Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Ekim 2012 Pazartesi

ANKARA "BÜTÜN"LEŞEBİLECEK Mİ?




Yürürlükte bulunan büyükşehir belediye kanunu ve ilgili diğer mevzuatta değişiklik yapılmasına ilişkin olarak kamuoyunda “bütünşehir” yasası olarak bilinen kanun tasarısı büyük tartışmalarla birlikte TBMM’ye getirildi. 2013’te yapılması düşünülen yerel seçimler öncesinde yerel yönetim sistemini kökten değiştirecek olan bu tasarı neredeyse Tanzimat Fermanından bu yana var olan il sistemini değiştirmesi, 1985 yılından bu yana var olan büyükşehir sistemini de yeni bir boyuta taşıması açısından Türkiye’deki tüm dengeleri alt-üst edecek bir nitelikte. Bu sebeple tasarının Türkiye’deki her bir büyükşehir için neler getirip neler götüreceğinin incelikle değerlendirilmesi gerekmekte. 


Daha önce 2004 yılındaki büyükşehir belediye sınırlarının 50 km’ye genişletilmesi, 2009 yerel seçimlerinden önce de bazı ilçe ve belde belediyelerinin kapatılması gibi düzenlemeler en başta bu tür düzenlemelerde bir laboratuar gibi kullanılan Ankara Kenti üzerinde derin etkiler yaratmıştı. Kentin tüm siyasal, sosyal ve ekonomik dengelerini değiştiren bu değişiklikler gibi bu tasarının da Ankara’yı daha da derinden etkileyeceği açık.

Tasarıyla gelen değişikliklerin yaratacağı etkilerin en başta büyükşehir belediyesi, il yönetimi ve köyler üzerinde sarsıcı etkiler yaratması söz konusu. Bu etkiler değerlendirildiğinde bütünşehir yasasının “bütünleşemeyen” bir Ankara yaratması söz konusu olabilir.

Bütünşehir Yasasının Ankara’da Büyükşehir Belediyesine Olası Etkileri:

  1. Tasarı ile Ankara Büyükşehir Belediye sınırları Ankara İl Sınırları olacaktır. Halen yaklaşık 8600 km² olan Ankara Büyükşehir Belediyesi hizmet alanı 26bin km²’ye çıkacaktır. Yani üç katına çıkacaktır!
  2. Buna karşın hizmet verilen nüfus sadece 130bin kişi artacaktır. Yani halihazırda hizmet verilen nüfus %4 artacaktır.
  3. Daha önce il özel idareleri tarafından yerine getirilen 70’i aşkın hizmetin büyük bir kısmı büyükşehir belediyelerine devredilecektir.
  4. Artan nüfus, Ankara’nın gelirine en düşük katkıda bulunan, vergi gelirleri en düşük ve en yoksul kesimlerinden gelmektedir.
  5. Hizmet götürülmesi gereken ek nüfus, Ankara İli içerisinde en dağınık şekilde yayılmış ve yoğunluğu düşük yerleşimlerden oluşmaktadır.
  6. Genişleyen hizmet alanının büyük bir kısmını, yerleşim bölgesi olmayan tarım arazileri, meralar, orman alanları ve ekolojik hassasiyeti bulunan bölgeler oluşturmaktadır.
  7. Genişleyen bu alanda hizmet götürmek hali hazırdaki kentte yaşayan nüfusa hizmet götürmekten çok daha zor ve pahalıdır. Hizmet maliyetleri artacaktır.
  8. Buna karşın belediye gelirlerinde, belediye kurumsal ve personel yapısında iyileştirme yaratacak yeterli düzenlemeler yapılmamıştır.
  9. Bunun iki doğal sonucu olacaktır. Birinci olarak genişleyen hizmet alanına hizmet götürülmesinde sorunlarla karşılaşılacaktır. İkincisi de yerleşim alanı olmayan yerlerdeki doğal ve çevresel değerlerin rant üzerinden kaynağa dönüştürülmesi için çabalar ortaya çıkacaktır.
  10. Üç kat büyüyen hizmet alanının mevcut yasaya göre iki yıl içinde 1/25bin ölçekli nazım planının ve çevre düzeni planının yapılması zorunluluğu bulunmaktadır. Geçmiş planlama deneyimi Ankara Büyükşehir Belediyesinin bu büyüklükte bir alanı planlaması konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.
  11. Yine genişleyen bu alanlardaki özellikle doğal ve kültürel miras alanlarının nasıl korunacağı soru işaretidir. Geçmiş deneyim bu anlamda Ankara Büyükşehir Belediyesi adına soru işaretleri yaratmaktadır.
  12. Ankara Büyükşehir Belediyesinin yapısı kente hizmet sunmak üzere kurgulanmıştır. Kırsal alana, özellikle de yerleşim bulunmayan alanlara hizmet sunumuna uygun değildir. Kurumsal yapının nasıl yeniden düzenleneceği belirsizdir.
  13. Yine tasarıyla 20 belde belediyesi kapatılırken, 685 köy mahalleye dönüştürülerek Ankara Büyükşehir belediyesinin hizmet vereceği alana dahil edilmektedir.
  14. Ayrıca Ankara Büyükşehir Belediyesinin ilçe belediyesi sayısı 25’e çıkmaktadır.
  15. Bu durum demokratik temsil açısından daha kalabalık bir büyükşehir belediye meclisi, daha yoğun bir meclis programı anlamına gelmektedir. Bu durum yerel siyasette çatışmaların ve sorunların artmasına sebep olabilir.
  16. Özellikle Büyükşehir belediyelerinin yetkileri değiştirilmediğinden, karar alma ve bürokratik süreçlerde yurttaşların 2 buçuk 3 saat mesafeden Ankara merkeze gelme zorunluluğunu ortaya çıkaracaktır.
  17. Bu durum Ankara’nın çevre ilçelerinden merkeze göçü arttırabilir ve tarımsal üretim düşüklüğüne sebep olabilir.
  18. Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyeleri arasındaki görev ve yetki dağılımı il özel idaresinden devredilecek ve kırsal alanda ortaya çıkacak hizmetlerle daha da sorunlu hale gelmektedir.
  19. Daha önceden büyükşehir belediye sınırlarında olmayan ilçelerin belediyeleri, büyükşehir yasası ile gelecek olan fazladan hizmet yükünü karşılayacak personel ve kapasiteye sahip değildir.
  20. Köylerin mahalle haline getirilmesi ile birlikte ilçe belediyelerinin de hizmet götürmesi gereken alan ve nüfus artacak, büyükşehir belediyesinin yaşayacağı sorunlar katmerli biçimde ilçe belediyelerinde de yaşanacaktır.
  21. İlçe belediyelerinin de yerleşme alanı dışında kalan alanları nasıl planlayacağı ve koruyacağı belirsizdir.
  22. Büyükşehir belediyeleri köylere cephe düzenleme, tabela vergisi, otopark ücreti, yol ve altyapı katılım payı gibi fazladan harcama yükü getirebilecektir.
  23. Şu ana kadar bu alanda hiçbir birikim ve kapasitesi bulunmayan büyükşehir belediyesi Ankara İli içinde maden faaliyetleri için işyeri açma ve çalıştırma ruhsatı verebilecektir. Bu hem doğal varlıklar hem de maden işçilerinin işçi sağlığı güvenliği açısından soru işaretleri doğurmaktadır.
  24. Büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri ve ilçe belediyelerinin kendi aralarında sorun çıkması durumunda büyükşehir belediyesi yönlendirici ve düzenleyici karar alma yetkisine kavuşturulmaktadır. Bu da Ankara’da ilçe belediyelerinin büyükşehir belediyesi karşısındaki gücünü azaltacaktır.
  25. Kent içerisinde kurulacak baz istasyonlarına ve diğer iletişim istasyonlarına ücret karşılığında yerseçim belgesi verme yetkisi büyükşehir belediyelerine verilmektedir. Artık baz istasyonlarında yurttaşların muhatabı büyükşehir belediyesi haline gelmektedir.
  26. Büyükşehir belediyelerinin stratejik plan dışında bütçede belirtilmemiş kaynaklardan dernek ve vakıflara ayni ve maddi destekte bulunabilmesi sağlanmaktadır.


Bütünşehir Yasasının Ankara’da İl Yönetimine Olası Etkileri:

  1. Tasarı ile birlikte Ankara İl Özel İdaresi tarihe karışmaktadır.
  2. Böylece geçmişten bugüne süregelen, Köy Hizmetleri, YSE Genel Müdürlüğü geleneği ve kırsal hizmet sunum kurumsallaşması sona ermektedir.
  3. Kıra özgü hizmet türleri ve hizmet öncelikleri ortadan kalkmaktadır.
  4. Ankara İl Özel İdaresine ait 426 adet taşınmazın ve 292 adet lojmanın ne olacağı belirsizdir. Özellikle çok önemli bir kısmı Ulus tarihi kent merkezinde bulunan ve içlerinde 100. Yıl Çarşısı, Ulus Çarşısı gibi yapıların da bulunduğu bu taşınmazların nasıl değerlendirileceği Ankara’nın tarihi kent merkezi açısından çok önemlidir.
  5. Yine Ankara İl özel İdaresine ait 450 araçlık makine parkının akıbeti belirsizdir.
  6. Kırsal alanda hizmet sürekliliği ve hizmet sürdürülebilirliği açısından hizmetlerin Ankara İl Özel İdaresinden Ankara Büyükşehir Belediyesine devredilmesinde geçecek uyum süresinde Ankara İl Özel İdaresinin birçok hizmeti atıl kalma ya da verimliliğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.
  7. Ankara İl Özel İdaresinin bazı yetkilerinin de ilgili bakanlıklara devredilmesi öngörülmektedir. Ancak, hangi yetkilerin bakanlıklara devredileceği belirsizdir.
  8. Ankara İl Özel İdaresinin bazı yetkilerinin bakanlıklara devredilmesi hizmetlerde ayrı bir merkezileşme dalgası yaratacak, kırsal alanda yaşayanların kent merkezine gelme zorunluluğu artacaktır.
  9. Mevcut yapıda yer alan Valiye bağlı İl Koordinasyon kurulları genişletilerek Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi adı altında yeni bir birim oluşturulmaktadır.
  10. Bu birimin ildeki tüm yatırımların ve stratejik planların denetlenmesi ve Başbakanlığa raporlanmasından sorumlu olması öngörülmüştür.
  11. Bu birim, yerel yönetimlerde yeni bir vesayet düzeyi tanımlamaktadır.
  12. Halihazırda Ankara Valiliği bünyesinde bu tür bir yetkiyi kullacak yetişmiş personel bulunmamaktadır. Bu personelin yetiştirilmesi zaman alacak, bu da hizmetlerde aksamalara sebep olabilecektir.
  13. Son beş yıldır Ankara İl Özel İdaresi yaklaşık 500milyon TL’lik bir bütçeyi ağırlıklı olarak kırsal altyapı için kullanmaktadır. Bu büyüklükte bir bütçenin kırsal altyapı için kullanımını garantileyecek düzenlemeler yapılmamıştır.
  14. Daha önce uzun yıllar sıkıntıları çekilerek belli bir idari dengeye gelmiş vali, il genel meclisi, il özel idaresi üçgeni değiştirilerek il yönetimi belli bir dönem yeniden kaosa sürüklenmektedir. Yeni yapının il yönetimini nasıl şekillendireceği belirsizdir.
  15. Ankara İl Özel İdaresi daha önce stratejik planlama konusunda önemli bir birikim oluşturmuştur. Yapılan İl Stratejik planı ödüller almıştır. Bu birikim kaybedilecektir.
  16. İl özel idaresi eliyle gerçekleştirilen kamu binalarının, eğitim, sağlık ve kültür yatırımlarının nasıl gerçekleşeceği belirsizleşmektedir. Özel idarelerin yerini çok başlı bir yapı almaktadır. Eşgüdüm zorlaşacaktır.


Bütünşehir Yasasının Ankara’da Köylere Olası Etkileri:

  1. Tasarıyla birlikte büyükşehir belediye sınırları içerisindeki tüm köyler mahalleye dönüştürülmektedir.
  2. Ayrıca nüfusu 2000’in altında kalan belde belediyeleri de köye, yani otomatik olarak mahalleye dönüştürülmektedir.
  3. Bununla, tarihi yüzyıllara dayanan bir gerçek yerel yönetim birimi olan köyler tarihe karışmaktadır.
  4. Ayrıca son on yıldır etkin biçimde kullanılan köye hizmet götürme birlikleri de kapatılmaktadır. Bu özellikle yerelde kırsal hizmet sunumunda hız ve etkinliği azaltacaktır.
  5. Mevzuatta köylerin özel bir kanunu bulunmaktadır. Ancak, mahallelerin böyle bir kanunu bulunmamaktadır. Bu birçok soruna yol açabilecektir.
  6. Köye muhtarları köyde birçok yetkiye sahip seçilmiş birer yerel yöneticidir. Mahalle muhtarlarının bu niteliği zayıf olduğundan eski köylerde yönetim boşlukları ortaya çıkabilecektir.
  7. Köy yaşamının gelenekleri ve geleneksel el sanatları gibi kültürel değerler zamanla gerileme riski ile karşı karşıya kalacaktır.
  8. Köy ortak malları ve köy yerleşik alanı gibi imar ve yapılamaya ilişkin önemli yapıların ne olacağı belirsizdir.
  9. Yine köylerin mahalle olması ile birlikte köy yerleşik alan planlamasının nasıl yapılacağı, geleneksel mimarinin nasıl korunacağı belirsiz hale gelmektedir.
  10. Köylerde bulunan tüm yapılar ruhsatlı sayılmaktadır. Bu durum özellikle Ankara Kentinin gelişme aksında yer alan Çayyolu, Beytepe, Alacaatlı gibi köylerde kaçak ve ruhsatsız yapılaşmaların yasallaşması anlamına gelmektedir. Yüzlerce köyün mahalle haline geldiği düşünülürse, kanuna uygun denetim süreci yürürlüğe girene kadar özellikle sorunlu yerlerde kaçak yapılaşma riskinin artabileceği görülmektedir.
  11. Ayrıca, köylerde tip proje uygulaması getirilmektedir. Bu tip projelerin geleneksel mimari kültürün korunmasını nasıl sağlayacağı belirsizdir.
  12. Köy kanunu ile köylülere, muhtara ve ihtiyar heyetine verilen görevlerin kim tarafından yerine getirileceği belirsizdir.


Görüldüğü gibi, Bütünşehir olarak adlandırılan Kanun tasarısı, Ankara’da büyükşehir ve il yönetimi ile köyler için bir çok riski beraberinde getirmektedir. Belki de bu Kanun Ankara’nın sosyal, ekonomik ve kültürel bütünleşme sürecini kesintiye uğratacaktır. Bunun önüne geçilmesi için Ankara’da bulunan konunun tüm muhatapları tasarıyı vakit kaybetmeden ortak akıl platformunda tartışmaya açarak Kanunun sakıncalarını TBMM’deki Komisyon sürecine aktarmalıdır. 


17 Eylül 2012 Pazartesi

FOTOĞRAF ÇEK(İN)MEK



Benim kuşağım için çok değil bundan otuz yıl öncesinde fotoğraf çektirmek eylemi başkalarının yazdığı bir senaryonun edilgen figüranları olmakla eşdeğerdi. Fotoğrafın insan ruhunu bir kâğıda hapsedeceğine inanan ilkel kabile mensupları gibi, mahalle fotoğrafçısının vitrinine, oradan da okula hapsedileceğimize inanırdık. Fotoğraf çektirme eylemi bizim için okula başlamakla eşdeğerdi. Bizden önceki ağabeylerimiz beyaz yakalı siyah önlüklerini giyip o kapıdan içeri bir bilinmezliğe girmişler, bir hafta sonrasında da –onlar okula başladıklarında– resimleri fotoğrafçının vitrininde belirmişti. Muzip bir arkadaşımıza göre çocuklar okuldan kaçmasınlar diye ruhları o vitrinde saklanıyordu. Vakit geldiğinde bizler de girdik o kapıdan ve neler olduğunu gördük. Keçisakallı bir amca bizi yüksekçe bir tabureye oturttu. Dev gibi bir makinenin arkasında bazı ayarlamalar yaptı. Vücudumuzun pozisyonunu ayarladı, boynumuzu çevirdi, çenemizi kaldırdı ve “aman bozma” deyip tekrar makinenin arkasında geçti. Bir flaş patladığında tuttuğumuz nefesleri bırakmış ve rahatlamıştık. Çekilen fotoğraflarımız çok geçmeden fotoğrafçı vitrinindeki yerini almıştı.

Bu deneyimin iki önemli yanı vardı. Birincisi, ne fotoğrafçı ne de fotoğrafı çekilen ortaya çıkacak sonuç hakkında tam olarak bir kestirimde bulunamazdı. Fotoğrafçı ne kadar işinin ehli olursa olsun, müşteri sonuçtan memnun kalmayabilirdi. Kimileri ise fotoğrafçının elde ettiği sonucun kesinlikle yorumlanmaması gerektiğini düşünür, “fotoğraflarda iyi çıkmıyorum” der geçerdi. İkincisi ise fotoğrafa yansıyan halet-i ruhiyemiz ile ilgiliydi. Fotoğraf bizi tatmin etmese bile ilk okul fotoğraflarının ilginç bir yanı vardı. Fotoğraf bizim kişiliğimizi, içimizin derinliğini yansıtırdı. Fotoğrafların siyah-beyaz olmasının da bunda etkisi vardı sanırım. Grinin tüm tonlarının gökkuşağının tonlarından daha fazla duyguyu yansıtabilmesi ise ilginç bir durumdu. İlk doğduğumuzda hayata, ilk tekmelediğimizde topa nasıl bakıyorsak, ilk fotoğrafımızda da dünyaya öyle bakıyorduk. Yıllar geçiyordu, üstümüz başımız binlerce kez kirleniyor, temizleniyordu, kirler çıkıyor ama o bakış duruşumuzdan, yüzümüzden hiç çıkmıyordu. Öyle ki ilkokul fotoğrafımızdaki yüz ifadesine bakıp yıllar sonra o fotoğrafa artık hiç benzemese de bir arkadaşı hatırlamak mümkün oluyordu. Şimdilerde siyah beyaz bir okul fotoğrafı çektirme geleneği tarihe karıştığı için hala böyle olup olmadığını bilmiyorum.

Yıllar geçtikçe fotoğrafçı ve fotoğraf ile ilişkimiz fotoğraf teknolojisi ile birlikte değişmeye başladı. Önce makaralı fotoğraf makineleri çıktı. 24 ya da 36 pozluk bu makineler hayatın özel anlarını dondurmak için kullanılmaya başlandı. En sık sorulan sorulardan bazıları “kaç pozun kaldı” ya da “fotoğrafları nerede bastıracaksın” idi. Fotoğrafçı yavaş yavaş özel bazı fotoğraflar dışında fotoğraf banyosu ve baskısı ile uğraşan bir adam haline geldi. Baskıya tercihlerini yansıtmadı değil. Kimi zaman fotoğrafa çerçeve ekledi, köşelerini yuvarlak kesti.  Renkli filmlerin yaygınlaşması ile birlikte siyah beyaz baskı da yavaş yavaş tarihe karıştı. Bir ara gurbetçilerin eliyle kendi baskısını yapan “polaroid” makineler bir görünüp bir kayboldu ve bize donuk renkli, arkası parlak kare şeklindeki fotoğrafları yadigâr bıraktılar. Bu yılların vazgeçilmez unsuru ise albümlerdi. Sürekli olarak bastırılan ve ancak yarısına yakını çekeni tatmin eden fotoğrafların saklanması için değişik renk ve biçimlerdeki sayısız albüm oluşturuldu, büyük fotoğraflar için çerçeveler alındı.

Dijital çağın başlaması ve ardından sosyal medyanın yaygınlaşması ile birlikte fotoğraf birler ve sıfırlardan oluşan bir bilgi paketinin sanal dünyada paylaşılmasının aracı haline geldi. Artık fotoğraf çekmek “taranmak” gibi dönüşlü bir eylemdi. Kişiler sürekli olarak kendi yaşam döngüleri üzerine eklenerek katlanan ve çoğalan bir imaj dünyasını oluşturmak için ellerindeki telefon ve dijital fotoğraf makineleriyle dolaşan gezginler halini aldılar. Fotoğrafların çözünürlüğü arttı, boyutları büyüdü, sayıları akıl ve hafzalayı zorlayacak boyutlara ulaştı. Fotoğrafların beğenmediğimiz yanlarını da yeni yazılımlar yardımıyla kolayca değiştirebiliyoruz artık. Ama bir şeyler eksiliyor sanki. Fotoğrafların sayısı arttıkça onları artık daha az ya da hiç önemsemez hale geldik. Bir anlığına çek(in)iyor, tüketiyor ve unutuyoruz onları. Bizden önceki kuşakların dijital fotoğrafları basılmadan, ellerine almadan sevmeye yanaşmamaları da bundan sanki. Bizler fotoğrafın içimizdeki derini yansıtacak ve elden ele dolaşacak bir hatıra olmasından çoktan vazgeçmiş gibiyiz. Fotoğraf çekinirken, hakkımızda delil olarak kullanılabilecek görüntülerden çekiniyoruz. Sanırım çekinmediğimiz fotoğrafları çekinmenin yeni yollarını ve onları paylaşmanın “insanca” hallerini yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var…



30 Ağustos 2012 Perşembe

KENT(D)İ BİRİKTİREN ADAM



Prof. Dr. Raci Bademli'ye...

Yaşamdan bir meçhullük izin alanların gözlerinin önüne, hayatlarının son anlarında, mecazi bir perde kurulduğunu, bu perdeye yaşanan her anın izdüşümünün konuk olduğunu, hiç deneyimlememiş olsak da, gariptir, sorgulamadan kabul ederiz. Ama biraz da es geçilen bir şey varsa bu da filmin yalnızca veda sahibi için değil arkasında bıraktıkları için de gösterimde olduğudur. Tek farkla. Bizimkisi daha çok kısa metraj denilebilecek türdendir. O insanı kaybedeceğinizi hissetmeye başladıktan sonra, onunla ilgili tüm anılar, paylaşımlar ve anektodlar saklandıkları duvar diplerini beraberlerinde taşıyarak gözlerimizin önüne çömelirler. Veda anına kadar ayrılmazlar yanımızdan. O insan hayatınızda ne kadar yer kapladıysa o kadar uzar film. Bazen film uzun sanırsınız hemen biter. Bazen de hemen bitecek sandığınız bir kısa metraj bitmek bilmez. Sebebi o insanın içinizde bir yerlerde biriktirdiklerinin çokluğudur.
İşte bu hissi yakın zamanda bir daha yakından tattım ve film o gün bu gündür bitmek bilmiyor. Bilmiyorduk Daireden bir kaç arkadaşla birlikte hastanede eşinden bile gizlice yanına bir kaç saniye süzüldüğümüzde, gösterimin çok yakın olduğunu. Kapı eşiğini gözlerimizle aralayıp o kocaman adamın incecik kalan kollarını ve bakışlarını yakaladığımızda bile nüktesinin mekânı, umuduna toprak olduk: “...bunlar imârcılar. Önce mamur eder sonra da içine ederler...yenicez, başarıcaz”.
Hatırladığım ilk anılar ODTÜ’de şehir ve bölge planlama eğitimi almaya başladığım ilk günlere rastlıyor. Sınıftayız. Kocaman bir adam geliyor. Kamera topuklarından dönüp aşağıdan devasa vücudunu perdahlıyor, sonra da karışık sakallarda son buluyor. Soruyor: “Neden buradasınız?” Sonradan en sevdiğim dostlarımdan biri olan arkadaşım cevap veriyor: “Hocam bir evim, bir arabam bir de güzel karım olsun diye”. “E oğlum köşedeki köfteciye çırak girsen daha çabuk elde edersin bunları...” repliği mavi gözlerde son buluyor. Kameranın açısında gözlere zum yapılırken “burası bunların değil başka şeylerin, kentin sıkıntılarını ruhunda duyabilmeyi öğrenmenin yeri” sözleri duyuluyor.
İkinci plan. Yer İmar Dairesi Başkanlığı. Daire Başkanıyken bile bırakmadığı öğretmenlik görevini yaparken dönem sonunda öğrencilerini Daireye hayatın pratik yönünü göstermeye çağırıyor. O zamanlar İmar Dairesi Başkanlığı Kızılay’da Yeni Karamürsel’in yanında. Bütün katlar geziliyor. Herkesin görevi, yapılan işler anlatılıyor. Bir katta duruluyor. O sıra kocaman adam yanındaki küçücük bir adamın omzuna koymuş kolunu, fısıldaşıyor. Kalabalıktan bu garip ikiliye oda kenarından hareketli zum: “...bunlar dünyayı hala kantin zannediyorlar...”.
Sonrasında mezuniyet ve hayatın her alanında onunla şöyle ya da böyle mesai harcamış olanlarla onun çocuk haylazlığını ve bir düğün heyecanını hovardaca harcayarak yaptığı benzetmeler, ürettiği kelimeler ve terimler, her biri bir Temel fıkrası kıvamını bulmaya yatkın anıları ve anektodları meslek çevresinde hep karşıma çıktı. Sanki bunlara ve O’na aşina olanlar arasında onun anlattıklarından ve anılarından bir ağ örülmüştü. Gün geldi onun zamanında Daire Başkanlığı yaptığı koridorlarda onun mesai efsaneleri ve memur terennümleri arasında yerimi aldım. Biraz dinledim: “...iyi adamdı da hiç çay ısmarlamazdı. Ceplerini dışarı çıkarırdı...”, “...planlamayı ticarete dönüştürenlerin topunu kovmuştu, sonra hepsi geri geldiler...”, “...gelen çukulataları hep kendisi yerdi, bize hiç vermezdi...”.
Gariptir, yanılıyor olabilirim ama belki de son yaptığı söyleşiyi, insanlara Crocus Ancyrencis ve Ankara Tavşanı lezzetli son pırıltıyı anlatışını da ODTÜ Mezunlar Derneğinde, Vişnelikte düzenleyenler arasındaydım. Güney Afrka’dan saatler süren yolculuğun yorgunluğunu sürüyerek gelmiş, Ankara’yı konuşurken silkinip atmıştı onu da. Son söyleşide neden köfteciye çırak olmadığımızı ve neden kafamdaki bitmek tükenmek bilmeyen sorgulamayı barındırdığımı da yıllar sonra anladım. Çünkü o da öyleydi.
Bir kapıdan eğilerek ve yan dönerek ancak geçebileceği karikatürize edilebilecek kadar iri bu adamın iriliği biraz da biriktirdiklerindendi. Ömrü boyu bir kenti biriktirdi içinde yığın yığın, bina bina, duvar duvar, nüfus nüfus ve duman duman. Biriktirdiklerinden dilinin kıyısına varanlar sade, çocuksu ve anlaşılabilir bir sancıyı gözlerimizden içeri sızdırdılar. Onun içinde birikenler zamanla bizleri de kelimelerce biriktirdi ve çoğalttı.
Artık biliyorum. Huzur için sancı çekmek, bir kent için kentlerce içinde bir kenti biriktirmek, biriktikçe çoğalmak, kentin bakabileceğimiz en uzak noktasına, kendi gözlerimizin içine bakmak gerek. Biriktirdikçe kenti içimizde, biz de birikeceğiz. İnsanlarda, gecekondularda, bir musluğun dönüş yönünde, mahalle tınısında... Tıpkı O’nun gibi.

24 Ağustos 2012 Cuma

ALAN-TALAN-YALAN-KALAN KULLANIMLAR


 

Geçmişte bilim-kurgu yazarlarının ve gelecek bilimcilerin önemli bir kırılma noktası oluşturacağını öngördükleri iki binli yılların içinden geçiyoruz, ya da biz duruyoruz onlar bizim hayatlarımızın içinden kayıp gidiyorlar. Yıllar kayıp giderken kentler gerçekten de farkına tam olarak varamadığımız bir eşiği atladılar. İki binlerin ilk yıllarından bir gün, dünyadaki kentli nüfus büyüklüğü kırda yaşayanları aştı. Artık hayat kentlerde geçmektedir, ya da bir başka değişle kentler hayatın ta kendisi olmuşlardır. Kentler hayatın her alanının tüm boyutlarını öylesine bürüyüp sarmalamışlardır ki, kültürel ya da nostaljik köklerden gelen kent-kır ayrımı anlamını kaybetmiş, “kır” ya da “köy”le ilgili kavramlar özellikle genç nüfus için uzak bir hayal olmanın ötesinde anlamını kaybetmeye başlamıştır. Böylesine bir ortamda kentlerimizdeki her karış alanda neler olup neler bittiği, içeriği ve fiziksel biçimi çok büyük önem kazanmaktadır. Çünkü kent hayatın ta kendisiyse, kaderimizin ne yöne ilerleyeceğinde kentlerdeki mekânın kavrayabileceğimizin ötesinde bir anlamı olmalıdır.

 

Peki ya bu kadar önemli olan kentlerde hangi alanda ne olacağına, kimlerin bu alanlarda, ne tür yapılarda ve nasıl yaşayacağına kimler ve nasıl karar vermektedir? Sosyal bilimciler bu sorunun cevabının altında karmaşık sosyal, siyasal ve ekonomik süreçlerin yattığını söyleseler de teknik olarak çok da karmaşık olmayan bir planlama süreci işlemektedir. Basitçe ifade edilecek olursa kent plancıları çeşitli karar verme mekanizmalarınca oluşturulan kararları planlama diline çağdaş standart ve kabuller doğrultusunda çevirip bu kararları haritalar üzerine yansıtmaktadırlar. Bu sırada kentte oluşturulan çeşitli alanlara da alan kullanımı adı altında birer işlev atfedilmektedir. Bazı arsalar konut, diğerleri ticaret, sanayi gibi iş alanları, bazıları da okul, sağlık tesisi gibi sosyal amaçlı alanlar olarak ayrılırlar. Dolayısıyla bir alanda ne olup ne olmayacağının o alanın alan kullanımında yattığını söylemek yanlış olmaz.

 

Ancak, yaşadığımız kentlerdeki farklı mekânlarda nelerin olacağının sadece alan kullanımı kavramı ile belirlendiğini kabul etmek hayatın ve dolayısıyla kentlerimizin doğasının çok da iyi kavranamadığına işaret eder. Çünkü alan kullanımının yanı sıra talan kullanımı, yalan kullanımı ve kalan kullanımından da bahsetmek mümkündür. Örneğin, yaşadığımız kentin imar planında bir alan park alanı olarak ayrılır. Bu alan sıradan insan için çoğunlukla köşe başındaki boş arsa ya da cadde kenarındaki çöp atılan alandır. Fakat planları hazırlayanlar dışındaki diğer bazı insanların bu alan için farklı planları vardır. Cebinde bir miktar parası olan yeni yetme bu alanda bir benzin istasyonu açıp kısa yoldan zengin olmanın düşlerini kurarken, mahallenin cami yaptırma derneğinin başındaki emekli hacı altında dükkânlar olan bir cami yaptırıp dükkânlardan birinde hac ve cenaze malzemeleri satarak oyalanmayı düşünmektedir. Çoğunlukla bu düşlerin sahipleri gerekli ve yeterli nüfuzu elde ettiklerinde amaçlarına ulaşırlar. Alan kullanımı artık bir talan kullanımına dönüşmüştür. Bir müddet mevcut planlama kararları yok sayılır. Şizofrenik bir durum oluşur. Hukuki bir belge olan imar planında o köşe başında park olduğu varsayılırken gerçekte orada bir benzin istasyonunun renkli tabelası yükselmektedir. Nüfuzunu kullanan bu durumu da kendi lehine düzeltmek için harekete geçer. Araya adamlar konur. Konu ile ilgili en büyük başa rica minnet edilir. Sonuçta da o imar planında değişiklik yapılır ve talan kullanımı da yalan kullanımına dönüştürülmüş olur. Ve ne yazık ki kentlerimizdeki temel mekânsal süreçler kentlerimizi depreme karşı hazırlamaya, kentlerimizin yönetimini daha katılımcı şeffaf ve hesap verebilir hale getirmeye ve daha yaşanabilir mekânlar üretmeye değil bu alan-talan-yalan-kalan kullanımı sürecini sürdürmeye yönelik olarak işletilmektedir.

 

Artık zahiri ya da hayali de olsa ortada bir park ya da köşe başındaki boş arsa yoktur. Kalan kullanım çocuklarımızın koşma oynama ihtimali ve sevinci, yaşlı bir çiftin kemik sızılarını güneşe ovdurma ihtiyacı ve birkaç serçenin kuru bir dal üzerinde dinlenme hakkı üzerine kurulmuş bir aymazlık abidesidir. Parklar ve meydanlar yerine aymazlık abidelerinin sergilendiği kentlerde zaman bile dinlenmeye yer bulamaz. Ancak insanların zihinlerinden bir pilden boşalır gibi geçerken ve kentlinin ayaklarını dolaştırırken kokuşur, tarih sahneden çekilir. Tarihin sahneden çekildiği kentler, kendi tarihlerini yazsalar dahi kuma açılmış çukurlar gibi kendi içlerine çökerler. Bunun önlenmesi için de tek yol vardır: alan-talan-yalan-kalan kullanımlarla dolu ve kâğıt üzerine çizilmekle gerçekleşeceğine inanılan bir kent yerine, yaşandığı, sahip çıkıldığı ve çakılların düşlerine ortak olunduğu için var olan bir kent mekânı hayal etmek…

 

 

14 Ağustos 2012 Salı

KENTLERİMİZ HİZMET ÇÖLLERİ Mİ OLUYOR?



Yirminci yüzyılda kentler gıda, sağlık, eğitim, kültür ve diğer birçok alanda gündelik temel hizmetlere erişimin kolaylıkla sağlanabildiği mekânlar olarak kabul edildiler. Sanayi üretiminin merkezi olan kentlerin, ulaşım ve altyapı kanalları ile birbirlerine bağlanan komşuluk ünitelerinin bütünü olarak planlanması ve gelişmesi gerektiği en azından bir ideal olarak ortaya kondu. Hizmetlerin sunumunda mekânsal erişilebilirlik ile etkinliğin bir arada değerlendirilmesi esas alındı ve kentin her noktası farklı ulaşım modları ile ulaşılabilir olma ideali önemsendi. Her şeyden öte kentlerin kuruluşunda ticaretin tarihsel bir öneminin bulunması, kentlerin her noktasında farklı ölçeklerde ticari ünitelerin bulunmasının doğal bir gelişme olarak kabul edilmesine sebep oldu. Bunun sonucunda kentlerin en ücra köşelerinde bile gündelik ihtiyaçların karşılanabileceği; ekmek, gazete, meyve, sebze ve diğer temel gıda maddelerinin rahatlıkla bulunabileceğine inanıldı.

Ancak yirmi birinci yüzyılın kentleri, her noktasında hizmet sunulan yerleşmeler olma niteliğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor. Gelişmiş batı ülkelerinde ortaya çıkan “gıda çölleri” bunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Hizmet sektöründe bulunan geleneksel ticari ünitelerin yerlerini süpermarketlere bırakmasının doğal bir sonucu olarak piyasa mekanizması içerisinde karlı görülmeyen yoksul mahallelerde süpermarket zincirlerinin mağazalarını kapatmaları ya da hiç mağaza açmamaları sonucunda yürüme mesafesinde ya da toplutaşım güzergâhları üzerinde temel gıda maddelerinin satın alınabileceği ünitelerin bulunmaması gıda çölleri olarak adlandırılan bölgelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Geride kalan benzin istasyonlarında; sadece gazete, sigara ve alkol satan dükkânlarda ve fast-food restoranlarında ise yüksek kalori, şeker ve tuz düzeyine sahip sağlıksız yiyeceklerden başka meyve ve sebze gibi sağlıklı gıda maddelerini bulmak mümkün değil. Özellikle Amerika Birleşik devletlerinde son yıllarda kentlerdeki gıda çölleri ile artan obezite vakalarını ilişkilendiren önemli araştırmalar yayınlandı. Artık birçok batılı ülkede sağlıklı gıdaların satın alınabileceği süpermarketlere ulaşabilmek için otomobil odaklı bir yaşam sürülmesi bir zorunluluk halini almış durumdadır (1).

Bu sürecin yirmi birinci yüzyılın başından itibaren giderek daha da hızlandığı, gıda çöllerinin birer “hizmet çölü”ne dönüştüğü ve gelişmekte olan ülkelerde de yaygınlaştığı görülmektedir. Kentsel hizmetlerin sunumunda internet ve çağrı merkezlerinin etkinleşmesi, çok uluslu şirketlerin ulusal zincirlerdeki payının artması, hizmet sektörünün ağırlıklı olarak alışveriş merkezlerinde yer seçmeye başlaması, reklam ve pazarlama stratejilerine harcanan kaynakların yerel hizmet birimleri açmak yerine kullanılması, artan otomobil sahipliği ve perakende sektöründe kredi kullanım oranlarının artması gibi sebepler bu süreçte etkili olmaktadır. Çevrimiçi hizmetlerin gerçek hizmetlerin yerini aldığı, geleneksel ticari ünitelerin yerlerini alışveriş merkezlerine bıraktığı kentlerde gündelik olarak ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin ya toptan olarak satın alınması, ya da kilometrelerce yolculuk edilmesi bir zorunluluk haline gelmektedir. Ekmek almak için bile otomobile binerek kilometrelerce yol tepmek zorunda kalan, ihtiyaç anında ilaç alacak eczane bulamayan, süpermarketler dışında taze sebze ve meyveye erişme şansı olmayan, çocuğuna defter alacak bir küçük kırtasiye bile bulamayan milyonlarca insan kentlerde yaşam savaşı vermektedir. Bu sorun gelir düzeyinden de bağımsızdır. Kentlerde özellikle banliyölerde yaşayan insanlar maddi güçleri olsa dahi yaşamsal hizmetlere erişim zorlukları yaşamaktadır.

Kentlerde hizmet çöllerinin sayısının artması birçok çevresel, sosyal ve iktisadi sorunu beraberinde getirmektedir. Artan otomobil kullanımı ve yerel hizmet odaklarının sayılarının azalması tarım ve hizmet sektörünün çevresel açıdan sürdürülebilir olmayan bir mal ve hizmet üretim ağına dönüşmesine sebep olmaktadır. Öte yandan kent içerisinde komşuluk birimlerinin, mahalli hizmet kültürünün ve mahalle yaşam tarzının ortadan kalkması kentlerin sosyal olarak parçalanmakta, kutuplaşmakta ve nihai olarak bir arada yaşama mekânı olma niteliğini kaybetmektedir. İktisadi açıdansa hizmet çölleri yerel ekonomik yapıları daha zayıf ve kırılgan hale getirmektedir. Çoğu zaman çok uluslu şirket zincirleri karlı lokasyonlarda yerseçmeleri yerel girişimleri zayıflatmakta, yerel ve çoğunlukla ekolojik yapıyla uyumlu ürünlerin pazardan çekilmesiyle sonuçlanmaktadır. Son yıllarda mahalle pazarlarının ve perakende satış yapılabilen semt hallerinin yaşam savaşı vermeye başlamaları bu süreçle ilişkilendirilebilir.


Kentlerin yaşam kalitesinin arttırılması, sürdürülebilir bir kentsel gelişimin sağlanması ve hizmet çöllerinin ortadan kaldırılması için alınması gereken önlemler kentbilimciler ve kent planlama uzmanları tarafından şöyle tarfi edilmektedir:

  • Üst ölçekli planlarda ve ulaşım planlarında yaşamsal hizmetlere yürüme mesafesinde ya da tek toplu taşım vasıtasıyla ulaşılmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması,
  • Kentlerimiz için bir kent merkezleri planlamasının yapılması, her mahalle ve kent bölgesi için yaşamsal hizmet noktalarının oluşturulması,
  • Alışveriş merkezlerinin esnafla ve yerel üreticilerle birlikte, hizmet çöllerinin oluşumunu engelleyecek biçim var olabilmeleri için gerekli tedbirlerin alınması,
  • Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve ulaşım politikalarındaki değişikliklerin kentler üzerindeki etkilerinin incelenmesi için etki değerlendirmesi çalışmalarının yapılması, gerekmektedir.  


Aksi takdirde kentlerimiz yaşam kalitesinin odağı değil, çevreden kopuk ve yerel yaşam biçiminden uzaklaşan hizmet çöllerine dönüşecektir. Bunun önlenmesi için bir an önce konuyla ilgili bilimsel araştırma çalışmalarının sayısı arttırılmalı, bu araştırmalara göre başta yerel yönetimler olmak üzere tüm kamu kurumları ve araştırma kuruluşları gerekli önlemleri almalıdır.

1. Wringley, N. (2002), “Food Deserts' in British Cities: Policy Context and Research Priorities” Urban Studies, (39):11, 2029-2040.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

KENT KONSEYİ Mİ KENDİNE KONSEY Mİ?

Kent konseyleri, son yıllarda adlarını daha sık duymaya başladığımız, katılımcı olması beklenen yeni kent yönetimi unsurları. Uygulamayı başlatan İçişleri Bakanlığı ve bağlantılı kuruluşlar kent konseylerini “Yerel Gündem 21 uygulamalarına ve katılımcı kent yönetimine Türkiye’nin özgün katkısı” olarak adlandırıyorlar. Bu amaçla bir yönetmelik çıkartıldı ve Türkiye’nin dört bir yanında sayıları yüzleri bulan kent konseyleri kuruldu. Bazı kent konseyleri, kadın, gençlik, engelli ve çocuk meclisleri aracılığıyla yaptıkları faaliyetlerle kent yönetiminde yeni mecralar açtılar. Özellikle Bursa, Antalya ve Çanakkale gibi kentlerde kent konseyleri yürüttükleri çalışmalarla dikkat çekiyorlar. Akademik çalışmalarda ve İçişleri Bakanlığının kayıtlarında iyi uygulama örneği olarak gösteriliyorlar. Yapılanlardan örnekler vermek gerekirse Bursa’da Bursa Kentinin çevre düzeni planı önce kent konseyinde tartışılıp bir ilkeler demeti belirlendikten sonra Büyükşehir Belediyesi Meclisine gönderilmiş. Çanakkale’de Kentin merkezindeki İskele Meydanının tasarımı öncelikle Kent Konseyinde tartışılıp temel ilkeler belirlenmeye çalışılıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün.  

Ancak, kent kimliğine, kentlilik bilincine ve katılımcı kent yönetimine katkıda bulunma potansiyeli bulunan kent konseylerinin Anadolu’nun birçok kentinde bu işlevleri yerine getiremediği de görülüyor. İyi örneklerin aksine bazı kentlerde kent konseylerinin varlığı ile yokluğu arasında neredeyse hiçbir fark olmadığı görülüyor. Bu kentlerden bir tanesi de ilginçtir, Başkent Ankara. Ankara’da kent konseylerinin incelenmesi aksaklığın nerede olduğu konusunda önemli ipuçları sağlayabilir.

Ankara, kent yönetimine katılım ve kent konseyleri süreçleri açısından ilginç bir örnek oluşturuyor. Yerel Gündem 21 ve benzeri çerçevelerin kabul edildiği Ulusal Meclisin bulunduğu Başkent olmasına, bu ilkelerin üzerinde derinlemesine çalışmaların gerçekleştirildiği çeşitli sivil toplum kuruluşlarının bulunmasına, eğitim düzeyinin yüksekliğine ve daha birçok diğer unsura rağmen Ankara Kentinde kent konseylerinin geri planda kaldığı görülüyor.  

Ankara’da halen var olan 46 belediyenin 19’unda kent konseyi bulunuyor. Bu 19 belediyenin 13’ü anakent ilçe belediyesi, 6’sı ise büyükşehir belediyesi sınırları dışında kalan belediyelerden. Yine bu kent konseylerinin 13’ünün 2009 yılı yerel seçimlerinin ardından, 6’sının ise 2009 yılı öncesinde kurulmuş olduğu görülüyor. 2009 yılı yerel seçimlerinde birçok belediye başkanının seçim programlarında kent konseylerine yer vermiş olmaları, kent konseylerinin sayılarının seçim sonrasında hızla artmasına sebep olmuş. Ancak, bu artışa rağmen Ankara Kentinde Kent Konseylerinin varlığı konusunda bir farklılaşma oluşmamış durumda.  

Belediye Başkanları ve Belediye Meclisleri Kent Konseylerini Kaptırmak İstemiyor 

Bu sorunun temel kaynaklarından birisi kent konseylerinin yönetimlerine ilişkin. Ankara’da bulunan 19 kent konseyinden 5’inin başkanı doğrudan belediye başkanının kendisi, 4’ünün başkanı belediye başkan vekili, 3’ünün başkanı belediye meclis üyesi, 2’sinin başkanı belediye başkan yardımcısı, 3’ünde kent konseyinin başkanı yok, sadece 2 tanesinde kent konseyi başkanının sivil toplum örgütü temsilcisi. Yine bu kent konseylerinin yürütme kurullarına bakıldığında da ilginç sonuçlarla karşılaşılıyor. 19 kent konseyinden 14’ünde mevcut belediye yönetimlerinde siyasetçi ya da bürokrat olarak görev yapan kişilerin yürütme kurullarında çoğunluğu oluşturduğu görülüyor. Bunun için belediye bürokratlarına hülle sivil toplum örgütleri kurdurulması, belediye yönetimine yakın eski belediye meclis üyelerinin yürütme kuruluna üye kaydedilmesi gibi çeşitli yöntemler izleniyor. Açıkçası, belediyenin etkisi dışında bir kent konseyi arzu edilmiyor.  

Belediyenin Uzantısı Olan Kent Konseylerinin Etkinlikleri de Yok Denecek Kadar Az 

Bu yapının kent konseylerinin etkisizleşmesine sebep oldukları görülüyor. Ankara’da bulunan 19 kent konseyinin etkinlikleri, başarılı kabul edilen Bursa, Antalya ve Çanakkale örnekleri ile belediyeden bağımsız etkinlik düzeyi, çalışma guruplarının etkinliği, mahalle düzeyinde örgütlenme, katılımcı yöntemleri kullanma kapasitesi açılarından karşılaştırıldığında, Ankara’nın Bursa, Antalya ve Çanakkale’nin çok gerisinde kaldığı görülüyor. Ankara kent konseyleri kendi aralarında değerlendirildiğinde ise etkinlik düzeyinde Etimesgut belediyesi, mahalle ve semt düzeyinde örgütlenmede ise Çankaya Belediyesi öne çıkıyor. Ankara’daki Kent Konseylerinin etkinliklerinin çoğunlukla doğrudan belediye ile ilişkili olduğu, ya da ziyaret ve toplantılardan ibaret olduğu tespit etmek mümkün. Kent konseylerinin kuruluş amacının gerektirdiği kent yönetimine katılım süreçlerinin ve ilgili faaliyetlerin oluşmadığı görülmekte.  

Görüldüğü üzere Ankara’daki kent konseyleri kuruluş amaçlarına uygun bir şekilde oluşturulmamış olduklarından kentlilik bilincine, kent kimliğine ve kent yönetimine beklenen katkıda bulunamamakta. Yapılan çok alt düzey etkinliklerde katılım sözcüğü ifade edilse de gerçekte katılımcılık göstermelik ve sözde bir eylem olarak kalmakta. Ankara’daki kent konseyleri çoğunlukla belediyelerin bir uzantısı haline gelmiş, konsey başkanları ve yürütme kurulu üyeleri belediye yönetiminden devşirme biçimde oluşturulmuş. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden birisi Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan Ankara Kent Konseyinde gözlenebilir. Daha önce Ankara Büyükşehir Belediyesi İmar, Bayındırlık ve İsimlendirme Komisyonu Başkanıyken oturduğu caddeye kendi adını veren, bu sebeple kendi komşularıyla bile davalık olan, Komisyon Başkanı olarak imar uygulamalarında katılımcılık karşıtı uygulamalarla tartışma konusu olan Seyfi Saltoğlu adlı eski büyükşehir belediyesi meclis üyesi, halen bu kent konseyinin yürütme kurulu üyesi. Ankara Kamuoyunda katılımcılık açısından bu derece tartışmalara konu olmuş bir ismin, kent yönetiminde katılımcılığın arttırılması için oluşturulan bir yapının karar ve yürütme organında bulunması çarpıcı. Yine aynı kent konseyinin Başkanı geçtiğimiz aylarda ODTÜ Rektörüne giderek, ODTÜ’den yol geçirilmesi konusunda Rektörü ikna etmeye çalıştı. Burada bir yanlışlık yok mu? Bir kent konseyinin öncelikle kentinin en önemli değeri olan bir kampusun içinden yol geçirmenin doğru bir hareket olup olmadığını o kentin kamuoyu ile katılımcı bir biçimde tartışması gerekmez mi?

Peki, Ne Yapılmalı?

  • Öncelikle tüm belediyeler ortak bir karar alarak kent konseylerindeki ağırlıklarını azaltmalı, etik olarak belediye başkanları ve vekilleri kent konseyi başkanlıklarını bırakmalı.
  • Kent konseylerinde yer alan yürütücülerin kent yönetimine katılım açısından tartışmalı eylemlerde bulunan kişilerden seçilmesinin önüne geçilmesi için bir güvenoyu mekanizması işletilmeli.
  • Kent konseyi bulunan belediyelerin kent konseyleri bulundukları kentte ortak bir kurul oluşturarak kendi aralarında deneyimleri paylaşmalı, Türkiye’deki ve dünyadaki iyi uygulama örneklerini inceleyerek yenilikçi uygulamalar başlatmalı.
  • Mevcut kent konseylerinin üye sayılarının arttırılması amacıyla kent çapında bir “paydaş analizi” çalışması yürütülmeli, özellikle sivil toplum örgütleri etki ve etkinlik düzeyleri temelinde belirlenerek kent konseylerinde etkinlikleri arttırılmalı.
  • Kent konseylerinin kentte alınan özellikle mekânsal karar süreçlerindeki ağırlıkları arttırılmalı, kent planları öncelikle kent konseylerinde tartışılmalı.
  • Kent konseylerinin katılımcılık kapasitelerinin arttırılması için üniversitelerle işbirliğine gidilmeli, eğitim ve formasyon çalışmaları yapılmalı.
  • Kadın, gençlik ve engelli meclislerinin sayısı ve etkinliği arttırılmalı.
  • Kent konseylerinin mahalle ve semt düzeyinde, hatta apartman yöneticisi ve site yönetiminden başlayarak aşağıdan yukarıya örgütlülüğünün geliştirilmesi için çaba harcanmalı.
  • Vatandaş karnesi, mahalle bilgi panoları, katılımcı bütçeleme, mahalle meclisleri gibi yenilikçi ve katılımcı uygulamalar kent konseyleri tarafından yaşama geçirilmeli.  
Kent konseyleri katılımcı kentsel yönetim için vazgeçilmez örgütler haline gelebilirler. Ancak, bunun için gerekli düzenlemeler yapılmazsa ne yazık ki bu önemli araç bir kambura, hatta katılımcı kent yönetimi önündeki bir engele dönüşebilir. Kentin değil birilerinin “kendine” konsey olarak kurdukları bu yapıları izlemek,  katılmak ve dönüşümlerini sağlamak gerekli…

16 Temmuz 2012 Pazartesi

YUMURTA BAHANE: KENTLERDE DEMOKRASİ ALTYAPISI GERİYE GİDİYOR



Kentler demokrasinin beşiği olarak adlandırılırlar. Bunun sebebi kentlerde demokratik hak taleplerinin dile getirilebilmesi için uygun koşulların bulunmasıdır. Kuşkusuz, bu koşulların yaşamasında ve gelişmesinde kentlerdeki fiziksel düzenlemelerin yadsınamaz payı vardır. Kentler demokrasi için gerekli altyapıyı sağlar. Kent planlarının farklı toplumsal kesimlerin bir araya gelmesini sağlayacak biçimde yapılmaları ve uygulanmaları demokrasi kültürünün gelişmesi için çok önemlidir. Çağdaş planlama yaklaşımlarının önemlice bir kısmı bu sorunu odak alırlar. Eğer kentler farklı toplumsal kesimlerin ayrışması ve kendi köşelerine çekilmesi için planlanır ve düzenlenirlerse, farklı toplum kesimleri gündelik yaşamda karşılaşmaz olur. Karşılaşmalar azaldıkça sorunlar azalıyor gibi görünse de aslında tolerans, hoşgörü ve uzlaşma kültürü geriler. Tepkiler marjinalleşir ve kolluk kuvvetleri tarafından baskı altına alınır. Sözün özü, kent planlaması çağdaşlıktan uzaklaştıkça kentlerin demokratik altyapısı geriye gider.

Öğrenci Kolektiflerinin Tepkisi Kentlerdeki Gündelik Yaşama!

Üniversitelerde hem iktidarın hem de muhalefetin öğrencilerin “yumurtalı” tepkisi ile karşılaşması bu sorunla doğrudan ilişkilidir. “Bu öğrencilere neler oluyor” sorusu ile, hayretle karışık kuşku ile karşılanan öğrenci kolektifleri de bu durumun habercisi gibidir. Kolektiflerin tepki verdikleri şeylere ve örgütlenme biçimlerine bakıldığında bu açıkça görülüyor. Daha çok ulaşım, barınma, kentsel hizmetler gibi kentlerdeki gündelik yaşamın sorunları ile ilgileniyorlar ve internet üzerinden örgütleniyorlar. Sol siyaset ile doğrudan ya da dolaylı ilişkileri olsa da sayıları on milyonları bulan gençlerin sıkışmışlığını temsil ediyorlar. Demokratik altyapısı gerileyen kentlerde gündelik yaşamın işgaline karşı ancak kendi çaplarında marjinal tepki verebiliyorlar ve kentsel mekanda değil ama belki ancak sanal dünyada örgütlenebiliyorlar.

Meydanlar Yok Oluyor Demokrasi Geriliyor!

Kentlerdeki demokrasi altyapısının en önemli unsurları farklı toplumsal grupların bir araya geldikleri, sosyalleştikleri, gerek gördüklerinde demokratik hak taleplerini meşru şekillerde dile getirdikleri açık alanlardır. Parklar, yeşil alanlar ve özellikle meydanlar bu anlamda çok önemli bir işlevi yerine getirirler. Yayalık bu süreçte çok önemlidir. Demokratik hak talepleri yaya olarak dile getirilir. Şoför mahallinden demokrasi kültürünü geliştirmek ham bir hayalden ibarettir.

Ancak son yıllarda meydanlar taşıt trafiğinin ya da ticarileşmenin tehdidi altında yok olmaktadır. Yeni yapılan meydan sayısı yok denecek kadar azdır ve içinde bir alışveriş merkezi yoksa inşa edilmemektedirler. Var olanlar da artık birer taşıt kavşağına dönüşmüştür. Demokratik hak talepleri yok olan meydan ve yaya alanları yerine taşıt yollarında dile getirilmeye çalışılınca kentsel gerilimler artmakta, zaten karşılaşmayan kentsel toplumsal kesimler birbirlerine diş bilemeye başlamaktadır. Meydanlar azalınca ya da yok olunca, kentteki yurttaşların yerini taşıtlar alınca, kentlerdeki gündelik yaşamın demokratik pratikleri de ortadan kalkıyor.

Kent Merkezleri Çöküyor Demokrasi Geriliyor!

Kentlerdeki demokrasi altyapısının diğer bir önemli unsuru kent merkezleridir. Kent merkezleri farklı fikirlerin ve toplumsal grupların sanat, bilim ve diğer düşünsel etkinlikler yoluyla bir araya geldikleri, demokrasi kültürünün olgunlaştığı yerlerdir. Kent merkezi canlı ve yaşayan kentlerde demokrasi kültürü de güçlüdür. Ancak son yıllarda özellikle alışveriş merkezlerinin sayılarının artması ve yerel yönetimlerin ilgisizlikleri sebebiyle kent merkezleri çöküntüleşmektedir. Özellikle orta ve üst gelir grupları artık kent merkezlerini daha az kullanmaktadır. Bunun sonucunda kent merkezleri demokrasi atyapısını destekleme niteliklerini yitirmektedirler.

İçi Boş Yeni Altyapı: Alışveriş Merkezi, Toplu Konut Blokları ve Alt Üst Geçitler

Kentlerin demokratik altyapısının en önemli unsurları olan mahalleler, kent merkezleri ve meydanlar ortadan kalkarken son on yılın yeni kent altyapısı çıkıyor. Bu altyapı kentlerin demokrasi kültürüne katkıları yok denecek kadar az olan konut blokları, alışveriş merkezleri ve taşıt yollarından oluşmaktadır.

İktidarın son yıllarda her kentte açılışını yaptığı bir üçlüdür bunlar: TOKİ blokları, alışveriş merkezleri ve katlı kavşaklar. Büyük yatırımlar ve bir altyapı hamlesidir bir yandan. Ancak, bölünmüşlüğün altyapısı oluşurken kentlerin demokratik altyapısı sönmektedir. İleri demokrasi iddiası - başka bir çok şeyin yanında - kentlerin yapısındaki müdahalelerle de yalanlanmaktadır.

Kentlerdeki gerileyen demokrasi altyapısını yeniden diriltmek için belli önlemlerin alınması gerekmektedir: Kent merkezlerini canlandıracak yeni stratejiler uygulanmalı, kent merkezleri taşıtların transit geçtiği otobanlar olmaktan çıkarılmalıdır. Kent merkezlerinde yayalık ve toplu taşım olanakları güçlendirilmeli, kentte taşıt kavşağı olan ya da başka amaçlarla kullanılan meydanlar boşaltılarak meydan vasıflarına yeniden kavuşturulmalıdırlar. Kent içinde demokratik hak taleplerine uygun biçimde düzenlenmiş açık alanların ve meydanların sayısı arttırılmalıdır. Bu önlemlerin alınması sadece kentlerdeki demokrasi altyapısının güçlendirilmesi için değil kentsel yaşam kalitesinin artması, kent güvenliğinin insan haklarına uygun biçimde sağlanması ve yaşanabilir kentlerin oluşması için de önemlidir. Aksi halde kentlerdeki demokrasi altyapısı gerilerken ortaya bir yumurta demokrasisi çıkacaktır. O da kaçınılmaz biçimde kırılgandır.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Kentleşme ve Yolsuzluk İlişkisinin Değişen Doğası: Adam Çalı(şı)yor!


Mezun olup belediyede şehir plancısı olarak göreve başladıktan hemen sonra şahit olduğum bir olayı anımsıyorum. Benden daha kıdemli mesai arkadaşlarım kendi aralarında bir başka belediye çalışanından gıyabında “çok dürüst adamdır” diye bahsediyorlardı. Bu yorumu duyan ve yaşı emekliliği çoktan aşmış bir başka ağabeyimiz tepki göstermişti bu yoruma: “Dürüstlük bir meziyet değil, herkeste olması gereken bir özelliktir. Dürüstlük olmazsa başka hiçbir niteliğin anlamı yoktur”! Belli ki bundan on beş yıl öncesinde yolsuzluk, etik kurallar çok ciddi bir değişimden geçiyordu. Aslında bu değişim hala da devam ediyor. Kentleşme ve yolsuzluk ilişkisi bir süreç olarak değişen toplumsal koşullar çerçevesinde yeniden tanımlanıyor.

Aslında tarih boyunca yolsuzluğun kentsel yaşamla içi içe olduğu söylenebilir. Göçebe toplumlarda da yolsuzluğun izlerini görmek mümkün olmakla birlikte kentsel yaşama geçilmesiyle birlikte yolsuzluğun daha yaygın ve kitlesel bir eylem halini aldığında sosyal antropologlar uzlaşmaktadır. Kentsel yaşamla birlikte gelişmiş bir kamusal alanın ve kamu gücünün ortaya çıkması, iş bölümünün çeşitlenmesi, uzmanlaşmanın derinleşmesi, kaynakların ve artı değerin tekelleşmesi, iktidarın inanç sistemleriyle birlikte kurumsallaşması gibi sebepler bu temel farklılığı ortaya çıkarmaktadır.

Modernist gelenekle birlikte yolsuzluk tüm yönetsel, iktisadi ve sosyal süreçlerin gölgesi konumunda olan bir enformel alanın kaçınılmaz unsurlarından birisi halini almıştır. Modern toplumlarda yolsuzluk ikili bir değerlendirmenin konusudur. Bir yandan yolsuzluk mekanizmaları belli bir düzeyde temsili demokrasilerin yurttaşlara vaat ettiği hakların elde edilmesinde, serbest piyasa mekanizmasının işlemesinde olumlu bulunurken bir yandan da kamu yararının ya da ortak çıkarların önünde bir engel, serbest piyasa mekanizmasının işlemesini kesintiye uğratan ya da etkinliği ve verimliliği azaltan bir unsur olarak değerlendirilebilmiştir. Bu değerlendirmede farklı yaklaşımların ortaya koyduğu etik kavramsallaştırması etkilidir.

Yine de, bu fikir ayrımlarına karşın tüm hukuk ve inanç sistemlerinde yolsuzluğun belli biçimlerinin kınanmasında ortaklaşılıyor gibi görünmektedir. Rüşvet, adam kayırma, irtikap, zimmet vb. gibi eylemler uluslararası alanda olumsuz değerlendirilmekte kimi zaman da suç kabul edilmektedir. Sosyal bilimler alanında da bu tür eylemlerin sebepleri ve mekanizmaları üzerinde alanın yöntemsel kısıtlılıklarına rağmen çeşitli çalışmalar yapılmaktadır.

Her ne kadar kısıtlı da olsalar sosyal bilimler alanında yapılan çalışmalar son dönemde yolsuzluğun pratiği ve meşrulaştırılmasına ilişkin çok temel bir dönüşüm içerisinde olduğumuzun ip uçlarını ortaya sermektedir. Küreselleşme olarak adlandırılan süreçte alışılageldik tüm kalıplar gibi yolsuzluğun pratiği, meşruluğu, nasıl algılandığı, neyin yolsuzluk sayılıp neyin sayılmayacağı gibi bir çok konuda ciddi farklılaşmalar ortaya çıkmaktadır. Çok ölçekli, çok aktörlü, çok kültürlü bir dünyanın hızlı devinimi karşısında küresel alanda aynı hızda ortak etik bir temelin oluşturulamaması yolsuzluk kavramının içeriğini hızla değiştirmektedir. Bu değişimden en çok ve başta etkilenen de kentsel alanın ta kendisi olmaktadır.

Geleneksel olarak “rüşvet alan belediye ya da tapu görevlisi” imgesi ile zihinlerde canlanan yolsuzluk kavramı belli bir süreçte ortaya çıkan “yeni” tür yolsuzluklarla neredeyse meşrulaşır hale gelmiştir. Yeni tür yolsuzluk bir çok farklı niteliğe sahiptir. Her şeyden önce kamusal alanda devletin rolünün küçülmesi ve sivil toplum inisiyatifleri ile paylaşılır hale gelmesi yolsuzlukların büyük bir kısmının sivil toplum alanına kayması sonucunu doğurmaktadır. Tanım icabı “kamu yararına” olması beklenen sivil toplum örgütlerine ilişkin yolsuzluk haberlerinin yoğun bir biçimde medyada yer alması bu tür bir dönüşümü doğrular niteliktedir. Bununla birlikte ulus devletin aşınması ve ulus aşırı sermayenin yerel aktörlerle birlikte hareket eder hale gelmesi de yolsuzluğun farklı türlerini ortaya çıkarmaya başlamıştır. Bu yeni yolsuzluk türleri bir yerde “yarışan ve rekabet eden kentler ve yerleşimler” kavramları ile de desteklenmektedir. Bir yerleşimdeki yerel yöneticilerin uluslar arası alanda ses getirecek bir etkinlikte yer alabilmek için yapabilecekleri ciddi anlamda yolsuzluklara gebe süreçleri rahatlıkla üretebilmektedir. Son olarak bilişim teknolojisindeki gelişmelerin iktidarın merkezileşmesi ve otoriterleşmesi için kullanımı da benzer biçimde yolsuzluk süreçlerini dönüştürmektedir. Örneğin bir belediye başkanının kent bilgi sistemlerini kullanarak arazi spekülasyonunu yönlendirmesi sık rastlanan yolsuzluk biçimlerindendir.

Esasında yolsuzluk pratiklerinde dört temel açıdan dönüşüm yaşanmaktadır. Birinci olarak yolsuzluğun bireysel bir eylem olmaktan çıkıp kolektif bir eylem alanı olmaya başladığı görülür. İkinci olarak yolsuzluğun yoğun biçimde sivil toplum alanına kaydığı ve kurumsallaştığı söylenebilir. Üçüncü olarak yolsuzluğun yerel kaynakların küresel sermaye birikimi ile eklemlenmesinde alternatif bir yol olmaya başladığı ifade edilebilir. Son olarak tüm bu unsurları etik açıdan tarif edecek ve uzlaşmaya dayalı ortak doğrularla karşılaştıracak bir çerçevenin yokluğu ortaya konabilir. Bu dört unsurun varlığı bir yandan da toplumların gerçeklik kavrayışını derinden etkilemektedir. Yolsuzluğun tarifinin giderek zorlaştığı ve yolsuzluğun daha kitlesel ve kurumsal hale geldiği bir ortamda yolsuzlukla el değiştiren kaynakların miktarı çarpıcı biçimde artmaktadır. Bunun sonucunda toplumsal düzeyde gerçekleştirilen tüm proje ve faaliyetler kuşku ile karşılanmakta, medyanın da zaman zaman parçası olduğu bir yolsuzluk ağı komplo teorilerinin yaygın kabulünü getirmektedir.

Böylesi bir ortamda kentsel alanla yolsuzluk ilişkisini tanımlamak da giderek zorlaşmaktadır. Sanayisizleşen, neo-liberal politikaların etkisiyle kutuplaşmaların, çatışma ve yarılmaların yaşandığı işsizliğin ve yoksulluğun arttığı kentlerde, kent yönetimlerinin olası tüm araçlarla yolsuzluk da içermesi olası tüm süreçleri meşrulaştıracak propaganda stratejileri izlemeleri, kentleri yolsuzluk açısından çok daha sorunlu alanlar haline getirmektedir. Kentsel siyasetin geleneksel siyasal kategorilerden bağımsızlaşan kişisel karizma ve liderlik gibi unsurlarla belirlenmeye başlaması da bu süreci güçlendirmektedir. Artık etik ve doğru olan yerel siyasetçilerin ve kent yöneticilerinin kişisel karizma ve aurası çerçevesinde belirlenmektedir.

Artık geleneksel etik kurallar ve yolsuzluk tanımlarının yetersiz kaldığı açıktır. Daha devingen, pragmatik koşullara uygun çözümleri içeren ve bireylerin eğitim sürecinde içselleştirdiği bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yaklaşımın belediye başkanının etik kuralları ihlal ederek değil etik kurallara uyarak seçileceğini, teknik insanın takdir hakkını adil biçimde kullanarak toplumsal saygınlığı elde edeceğini kabulü ile ortaya çıkabilir. Bu kabulün bir birey tarafından içselleştirilmesi ise belki de tüm bir eğitim alanını kapsıyor.

İlköğretim sıralarında zararlı olan tüm şeyleri içtenlikle “zararlı” olarak kabul eden, resim derslerinde ormanları kesen, çevreye zarar veren kişileri “kötü” olarak çizen, hayallerindeki kenti daha yeşil betimleyen küçükler nasıl bir süreçten geçerek yolsuzluk süreçlerinin faydacı tarafı haline geliyorlar? Belki de asıl incelenmesi gereken bu...