişim içerisinde iyileştirilmesi ve dönüştürülmesidir. İkinci olarak yurttaşların katılımının sağlanmasında iletişimin salt kendi başına yeterli olmayacağı, devletin katılımı yapılandırmak için gerekli koşulları sağlamak ve yapılandırmak yükümlülüğünde olduğu kabul edilmektedir. Kent konseyleri, zorunlu hale getirilen katılımcı toplantılar gibi bazı uygulamalar bu yaklaşımın bir ürünü olarak kabul edilebilirler. Ancak burada da devletin kolaylaştırıcılık işlevini aşan, yukarıdan aşağı ve yaptırımcı bir tavrı belirlemesi de katılımcılığın doğasına aykırı bulunmaktadır. Katılımcı süreçlerin temel olarak devlet tarafından yapılandırılsalar da yurttaşların gönüllü katılımı ile gerçekleştirilmeleri ilkesel olarak kabul edilmektedir. Üçüncü olarak, katılımın karar alma süreçlerinde yer almanın dışında kamu yönetimi süreçlerinde aktif bir şekilde, gönüllülüğe dayalı olarak görev almak anlamının bulunduğu da kabul edilmektedir. Sonuçta, uygulamada bu üç farklı katılım biçiminin her birinin belli ölçülerde bir arada bulunduğu söylenebilir.
Bu değişime koşut olarak son yıllarda kollektif karar alma, fikir üretme, çatışmaları çözme ve ortak bir akıl yaratma konularında katılım ve müzakere yöntemlerinde çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Paydaşların belirlenmesinden her bir paydaşa nasıl yaklaşılacağına ilişkin stratejilerin belirlenmesine, paydaşların motive edilmesinden paydaşlarla üretilen fikirlerin anlamlı sonuçlara dönüştürülmesine kadar çeşitli ve zengin yöntemler ortaya çıkmıştır. Bu yöntemler toplumsal sorunların içselleştirilmesinde, aidiyet oluşturmada, sahip çıkma bilincini oluşturmada ve çıktı elde etmede çok verimli sonuçların elde edilmesini sağlamaktadır. Bu tür yöntemler çok yaygınlaşmış, çeşitlenmiş ve zenginleşmiştir. Herşeyden önce örnekler üzerinde yapılan incelemeler bu yöntemlerin kullanımının toplumsal sorunların çözümünde açık uçlu konuşma ve ziyaret yöntemlerinin dışında yenilikçi, yaratıcı ve sonuç veren yönler bulma konusunda çok ciddi katkılarda bulunmakta olduğunu göstermektedir.
Böylesi bir çerçevenin geçerli olabilmesi için demokratik açılım sürecinde yapılması gerekenler aşağıdaki gibi sıralanabilir:
  1. Herşeyden önce demokratik açılım sürecinin “paydaş” kitlesi, bu kitlenin kamu, özel sektör, sivil toplum ve örgütlenemeyen unsurlarının belirlenmesi için bir çalışma yapılmalıdır.
  2. Paydaşlar belirlendikten sonra yöntem açılımını gerçekleştirecek ve uygulayacak bir bilim adamı-uzmanlar grubu oluşturulmalıdır.
  3. Uzmanlar grubu ve paydaşlarla birlikte katılımcı süreçte ortak aklı yaratacak yöntem modellenmeli, hangi araçların kullanılacağı önerilmelidir.
  4. Katılımcı süreç sonucunda somut, ölçülebilir sonuçları bulunan bir eylem planı oluşturulmalı, bu eylem planının izleme ve değerlendirme mekanizmaları tanımlanmalıdır.
Gündemdeki açılımın gerçek anlamda bir açılıma dönüşmesi için yöntemsel bir açılımın gerekliliği aşikardır. Bu yöntemsel açılım öncelikle bilim adamlarının ve uzmanların desteğiyle katılımcı bütünsel bir karar alma ve model oluşturma stratejisinin inşa edilmesini, bu inşa sürecine koşut olarak ortak akıl üretme yöntemlerinin en yaygın katılımla uygulanmasını gerektirmektedir. Önyargılarla bakıldığında bu tür bir destek almanın süreci yavaşlatacağı düşünülse de katılımcı yöntemlerin hakkıyla uygulamaya geçirilmesi en başta kamuoyunun süreci ötekileştirmesini engelleyecek, değerlendirilebilecek çıktıların ortaya çıkmasını sağlayacak ve sürecin gerçek anlamda bir açılıma dönüşmesinin önünü açacaktır. Herşeyden önce bu tür bir sürecin ve deneyimin yaşanması diyalog, uzlaşma, aidiyet, sahiplenme süreçlerinin gelişmesini sağlaması açılarından bile denemeye değer görünmektedir. Bu tür bir deneyin yöntemsel açıdan kurgulanması ise açılımın mimarlarının ortak aklı oluşturmak için destek almasını gerekli kılmaktadır. Aksi takdirde açılım saçılım ve kaçılım ile sonuçlanma riski ile karşı karşıya kalacaktır.

27 Mayıs 2012 Pazar

KENTİNİZİ ON GÜNDE İNCELTECEK MUCİZEVÎ DİYET


Son yıllarda fazla kilolarımız ekranların vazgeçilmezleri arasında girdi. On günde on kilo verdiren mucizevî diyetler, bitkisel formüller, kerameti kendinden menkul uzmanların tavsiyeleri, fazla kiloların bedenimizde yarattığı şekilsizlikleri düzelten yeni teknoloji ürünü ev spor aletleri magazin programlarının hatta haber bültenlerinin olmazsa olmazları arasında. Dahası, hala ne olduklarını tam olarak anlayamamış olsak da beden-kitle endeksi, detoks, Atkins diyeti, karbonhidrat, protein, kolesterol, glisemik indeks ve daha birçok teknik terim gündelik lisanımıza girdi. Sık sık aynada kendimize bakıp sabah kalkar kalkmaz perhize başlamaya karar veriyoruz.

Perhize başladıktan bir hafta sonra –biraz da kaçamakların etkisiyle– istenen sonuca ulaşılamayınca çevreden çeşitli tavsiyeler yağmaya başlıyor: “sen en iyisi bir kan tahlili yaptır, tiroit sorunu var sende!”, “çok hareketsizsin biraz spor yap!” ya da “bütün gün kumanda elinde televizyon başında oturmaktan popon düzleşti, çık biraz yürüyüş yap!”. Bunun üzerine dışarı çıkıp şöyle bir yürüyüş yapmaya karar veriyoruz. Ama o da ne? Kaldırım yarım metreye inmiş! İşyerinin yakınında bir spor salonu bulmaya karar veriyoruz. Ama öğreniyoruz ki en yakın spor salonuna gidebilmek için yine arabaya atlayıp bir sürü yol tepmek lazım. O iş de öğle arasında olmaz. Bu düşünceler içinde perhiz gevşiyor gevşiyor... Ta ki bir dahaki haber bültenine kadar.

Peki, acaba kendi obezitemizin tek sorumlusu biz miyiz? İçinde yaşadığımız kentin yapısının, yaşam biçiminin ve ritminin hiç mi etkisi yok? Aslında bu sorunun ilginç bir cevabı var. İçinde yaşadığımız kent şişmanlayıp obezleştikçe bizim de obezleşme olasılığımız artıyor!

Bu durumu anlamak için ortaçağ kentlerine doğru uzanmak lazım. Ortaçağ kentlerinde şişmanlar ya da obezler o kadar azınlıktaydı ki kadınlarda şişmanlık bir güzellik göstergesiydi. Rönesans dönemi kadın resimlerine bir bakmak bunu ispatlamaya yeter. Bunun temel sebeplerinden birisi refah düzeyinin modern toplumlardan düşük oluşu kadar kentlerin yaya ölçeğinde ve yayalara göre şekillenmesiydi. İnsanların kent içi yolculukları yayan ya da at sırtında gerçekleşirdi. Fiziksel aktivitenin de bugünkünün kat be kat üstünde olduğunu eklemeye gerek yok.

Ancak, ne olduysa sanayi devrimi sonrasında oldu. Kırdan kente milyonlarca insan akın etti. Kente yani gelenler fabrikalarda işçi oldu, kentler sadece yayan yürünemeyecek kadar büyümeye başladı. Demiryolu ve otomobil ortaya çıktı. Fabrikalardaki işçiler sefalet koşullarında yaşarken, kentin çeperindeki zenginler arasında şişmanlık yaygınlaşmaya başladı. Ama şişmanlaşmak onları işçilerin sefalet koşullarından kaynaklanan salgın hastalıklardan koruyamıyordu. Tifo, kolera, tifüs kol geziyordu. O günlerin bilim adamları hastalıkların temel kaynağının kitlelerin düzensiz bir kentte yığınlar halinde ve altyapıdan yoksun yaşamalarından kaynaklandığını tespit ettiler ve bunun sonucunda çağdaş şehircilik doğdu. 1950’lere gelindiğinde kentler büyüse de içindeki insanların açlıktan ölmeden ya da şişmanlıktan hareketsiz kalmadan insanca yaşayabilecekleri kentlerin nasıl planlanması gerektiğine ilişkin temel kurallar tespit edilmişti ve uygulanmaya çalışılıyordu. Örneğin mahalle ölçeğinde yürüme mesafesinde olmalıydı okullar, sağlık ve spor tesisleri.

Bu planlama yaklaşımları gelişmekte olan tüm ülkeler tarafından da ithal edildiler. Ancak bir sorun vardı. Yapılan planlar uygulanamıyordu. Rant hırsı, kattan kot, kottan yat, yattan tekrar kat elde etme hırsı çağdaş planlama yaklaşımlarını yerle bir ediyordu. Kent planları egemenlerin kentsel ranta el koymasının formalitesi ya da basit birer aracı halini almıştı.

Maalesef Türkiye’de de böyle oldu. Kentlerimiz cumhuriyet tarihi boyunca onlarca, yüzlerce kat büyüdüler. Çağdaş planlama, yani bir nevi dengeli beslenme programları, gerektiği gibi uygulanmadığından onlar büyüdükçe bizim de kilolarımızla başımız derde girdi.

Kentlerimizin şişmanlamasının ve obezleşmesinin birçok sebebi var. Bunlardan birincisine “bol pantolon sendromu” diyelim. Arazinin ucuz olduğu kente yakın köylerde birden banliyöler oluşmaya başlar. Çünkü kent merkezindeki dönüşüm orta ve üst gelir gruplarını kentin dışına doğru itmektedir. Aynı bol bir pantolon alıp sonra pantolon boşa gitmesin diye kilo almaya çalışan bir adam gibi, önce orta ve üst gelir gruplarının taşındıkları uzak bölgeye önce çok pahalı bir altyapı ve yol yatırımı yapılır. Zamanla aradaki boşluk dolmaya başlar. Bu arada eğer farkındalarsa kenti yönetenler bu gelişmeyi denetim altına almaya çalışırlar ama çoğu zaman çok geç kalınmıştır. Ankara’da Çayyolu, İncek gibi yerlerde olduğu gibi çağdaş planlama yapmanın ya imkânı kalmamıştır ya da yapılan planı uygulamak çok pahalı hale gelmiştir. Yeni oluşan mahallelerde oturanların işyerleri, gezdikleri tozdukları yerler, ihtiyaçlarını karşıladıkları yerler ve tanıdıklarının bir kısmı şehrin öteki taraflarında kaldığı için günlerinin önemli bir kısmını otomobillerinde direksiyon başında geçirmeye başlarlar ve akşam kendilerini haber bülteninde diyet haberi izlerken bulduklarında ertesi sabah perhize başlamaya karar verirler.

Bu arada şehrin öteki ucunda oturan düşük gelirliler de tamamen farklı bir sebepten şişmanlamaya başlarlar. Düşük gelirlilerin oturdukları yerin güzelleştirilmesi, planlanması, toplu taşım olanaklarının geliştirilmesi için gerekli kaynakları çoğu kentin obezleşen kısımlarına harcandığından çoğunlukla evden dışarı çıkamazlar. Gelirleri düşük olduğundan tek taraflı beslenerek – çoğunlukla evde yapılan ekmektir bu – şişmanlamaya ve obezleşmeye başlarlar.

Obez kentin denetimsiz ve plansız büyümesinde şekilsizlik ve dengesizlik de vardır. Kimi zaman haddinden fazla protein alan insanlar gibi ihtiyacın çok üstünde işyeri, sanayi tesisi ve alışveriş merkezi açılır. Fazla protein alan insanların gut hastalığına yakalanarak eklem rahtsızlıklarına uğraması gibi fazla protein alan kentlerin hareket olanakları kısıtlanır, ulaşım sistemleri yetersiz kalır, kavşaklar tıkanır. Bazen de gereğinden fazla karbonhidratla beslenen insanlar gibi şeker hastalığına yakalanma riski artan kentlerde. Kentlerin karbonhidratı konut alanlarıdır. İhtiyaç hesaplanmadan ihtiyacın çok üstünde konutla beslenir kentler. Evi ve parası olan şanslı bir azınlık yatırım olsun diye bir, iki, üç ev daha alırlar ama evleri kiralamakta zorlanırlar. Boş mahalleler oluşur. Fazla karbonhidrat bünyedeki yağ oranını arttırır ve kent gereksiz yere büyümeye devam eder. Fazla konut, fazla kilolara dönüşür. Zaman içinde hayalet yatakhane mahalleler oluşur kent olmayı bekleyen ama hiç olamayan. Şeker hastalığının zamanla dokuları harap etmesi gibi fazla karbonhidrat yani fazla konutla beslenen bir kentin de zamanla mahalleleri harap olma tehlikesi ile karşı karşıya kalır. O kentin sakinleri de her sabah yeniden perhize karar vermeye devam ederler.

İşin ilginci, kentinizi mucizevî bir diyetle on-yirmi yılda inceltmek, estetik bir görünüme kavuşturmak mümkün. On yıl fazla görülmesin, bir insanın sağlıklı zayıflaması bile bir yıl sürüyor. Nasıl mı? Sadece rant peşinde koşan siyaset trenini takip ederek değil bu işin uzmanlarını dinleyerek çağdaş şehircilik yaklaşımlarını uygulayarak. Sağlıklı zayıflamak için bir diyetisyen kontrolüne girmek gerekmiyor mu? Aynen öyle. Ancak bu şekilde kendimizin ve kentimizin sürekli obezleştiği bu kısır döngüyü kırabiliriz. Ama önce zayıflamaya yani çağdaş kent planlamasına ve şehirciliğe inanmak ve başlama gerek!

27 Nisan 2012 Cuma

BİR BAŞKENTİN (M)İMARI: GÖNÜL TANKUT



Ağabeyinin anlatımıyla; cılız saçları suratının her iki yanına itinayla yapıştırılmış mısır püskülü saçlı kız, karşısındaki perdeye yansıtılmış hışırtılı ve siyah beyaz dünyanın ardındaki resmi arıyor. Belki de ta o zamandan biliyor ki, sinema da kent de bir “kaçış”tır. Ankara o zaman insanlarının gözlerinde capcanlı bir gökkuşağı gibi de olsa bizler için oldukça saydam ve kılcal çatlaklarla dolu. Refüjler taşıt yollarından daha geniş, fidan irisi ağaçlar insanlardan daha kalabalık. Küçük kız bu kaçışın hesaplı bir geri dönüş olması için geleceği adım adım yürüyeceğinin pek de farkında değil. Ama yine de babasının Karpiç Restoranı adımlayan günleri ona kentler, tarih ve kültürün üzerine kurulacağı bir zemini inşa etme imkânını tanıyacak. Bundan onun henüz haberi yok.

Bazen, dönümlerce ay ışığına doğru uzanan bir bahçeden usul usul böğürtlen toplamaya benzeyen bir eğitim biçiminin ne işe yaradığını anlayan insan sayısının giderek azaldığı bir dünyada, ilk gençlik yıllarını farklı diller ve kültürler eşliğinde mekânın şiirini okumakla geçiren genç kızın, Ankara’nın geçirmekte olduğu evrimden tabi ki haberi oldu. Bir elektrikli testere ile böbrek ameliyatı yapmaya benzeyen operasyonlarla eski kentin bağrına “afili façalar” atılırken o mutlaka gördü bunları. Eğreti bir mekânda her tedavinin hastayı iyileştirmesinin mümkün olmadığını, belki kimi zaman çekilse de bir dişin, yerinin yıllarca sızladığını fark etti. Toplumun, kültürün, mekânın ve tabiatın, üzerinde elleri yanaklarında düşünen insanlarla anlam kazandığını, evren tarihinde pek bir anlamı olmasa da bu düşünen insanların etkisiyle taşa düşülmüş titrek bir imzayı dahi gelecek her insanoğlunun görmesi gerektiğini hissetti belki de. Sonuçta dünyayı değiştiren fikirlerdi ama fikirleri şekillendiren birazcık da olsa mekândı.

Sarı ve gür saçlarıyla etkileyici ve genç bir bilim insanıydı artık. Hem de öğrencilerin seyreltik yaşamlarının kuytu köşelerine bir miktar aşk ile konuk ettikleri cinsten. Eserlerini puan, unvan, kürsü ya da kendisinin bilmediği yerlerde ve hissedemediği vakitlerde adının birilerince anılması için değil, şen bir kahkahanın fark edilemeyen rayihasının ortaya salınması anında hissedilen belli belirsiz heyecan benzeri bir his uğruna yarattı. Antik Yunan’ı Amerikan Rüyasına rahatlıkla bitiştirebilecek kadar kuramsal, ama içinde yaşadığı evin nasıl restore edilebileceğinden habersiz adamın “sit” kavramına yabancılığını kavrayabilecek kadar hayatın içinden oldu. Bir olgunun gerçekliği ile o olguyu anlatmanın bir müddet sonra birbirinden ayrılmaz olduğu çizgi üzerindeydi artık. Bir vakit sonra öyle bir başlık attı ki eserlerinden birisine, Ankara’mı onu yazdı, o mu Ankara’yı yazdı anlaşılmaz oldu.

Son sınıfta “kritik” vermeye gelen yeşil kadife ceketli, mor pantolonlu, sarkan dudakların ve rimel tutmayan göz kapaklarının inadına hep ama hep tam makyajlı yaşlı kadın bu yazıyı yazan “o zamanların” delikanlısına hep “koca adam” dedi. Adlarını unutsa da yanından hiç ayrılmayan öğrencilerinin yüzlerini ya da lakaplarını hiç unutmadı. Gıyabında onu artık “Bir Başkentin İmarı” kitabının yazarı olarak tanıyorlardı. Ama gariptir, o kitap olmasaydı belki Ankaralılar bile Ankara’nın Cumhuriyetin ilanının hemen sonrasında nasıl yoktan var edildiğini, İstanbul artığı bürokrat ve asker bir elit ile Ankara’nın yerlilerinin bu süreci nasıl sürükleyip bugünlere getirdiklerini bilemeyeceklerdi. Ankara’nın idealleri ve hedefleriyle yoğrulmuş bir zihnin, mekâna şekil vermesi için eğitilen bir mimarın, gün gelip nasıl Ankara’yı insanların zihinlerinde de olsa yeniden kuracağını fark etmeyeceklerdi.

“Erkekler hep kadınların onları getirip bıraktığı yerden devam ederler hayata”. Pantolonlarıyla uyumlu çorap giymeyi, klozetin kapağını açık unutmamayı, zeytin çekirdeklerini masada bırakmamayı, çiçeklerin sadece birkaç günlüğüne de olsa birisinin masasındaki vazoda yaşaması gerektiğini… Buruşuk ama bir zamanlar pahalı bir kumaştan dikildiği ilk bakışta belli olan takım elbisesiyle başı önünde yere bakan bir memuru andıran Ankara, hayatına Gönül TANKUT’un onu getirip bıraktığı yerden devam edecek. Ben dâhil binlerce meslektaşım da…