Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

24 Haziran 2016 Cuma

DAVUTOĞLUNUN KENTSEL ÇELİŞKİLERİ



Günümüz dünyasında, kentlere ve kentsel alanlara ilişkin devlet ve hükümet politikaları hükümet programlarının çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Bu durum iki açıdan önemli çelişkiler yaratmakta. Birinci olarak merkeziyetçiliğin ve tekçiliğin ağır bastığı hükümet geleneklerinde, kentlere ilişkin politika ve projeleri hakkıyla uygulayabilmek konusunda ciddi zorluklar bulunuyor. İkinci olarak kentlere ilişkin politikaların uygulanması, kalkınma, ekonomi, konut gibi diğer bazı önemli kamu politikası alanlarında önemli dolaylı değişikliklere yola açacağından ciddi siyasi sonuçlar ve maliyetler oluşturmakta. Bu sebeple, hükümetler kentlere ilişkin politikaları uygulama konusunda ciddi zorluk ve engellerle karşılaşmaktadır. Bu engeller, merkezi hükümet düzeyindeki siyaseti ve ülke kalkınmasını derinden etkileme potansiyeline sahiptir. Kuşkusuz hükümetler de bunun farkında. Bu sebeple kentlere ilişkin politikalara eşlik eden bir de söylem inşa edilmesi gündeme gelmektedir. Bu söylem inşasında, kentsel mekâna yeni anlamlar atfedilmesi, bu anlamların yapılanları kitleler tarafından beklenen şekilde algılanmasını sağlanması hedeflenmektedir. Son dönemde eski Osmanlı coğrafyasındaki şehirler ve medeniyet kavramı etrafında örülen böylesi bir söylem ve estetik alanda Osmalı ve Selçuklu ağırlıklı yönelim bu algının oluşumunda önemli bir yere sahip. Ne ki, bu söylem, uygulanan kentsel politikaların yapısal sorunlarını çözmüyor, hatta yapılanlarla söylem sıklıkla ve açık bir şekilde çelişiyor. Ama söylemin meşrulaştırıcı gücü belli bir siyasi dönem sürdükçe söylemin de arka planda etkisini sürdürmesini sağlıyor.

64. Davutoğlu ve 65. Yıldırım Hükümetlerinin Eylem Planları incelendiğinde özellikle yerel yönetimlere, kentlere ve kentsel alanlara ilişkin birçok kısa, orta ve uzun vadeli eylemin tanımlandığı görülmekteydi. Davutoğlu’nun da Başbakanlığı döneminde özel olarak kentleşme sürecindeki yanlışlara ve şehir kültürünün önemine işaret ettiği bilinmektedir. Ancak, Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetlerinin geçmişi ve Türkiye’nin kentleşme süreci dikkate alındığında bu eylemlerin tamamına yakınının gerçekleştirilmesi konusunda önemli engeller ve ciddi çelişkiler bulunduğu görülmektedir. Davutoğlu’nun kısa Başbakanlık süresi dikkate alındığında belki bu çelişkilerin çok da önemli olmayacağı düşünülebilir. Ancak, hem Davutoğlu’nun görevden ayrılışının hemen sonrasında “Medeniyetler ve Şehirler” adlı kitabının yayımlanması hem de Binali Yıldırım Hükümetinin en azından kentsel konular açısından çok büyük oranda Davutoğlunun Hükümet Programının izlerini taşıması bu çelişkilerin ortaya konmasını önemli hale getiriyor. Çünkü Türkiye’de sağ iktidarların gelenekleri düşünüldüğünde Davutoğlunun medeniyetler ve şehirler eksenindeki tanımlarının daha bir süre daha kentsel politikalara meşruiyet kazandırmak için kullanılabileceğin söylenebilir. Bu amaçla, kentlerle doğrudan yahut dolaylı olarak ilgili olarak son dönem hükümet programlarını derinlemesine ele alınması gerekiyor. Henüz 65. Hükümet ayrıntılı bir eylem planı yayımlamadığı için ve de 65. Hükümet Programı büyük oranda kentler ve yerel yönetimler konularında Davutoğlu Hükümetinin önceliklerini devam ettiriyor göründüğünden öncelikle Davutoğlu Hükümetinin Eylem Planının bir değerlendirmesi yapılabilir.

64. Hükümet (Davutoğlu) Programının Kentsel Konular Açısından Değerlendirilmesi

3 Ay İçinde Gerçekleştirilecek Reformlar ve Kentsel Çelişkiler

2. maddede “Her türlü mevzuat düzenlemelerinde Düzenleyici Etki Analizi (DEA)” uygulaması için gerekli tedbirlerin alınacağı söylenmektedir. Düzenleyici Etki Analizi, yasaların yürürlüğe girmeden önce etkilerinin analiz edilmesini gerektiren önemli bir çalışmadır. Ancak, özellikle yerel yönetimleri ve kentleri ilgilendiren 6306 Sayılı Afet Riskli Alanlarda Dönüşüm, yani kentsel dönüşüm yasası ya da 6360 Sayılı Yeni Büyükşehir Yasası gibi birçok yasa için bu tür bir etki analiz yapılmamıştır. Programda belirtilen kentlere ilişkin birçok yasal düzenlemede bu etki analizinin yapılması gerekecektir. Oysa yine kentlere ilişkin düzenlemelerin hızla çıkarılması gerektiği söylenmektedir. Bu durum düzenleyici etki analizinin kentlere ilişkin nasıl yapılacağı konusunda soru işaretleri yaratmaktadır.

3. Maddede “Siyasi Etik Kanunu çıkarılacak”, 4. Maddede de “Siyasetin Finansmanının şeffaflığı sağlanacak” denmektedir. Türkiye’de siyasetin finansmanında gayrimenkul rantlarının ve imar planı değişikliklerinin çok önemli bir yerinin olduğu bilinmektedir. Siyasi etik ve siyasetin finansmanına ilişkin yasal düzenlemelerin imarla ve yerel yönetimlerle ilgili düzenlemelerle ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Bu ilişkilendirmenin de düzenleyici etki analizi kullanılarak yapılması gerekmektedir. Bunun üç ay içinde nasıl yapılacağı önemli bir soru işaretidir.

5. Maddede imar planı değişiklikleri sonucunda ortaya çıkan değer artışlarından kamu tarafından pay alınması uygulamasına geçileceği ifade edilmektedir. Neredeyse daha önceki hükümet politikalarının tamamı inşaat sektörünü motor olarak kullanan politikalara dayalıyken bu uygulamanın makro ve mikro ölçekte ne tür sonuçlar yaratacağını kestirmek çok güçtür. Daha önceki dönemde inşaat sektörünü derinden etkileyecek faiz oranları üzerinden Cumhurbaşkanı ile Merkez Bankası ve Ali Babacan arasındaki gerilimin bir benzerinin de bu konuda yaşanması olasıdır. Ayrıca, mevcut yapıda belediyelere bağış ya da gayrimeşru yollardan imar planı değişiklikleri karşılığında pay alındığı konusunda tartışmalar bulunmaktadır. Bu durumun yasallaşmasının yanlış imar planı değişikliklerini de yasallaştıracağı ve imar yoğunluklarını arttıracağı çekincesi ifade edilmektedir. Yine bu da bir düzenleyici etki analizi konusudur.

6. Maddede geleneksel irfan merkezleri ve cemevlerine hukuki statü tanınacağı ve gerekli mevzuat değişikliklerinin yapılacağı belirtilmektedir. İmar Kanununa göre cami ve ibadet alanlarının yerleri imar planlarında ayrılmaktadır. Bu ayrılan arsalar da tüm bölge halkından kesilen arsa payları ile ücretsiz olarak sağlanmaktadır. Cemevleri için arsanın nasıl sağlanacağı konusu sorunludur. Ayrıca, yapılaşmasını tamamlamış alanlarda cemevlerine nasıl yer bulunacağı konusu da önemli bir soru işaretidir.

13. Maddede, “alt işverenlik çerçevesinde asıl işlerde çalışanların kamuda istihdam edilmesine yönelik düzenleme yapılacağı” belirtilmektedir. Bu konuda özellikle belediyelerin ihale ile taşerona verdikleri işlerde çalışanların kadroya geçirilmesi gündeme gelmektedir. Bir yandan belediyelere norm kadro ile çalışan sınırı konmasıyla taşeron çalışanların kadroya alınması konusunun bir arada nasıl bağdaştırılacağı önemli bir soru işaretidir. Burada belediyelerin kurumsal yapılarında ve çalışan profilinde önemli sorunlar çıkma olasılığı bulunmaktadır.

18. Maddede “İllerde Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlıklarının görev ve hizmet standartlarının belirleneceği ve nitelikli eleman istihdam edileceği” belirtilmektedir. Yeni büyükşehir yasası sonrasında kapatılan il özel idarelerinin yerine kurulan bu yapılar henüz çalışır hale getirilememiştir. İl Özel İdarelerindeki nitelikli personel de dağılmıştır. Halihazırda işler hale getirilemeyen bir  yapının hizmet standartlarının nasıl belirleneceği soru işareti oluşturmaktadır. Bu sebeple özellikle belediyeler dışındaki merkezi hükümetin taşra teşkilatı olan il müdürlükleri ile merkezi hükümet kurumlarının yatırımlarının büyükşehir belediyeleri ile sağlıklı biçimde koordine edilemediği görülmektedir.

6 Ay İçinde Gerçekleştirilecek Reformlar ve Kentsel Çelişkiler

24. Maddede “Bilirkişilik müessesesi yeniden ele alınarak müstakil bir kanun hazırlanacak, …hakimin yargı yetkisini bilirkişilerle paylaşmasını önleyecek…” düzenlemeler yapılacağı belirtilmektedir. Özellikle imar hukukunu ilgilendiren davalarda ve yanlış planlama konusu davalarda bilirkişilerin çok kritik önemi olabilmektedir. Bunun belli bir sistematiğe kavuşturulması da çok önemlidir. Ancak, bilirkişilerin imar ile ilgili uzmanlıkları çok önemli teknik yanlar içerdiğinden sistemin çözeceğinden çok sorun yaratmamasına çok dikkat edilmesi gerekmektedir. Ayrıca, hakimlerin bilirkişi gereken yerlerde bilirkişiden yardım almadan karar almaları olasılığı da başka sorunlu bir duruma işaret etmektedir.

30. Maddede “e-devlet strateji ve eylem planı hazırlanacağı” belirtilmektedir. Kamu hizmetlerinin elektronik ortamda sunulması ve sunulma düzeyinin arttırılması tüm Ak Parti Hükümetlerinde öncelikler arasında gösterilmiştir. Ancak, burada en az mesafe imar hizmetleri ve kent yönetimine katılım konusunda alınabilmiştir. Yerel yönetimler ve imar hizmetleri konusuna özel olarak eğilinmesi gerekmektedir.

37. ve 38. Maddelerde “Kalkınma Ajanslarının ve Bölge Kalkınma İdarelerinin Yapısı İyileştirilecek” denilmektedir. Mevcut imar planlama pratiğinde bu birimlerin yapacakları “bölge kalkınma planları”nın konumu ve yaptırımı çok sorunlu ve etkisizdir. Ayrıca, yeni büyükşehir belediyesi kanunu sonrasında ortaya çıkacak yetki çatışma ve çakışmalarının da değerlendirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yapılacak düzenlemeler etkisiz kalma riskiyle karşılaşabilir.

41. ve 42. Maddelerde “kalite ve özerkliği odağına alan yeni bir YÖK kanunu hazırlanacağından” ve “YÖK Kalite Kurulundan” bahsedilmektedir. Kanunun üniversitelere ilişkin düzenlemeleri yanı sıra üniversitelerin içinde bulundukları yerellikler, kent ve yerel yönetimlerle ilişkilerinin de düzenlenmesi gerekmektedir. Onlarca üniversite bulunan büyük kentlerde yerel yönetimlerin bu üniversitelerle neredeyse hiç ortak ar-ge ve araştırma yapmaması büyük bir eksikliktir ve yerel kalkınma süreçlerini kesintiye uğratmaktadır.

48. Maddede “Belediyelere Kreş açma zorunluluğu getirilmesinden” bahsedilmektedir.  Cemevlerinde olduğu gibi, kreşlerin açılmasında da imar planlarıyla ilişki ve arsa sorunu ile karşılaşılma olasılığı yüksektir. Yeşil alanlar azaltılarak ya da apartman dairelerinde sağlıksız kreşlerin açılması konusuna dikkat edilmesi gerekmektedir. Bunun için konu imar kanunu kapsamında değerlendirilmelidir.

52. Maddede aile hekimliğine ilişkin genel konular yanı sıra “Aile sağlığı merkezlerinin ve aile hekimliği uygulamasının fiziki yapılarının iyileştirilmesinden” de bahsedilmektedir. Burada da cemevleri ve kreşlerle ilgili benzer sorunlarla karşılaşılması olasılığı yüksektir. Bu sebeple bu konunun da imar kanunu ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

61. Maddede “ Kamuya ait tatil yeri, kamp ve eğitim tesisi gibi alanların ekonomiye kazandırılması”ndan bahsedilmektedir. Bu tür tesislerin büyük bir kısmı kıyılarda bulunmaktadır. Bu tesislerin özel sektör eliyle turizm tesislerine dönüştürülmesi iki önemli sorunu da beraberinde getirecektir. Birincisi kıyılarda betonlaşmanın artması, ikincisi de halkın kıyıları kullanımına kısıt gelmesidir. Her iki sorunun da engellenmesi için kıyılardaki yapılaşmanın denetlenebilmesine uygun bir kent planlama sürecinin işletilmesi gerekmektedir.

62. Maddede “Büyük Altyapı Projelerinde ortak karar alma süreçleri”nin geliştirileceği, 69. Maddede de “kanal İstanbul için yasal düzenleme yapılacağı” ifade edilmektedir. Burada henüz işlerliği sağlanamamış olan ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılacağı öngörülen mekansal strateji planlarının ve Bölgesel Gelişme Ulusal Stratejisinin (BGUS) işlerlik kazanması dikkate alınmalıdır. Aksi takdirde bu projeler üst ölçek planlardan yoksun olmaları sebebiyle hesap edilemeyecek yeni sorun alanlarına sebep olabilirler. Kanal İstanbul gibi projelerin planlama

66. Maddede “Perakende ticaretin ve AVM’lerin düzenlenmesine yönelik ikincil düzenlemeler” yapılacağı söylenmektedir. Bu konuda daha önce çıkarılan yasa AVM’lerin planlanması, kent içerisinde konumu ve tasarımı konularında neredeyse hiçbir kural getirmediği için AVM’ler denetimsiz bir şekilde açılmaya devam etmektedir. Birçok AVM de batma riski ile karşı karşıyadır. Yeni konut projelerinin içinde de neredeyse sayısız yeni AVM öngörülmektedir. Bu sürecin ekonomiye zarar verecek bir noktaya gelmemesi için bu konunun ayrıntılı bir şekilde ele alınması ve imar kanunu ile ilişkilendirilmesi gerekmektedir.

73. Maddede “Endüstri Bölgeleri ve Organize Sanayi Bölgelerinde arsa maliyetlerini azaltmak” vurgulanmaktadır. Bu bölgelerin yönetimleri yerel yönetimlerin denetimi dışında kendi imar planlarını yapma yetkisine sahiptir. Özellikle de son yıllarda bu bölgelerin sanayi üretiminden çok arsa rantı elde etmek için kuruldukları eleştirileri bulunmaktadır. Sağlanacak arsaların gayrimenkul rantı elde etmek için değil gerçekten sanayi üretimi yapmak için kullanılmasını sağlayacak önlemler alınmalıdır.

82. Maddede “Kamuda hizmet binası ediniminin esaslarının belirlenmesi ve etkin bir şekilde uygulanması” ifade edilmektedir. Son yıllarda özellikle Başkent Ankara’da kamu yapılarının kiralama yoluyla edinildiği, yapılan kamu binalarında da kente bir estetik değer katma unsurunun geri planda kaldığı görülmektedir. Bunu engellemek için tüm kamu binalarının mimarlık yarışmalarıyla elde edilmesi kurala bağlanmalı, kaynak israfını engellemek için kiralamaya limit konmalıdır.

92. 93. ve 94. Maddelerde, su, korunacak doğal ve tarihi değerlere ilişkin olarak varlıklarımızın korunmasında yetki çatışmalarının önlenmesine yönelik mevzuatın çıkarılacağı ifade edilmektedir. Bu konudaki yetki çatışmalarını gidermek için aynı zamanda koruma önceliklerini belirlemek gerekmektedir. Bu ise altı ayda hakkıyla gerçekleştirilemeyecek kadar zorlu bir konudur. Uzmanların ve üniversitelerin katılımı ile düzenleyici etki analizleri yapılmasını gerektirir.

95. ve 96. Maddelerde büyükşehir belediyesi kanununun gözden geçirileceği, ilçe belediyelerinin kaynaklarının arttırılacağı belirtilmektedir. Yeni büyükşehir belediyesi kanunu hiç tartışılmadan çıkarılmış, uygulamada birçok sorun ortaya çıkmıştır. Şimdi bu hataların düzeltilmesi gerekli ve doğrudur. Ancak, aynı hatanın tekrarlanmaması için uzmanların görüşü alınarak ve toplumda tartışmaya açılarak gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

97. Maddede, kentsel dönüşüm alanları için gayrimenkul sertifikası modelinin hayata geçirileceği söylenmektedir. Kentsel dönüşüm sürecinde imar haklarının alınıp satılmasına olanak tanınacaktır. Ancak, bu düzenlemenin imar planı değişikliği ile oluşan değerden vergi alınması ile birlikte yaşama geçirilmesi imar uygulamalarında ciddi adaletsizliklerin oluşabileceğine işaret etmektedir. Buna dikkat edilmesi gerekir.

98. Maddede şehirlerde kişi başına düşen yeşil alan miktarı arttırılacak denmektedir. Kentlerde yeşil alan miktarının azalmasına sebep olan kamusal alanların plan değişikliği ile ticarileşmesinin ve mevcut parkların da rekreasyon alanı adı altında taşlaştırılmasının önüne geçilmeden bunun gerçekleştirilmesi ciddi zorluklar içermektedir. Ayrıca, yeşil alan miktarından çok erişilebilirliği, mahalle parklarının varlığı da çok önemlidir.

1 Yıl İçinde Gerçekleştirilecek Reformlar ve Kentsel Çelişkiler

113. Maddede “Kamu Personel Reformu” yapılacağı söylenmektedir. İmar süreçlerinde görev yapan şehir plancısı, mimar ve mühendislerin iş güvencesinin ortadan kaldırılması söz konusu olursa, imar planlarının yapımı süreçleri tamamen siyasetin etkisi altına girme riski ile karşı karşıya kalacaktır ki bunun kentleşme sürecinde çok olumsuz etkileri olabilir.

115. Maddede “Merkezi ve yerel yönetimler arasındaki ilişkiler Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartıyla Uyumlu olarak yeniden düzenlenecektir” denmektedir. Özellikle son günlerde HDP’nin özyönetim ilanı ile birlikte bu eylem çok kritik ve siyasi bir hal almıştır. Bu konuda toplumun tüm kesimlerini ve konunun uzmanlarını sürece dahil eden bir yasa yapım süreci işletilmelidir.

116. Maddede “Yerel yönetimlerde hesap verilebilirlik mekanizmasının güçlendirilmesi” amacıyla İçişleri Bakanlığına yerel yönetimlerin hizmet standartlarının denetlenmesi görevi verilmektedir. Bu ise 155. Maddedeki yerel özerklik düzenlemesi ile çelişmektedir.

167. Maddede “Altyapılı arsa geliştirme konusunda yerel yönetimlerin desteklenmesi” ifade edilmektedir. Ülkemizde kentsel altyapı yatırımlarına harcanan kamu kaynakları çok verimsiz kullanılmaktadır. Özellikle kentlerin çeperinde ve çok uzağındaki konut alanlarına altyapı yatırımı yapılması kentlerin denetimsiz büyümesine sebep olan faktörler arasındadır. Altyapı yatırımlarının mutlak surette planlama ile eşgüdümlü yapılması gerekmektedir.

169. Maddede “Şehirlerde kamu arazilerinin daha aktif kullanılmasının” sağlanacağı belirtilmektedir. Mevcut durumda kamu idareleri kamu arazilerini satma eğiliminde olduğu için kentlerdeki kamusal alanlar azalmakta, kamulaştırma maliyetleri artmaktadır. Bu maddenin bu eğilimi hızlandırabileceği düşünülmektedir.

172. Maddede “Kentsel dönüşüm alanları, kentsel mimarlık, afet yönetimi, Türkiye coğrafi bilgi stratejisi” konularında strateji belgeleri hazırlanacağı ifade edilmektedir. Kısa ve orta vadede yapılması düşünülen birçok eylemin sonrasında bu strateji belgelerinin hazırlanması çok sorunludur. Önce strateji hazırlanıp sonra eyleme geçilmesi daha anlamlı olacaktır. Strateji hazırlanıp hayata geçirildiğinde bazı konularda geri dönüşü olmayan noktaya gelinmiş olabilir.

64. Hükümet Programının 2016 Yılı Eylem Planı, birçok açıdan kentsel uygulama ve stratejilerde kendi içerisinde önemli çelişkiler taşımaktadır. Bunların başında; stratejinin eylemden sonra yapılması, çok derin ve kapsamlı etkileri olabilecek gayrimenkul sertifikası gibi bazı uygulamaların aceleci biçimde uygulamaya sokulması ve diğer alanlarda yapılan bazı düzenlemelerin kentsel alana etkilerinin göz ardı edilmesi gelmektedir. Nitekim hem eylem planındaki maddeler içerisindeki zorluklar hem de görev süresinin kısalığı sebebiyle Davutoğlu Hükümetinin eylem planının kentler ve yerel yönetimlere ilişkin maddelerinin büyük oranda uygulanamadığı görülmektedir.


Davutoğlu Hükümetinin kentler konusundaki eylem planı aslında Türkiye’de kentsel politikaların geldiği noktayı da işaret etmektedir. Bir yandan siyasi alanda inşa edilen, romantik bir söylem olarak, sosyo-ekonomik ve mekansal veri ve gerçeklerle irtibatı kurulmadan ifade edilen “medeniyetler ve şehirler” tezi gibi unsurlara dayandırılan ama bir yanıyla bu tezle uygulama ölçeğinde neredeyse hiç ilişkilendirilmeden teknik birer unsur olarak projelendirilen ve güncel sermaye süreçlerine dayanan uygulamalar bir arada var olmakta ve çeşitli eklektik biçimler alarak politika belgelerine yansımaktadır. Gerçek dünyada bu eylemlerin sonuçları ortaya çıkmaya başladığındaysa üretilen söylemin yarattığı “polyannacılık” etkisiyle muhafazakarlık adına yaratıcı yıkım başlatan modernist tavra hiçbir eleştirel tavır ortaya çıkmamaktadır. Bu söylemlerin sıklıkla atıfta bulunduğu Turgut Cansever gibi bilge mimarların eserlerine dahi saygısı bulunmayan bir uygulama pervasızlığı giderek yaygınlaşmaktadır. Bu pervasızlığın ve hoyratlığın son dönem örneklerini iyi anlayabilmek ve ortaya koyabilmek için politika belgelerinin ayrıntılı analizlerine daha fazla önem verilmesi gerektiği açık. 

20 Haziran 2016 Pazartesi

TERÖRE KARŞI DAYANIKLI KENTLER

Türkiye’de son beş yıldır, kentler çok ciddi terör saldırıları ile karşılaşmaya başladı. Bu saldırıların konumu, etki alanı ve verdiği zarar da giderek artıyor. Özellikle son altı ayda Başkent Ankara’da sırasıyla Gar’da, Devlet Mahallesinde ve Güvenpark’ta gerçekleşen saldırılar toplumda çok ciddi bir güvenlik bunalımının ortaya çıkmasına sebep oldu. Toplumun tüm kesimleri arasında bu güvenlik zafiyetlerinin nasıl giderileceği ve terör olaylarına nasıl engel olunacağı tartışılıyor. Tartışmalar genellikle Türkiye’nin uluslar arası politikadaki hataları ve Ortadoğu’da gelinen nokta üzerinde ve beraberlik söylemleri üzerinde yoğunlaşıyor. Oysaki karşı karşıya kalınan durumun önemli bir kısmı güvenlik zafiyetleri ve istihbarat süreçleri ile yakından ilişkili olsa da, gözden kaçan en az istihbarat kadar önemli bir kısmı da kent merkezlerimizde ve kamusal alanlarımızdaki tasarım, düzenleme ve alınan güvenlik önlemleri ile çok yakından ilgili olduğunu görmek gerekiyor.

Tüm dünyada artan terör önlemleri ve yaygınlaşan düşük yoğunluklu savaş ortamları sebebiyle kentlerin nasıl daha güvenli hale getirileceği önemli bir tartışma konusu oluşturuyor. Bu anlamda “dayanıklı kent”, ya da “savunan kent” kavramları kullanılmaktadır. Bu kavramlarla kentlerin içinde yaşayan insanları iç ve dış tehditlerden koruyan önemli savunma ve koruma işlevlerini yerine getirmeleri ifade edilmektedir. Çünkü ortaya çıkan yeni tehditler kentlerde sadece kolluk kuvvetleri tarafından değil, kent yönetimleri tarafından da alınması gereken bütüncül önlemleri gündeme getirmektedir. Özellikle kentlerde kamusal alanların yeniden düzenlenmesi yoluyla güvenliğin arttırılması için çaba harcanması önem kazanmaktadır.

Bu açıdan dünyada kentlerin teröre karşı güvenli hale getirilmesinde uygulanan “önleyici kent” yaklaşımlarının getirdiği beş ayrı uygulama stratejisi bulunmaktadır. Bunlar:

  • Örtülmüş Mekân: Kentteki kamusal mekânların ve toplanma alanlarının terör saldırılarının doğrudan hedef alınamayacağı şekilde görsel gizleme altına alınması.
  • Kaygan Mekân: Kentteki kamusal mekânların dolaylı bir şekilde erişilebilecek biçimde tasarlanması.
  • Pütürlü Mekân: Kentteki kamusal alanlarda patlama ve terör olaylarına karşı önleyici elemanlar yerleştirilmesi, denetim noktaları oluşturulması. 
  • Dikenli Mekân: Kentteki kamusal alanlarda terör davranışlarını zorlaştıracak şekilde kent mobilyalarının yeniden ele alınması
  • Gergin Mekân: Kentteki kamusal alanların etkin gözetim araçlarıyla sürekli izlenmesi


Türkiye’de kentlerde alınan güvenlik önlemleri daha çok “gergin mekân” stratejisine uygun görünmektedir. Kentlerde kamusal mekânlarda kolluk güçlerinin ve güvenlik kameralarının sayısı arttırılmaktadır. Ancak, yapılan araştırmalar, gözetime dayalı olarak alınan önlemlerin kentlerde teröre karşı korkuyu azaltmamakta, bilakis arttırmakta olduğunu göstermektedir. Esas olarak kentlerin teröre karşı daha güvenli ve dayanıklı hale getirilmesi için kentsel tasarım ve planlama ile yapısal önlemler alınması gerekmektedir.

Başkent başta olmak üzere, Türkiye’de kentlerde son yirmi yılda yoğunlaşan iki düzenleme biçimi ise bu önlemlerin tam tersine bir durum oluşturmaktadır. Öncelikle kent merkezi ve kent merkezinde bulunan kamusal alanlar otomobil odaklı bir ulaşım anlayışıyla transit trafiğe açılmıştır. Öyle ki, kent merkezinde bulunan tüm kamu kurumları, alışveriş merkezleri ve kamusal alanlar, bombalı araçların kolaylıkla erişebileceği bir hale gelmiştir. İkinci olarak, da kent merkezlerinde bulunan kamusal alanların azaltılması ve var olanların da tasarımlarında güvenlik unsurunun hiç dikkate alınmaması, olası terör eylemlerinin etkisini arttırmaktadır. Yan yana, hiçbir tasarım ve güvenlik önlemi alınmamış toplu taşım durakları, kapasitesi üzerinde kullanılan bekleme alanları, terör olaylarında zarar gören insan sayısının ne yazık ki artmasına sebep olmaktadır.

Terör olaylarının şok etkisi geçtikten sonra bu sebeple, akılcı biçimde Türkiye’de üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konular ve yapılması gerekenler şu şekilde sıralanabilir. Bu şekilde, terör olaylarının daha fazla kayba sebep olmasının önüne geçilmesi için daha etkin önlemler alınmış olacaktır:

  • Devletin üst düzeyinde güvenlik için oluşturulan kriz masalarında kentlerin durumu da mutlaka ele alınmalıdır.
  • Kent yönetimleri, bu konuda bilinçlenmeli, üniversitelerle ve sivil toplum örgütleriyle işbirliğine giderek kentlerin güvenli tasarımı konusunda birer eylem planı oluşturmalıdır.
  • Kent merkezindeki yoğun kullanımlar ve aşırı yoğun toplu taşım aktarım istasyonları dağıtılmalı, daha yaygın bir ağa dönüştürülmelidir.
  • Kent merkezleri aşırı yoğun transit trafiğe kapatılmalı, yaygın yayalaştırma çalışmaları yapılarak yaya bölgelerinin sayısı ve kapsamı genişletilmelidir.
  • Kent merkezlerinde terör olaylarının olası etkilerini azaltacak kentsel tasarım uygulamaları yapılmalıdır.
  • Kentsel kamusal alanlara terör olayları öncesi ve sonrasında acil durum ekiplerinin erişimini kolaylaştıracak, yurttaşların tahliyesini sorunsuz sağlayacak koridorlar oluşturulmalıdır. 
   Bu tür yaklaşımların her bir kent özelinde tartışılabilmesi ve temel hak ve özgürlüklerin demokratik bir şekilde savunumunu engellemeden kentlerin terör olaylarına karşı dayanıklı hale getirilmesinde yerel yönetimler düzeyinde farkındalığın arttırılması büyük önem taşıyor. Yerel yönetimlerin üniter düzenin sınırları dahilinde kentsel alt ve üst yapı bağlamında terörle mücadele konusunda alabilecekleri ciddi önlemler olduğu unutulmamalı. Bu tür bir farkındalığın olmaması ya da terörle mücadele konusunda merkezi ve yerel yönetimler arasında anlamlı bir görev dağılımının olmaması belki de terörün kendisinden daha çok korkmamız gereken bir zaafiyet oluşturuyor. 
 

21 Aralık 2015 Pazartesi

CETVELSİZ DOĞRULARIN ADAMI


Bilenler bilir. Şehir planlama camiasının fertleri ömür boyu nereden gelip nereye gittiğini bilmedikleri bir doğruyu ararlar. Doğru hem görünmez bir geometrik doğrultu, hem kendimize ve etrafımıza yön vermek istediğimiz bir bilgi kırıntısıdır. Bu arayışın farklı araçları vardır. Kimi bileğe kuvvet bir tasarım evreninin boyutlarını arşınlar, kimi tarihi alanlardan afetlere kadar yayılan bir yelpazede sözcüklerle boğuşur. İster bilek ister sözcüklerin yardımını alsınlar, sanki birimleri farklılaşan bir cetvelle kentleri ölçmeye çalışırlar. Çok da iyi ederler. Ölçtükleri yerlerin izleri bu memleketin her yerinde karşımıza çıkar.

Ama mekânın ve kentlerin öyle doğruları vardır ki, cetvellerin milimetrik aralıklarından kayıp kaybolurmuş gibi yapan, sonrası bir uçurum misali açılarak hepimizi içine alan muammalarla karşımıza çıkarlar. İşte tam orada pek kimsenin girmek istemediği zorlu bir dünya yatar. “Biz neden bunu yapıyoruz”larla başlayan bu zorlu dünya ancak farklı yönlere bakan bir göz ile “öteki”nin ve “biz”in yüzünü arayan bir gönülle arşınlanabilir. Kolay değildir bu diyarda yürümek. Farklı disiplinlerin kadim kökleri arasında gezinirken kendini kaybetmek, sudan çıktığı yerde görüntüsü kırılan bir kamış gibi eğilip bükülmek işten bile değildir.

İşte ben ve benim gibi bu dünyanın kapılarını aralamaya karar veren bir dolu insanın yolculuğunda, doğrunun cetvelsiz de aranabileceğini söyleyen adamdı benim için Melih Ersoy. Artık kimselerin okumadığı felsefe sözlüklerinden damıttığı özü her sabah zihinlere dağıtan bir simyacı gibi, planlamanın suya düştüğü noktadan çok uzaklara varan halkalar yaratma gücü olduğunu gösteren bir sözdü Hocam. O söz ki, Baran’dan Wallerstein’den, bağımlılık okulundan çıkıp küresel dünyanın iliklerine varan, her mevzuata varıp yenilerini yazan, ölçüleri, standartları ve örüntüleri sıralayan, mülksüzleşenin yüzünü, mağrurun gözünü resimleyen, yine de aşınıp tükenmeyen bir ırmak gibi uzanıyor memleketin dört bir yanına.

Onunla tanıştıktan sonra çok şey değişti. Artık milletvekili, müsteşar, genel müdür, büyük konut projelerinin zengini velhasıl birçok “şey” olan plancılar var aramızda. Koca koca bölümlerimiz, sayısız mezunumuz, sayısını unuttuğumuz etkinliklerimiz var. Ancak, garip giden bir şeyler var. Biz bizeyken yine hep aynı doğruları konuşuyoruz da, dışarıda katar katar karanlığa sürüklenen bir dünya var. Bu sürüklenişin altında ya cetvelini arayan doğrular, ya doğrultusunu şaşmış cetveller, ya da doğruyu aramayı unutan zihinler var. Kimine göre doğru çok, çok da takılmamak lazım bunlara, neticede üç günlük dünya. İşte bu toz dumanın ortasında başı gövdesinden başka tarafa dönmeyen bir adam olarak Hocam cetvelsiz doğruları bize hatırlatıyor. Kafamız karıştığında “Eh şimdi” diyerek ve yüzünün tüm kıvrımlarıyla muzipçe gülerek söze başlıyor. “Yani oğlum” diyerek takılıyor. “Aslında” diyerek, vurguyu ortaya vererek sürdürüyor. Meselelerin içeriğine uygun bir ifadeyle, “tabi” diyerek bir kitap bütünlüğündeki ciddiyeti ve ilkeleri önümüze koymaya devam ediyor.


Bu cetvelsiz doğrular birçok bileği güçlü meslektaşı, sözcüklerle kentleri arşınlayan zihni ve disiplinlerin sınırlarında gezen benim gibi birçok dostu aydınlatmaya devam edecek eminim. Umudu kaybetmeye yüz tutmuşken, her yer dokunaklı ve her şey anlamsızken göçmen kuşların ardına takılmaktan bizi kurtaran, yere serili ve ufka uzanan bir gökkuşağı gibi belli belirsiz bir doğru olacak biliyorum. O doğru senin elinden çıktı ve hiç cetvel kullanılmadı biliyorum. Ellerinden öpüyorum. 

25 Kasım 2015 Çarşamba

BAKANLIKLARIN ŞİFRELERİ


64. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti kuruldu. Her seçim dönemi sonrasında olduğu gibi 64. Hükümetin kuruluş süreci de, hangi bakanlıkların faaliyette olacağı, bu bakanlıklarda kimlerin görev yapacağı, hükümet programının kurulan bu bakanlıklarda nasıl ele alınacağı, mevcut bakanlıkların nasıl yapılandırılacağı gibi konular merak konusu olmaktadır. Bu soruların yanıtları Türkiye’de siyasetin ve kamu yönetiminin nasıl yürütüleceğini belirleyeceğinden dolayı çok önemlidir. Ancak, bu soruların başlangıç noktasını oluşturan bakanlıkların belirlenme süreci çoğunlukla acele, şeffaflıktan uzak, kulis arkası süreçler tarafından şekillendirilmektedir.

Oysaki Hükümetin ilk kuruluş aşamasında hangi bakanlıkların yer alacağı hükümetin türü, meclisteki sandalye sayısı, iktidarda kalış süresi, siyasi parti beyannamesinde yer alan vaatler, devlet yapısında var olan bakanlıkların kurumsal yapısı, devam eden önemli projeler, iktidarın kendi iç dinamikleri, kişi ve liderlerin etkisi gibi değişkenlerden etkilenmektedir. Bu değişkenlerin etkisi altında, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca belli şablonların oluştuğu, belli konuların çeşitli dönemlerde farklı biçimlerde bir araya getirilerek ya da ayrıştırılarak bakanlıklar meydana getirildiği, bu bakanlıklarda yapılan bakan görevlendirmelerinin de bakanlıkların kuruluşunda etkili olduğu görülmektedir.

Bu araştırmada, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş tüm Hükümetlerde yer alan Bakanlıklar ele alınan konulara göre değerlendirilmiş, bakanlıkların faaliyeti konusunda hangi belirgin örüntülerin ortaya çıktığı keşfedilmeye çalışılmıştır. Bu örüntüler, Türkiye’de kurulacak 64. Hükümetin temel şifrelerinin anlaşılması için de önemli ipuçları sağlamaktadır. Araştırmada elde edilen bulguların temel vurgu ve alt başlıkları aşağıdaki gibidir:
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca şu ana kadar toplam 63 hükümet kurulmuştur. Bu hükümetlerde faaliyette bulunan ortalama bakanlık sayısı 17’dir. Her Hükümet kuruluşu sürecinde bakanlık sayısının fazla olduğu azaltılması gerektiği tartışmaları yapılmaktadır. Ancak, Türkiye ölçeğindeki birçok ülkede Türkiye’deki bu ortalamanın üstünde Bakanlık sayısı bulunabilmektedir. Bakanlık sayısının bir yönetim sorunu olarak görülmesi aşırı merkeziyetçi ve tekçi yönetim biçiminin bir sonucu olarak düşünülebilir.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş Tek Parti Hükümetlerinde ortalama bakanlık sayısı 15’tir.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş Darbe hükümetleri, seçim hükümeti ve diğer tür hükümetlerde ortalama bakanlık sayısı 21’dir. Teknokrat ağırlıklı bu hükümetlerde siyasi süreçlerin baskısı yerine daha otoriter eğilimler bulunması yönetsel sorun algısını azalttığından dolayı bakanlık sayısı artma eğilimindedir. Bu tür dönemlerde birleştirilmiş bazı bakanlıkların ayrıştırıldığı izlenebilmektedir.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş Koalisyon Hükümetlerinde ortalama bakanlık sayısı 20’dir. Farklı siyasi partilerin siyasi pazarlıkları bakanlık sayısının artmasına sebep olabilmektedir. Bu artış kimi zaman özgün bakanlık isimlerinin ortaya çıkmasına da sebep olabilmektedir. Örneğin “yerel yönetimler bakanlığı” gibi tekil bakanlık örnekleri ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla tek parti hükümeti dışındaki hükümet türlerinde bakanlıkların konu ve isim özgünlüğü artmaktadır.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş Sağ hükümetlerin tek parti iktidarında ortalama bakanlık sayısı 19’dur.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş Sol hükümetlerin tek parti iktidarından ortalama bakanlık sayısı 16.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş hükümetlerde sağ iktidarların daha çok sayıda bakanlıkla icraat yapması tarihsel gelişim sürecinin bir sonucudur. Sol iktidarlar daha çok 1960 öncesi ağırlıklı olarak iktidarda olduklarından bakanlık sayıları nispeten düşüktür.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş hükümetlerde Sağ iktidarlar daha çok ekonomik sektörleri ilgilendiren konularda bakanlıkların birleştirilmesi ve ayrıştırılması ile ilgili değişiklikler yaparken sol iktidarlar daha çok yönetsel ve sosyal haklar konularında bakanlıkların birleştirilmesi ve ayrıştırılması ile ilgili değişiklikler yapmaktadır.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş hükümetlerde ortalama hükümet süresi 540 gündür.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş hükümetlerde koalisyon hükümetlerinde ortalama hükümet süresi 478 gündür.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kurulmuş hükümetlerde Tek Parti hükümetlerinde ortalama hükümet süresi 637 gündür.
  • Tek parti dışındaki hükümet türlerinde ortalama bakanlık sayısı ile hükümet süresi arasında bir ters orantı göze çarpmaktadır. İktidarda kalış süresi azaldıkça bakanlık sayısı artmakta, iktidarda kalış süresi uzadıkça bakanlık sayısı göreli olarak azalmaktadır. 
  • En az sayıda bakanlığın 9 bakanlıkla İsmet İnönü Başbakanlığında 6. ve 7. Cumhuriyet Hükümetleri zamanında faaliyette olduğu görülmektedir. Burada, bakanlık sayısının azalması çok partili hayatın başlamadığı dönemde yetkilerin daha çok başbakan elinde toplanmasının bir sonucu olarak görülebilir.
  • En fazla sayıda bakanlığın 25 Bakanlıkla 45. Turgut Özal Tek Parti hükümetinde ve yine 25 Bakanlıkla 42. Bülent Ecevit Koalisyon hükümetinde faaliyette olduğu görülmektedir. Turgut Özal Döneminin 1980 ihtilali sonrasında bir yenileme dönemi olmasının istisnai bir durum oluşturduğu söylenebilir.
  • Koalisyon dönemleri arasında en fazla bakanlık Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in başbakanlık yaptıkları hükümetlerde görülmektedir.
  • Tek parti iktidarlarında da koalisyon dönemlerinde de iktidar süresi uzadıkça bakanlık sayısında azalma eğilimi artmaktadır. Burada, tek parti dönemleri ile koalisyon dönemleri benzeşmektedir.
  • Ancak tek parti iktidarlarında, farklı konularda bakanlıkların birleştirilmesiyle yeni bakanlıkların oluşturulmasına daha fazla rastlanmaktadır. Burada yönetsel merkeziyetçiliğin etkisi olduğu düşünülebilir. 
  • Üniter devletin asli işlevlerini temsil eden Dışişleri ve Adalet Bakanlıklarının, tüm hükümetler zamanında müstakil olarak bulundukları görülmektedir.
  • Hükümetlerin çeşitli dönemlerinde kurulmuş 10 ayrı konudaki bakanlık başka hiçbir konu ile birlikte ele alınmamıştır (ör: Avrupa Birliği, Yerel Yönetimler, Koordinasyon…). Bu bakanlıklar kuruldukları dönemin ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmış, kimi zaman dönem bittiğinde kaldırılmış, başbakanlığa bağlanmış, devlet bakanlığı haline getirilmiş ya da başka bakanlıklarla birleştirilmiştir.
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, farklı konularda bakanlıkların bir arada faaliyet gösterdikleri görülmektedir. Bu bakanlıkların kuruluş ilkeleri hükümetlerin türüne ve siyasi yelpazedeki konumuna göre değişebilmektedir.
  • Cumhuriyetin ilk yıllarında Lozan sonrası Türk ve gayri Müslim nüfusun transferini içeren mübadele ile içişleri, imar ve iskân konularının bir arada değerlendirildiği görülmektedir. Burada hükümetlerin daha çok ülke içindeki nüfus hareketlerine ve halkın barınma ihtiyacına odaklandıkları söylenebilir. 1960’lardan sonraki dönemde ise bayındırlık, imar ve iskân konularının bakanlık olarak bir arada değerlendirildiği görülmektedir. Merkeziyetçi bir anlayışla kentleşme sürecinin ele alındığı, bunun da daha çok yatırım ve mühendislik odaklı bir yaklaşımla yapıldığı için bu değişikliğin meydana geldiği söylenebilir. Son gelinen noktada ise bu kavramların tamamı yerini şehircilik kavramına bırakmış, çevre kavramı ile birlikte bakanlık adını almıştır. Buradan devletin tüm kentleşme süreçlerini ekolojik ve çevresel süreçlerle ilişkilendirdiği söylenebilir.
  • Bazı konuların ise 1960’lı yıllardan sonra planlı ekonomik dönemde ortaya çıkan konular olarak belli başlıklarla bir arada bakanlık haline getirildikleri görülmektedir. Örneğin çalışma haklarının sosyal güvenlikle ilişkilendirildiği, enerji kavramının da doğal kaynaklarla bir arada ele alındığı görülmektedir. Benzer şekilde, sosyal politika cumhuriyetin ilk yıllarında sağlık ile ilişkilendirilirken, son dönemde Aile kavramı ile birlikte bir bakanlık haline getirilmiştir.
  • Çeşitli iktisadi sektörlerin bakanlık olarak nasıl ele alındığına bakıldığında üçlü bir ayrım görülmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ticaret, ekonomi ve ziraat bir arada değerlendirilmektedir. Burada, cumhuriyetin ziraat ve ticarete dayalı bir ekonomik yapıya vurgusu dikkat çekmektedir. 1960’lardan 2000’li yıllara kadar ticaret konusunun gümrük, tekel ve maliye ile farklı şekillerde bakanlık olarak yer almaya devam ettiği görülmektedir. 2000’li yıllar sonrasında ise ticaret kavramı gümrükle birlikte ele alınmaya başlamış, maliye müstakil hale gelmiştir. Burada Kemal Derviş sonrası dönemin devlette mali disiplin ilkesi de etkili olmuştur. Öte yandan, ticaret bir dönem sanayi ile birlikte ele alınmış olmakla birlikte, son dönemde sanayi konusunun bilim ve teknoloji ile birlikte aynı çatı altında bir bakanlık olarak ele alındığı görülmektedir. Bakanlıkların isimlerine bakıldığında artık sanayi üretimi ile ticaret sektörleri birbirinden açıkça ayrışmıştır. Ziraat işlevinin de 1990’lar sonrasında farklı isim ve bileşimlerle bakanlık haline geldiği görülmektedir.
  • Türkiye cumhuriyetinde tarım ve ilgili sektörlerin cumhuriyetin ilk dönemlerinde ziraat kavramı ile bakanlaştığı görülmektedir. Ancak, 1950’ler sonrasında, tarım ve ilişkili sektörlerin birlikte aynı bakanlık şemsiyesi altında yer aldıkları görülmektedir. 1950’ler sonrasında tarım daha çok tarımsal örgütlenmeyle ilişkilendirilmiş, kooperatifçilik ve kırsal hizmetleri ifade eden köy işleri ile birlikte değerlendirilmiştir. 1970’lerden sonra ise, tarım, orman ve kırsal hizmetlerin bir arada değerlendirildiği görülmektedir. Son döneme gelindiğinde, tarımsal hizmetlerin daha ihtisaslaşmış bir alanda gıda ve hayvancılık konuları ile birlikte bir bakanlık altında ele alınmıştır. Ayrıca, orman konusu 1990’larda önce çevre sonra su işleri ile bir arada değerlendirilmiştir.
  • Devlet tarafından yapılan en önemli yatırımlar arasında yer alan ulaştırma sektörü cumhuriyetin ilk yıllarında milli savunma ile birlikte ele alınmışsa da daha sonraları 1970’lerden itibaren ulaştırma ve haberleşme ile denizcilik konuları kimi zaman birleşerek kimi zaman da ayrışarak bakanlık haline gelmiştir. Burada hala bu konuların temel altyapı olarak ele alınmalarının etkisi bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde özellikle haberleşme başlı başına bir bakanlık olarak ele alınırken bu durum haberleşme ve bilişim teknolojisindeki vurgu eksikliğini de göstermektedir.
  • 1980 öncesi dönemde turizm, tanıtma, basın ve yayın konularının öncelikle bir arada bakanlık haline getirildikleri görülmektedir. Kültür konusu da bir dönem turizm ile birlikte bakanlık haline getirilmişse de çeşitli hükümetler zamanında kültür ve turizm konuları müstakil bakanlık haline de getirilmiştir. Kültür konusu ayrıca eğitim ile de bir arada değerlendirilerek bir bakanlık haline getirilmiştir. Kültür konusunun turizm ile birlikte değerlendirilmesi, Türkiye’de sit alanlarının çokluğu ve kültür turizmi ile ilişkisi açısından değerlendirilebilir. Yine gençlik ve spor konuları milli eğitim bakanlığı ile bir araya 1980 sonrasında bir araya getirilmiştir. Geldiğimiz noktada gençlik ve spor konuları da kendi başlarına bir bakanlık haline gelmiştir. Bakanlıkların gelişimi incelendiğinde, turizmin tanıtım ile birlikte değerlendirilme eğiliminin olduğu, kültürün ise eğitim ve turizm ile birlikte bakanlaştığı görülmektedir.

Görüleceği üzere, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca faaliyette olan hükümetlerde kurulan bakanlıklarla ilgili olarak çeşitli örüntüler tespit edilebilmektedir. Bu örüntüler, Tür toplumunun kentleşme ve sanayileşme gibi temel dönüşümlerini yansıtmakta olduğu gibi, kimi zaman gündelik siyasal tercihleri de yansıtabilmektedir. Günümüze kadar gelen süreçte günübirlik bakanlıkların bir kısmının kurumsallaşamadığı, ihtiyaçlara yanıt veren yapıların ise kurumsallaşarak varlıklarını sürdürdüğü söylenebilir.
 Ancak, Türkiye gibi bir ülkede en temel sorunların ne olduğu, bu sorunlara yanıt olarak hangi bakanlıkların kurulmasının akılcı olacağı gibi bir tartışma ne yazık ki bugüne kadar başlatılamamıştır. Bu tür bir tartışma aslında sadece bakanlıklara değil, merkezi hükümetin yapısına ilişkindir. Başkanlık ya da parlamenter sistem tartışmalarının yapıldığı günümüzde, bürokratik yapının ana köşe taşlarına ilişkin tartışmaların yapılmaması büyük bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır. Bu tartışmaların yapılabilmesi için Türkiye’de temel toplumsal sorun ve dönüşümlere ilişkin araştırmaların yapılması gerekmektedir. Örneğin, bilişim teknolojileri, kentleşme, ekolojik tahribat, ar-ge, kırsal kalkınma, gelecek vizyonu gibi konuların çok yalın, etkili ve net bir şekilde hangi bakanlıklarla ve nasıl yönlendirileceği hala belirsizliğini korumaktadır. Bu sorunların aşılması için Türkiye'de merkezi yönetimin ve bakanlıkların kurulması süreçleri, çalışma ilkeleri, birleştirme ve ayrıştırma yaklaşımları derinlemesine araştırmalarla ele alınmalı, devletin hafızasını koruyacak, gelecek sorunları ele alıp modelleme çalışmaları yapacak modüler, etkin ve şeffaf bakanlık yapılarının oluşturulması ele alınmalıdır.





6 Kasım 2015 Cuma

KABLOLARA SABOTAJ VE DÜNYA ŞEHİRCİLİK GÜNÜ


Bir şehir plancısı olarak en sık karşılaştığım sorulardan birisi “hocam bizim şehirlerimiz neden böyle” şeklinde. Hemen arkasından da o ikinci yakıcı soru gelir: “sizi dinlemiyorlar değil mi”? Sokaktaki insanın irfanı karşısında hissettiğim şaşkınlık bir yana aynı insanların içinde yaşadıkları, oluşumuna katkıda bulundukları, şuradan bir arsa, buradan bir kupon daire kapatarak şekillendirdikleri kenti sanki kendi dışlarında, uzaktan gördükleri bir sur duvarı gibi algılamalarını da bir o kadar ironik bulurum. Öyle ya, yapılar, kentler, yerleşmeler kendilerini öperek düzeltmesi için kahraman birer meslek grubunu bekleyen, beton cam ve çelik tabutunun içinde yatan yaşlı bir pamuk prenses gibidir…

Bu gibi soruların gündeme getirildiği -  ya da en azından getirilmesini temenni ettiğimiz – günlerin başında bizim için “Dünya Şehircilik Günü” geliyor. Her yıl Kasım ayının başlarında, kutlama demeyelim ama – çünkü şehircilik dendiğinde kutlanacak şey bulmak pe zor olabilir memlekette – olanı biteni hep birlikte anlama ve tartışma çabası içine giriyoruz plancılar olarak. Bu çaba her yıl düzenlenen bir etkinlikle de odaklanıyor. Bu yıl 39.su düzenlenmekte olan bu etkinliğe biz “Dünya Şehircilik Günü Kolokyumu” adını veriyoruz. Bu yıl, biraz geç de olsa son gününe yetişebileceğim Kolokyum ve Dünya Şehircilik Günün anlamını, memlekette olanı biteni düşünürken aklıma gelen bazı ilginç çağrışımları kaleme almak istedim.

Öncelikle şu “önemli gün ve haftalar” konusuna bir bakalım. Eskiden evlerin vazgeçilmezi olan saatli maarif takvimlerinde ve öğretmenlerin yıllık eğitim planlarında mutlaka sıralanan ve belli olaylara atfedilen günler ve haftalar olurdu. Kızılay haftası, Çanakkale Şehitlerini Anma Günü, Yerli Malı Haftası bunlardan bazıları. Yılın her gününün ve her haftasının önemli olarak kutsandığı bir durumda eğer hepsi önemliyse, hangisi diğerinden daha önemli ya da hepsi önemliyse aynı zamanda hiçbiri önemli değil mi diye sormadan alamazdım kendimi. Bir de bir konuyu “sadece bir gün değil her gün” hatırlamanın önemini hatırlatan beylik sözlerle “kapitalizmin oyunu bunlar bak anneler dediler stokları erittiler” serzenişleri var. Öte yandan bunların bazılarını biz, bazılarını başkaları belirlemiş, bazıları kutsal, bazıları resmi, bazıları ise ihtiyari. Önemli gün ve haftalar arasında sayılmayan ama halkın ve bazı toplumsal kesimlerin önemli saydıkları zaman dilimleri de bulunuyor. Bir zamanlar dedesine İslam’daki dini bayramların neden her yıl farklı zamanlarda olduğunu soran bir çocukla ilgili bir öykü okuduğumu hatırlıyorum. Dedesi “nerede olduğu aranan kolay kolay unutulmaz” yanıtını vermiş.

Peki, biz ne arıyoruz bu önemli gün ve haftalarda? Ya da bir şeyler aradıklarımız var mı? Aramadığımızda ne olur? Sanırım bir şeylerin aranmadığı zaman ne olduğuna baksak belki de daha iyi olur. Bu noktada aklıma gelen en talihsiz önemli gün “Kabotaj Bayramı”. Okulun ikinci döneminin sonlarına gelmişsiniz, yaz tatili hülyaları almış başınızı götürmüş başka yerlere, temmuz ayının ilk günü için bir bayramımız olduğunu anlatıyor öğretmen. İlginç de bir ismi var: kabotaj. Denizleri kullanma konusunda bir devletin yurttaşlarına verdiği imtiyazları ifade eden kabotaj Cumhuriyetle elde ettiğimiz kazanımlardan birisiydi. Ancak, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede bizler kabotajın anlamını hiçbir zaman tam olarak anlayamadık. Kabotaj, aklımızda sanki egzotik dillerden gelen bir ada ya da çiçek ismi gibi yapıştı kaldı. Hatta ilkokuldayken kulağıma “kablolara yapılan sabotaj” gibi geldiğini de itiraf etmem gerekli.

Dünya Şehircilik Günü de ne yazık ki birçok diğer arkadaşı gibi kabotaj bayramının akıbetini yaşıyor sanki. Ülkenin üç tarafını kaplayan denizlerin talihsizliğini memleket nüfusunun yüzde sekseninin yaşadığı şehirlerle ilgili faaliyetlerimiz de yaşıyor. Şehircilik dendiğinde çoğunluk bilinçaltında “-cilik” ekini daha çok ticari faaliyetlere bakan tarafından aldı, şehirci, şehir plancısı biraz daha yersiz yurtsuz ve de sahipsiz kaldı. Sıradan insanın yaşam ideallerinin dünyayı gezmekle, Oskar/Nobel almakla ya da aya gitmekle değil, hep bir kupon araziyle, imarla ilgili tüyolarla bitiştiği bir dünyada ne yazık ki şehircilik de çerçeveletip duvara asılası bir uzak ülke posteri kadar anlam taşıyor. Bunu ülkelerin gelecek vizyonlarında da izlemek mümkün. Anglosakson dünyası “yeni şehircilik”, “kentsel rönesanz”, Kıta Avrupası “kentsel şart” diyerek sürdürülebilir kalkınmayı ve yeni teknolojileri yaşanabilir kentler için kullanabilecek stratejiler peşinde koşarken, bizim ulusal kentsel stratejilerimiz KENTGES kapsamında ancak kapı arkalarında çekingen ve tedirgin konuşulabiliyor.

Şehir plancıları olarak Dünya Şehircilik Günlerindeki geleneğimiz, bir tema etrafında toplanan bir kolokyumla, mesleğin o yılki gündemini bir bildirge eşliğinde tartışmak. Latince de “bir arada konuşmak” kökünden gelen kolokyumlarda ağırlıklı olarak şehir plancıları bir araya gelerek, çokça eleştirdiğimiz bir formatla da olsa ülkenin kentleşme sorunlarını, dünyada olup bitenleri ve geleceğe ilişkin öngörülerimizi paylaşıyoruz. En başta genç plancı arkadaşlar olmak üzere, kolokyumun yapıldığı kentin paydaşları da bu tartışmalara yer yer konuk oluyor. Peki, dünya şehircilik günlerini de bulunmuş şeylerin paylaşıldığı değil, bir şeylerin arandığı bir vakte dönüştürmek mümkün mü acaba? Binlerce kilometre uzakta Arjantinli bir profesörün önerisinin bugünün Türkiye’sinde hem de 39. kez kutlanması bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Bunun için sanırım belki de ilk yapmamız gereken şeylerden birisi, dünya şehircilik günlerini sadece şehir plancılarının değil, toplumun tüm kesimlerinin günü yapmak için düşünmeye başlamak. Şu sorunun yanıtını arayarak başlayabiliriz: “En yakınımdaki çocuk, önemsediği bir dünya şehircilik gününde ne yapardı”?


8 Ekim 2015 Perşembe

CEBECİDE KENTSEL TASARIM YERİNE ASARIM KESERİM ANLAYIŞI ÖLDÜRDÜ!




Yaşadığım kent olan Başkent Ankara’nın, hayatımın önemlice bir kısmını geçirdiğim ve hala daha yaşamaya devam ettiğim Cebeci Semtinde birkaç gün önce gerçekleşen otobüs kazası beni derinden sarstı. Ne olduğu hala bilinmeyen bir olay neticesinde 12 insan kontrolden çıkan bir otobüs tarafından ezilmiş, bir o kadarı hatta daha fazlası yaralanmıştı. O anda mahallede bulunmadığım için önce sosyal medyada yayılan haberleri talihsiz bir şaka, bir zaytung haberi ya da Sibirya’nın aynı adlı ücra bir kasabasında meydana geldiği için umursamadığımız bir durummuşçasına izledim. Sonrasında haberin gerçekliği, kendi yaşam mekânlarım üzerindeki izdüşümleri üzerinden sarsıcı biçimde vurdu. Bir gün önce kaza yerindeki bir cep telefonu tamircisine uğramıştım. Oradaki pastanenin önünde yıllar önce üniversite servisini beklemiştim sabahları, sonraları Ankaray adlı hafif raylı sisteme bazen oradaki istasyondan binmiştim. Hemen caddenin karşısındaki askerlik şubesinde az beklememiştim tecil kararlarını. Ulus dolmuşunu orada yakalamıştım ve daha niceleri… Kişisel tarihimizin resmi izleriyle, resmi kazaların eksik bilgi ve pervasız yalanları ancak bu kadar keskin örtüşebilirdi.

Yıllardır bir şehir plancısı, Başkenti ve mahallesini seven bir Ankaralı, bu kentin bugün yaşanan sorunlarını dünden haber vermeye çalışmış birisi ve “biz demiştik”lerin utangaç müşterisi bir talihsiz olarak kazanın haberlerini izlemeye başladım. Mahalleliyle, taksi durağındaki abilerle, esnafla konuştum. Kazanın etkileri yoğun gündem arasında hafiflemeye ve adli bir vakanın klasörlerine tıkılmaya başlarken, “şoför mü, otobüs mü, ikisi birden mi” sarkacına takılmış kalmış bir algının yaygınlaştığını görüyorum. Daha önceki vakalarda da olduğu gibi. Zaten başka türlü olabilir miydi ki? Ya şoför çıldırmıştı, ya otobüsün beyni karışmıştı! Her gün yüzlerce otobüsün sefere çıktığı bir başkentte, ulaşım ve toplu taşım sistemlerinin planlama, tasarım ve işletmesi, kent planlama süreci, kent yönetimi ve yurttaşların yaşadıkları kentin yönetimi hakkında söz sahibi olması gibi çağdaş yaklaşımları dillendiren ve talep edenleri ötekileştiren, komploculuk ve çekememezlikle suçlayan, eski Roma’dan beri devam eden “ekmek ve sirk” politikasını sürdüren kent yöneticilerinin hiçbir sorumluluğu olamazdı, olmamalıydı. Ekmek ve sirk politikasının, eski Roma’dan beri kitleleri yaşanabilecek düzeyde yiyecek dağıtımı ile hayatta tutarak minnet ticareti yapan, arena ve sirklerdeki gladyatör dövüşleriyle de erdemsiz eğlence biçimleriyle uyuşturan, ancak kendilerine biat edince kurulu çıkar ağlarına kavuşma hakkı veren bir gurup seçkinle yöneten kent ve devlet yöneticilerinin temel stratejisi olduğunu da hatırlayalım.

Bizim cenahta ise yıllardır söylenenleri hatırlatmaya çalışan bir çaba görünüyor. Ulaşım planlaması, toplu taşım işletmeciliği, toplu taşımda çalışanların durumu gibi konular üzerinde duruluyor. Tüm bunlar konuşulurken arada sırada yarışmalar, akademik çalışmalar yoluyla üzerinde kalem oynattığın bir konu olan kentsel tasarım üzerinden meseleye bakmaya çalışmak belki yeni bir pencere açabilir diye düşündürdü bana. Bu düşüncemin oluşmasında da kaza yerinde birkaç gün sonra yaşanan etkili olduğunu söyleyebilirim. Birkaç gün boyunca olay yerini izledim. Kaza mahalli yaklaşık 100 metrelik bir alanı kapsamasına rağmen alanın başındaki bir çukura duyarlı kentliler ve mahalleliler kırmızı karanfiller bıraktılar. Hemen sonrasında da çalışkan büyükşehir belediyemiz alelacele kaza yerine camdan bir otobüs durağı konduruverdi. Dün baktığımda durağın ayaklarına dökülen beton harcı bile hala ıslaktı. Oysa kaza öncesinde insanlar bu yerde otobüs beklemelerine rağmen bir otobüs durağı bulunmuyordu. Yaklaşık Elli metrelik bir alan Abidinpaşa, Mamak, Saimekadın ve Tuzluçayır istikametinden gelen otobüsleri bekleyen kalabalığın mekânıydı sadece.

Buradan yola çıkarak aslında esaslı sorun alanının kentin bu kadar yoğun bir bölgesinde kentin yaşam ve yaya mekânlarını güvenli, konforlu, işlevsel ve estetik bir biçimde tasarlama eyleminin yerine getirilmesini sağlayarak, bir nevi kenti gergef gibi işleme sorumluluğunu taşımayanlarda olduğunu söylersek yanlış bir yere işaret etmiş olmayız. Bu dediğimin mimarlık ve kent planlamasında açık seçik adı “kentsel tasarım”. Aslında kentte bulunan kamusal iradenin, kentin her ölçeğinden daha ziyade yaya ölçeğindeki gündelik yaşam mekânlarını tanımlama ve tasarlama sorumluluğuna işaret eden bu uğraş alanı ne yazık ki Türkiye’de son yıllarda bazı tasarım yarışmalarının ismi olmaktan öteye gidemiyor. Yerel yönetimler ve belediye başkanları, kentlinin yaşadığı mekânları “ihale ile elde edilmiş yapı elemanlarının üzerine gelişigüzel serpileceği ve yerleştirileceği satıhlar” olarak algılıyorlar. Yaya olduğumuz anlarda var olduğumuz mekânlar bu sebeple hoyrat, acımasız, geçit vermez ve duyarsız. Bir durağın, ağacın, elektrik direğinin ya da reklam panosunun diğerleriyle ilişkisi ve kentliye etkisi bir bütün içerisinde anlam taşımaktan uzak. Bunu seslendirenlere de ekranlardan, sosyal medyadan ve halkla ilişkiler alanının tüm araçları üzerinden sağ elin işaret parmağı sallanarak ayar veriliyor, “ihaleyle yapılacak her hizmeti yaptık daha ne istiyorsunuz” deniyor, asarım keserimle susturulmaya çalışılıyor.

Bu durumu yine en iyi kaza mahallindeki durumdan anlıyoruz. Yaklaşık elli metrelik bir otobüs bekleme alanında ekteki uydu fotoğrafından da göreceğiniz gibi önce kaldırımı tamamen kaplayan ve sadece arkasındaki bir metrelik merdivenle yol tarafındaki yirmi santimlik bordürden geçit alınabilen bir Ankaray İstasyon girişi bulunuyor. İstasyon sonrasında gömüde kalan dükkânlara iniş için yapılmış merdivenlerin daralttığı bir kaldırım sonrasında reklam panoları ve en nihayetinde aşağıdaki diğer istasyon girişi ile sınırlanıyor. Bırakalım engellileri ve dezavantajlıları, normal günlerin pik saatlerinde göz gözü görmeyen bir kalabalığın beklediği bu alan ne güvenli, ne konforlu, ne işlevsel ne de estetik bir yan taşıyor. Mekânın oluşumundaki bu olumsuzlukla, orada bekleyenlerin kalabalıkta üzerlerine gelen bir aracı fark etmelerini tamamen engelleyecek nitelikte. Tabi, yine bu alanda bekleyen dolmuş, otomobil ve otobüslerin yarattıkları etkiyi de düşündüğümüzde ortada aslında kent ormanının kurallarının işlediği bir mekândan başka bir şey yok. Bu arada adında estetik olan “Kent Estetiği Daire Başkanlıklarının” bu tür konularla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmaması, köprü parmaklıklarını basınçlı suyla yıkama gibi çok önemli işlerle uğraşması da hakikaten dikkate değer bir olgu olarak karşımızda duruyor.

Tüm bunlardan yola çıkarak, acaba kentsel tasarımın bu tür kazaları engellemek ya da en azından zararlarını azaltmak için bir araç olarak kullanmak mümkün olabilir mi diye sesli düşünecek olursak, karşımıza çıkan en önemli engelin kentsel tasarımın kentsel kamusal alanlarda bir ihtiyaç ve gereklilik olduğuna ilişkin anlayışın bulunmaması olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yerine, “istediğiniz yere bank, durak, ağaç, direk koyuyoruz ya daha ne istiyorsunuz Allah’ınızdan belanızı mı” diye yüzümüze tükürükler saçarak çemkiren bir kent yöneticileri güruhu ile karşı karşıyayız. Bu güruh karşısında kentlerin her noktası mücevher gibi işlenmesi ve tasarlanması gerekli birer kömür parçası olduğunu haykırmamız gerekiyor. Bu sadece kentlerde güvenli bir yaşam sürdürebilmemizin değil, yaşadığımız mekânı algılayabilmemizin, bir aidiyet ve sahiplenme hissi geliştirebilmemizin ve nihai olarak da yaşadığımız kentte mutlu olabilmemizin kapısını açacak bir unsur olarak ele alınabilir. Bizleri otomobillere, otobüslere ve vahşi kent mekânlarına taksim edenlerin karşısında tasarımı savunmaz, savunmanın önemini anlatmaya başlamazsak, kömürü elmasa dönüştürecek basıncı oluşturamazsak, korkarım asarım keserimle oluşan mekân kömürünün karası ve yarattığı acılar yüzümüze daha çok defalar çalınmaya devam edecektir.


7 Ağustos 2015 Cuma

CHUCKY'NİN DUMANSIZ FABRİKASI VE YEŞİL YOL




Birlikte oynayabileceğimiz yeni bir oyun biliyorum. Adı “Ruhunu sakla”. Güven bana seveceksin…

Çocuk Oyunu 3 Filminden alıntı.


Seksenlerin masumiyetinin çocukluk yıllarımızda yerli malı haftasında kafamıza taktığımız kağıttan taçlara kondurulan acemi meyve resimleriyle hayat bulduğu günlerde, kalkınma konusuna ilişkin her mesele günümüzün karmaşıklığından uzak birer özdeyişin konusuydu. Yerli malı meyve-sebze, fındık-fıstıktı, Ankara’nın balı ve armudu, Amasyanın elması, Diyarbakırın karpuzuydu. Daha ortada tarım ürünlerindeki ilaç kalıntısı, GDO’lu tohum tartışmaları yoktu. Sanayi ve enerji gibi konular nihai olarak bilim adamlarının özverileri ile aya adım atan astronota kadar giden bir maceranın köşe taşlarıydılar. Mutlu mesut yaşayıp gidiyorduk o günlerde. Ya biz saftık, ya dünyanın böyle olabileceğine aklımız ermiyordu.

Oysa aynı yıllarda Yeşilçam sineması Cüneyt Arkın’ın Battal Gazi dizisini yazlık açık hava sinemalarında Bruce Lee’nin Ejder filmlerine alternatifi olarak gösterime sokarken, Holywood bu tür bir masumiyetin kendi içinde farklı bir kötülüğü barındırabileceğini gösteren örnekleri ekranlara taşımaya başlamıştı bile. En bilinen örneği “Çocuk Oyunu” adlı film serisindeki içine kötü ruh giren oyuncak karakter Chucky’ydi. Kocaman mavi gözleri, kızıl saçları ve çilli suratıyla muzip bir kötücüllüğü yüzünde barındıran bu karakter filmin başından itibaren yakın plan çekimlerle içimize saldığı beklenmedik kasveti bir noktada harekete geçirir, gözlüklü , yaşlı ve şişmanlardan başlayarak filmin yan karakterlerini doğramaya başlardı. Bizler tabi nihayeti bilen izleyiciler olarak bunu bir noktadan sonra yadırgamazdık ama filmde esas ilginç olan Chucky’nin milleti doğraması değil, doğrananların buna şaşırıp kalması olurdu. Çünkü Çhucky gibi bir sevimlilik klişesinin insanlara böyle bir şey yapması mümkün olamazdı.

Bugünlerde yaşanan yeşil yol tartışmaları bana nedense Chucky karakterini ve seksenlerde yaşadığımız ruh halini hatırlattı. O günlerin çok bilinen sloganlarından birisiydi “turizm bacasız fabrikadır”. Çünkü baca kötüydü, fabrikalarda baca vardı ve bacalar da kötü kokulu dumanlar çıkarırdı. Turistler çok nezih insanlardı ve –nadiren olabilir ama- kötü koku çıkarmak gibi huyları pek yoktu. Turistler bizleri tanımak, ülkemizi görmek için yanıp tutuşan çipil gözlü sarışın iyi niyetli insanlardı ve bize hayran olmaktan başka hiçbir beklentileri yoktu. Çünkü biz çok konuksever ve sıcaktık. Başka ne gerekirdi ki? Bu tür kalkınmacı ideolojik yansımaların nereden ve nasıl çıktığını bilmiyorum ama bu tür sloganları hiç sorgulamadığımız açık. Sorgulasaydık bacasız fabrikadan antik kentlerin göbeğine yapılan “herşey dahil kapalı tesis” sistemine, kıyıları kaplayan yazlık konut dalgalarından çiflik balığı servis edilen fahiş balık lokantalarına ve daha bilumum turistik attraksiyonlara nasıl veya neden geldiğimizi de bir nebze anlardık.

Turizm tesislerinin bacası yoktu belki ama, o tesislere ulaşılması için yapılan yollara asfalt üreten, tesislerde kullanılan betonu yapan, tüketilen her tür yiyecek ve içeceği, dekorasyonda kullanılan herşeyi ve daha binlercesini üreten fabrikaların baca emisyonlarına ilişkin tartışmaları hala çözebilmiş değiliz. Dahası, bu bacasız fabrikalara ilişkin plan projeleri tartışırken henüz harekete geçmemiş Chucky misali, tartışmaların hep bir masumiyet yanılsaması üzerinden yürüdüğünü anlayamadık tam olarak. Memlekette “turizm master planı”, “turizm koridoru planı”, “turizm gelişme bölgesi” gibi muğlak isimler altında sayısız çalışma ve tartışma yürütüldü. Ama bunların neredeyse hiç birinde, ortaya çıkacak sonucun tam olarak ne olacağı kestirilemedi. Çünkü sonuç ne de olsa bir şeyi ya da bir yeri “turizme kazandırma” gibi ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir şeye hizmet edecekti. Ne de olsa sanayi gibi kirli ve pis değil, turizm gibi “nezih” bir şey konuşuluyordu.

Chucky elinde ekmek bıçağıyla onları doğrarken şaşkın bir yüz ifadesiyle bakakalan kurbanlar gibi şimdi Karadenizin yaylalarını peynir gibi yaran, istinat duvarları ve yarmalarla kuşatan bir inşaat hamlesini izliyoruz. HES’lerle çölleştirilmiş Karadeniz yaylalarının kalan kısımları yollara takılıp gelecek yeni bir bacasız fabrika dalgası ile sarılmayı bekliyor halbuki. Baharın ilk yağmurlarıyla aşınıp akacak asfalt yollar yeni kamu ihalelerini, bu ihaleleri alanların kendileri yahut yakınlarının o yollardan geçerek ulaştıkları ikinci konut, yayla turizmi tesisi ve “ekolojiyle” yıkanmış köy kahvaltılarını, daha çok betonu ve kırdan kopuşu getirecek. Nüfusun kırda kalan yaş ortalaması kırkın üstündeki son tabakası, hafızalarında ve ellerinde kalan kır kültürünün son taneleri ile çekip gidecekler oralardan. Biz geriye kalanları internet sitelerinden yıldızlamak ve yorumları okumakla yetineceğiz. Sonra birbirimize dönüp soracağız “deniz-güneş-kum sıktı artık, bu sene Karadenize mi kaçsak”?

Çocuk Oyunu filmi tek bir film değildi. Yedi tane devam filmi çekildi. Düşük bütçeli ve acınası efektlere sahipti ama uzun süre insanları korkuttu. Sonra bilgisayar oyunları çocuklar için bebeklerden daha önemli olmaya başlayınca seri bitti. Belki gün gelecek biz de turizm ya da kültür denince her zaman çok masum bir şeylerden bahsedilmediğini anlayıp, “peki sonra ne olacak” diye sormayı akıl edeceğiz. Beş yıldızlı otellerin birinde filanca turizm ve kalkınma planı yapılırken, bir yerlerin “turizme kazandırılmasının” o yerlerin öyküsünü yazmadan, okumadan yapılmaması gerektiğini anlayacağız. İnşallah o zamana hala gözümüzü açan Havva Analar kalır bir yerlerde…

3 Mayıs 2015 Pazar

TRANSFORMER VE JURASSIC ANKARA'YA KARŞI


Son bir aydır Başkent Ankara bir şehir içi karayolu kavşağına konan robot ve dinozor heykelleriyle ülke gündemini ve sosyal medya mecralarını işgal ediyor. Bu işgal edişten “parsel parsel satma” iddialarının muhatabı olan Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek’in pek de hoşlanmadığını söylemek zor. Gündemi üzerindeki iddialardan kendini daha rahat hissettiği kulvara – ki gelin biz buna “kentsel polemik” diyelim – çekmek için bulunmaz bir fırsat olan bu tartışmaya çabucak dahil oldu. Suç duyuruları, mimar, şehir plancısı ve mühendisleri çeşitli hakaretamiz ifadelerle suçlama manzaraları oluştu alıştığımız üzere. Durum bir nevi biz Ankara’lılar için “normalleşti” bile diyebiliriz. Normalleşen durumda iki ayrı saf oluşuverir Ankara kamuoyunda bu gibi durumlarda. Bir taraf meseleye daha çok estetikten yola çıkan ama topyekun bir eleştirinin kapısını aralayan bir şekilde dahil olurken, diğer taraf da “ne var canım her yerde var, hem nasıl olsa böyle büyük bir eğlence parkına tüm Ankara’nın ihtiyacı vardı” söylemine dayanan pragmatik bir meşrulaştırma yaklaşımını benimseyiverir. Zaten sonrasında da hemencecik yeni bir gündem oluşur. Bu iki saf farklı bir konuda aynı safları sıklaştırmaya devam ederler.

Oysa bu tür kentsel tartışmaların odağında bu kez farklı bir açıdan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ortada bizim ürünümüz olmayan “popüler” imge ve figürlerin “popülist” bir şekilde kullanımı söz konusu. “Popüler popülizm” gibi hoş kelime oyunlarını mümkün kılmak bir yana, küresel ölçekte hakim yaratıcı endüstrilerin ürünlerinin Türkiye’nin Başkentinde bu şekilde kullanılması bile başlı başına bir sosyolojik tartışmanın kapısını aralıyor. Geçmiş yıllarda Ankara’da benzer başka örneklerini de görmüştük bu durumun ama onlar pek hoş bitmemişti. Eryaman’da Ankara Büyükşehir Belediyesinin yaptığı devasa “Harikalar Diyarı” adlı parkta çizgi film sinemaları açılmıştı. Daha çok popüler çizgi filmleri oynatması düşünülen bu sinemalarda daha sonra “küçük” bir ayrıntının gözden kaçması sebebiyle sorunlar çıkmıştı. Bu sinemalarda oynatılacak filmlerin ticari telif haklarının nasıl karşılanacağı sorun olmuştu çünkü. Bu gibi sorunlar dünyanın her yerinde yaşanabilir sorunlar olarak kabul edilse bile ortada bir başkentin tarihsel konumu, sosyo-mekansal gerçekliği gibi konuları küresel kültürün yamaları vee çarpık bir modernleşme anlayışıyla yeniden üretme çabasının olduğunu görmek gerekiyor. Bu tür bir çaba bir kenti yok etmez belki ama daha kötüsünü yapabilir. Sıradanlaştırır ve unutturur.

Robot ve dinozor tartışmaları devam ederken, bu popüler unsurları çocukluğundan beri takip eden birisi olarak tartışmanın bir yanında bulunan transformer ve jurassic park temalarına da biraz haksızlık edildiğini düşünerek acaba farklı bir analiz de yapılabilir mi diye düşünmeye başladım. Çünkü, bizim zannettiğimizin aksine pek çok popüler kültür unsuru – ki belki en önemli örnekleri Tolkien’in Orta Dünyası, Matrix ve Lucas’ın Yıldız Savaşlarında görülebilir – batı felsefesinin önemli tartışmalarından kökenini almakta, ya da en azından ucundan kıyısından sonradan bu popüler örnekleri felsefe ile buluşturma çabaları söz konusu. Gerçekten de popüler olmanın insanlığın çok temel açmazlarını ve ikilemlerini beklenmedik bir şekilde ve biçimde sunmaktan kaynaklandığı ile ilgili de önemli tartışmalar da son dönemde gündemde yer buluyor. İster Holywood aynı senaryoları yeniden satabilmek için biraz felsefe sosuyla yeniden yazarak gündeme taşıdığından olsun, ister gerçekten de bu popüler unsurlar biraz olsun felsefi açmazları gündeme getiriyor olsun, robot ve dinozor imgelerinin öyküleri üzerinden Ankara’da olup biteni yeniden okumak ilginç olabilir diye düşünüyorum.

Atatürk Orman Çiftliği kavşağına ilk konan pek benzemese de transformer filminden esinlendiği aşikar olan bir robot heykeliydi. Transformer’lar bizim organik dünyamızın aksine metal ve makinenin hayat bulduğu bir gezegenden gelen, kendi içlerinde kadim iyi-kötü ikilemini taşıyan bir grup robotun öyküsünü anlatıyor aslında. Kendi gerçek biçimlerinin ne olduğunu tam olarak anlayamasak da bizim dünyamıza gelince kendilerine benzettikleri makinelerin biçimini alıyorlardı. Serinin tüm filmlerinde insanın iktidar elde etme güdüleri ile transformer’ların kötü kanadının kendilerine yeni bir hakimiyet alanı açma çabaları arasında kalan “otobot”lar adlı iyi robotların hazin durumu ele alınıyor. Hatta serinin son filminde insanlar robotların yaşam kodunu çözüp onları yeniden üretecek bir yöntem bile keşfediyorlar. Bu öyküde insanın doğa karşısındaki durumu, karşısına çıkan güçleri yenmekle istila etmek arasındaki tereddüdü, yapay zeka ve makinelerin insanı aşıp aşmayacağı gibi konulardaki derin etik tartışmalara atıf var gibi görünüyor. Tabi kavşağa robot heykeli koyanların bu tartışmalarla ilişkisinin olma ihtimali çok düşük görünmekle birlikte, bu öyküyü Ankara’nın son otuz yılına uyarlamak zor görünmüyor. Transformer’ları, kentin kapıcıları diye de adlandırılan profesyoneller olarak adlandıralım gelin. Şehir plancıları, mimarlar, mühendisler, avukatlar ve kentin biçimlendirilmesinde kilit rol sahibi tüm meslek dallarını da katalım içlerine. Transformer’lar gibi onların da toplum tarafından dışarıdan bakılınca görülen bir araç, ama yakından bakınca insana benzeyen bir robot gibi görüldüklerini, ötekileştirildiklerini ve yabancılaştırıldıklarını hatırlayalım. Kenti biçimlendirme iktidarını ele geçirenlerin en çok ihtiyaç duydukları kaynak bu meslek dalları ve bilgi birikimleri. Ankara Kentinin son yıllarını gözden geçirdiğimizde bu meslek dallarının bir kısmının kenti farklı bir şekle sokan popülist uygulamaların aktörleri olarak ortaya çıktıklarını, bir kısmının da iktidar sahiplerinin isteklerinin taşeronluğunu yapmak durumunda kaldıklarını gördük. Aynı iyi ve kötü transformer’larda olduğu gibi. Her iki grup da başka gidecek yerleri olmadığını düşünerek kendilerini içinde buldukları senaryodaki rollere uygun hareket etmeye başladılar. Arka planda da kentin kamusal alanları yiterken, kentsel gelir dağılımı rant temelli bir gelir aktarım süreciyle yeniden yapılandırılırken önce fıskiyeler, sonra köprülü kavşaklar, şimdi de popüler kültür heykelleriyle ilgili tartışmaların ya yüklenicisi ya tartışmacısı haline geldiler. Gelinen nokta çok hazin. İktidar sahipleri bu meslek gruplarının önemini çoktan kavradı. Belediyelerin ve kamu kurumlarının kadroları formatı çözülmüş ve neo-liberal mantıkla yeniden yapılandırılmış meslek insanlarıyla dolduruldu. Yani aynı transformer serisinin sonundaki gibi.

Robot kaldırıldıktan sonra hikmetinden sual olunmaz bir mantığın eseri olarak yerine – hem de türüne twitter oylaması ile karar verilen – bir dinozor heykeli yerleştirildi. Dinozorların neden son yıllarda Ankara Büyükşehir Belediyesinin ilgi odaklarından birisi haline geldiği tartışması bir yana, bir popüler kültür unsuru olarak kaynağının 1990’larda parlayan Jurassic Park serisi olduğunu biliyoruz. Amber taşı içerisinde kalmış bir sivrisiğeğin karnındaki dinozor kanındaki DNA şifresini çözerek dinozorlar günümüze getiriliyordu öyküde. Daha sonra da bir eğlence parkının temaşa unsurları haline geliyorlardı. Ama sonradan işler sarpa sarıyor, tabiri caizse insanoğlu “doğayla şaka olmaz” gerçeği ile karşı karşıya kalıyordu. Öykü çok da yeni değil aslında Mery Shelley’in Frenkhestein romanından bu yana sanayi devriminin makine gücünü yanına alan, yaşamın sırlarını çözmeye başlayan insanın tanrı rolüne soyunmasının sonuçlarını tartışıyoruz. Bir yanıyla Yahudi soykırımına, bir yanıyla genetiği değiştirilmiş organizmalara kadar giden bu tartışmada dinozor aslında kontrol edilemeyen doğa güçlerini, hiç beklenmedik sonuçları simgeleştiriyordu. Serideki ilginç olan şey, tüm olup biteni kenardan izleyen ve hiç unutmayan bir karakterle birlikte olanlardan hiç ders almayan, hatta olup biteni malzeme yaparak hep daha büyük ve yeni bir dinozor parkı açan bir yatırımcının bulunmasıydı. Bu sebeple serinin her filminde bir şekilde dinozor parkı yeniden açılıyordu. Bu öykü de Ankara düşünüldüğünde bana pek tanıdık geliyor. Ankara’da sürekli olarak başarısız olan ama durmadan yeniden açılan bir dinozor parkına benziyor çünkü. Son otuz yılı gözden geçirdiğimizde hep bir şekilde “Ankara’yı uçurup kaçıracağı” söylenen ama bunu gerçekleştiremeyen yatırımlarla iktidarı pekişen bir yapının Ankara’yı yönetmeye devam ettiğini görüyoruz. İlk döneminde göbeklere yapılan fıskiyeler ve sök-dik peyzajla, sonraki dönemde katlı kavşaklarla, son dönemde de neredeyse standart hale gelmiş istisnai inşaat emsalleriyle gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projeleriyle Ankara sürekli kapanıp yeniden açılan bir dinozor parkı gibi. Bir yandan da kenardan tüm olup biteni korku dolu gözlerle izleyen, “yapmayın etmeyin burda bir yanlış var diyen” meslek odaları, üniversiteler var. Onlara da önce “siz bu işten anlamazsınız” denilip, sonrasında da dinozorlar memleketi basınca “e şimdi ne yapmalı” diye gözler çevriliyor. Kentsel dinamiklerin doğanın kontrol edilemez güçleri gibi olduğu, orasına burasına yapılacak bir tema parkla dizginlenmeyeceği fark edilince de iktidar sahipleri yeni projeler tasarlamaya başlıyorlar yapı taşını değiştirdikleri dinozorlarla birlikte. Çünkü esas amaç olan yaşanabilir bir kent oluşturmak çoktan yitip gitmiş. Amaç artık bir tema park yapmak ya da kenti bir tema park haline getirmek olmuş. Anlayacağınız dinozor heykelini getiren süreç de Jurassic Park filmine ziyadesiyle benziyor.


Bu yazıdaki muradım popüler kültürle kentsel süreçler arasındaki dinamiklerin paralelliğini göstermek değildi sadece. Gördüğünüz gibi bu tür benzerlikler kolaylıkla kurulabiliyor. Esas mesele, kentteki basit gibi görünen ayrıntıların büyük resimdeki karşılıklarına işaret edebilmekte. Bu tür karşılıkları kitlelere anlatabilmek meselesinde ne kadar mesafe kat edebilirsek, popüler kültür unsurlarının felsefe ile ilişkilendirilmesinde olduğu gibi biz de en azından olup bitenin ne tür çelişki ve felaketlere kapı araladığını biraz daha etkili anlatma gücüne kavuşabiliriz. Yoksa korkarım giderek içinde yaşadığımız kentler yapı taşı değiştirilmiş robotların desteğiyle yine ve yeniden başarısızlığa mahkum tema parkların içinde başıboş dolaşan dinozorların çiftliği haline gelmekten kurtulamayacak. 

26 Nisan 2015 Pazar

“KORUMA NEDİR” DİYENE GÖNÜL VERESİM GELİR!



Gönül nedir bilene Gönül veresim gelir
Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir

Aşk nedir, sevda nedir bunu bilmek gerekdir
Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir

Gönül Hocam,

Bizden ayrılışının üzerinden tek tek sayınca çok gelen, bir çırpıda geri dönüp bakınca az görünen tam on yıl geçmiş. Dile kolay demeyeceğim, zihni zorlayan şeyler gördük senden sonra. Senin zamanında hayal bile edilemeyecek durumlar şirazesiz ellerde yakalara iliştirilen beylik rozetler haline geldi. Artık herkes “korumacı”, hatta korumacı olmadığını söyleyenleri dövüyorlar. Korumanın “daniskası”, “hastası” adamlarla, kadınlarla doldu ortalık. Ahali de memnun görünüyor bu durumdan. Koruma denince Ramazan akşamları dekoru, osmanlı zamanından kalma bir şekerleme ya da televizyon dizilerinin setlerinde ünlü delikanlı ya da kızlarla göz göze gelebilme olanağı falan anlaşılıyor. İnanmazsın sadece bizim ahali değil, Balkanlardakiler, Araplar hatta Kafkaslar sakinleri bile kısmen bu durumda. “E ne güzel dediğini” duyar gibiyim. “Par ekselans” diye de tamamlarsın. Ama Allahtan buraları görme şansın yok. Ya da en azından görsen de bize kızdığını biz göremiyoruz.

Seninle ilgili hafızamdaki son anlardan birisi, benim Kültür ve Turizm Bakanlığında memur olarak çalıştığım günlere uzanıyor. Ankara Koruma Kurulu Müdürü – o da zamana yenildi, rahmetli sıfatını takınanlar arasına katıldı – Ahmet Bal’ı ortalıkta koşuştuturup “Gönül Hanımı alacak araç bulabildik mi” derken hatırlıyorum. Sen o günlerde Ankara Koruma Kurulu Başkanlığını yapıyordun. Sonra eski model bir resmi araç seni alıp gelirdi. Araçtan inip yürümekte zorlandığını, ayaklarındaki tokyo terlikleri sürüyerek o zamanlar Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün Koruma Kurulu Toplantı Salonu olarak kullanılan binasına doğru usul usul yürüdüğünü izliyorum. Bu halinle bile Koruma Kurulunun son gerçek başkanı sıfatını hak eden kişi olduğunu bugünlerde üzülerek izliyorum. Zihninden süzülen tarih ve kültürle nice belediye başkanını, bürokratı hizaya getirmişliğin olduğunu ben değil o Kurul Salonunun duvarları daha iyi hatırlıyor sanırım. Senden sonra Kurul denilen organın sonundaki “l” harfi düşürüldü bir el tarafından. Kuru bir yapı, hık deyicinin hah deyicisi olanların çoğunlukta olduğu yerler haline geldiler. İçlerinde bir şeylere direnmeye çalışanlar da olmadı değil. Ama zamanla onları da ayıkladılar bir güzel. Koruma kurulları artık kimsenin çekinmediği noterlik müesseseleri haline getirildi. Korkacak bir şeyi kalmadı kimsenin şükür.

Belki senin ismini bir yerlerde tutabilseydik şifa niyetine bu gidişi biraz olsun yavaşlatabilirdik diye düşünmeden edemiyorum. Denedik de. Yıl 2006. Ben TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanıyım. Sen aramızdan ayrılalı sadece bir yıl olmuş. Aklımdan şu geçiyor. En azından senin yıllardır kurul başkanlığı yaptığın küçük salona senin adın verilmeli. Bir zamanlar 2. T.B.M.M. binası olan yapının ahırlarının olduğu rivayet edilen, sonrasında yenilenerek Kültür Bakanlığına tahsis edilen yapıdaki bu küçük salon belki koruma adına mütevazı bir çapa işlevi görebilir diye düşünüyorum, en azından Ankara için. Önce tafsilatlı bir yazı yazıyor, binanın tasarrufunu elinde tutan Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne gönderiyoruz. “Bu salona Gönül Tankut’un adı verilmeli” diyoruz özetle. Ama çeşitli kanallardan zorlamamıza rağmen yanıt yok. Yaklaşık altı ay sonra bu kez ben zamanın genel müdüründen – ki sonra başarıları sebebiyle vali yapıldı kendisi! - randevu alarak şahsen yanına gidiyorum. Hoş, beşten, seni andıktan, senin yaptıklarından bahsettikten sonra yazının akıbetini soruyorum. Önce kaçamak yanıtlarla geçiştirmeye çalışıyor. Israr edince, “fazla kurcalamayın ama bu Gönül Hanım’ın adının bir yere verilmesine Müsteşar pek sıcak bakmıyor” deyiveriyor. Müsteşar daha sonra Abdullah Gül’ün Genel Sekreterliğini de yapan Mustafa İsen. O an anlayamamıştım ama şimdilerde görüyorum ki, reddedilen aslında senin adın değildi, korumanın kendisiydi. Aynı müsteşarın görevi sırasında “Sulukule Yasası” gibi birçok koruma karşıtı yasal düzenleme yapıldı, değişen bir zihniyet dünyasıydı, bunun izleri gözümüzün önünden geçiyordu.

Sonrasında seni hastane odasında görüyorum. Raci Bademli Hoca ile yan yana odalarda yatıyorsunuz. O çıkamıyor, sen biraz daha uzatmaları oynuyorsun. Onu ziyaret ettikten sonra sana da uğruyoruz. Konuşurken laf dönüyor nasıl oluyor bilmiyorum ikinci dönemini yaşayan Melih Gökçek’e geliyor. “Bu adamda garip bir enerji var. Biz fazla alıştık herkesin bizi dinlemesine. Bu adam dinlemez. Ama dinletmemiz lazım. Dinlemezse bu enerjisi Ankara için yıkıcı olur. Bu adamın enerjisini nasıl yönlendiririz bunun üzerine düşünmemiz lazım” diyorsun. Aslında siyasetçi ile entelektüel arasındaki o garip çelişkiyi özlü biçimde anlatıyorsun. Gerçekten de senden sonra bu yıkıcı enerji Ankara’nın üzerinden bir silindir gibi geçti. Çok mücadele etmeye çalıştık ama nafile. O enerji çığırından çıktı. Nefsani bir iştahın en süfli haliyle kente saldırdı. En sonunda sıra Atatürk Orman Çiftliğine, Hacı Bayrama, Ulusa, Kaleye de geldi. Hacı Bayramı şimdi görsen tanımazsın. Yamaçlar boşaltılıp, betonla yeniden dikilen labirentimsi yapılarla dolduruluyor. Geçen Hacı Bayrama gittik, girişini bulamadık. Hergelen Meydanı artık yok, İller Bankası binası yıkımı bekliyor. Koruma eylemine konu olabilecek tarihin sessiz tanıkları arsız ve pervasızca susturuluyorlar. Senin olmadığın koruma kurullarında Gökçek tasallutu ile atanmış yamyassı üyeler de, korumanın karşıtı ne varsa damaklarını bile kuşku ile ıslatmadan onaylıyorlar.

“Koruma zor ve pahalı bir iştir” demiştin bir zamanlar. Artık ne zor ne pahalı. Restoratörsüz, rölevesiz, restitüsyonsuz koruma yapmayı icat ettik, eh paramız da var çok şükür, koruyup duruyoruz. İçi boşaltılmış ahşap kabukları betonla sıvayıp davlumbaz gölgesine buluyor, içine de klasik bir iki mobilya atıp köşeye bir gramafon kondurunca çocuk gibi şenleniyoruz. Ne güzel şu koruma diye haykırasımız geliyor. Artık çeşit çeşit restoranımız, kafemiz var koruduğumuz yerlerde, çorba da içiyoruz capuccino da. Arabamızı park edecek valelerimiz de cabası. Zaten “otantik” mekanlarda, “atmosfer” harikaysa, twit atmak, facebooka fotoğraf koymak hele hele çubukla özçekim yapmak da pek bir keyifli oluyor. Bu son dediklerimi anlamayabilirsin çok takılma. Biz de pek anlamıyoruz. Ama UNESCO’ya girelim, turistler akın akın gelsin, kentimiz uçsun kaçsın, kalkınma trenini öküz gibi seyretmekle kalmayalım, birinci mevkide oturalım diye aklımız çıkıyor. Koruma yerine kendimizi ve kentimizi kollama yollarında ilerleyelim daha iyi diye düşünüyoruz. Zaten “koruma kullanma dengesi” diye dâhiyane veciz ifadelerimiz de var şuraya buraya serpilmiş. Hem artık Türkiye’nin dört bir yanında planlama bölümlerimiz var. Ha pek hocaları yok, hatta korumadan anlayan hoca hak getire ama olsun koruma anlatmak için koruma bilmek de pek gerekmez değil mi hocam?


Belki sen gördün bu geleceğimiz yerleri, belki hissettin durmamız gereken yerleri. Bilmiyorum. Artık pek çokuz ama yer ayaklarımızın altından pek bir kayıyor. Hatta çoktandır muhafazakarız inanmazsın. Bir muhafaza ediyoruz ki sorma, aslını kaybetmek için elimizden geleni yapıyoruz. Pencere ölçüsünü, sokağın sesini, cumbadaki tozu, çatının aktarma sesinden kalanları görmüyor sadece özlüyoruz. Özlemekle kalmıyor arıyoruz. Dekordan hallice mekanlarda, sıradan hallere bulanmak için mi bu yolları yürüdük diyoruz. Ve sanırım seni de çok özlüyoruz….

20 Ocak 2015 Salı

KIRLANGIÇ FIRTINASI (Erdem Uğur’a İthafen)




Ana haber bültenlerinde verilen bir Aselsan’lı mühendis intiharı daha… Ama bu kez tanıdık bir şeyler var. Fonda polis telsizinin dekreşendosu eşliğinde olay mahalline çekilen plastik şeridin çerçevesinden görünen apartman pek tanıdık. 70’lerden kalma sıvası dökük, Ankara’nın Cebeci Semtinden bir bina. Dikkatli bakınca anlıyorum. Bu apartman benim oturduğum binanın karşısındaki yapı. Aselsan’daki intiharların gizemli arka planı, kriptoloji, şifre savaşları ve diğer komplo teorilerinin tümünün dışında bir acı oturdu ciğerime o günden beri ve gitmiyor. Ben bir ODTÜ’lü, hala mahalle kültürü devam ettiği için Cebeci’de oturduğunu iddia eden ben, karşı binada oturan, bir şekilde intiharın eşiğine gelen bir okuldaşıma, tanışsaydık muhtemelen çok şey paylaşma ihtimalim olan bir can’a yabancı kaldım. Tanışsaydım, içi çift laf etseydik, kırık bir selamı paylaşsaydık, bir çay içmeye evime davet etseydim, onu görünce çocuklarım utanarak arka odalara saklansalardı sonu daha farklı mı olurdu bilmiyorum. Ama o acı hala ciğerimde.

Önce konduramadım. Alt katta oturan annem söyleyince resim netleşti. Erdem Uğur tam karşı apartmanda intihar etmişti. Babam tanıyormuş. Taşınırlarken tanışmış. Eryaman’da ev almış, kredisini kolay ödeyebilmek için Cebeci’deki eski bir binanın zemin katında ucuz bir kiralık evde oturuyormuş. Başka bir bilgi yok. Annem de babam da hala olayın şokunu yaşıyorlar. Arka sokakta olsa kolayca unutulacak mesele aynı sokakta olunca hafızaya kazınıyor sanırım. Bir de ben de aynı okuldan olunca ister istemez “bizim oğlan da ODTÜ’lü, yoksa, acaba” ister istemez akıllarının bir ucundan geçiyor sanırım.

Zor zamanlardan geçiyoruz. Güzel ismindeki anlam sevgili Erdeme pek uğur getirmedi. Erdemlerin uğur getirmediği zamanlardan geçiyoruz malum. Değerleri, ilkeleri ve erdemleri eğip bükebilmek, iki ucunu bir araya getirip kısır bir döngü yaratmak bugünlerde iltifata tabi. Peki beni karşı apartmandaki okuldaşımdan habersiz, Erdem’i bu kadar sahipsiz ve tutunamayan hale getiren neydi? Bu yakıcı sorular zihnimi kurcalıyor o gün bu gündür. Yanıtı bulabileceğimi zannetmiyorum. Ama, yine de Erdem’in hatrına bu konuda iki satır karalamam gerektiğini biliyorum.

Erdem’i ve kendimi düşünürken 80’lerden bir film hatrıma geldi. Adı “Kırlangıç Fırtınasıydı”. Halil Ergün’ün senaryosunu yazdığı, Perihan Savaş’la birlikte rol aldığı filmde, kendini kasabadan kurtarmak için büyükşehire gelen bir ayakkabıcının eşiyle birlikte içindeki kasabadan kurtulamayışının öyküsü anlatılıyordu. Baharın ilk fırtınalarında göç eden kırlangıçların telef oluşundan adını alan film, insanların da büyük şehirde nasıl yok olduklarını, sahipsiz ve yalnız kaldıklarını çarpıcı bir dille anlatıyordu. Belki artık kasabalar çoktan arkada kaldı, aramızda ayakkabıcı da fazla yok, ayakkabılar Çin’den geliyor belki ama kırlangıç fırtınaları hala devam ediyor diye düşündüm sonra. Öyle olmasa, her sabah kaldırımlarda izi belirsiz bir fırtınanın önüne kattığı sahipsiz ruhlardan bir kalabalığı yararak yürümek zorunda kalmayız.

Sanıyorum sonunda başardık. Artık mahalle diye bir şey yok. Hepimiz kentlerin bir yanına çil yavrusu gibi dağılmakla meşgulüz. Vardığımız duraklarda günlerimiz büyüklerimizin mavralarını, mavraların mavralarını, onlara yapılan kapakları ve bir sonraki mavrayı takip etmekle geçiyor. Hep otoriter olagelmiş bir ülkenin giderek daha fazla otoriterleşen, sokaklarında “öteki”ye çarpmadan yürüyemeyecek hale getirilmiş bir ülkede Oğuz Atay’ın erken uyarısındaki “tutunamama” genel geçer davranış biçimimiz haline geldi. Yaptığımız hiçbir şey, hiçbir uğraşımız birbirimizin gözünde anlamlı değil. İyi bir cerrah, plancı ya da öğretmen olmanın bir anlamı yok. Tüm uğraşlar ancak ulaşması beklenen nihai bir hedef olan siyaset yoluna saplanmadıkça, yaşamda yürüyeceğimiz tarafın kaldırımını seçmedikçe boşa gidecek telaştan ibaret. Devir kabile devri çünkü. Ya siyasi ya da dini bir kabilenin, bir cemaatin lobotomiye uğramış ferdi olacaksın ya da kaybolacaksın.

Peki ya bunu reddedenler ne olacak? Sadece kendi uğraşıyla bu yaşamı geçirmek isteyenler? Mesleğinin insanı, çocuğunun babası, annesinin evladı, mahallenin delikanlısı, evinin kızı olmayı tercih edenler? Onlar ne olacak bu yolda? Zamanında yanıtı verilmişti “tarafsız olan bertaraf olunur” denilerek. Nasıl bertaraf olunacak? Unutularak, kaybedilerek, tanınmayarak, kentlerin dikey labirentlerinin gayya kuyularına yerçekimsiz terk edilerek. Kendini bir yere koyamayanlardan oluşan bu kalabalık için en temiz reçete birini doğrudan unutturmak için çaba harcamakla olmayacak, onu tanıma ihtimali olanlara, onu tanıma ihtimalini unutturmakla ve kaybettirmekle olacak. Belki de Gezideki asıl isyan bunaydı kim bilir?

Çünkü bizler artık giderek birbirimizle hiç karşılaşmadığımız kentlerin olmayan kamusallıklarını arayan, neyi aradığının farkına dahi varmayan yeni bir tür “tutunamayanlar” halini çoktan aldık. Farklı cemaatlerin kuşattığı mahalle camisinde cumaya duvar diplerinden kıyın kıyın giden, kırk yılda bir içeceği bir şişe birayı dostlarıyla ancak evinde yudumlayabilen, parkların, meydanların içinde bir gözetlenme ve açığa çıkarılma duygusu yaşamadan var olamayan, siyasi bir tartışmaya dönüşmeden yaşamdaki hiçbir şeyi deneyimleyemez hale getirilen bizler çoktan unuttuk birbirimizi, kendimizi ve kentimizi.


Bilmiyorum çok şey mi istemiş oluruz eğer “büyüklerimizi” unutmak istesek, esameleri okunmasa. Metroda, belediye otobüsünde yanımıza otursalar ve onları tanımasak. Söyledikleri ancak gazetelerin iç sayfalarında siyasi haber sütunlarında kalsa. Onlar işlerini yine yapsalar ama biz karşı apartmandakileri onlardan daha iyi tanısak. Parklar ve meydanlarda, sokaklarımızda ağacı sadece ağaç, kaldırımı sadece kaldırım diye bilsek, biraz da aylaklık edebilsek. Kim bilir belki o zaman Erdem’lerle karşılaşabilir, onları unutmamanın, onlarla karşılaşmanın ve onları eğip bükmemenin, belki penceremizin kenarında “Erdem” adlı bir çiçek büyütmenin yollarını bulabiliriz…