Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Nisan 2012 Cuma

BİR BAŞKENTİN (M)İMARI: GÖNÜL TANKUT



Ağabeyinin anlatımıyla; cılız saçları suratının her iki yanına itinayla yapıştırılmış mısır püskülü saçlı kız, karşısındaki perdeye yansıtılmış hışırtılı ve siyah beyaz dünyanın ardındaki resmi arıyor. Belki de ta o zamandan biliyor ki, sinema da kent de bir “kaçış”tır. Ankara o zaman insanlarının gözlerinde capcanlı bir gökkuşağı gibi de olsa bizler için oldukça saydam ve kılcal çatlaklarla dolu. Refüjler taşıt yollarından daha geniş, fidan irisi ağaçlar insanlardan daha kalabalık. Küçük kız bu kaçışın hesaplı bir geri dönüş olması için geleceği adım adım yürüyeceğinin pek de farkında değil. Ama yine de babasının Karpiç Restoranı adımlayan günleri ona kentler, tarih ve kültürün üzerine kurulacağı bir zemini inşa etme imkânını tanıyacak. Bundan onun henüz haberi yok.

Bazen, dönümlerce ay ışığına doğru uzanan bir bahçeden usul usul böğürtlen toplamaya benzeyen bir eğitim biçiminin ne işe yaradığını anlayan insan sayısının giderek azaldığı bir dünyada, ilk gençlik yıllarını farklı diller ve kültürler eşliğinde mekânın şiirini okumakla geçiren genç kızın, Ankara’nın geçirmekte olduğu evrimden tabi ki haberi oldu. Bir elektrikli testere ile böbrek ameliyatı yapmaya benzeyen operasyonlarla eski kentin bağrına “afili façalar” atılırken o mutlaka gördü bunları. Eğreti bir mekânda her tedavinin hastayı iyileştirmesinin mümkün olmadığını, belki kimi zaman çekilse de bir dişin, yerinin yıllarca sızladığını fark etti. Toplumun, kültürün, mekânın ve tabiatın, üzerinde elleri yanaklarında düşünen insanlarla anlam kazandığını, evren tarihinde pek bir anlamı olmasa da bu düşünen insanların etkisiyle taşa düşülmüş titrek bir imzayı dahi gelecek her insanoğlunun görmesi gerektiğini hissetti belki de. Sonuçta dünyayı değiştiren fikirlerdi ama fikirleri şekillendiren birazcık da olsa mekândı.

Sarı ve gür saçlarıyla etkileyici ve genç bir bilim insanıydı artık. Hem de öğrencilerin seyreltik yaşamlarının kuytu köşelerine bir miktar aşk ile konuk ettikleri cinsten. Eserlerini puan, unvan, kürsü ya da kendisinin bilmediği yerlerde ve hissedemediği vakitlerde adının birilerince anılması için değil, şen bir kahkahanın fark edilemeyen rayihasının ortaya salınması anında hissedilen belli belirsiz heyecan benzeri bir his uğruna yarattı. Antik Yunan’ı Amerikan Rüyasına rahatlıkla bitiştirebilecek kadar kuramsal, ama içinde yaşadığı evin nasıl restore edilebileceğinden habersiz adamın “sit” kavramına yabancılığını kavrayabilecek kadar hayatın içinden oldu. Bir olgunun gerçekliği ile o olguyu anlatmanın bir müddet sonra birbirinden ayrılmaz olduğu çizgi üzerindeydi artık. Bir vakit sonra öyle bir başlık attı ki eserlerinden birisine, Ankara’mı onu yazdı, o mu Ankara’yı yazdı anlaşılmaz oldu.

Son sınıfta “kritik” vermeye gelen yeşil kadife ceketli, mor pantolonlu, sarkan dudakların ve rimel tutmayan göz kapaklarının inadına hep ama hep tam makyajlı yaşlı kadın bu yazıyı yazan “o zamanların” delikanlısına hep “koca adam” dedi. Adlarını unutsa da yanından hiç ayrılmayan öğrencilerinin yüzlerini ya da lakaplarını hiç unutmadı. Gıyabında onu artık “Bir Başkentin İmarı” kitabının yazarı olarak tanıyorlardı. Ama gariptir, o kitap olmasaydı belki Ankaralılar bile Ankara’nın Cumhuriyetin ilanının hemen sonrasında nasıl yoktan var edildiğini, İstanbul artığı bürokrat ve asker bir elit ile Ankara’nın yerlilerinin bu süreci nasıl sürükleyip bugünlere getirdiklerini bilemeyeceklerdi. Ankara’nın idealleri ve hedefleriyle yoğrulmuş bir zihnin, mekâna şekil vermesi için eğitilen bir mimarın, gün gelip nasıl Ankara’yı insanların zihinlerinde de olsa yeniden kuracağını fark etmeyeceklerdi.

“Erkekler hep kadınların onları getirip bıraktığı yerden devam ederler hayata”. Pantolonlarıyla uyumlu çorap giymeyi, klozetin kapağını açık unutmamayı, zeytin çekirdeklerini masada bırakmamayı, çiçeklerin sadece birkaç günlüğüne de olsa birisinin masasındaki vazoda yaşaması gerektiğini… Buruşuk ama bir zamanlar pahalı bir kumaştan dikildiği ilk bakışta belli olan takım elbisesiyle başı önünde yere bakan bir memuru andıran Ankara, hayatına Gönül TANKUT’un onu getirip bıraktığı yerden devam edecek. Ben dâhil binlerce meslektaşım da…

25 Şubat 2012 Cumartesi

TAKSİM MEYDANI İÇİN BİR KAMUSAL ALAN REÇETESİ



Tarih boyunca meydanlar, kamusal nitelikleri belirginleştikçe içinde bulundukları kent için anlamlı mekânlar haline geldiler. Soyut bir kamusallıktansa işlevsel, görsel ve anlamsal bir somutlaşmayı fiziksel olarak görünür kılan meydanların, içlerinde yer aldıkları kentlerle birlikte var olarak kentlilerin zihin dünyasının yapısal unsurları haline geldikleri söylenebilir. Bir meydanın kamusal niteliği arttıkça o meydan kentteki çelişki ve çatışmaların görünür hale geldiği, karşılaşmaların meşrulaştığı bir “yer” kimliği kazanır. Bu anlamda kentlerin tarihi kadar meydanların tarihi, bir meydanın tarihsel süreçte hangi aşamalardan geçerek bir kamusal alana dönüştüğü, bu süreçte kent plancılarının, tasarımcıların ve kent yönetimlerinin hangi ölçütleri dikkate aldıkları, bu ölçütlerin meydanların kullanıcıları ile nasıl ilişkilendiği hem o meydan hem de o kent için önemli konu başlıklarına işaret etmektedir.


Yakın zamanda Taksim Meydanı özelinde başlayan ve Beyazıt ve Kadıköy Meydanlarına ilişkin olarak sürdürülen “meydan” tartışmasının kentli, kenti tasarlayan ve kenti yöneten üçlüsü adına anlamlı bir zeminde sürdürülebilmesi içinse kentlerimizdeki meydanların oluşumunun ve tasarlanmasının esas amacının bu alanları kamusal birer alana dönüştürmek olduğunun kabulü, bu kabulün gerçekleştirilmesi için de kent planlama ve tasarım disiplinlerinin biriktirdiklerine başvurmak gerekiyor. Ancak bu şekilde başta Taksim olmak üzere tüm meydanlarımızın kentlerimiz içerisinde anlamlı bir varoluşa erişebilmesi için temel bazı reçeteler üzerinde konuşmaya başlanılabilir. Böylesi bir reçeteyle bir medyanı ele almanın ana başlıkları belki şöyle özetlenebilir (1):



“Zamansal” olarak bir meydan geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ilişki ve sürekliliği fiziksel yapı, işlevsellik, mevsimsel ve gündelik döngüler temelinde ifade edebilmelidir. Altın çağ arayışına ya da bir dönemi öne çıkarmaya uğraşmamalıdır.


“Doğal” olarak bir meydanın peyzajı kendi başına bir değerdir ve akustik, atmosferik, gölgeleme ve yansıtma, görünüm, mikro klima, denetim/mahremiyet ve diğer birçok açılardan tarihsel süreklilikleri olmalıdır.


“Grafik” açıdan bir meydan imaj, şekil, renk ve işaretleriyle kendisine özgü bir ortam dili oluşturmalıdır.


“Mimari” açıdan meydanın fiziksel özelliklerini meydana getiren tüm unsurlar (binalar, yer kaplamaları, anıtlar vb.) meydanın tarihsel işlevini meydana getiren ana kavramsal çatıyla tutarlı olmalıdır.


“Mekânsal” boyutta, meydanı oluşturan kent parçaları, sınırlar, izler, nirengiler ve düğüm noktaları meydanın tarihsel anlamlar dağarcığını zedelemeyecek bir açıklık ve yalınlıkla ifade edilmeli, korunmalıdır.


“Psikolojik” olarak, meydan estetik, eğlence, eğitim, kaçış ve daha birçok deneyimin yaşandığı bir sahne niteliğindedir ve bu sahnede farklı deneyimlerin nasıl bir dengede var olacakları, bu dengenin kentsel algıyı nasıl dönüştüreceği dikkatle ele alınmalıdır.


“Fizyolojik” bakımdan, meydan görme, tatma, dokunma, duyma ve koklama duyularını belirgin anlam atıflarıyla uyaran bir kurguyu sunmalıdır.


 “Evrensel” düşünülünce bir meydan “herkesindir”. Her yaş gurubuna, engellilere, dezavantajlı toplum kesimlerine, tüm etnik ve dini guruplara açık bir niteliğe sahip olmalıdır.


“Sosyal” süreçte bir meydan kentsel bir atmosfere sahiptir. Festival, konser, protesto gibi planlı faaliyetlere, plansız karşılaşmalara, oturma, seyretme, yeme ve aylaklık etme gibi eylemlere mekân olma niteliğini taşımalıdır.


“Kültürel” boyutta bir meydanın “somut olmayan” bir kültürel sürekliliği olduğu söylenebilir. Her meydanın kendine özgü davranış biçimleri, şarkıları, edebiyatı ve deneyimleme yolları bulunur. Meydana müdahale bu yapıya da müdahaledir.


“Yeniden Canlandırma” bir meydanın tarihsel ihtiyacı olabilir. Meydanın farklı boyutlarını bir cerrah hassasiyeti ile ele alarak meydanı daha zengin bir deneyim mekânı, bir kamusal mekan haline getirmek uğraşı önemli bir kentsel faaliyettir.


“Dayanıklı ve Sürdürülebilir” bir meydan anlayışı tasarımın kalbinde yer almalıdır. Meydan karşılık veren ve sorumlu bir yaklaşımla değişen koşullara cevap verebilen, müdahaleler karşısında kendini yenileyebilen ve farklı kuşaklara eşit tepki verebilen bir yer olmalıdır.


Meydan bir “hisler” demetidir. Dünyaca ünlü kamusal mekânlar olarak meydanlar özgün ve çekici bir yer hissi yaratır. Bu his yer, zaman, keşif ve merak duygularını bükerek kentin olağan akışında bir farklılık yaratır.


“Katılımcılık”, hem tasarımda hem sahiplenmede anahtar unsurdur. Tasarım ihtiyaçlarının belirlenmesinde kullanıcının ortak aklının belirlenmesi, tasarım alternatiflerinin oluşturulup katılımcı bir süreçle olgunlaştırılmasında disiplinler arası yaklaşımın benimsenmesi bir meydanı kamusal alana dönüştürme potansiyeline sahip kendi başına yaşamsal bir kentsel faaliyettir.


Kamusal alan olarak meydanların “öykü”leri vardır. Bu öyküler meydanları üzerine inşa edildikleri kavramlarla birlikte anlamlı ve hatırlanır kılarlar. Meydanların düzenlenişi bu öyküleri tekrar ve yeniden anlatma yetisine sahiptir.


Taksim Meydanı başta olmak üzere kentlerimizdeki tüm meydanları her ne bahasına olursa olsun yayalaştırılması gereken tanımsız, bağlamsız boşluklar olarak tasarlamak yönündeki yüzeysel çabaların meydanları kamusal alan olmaktan uzaklaştıran yaklaşımlar olduğu görülmelidir. Uygulanan kentsel politikaların tüm hoyratlığına rağmen kentlerimizin hala öyküleri var. Bazılarında meydanların kamusal alana dönüşme potansiyeli de var. Ancak, bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi ve bir kamusal mekânlar armonisinin kentlerimizde bestelenebilmesi için öncelikle yukarıda sayılan farklı boyutların katılımcı ve disiplinler arası bir tartışmayla olgunlaştırıldığı bir tartışma ortamına ihtiyaç var. Bu tartışma ortamı olmaksızın en yeni ve gelişmiş teknolojiye dayalı malzemeleri kullanarak kentsel yüzeyler yaratmak mümkün görünüyor ama kamusal mekânlar olarak meydanlar oluşturmak zor!


1.      Ric Stephens (2011) http://www.stephensplanning.com/public_open_space.pdf 21/02/2012.



2 Kasım 2011 Çarşamba

KENTLERİMİZ NASIL DÖNÜŞTÜRÜLECEK: YENİ BİR TALAN DALGASI MI YARATICI YIKIM MI?

Yrd. Doç. Dr. SavaŞ Zafer Şahin, Y. Şehir Plancısı, Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi

“…eğer bir mimar bir ev yapar ve bu ev sağlam olmadığı
için yıkılır da sahibi ölürse, o mimar ölümü hak eder.”

Hammurabi Kanunlarından, M.Ö. İki binler

Van depremi, son otuz yıldır yürürlükte olan şehircilik ve yapı sistematiğimize olan zemini çürük güven duygumuzu, vurdumduymazlıktan inşa edilmiş fani sığınaklarımızı yerle bir etti. Kentlerimizi planlama ve inşa şeklimizin, afetler karşısındaki toplumsal işbölümümüzün derinlemesine sorgulandığı bugünlerde hükümet, tüm kentlerimizin bir yıkma-yapma ve dönüşüm sürecine tabi tutulacağını, bunun gerekirse siyasi ikbal bahasına gerçekleştirileceğini ilan etti. Birkaç ay içerisinde, depreme dayanıksız binaların yıkımı ve yeniden yapımını örgütleyecek, kaynağını sağlayacak ve yapı sistematiğini yeniden düzenleyecek bir mevzuat değişikliği paketinin Meclise sevk edileceği rivayetler arasında. Modernist söylemin dağarcığından bakılırsa bir tür yeni “yaratıcı yıkımın” eşiğinde olduğumuzu düşünebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti tarihini kentsel rant ile siyasal mobilizasyon süreci arasındaki ilişki üzerinden ele almak bunun ilk olmadığını, başlangıçta yaratıcı yıkım söylemiyle başlayan böylesi süreçlerin çoğunlukla kitlesel talan hareketleri ile sonuçlanabildiğini göstermektedir. Kentsel ranttan kimin pay alacağının belirlediği yeniden bölüşüm stratejisiyle şekillenen siyasi örgütlenmelerin, iktidara gelmek için uyguladıkları popülist politikalar, bir yandan üretim değil kentsel rant odaklı bir iktisadi modeli körüklerken bir yandan da Türk siyasi yaşamının ana hatlarını belirlemiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda, çok partili yaşama geçişten hemen sonra, Turgut Özal’lı yıllarda ve 1999 depremi sonrasında bu tür süreçlerin izlerini sürmek mümkün görünmektedir.

Daha cumhuriyetin kuruluş yıllarında Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı eski İzmit Mebusu İsmail Ziya Bey ve Amerikan kökenli “Osmanlı-Amerikan Developman Şirketi” gibi aktörlerin yeni Başkent Ankara’nın imar ve inşası için imtiyaz sahibi bir şirketin kurulmasını, bu şirketin finansmanının da altyapı ihaleleri ve arazi değeri artışlarıyla karşılanmasını önermeleri gibi girişimler kamuoyunun cumhuriyetin kuruluşunda kentlerin yaratıcı yıkımından elde edilecek değer artışları konusundan haberdar olduğunu göstermektedir. Nitekim Ankara’nın başkent ilan edilişinden çok partili yaşamın başlamasına kadar geçen sürede, Ankara Kentinde önce planlı olarak başlayıp daha sonra giderek parçacılaşan yaklaşımlarla bu değer artışının başta cumhuriyetçi kadrolar olmak üzere belirli kesimlerin sermaye birikimi oluşturması için kullanıldığı görülmektedir. Ankara deneyimi kısa sürede tüm Anadolu kentlerine yayılmış, ulus-yaratmanın azmi yaratıcı yıkımın küllerinden doğan kentsel ranta dayalı bir sürece dönüşmüştür.

Çok partili yaşama geçişle birlikte kentlerde yürütülen yaratıcı yıkımın doğal dinamikleri değil araçları değişmiştir. Anadolu’da cumhuriyetin oluşturduğu altyapı üzerinde filizlenen tarım ve ticaret sermayesi ile bu unsurların siyasal karşılığı olan Demokrat Parti iktidarı kentlerde otoriter müdahalelere dayalı bir yaratıcı yıkım sürecini gündeme getirmiştir. Bu süreç Başbakan Adnan Menderes’in karizmasının bir uzantısı olarak gerçekleştirilen 1956 İstanbul imar operasyonlarında görünür hale gelirken, işlek caddelerin kenarında ve kent merkezlerinde hâkim yapı tarzı olan çok katlı apartmanların yapımı ile simgeleşmiştir. Demokrat Parti ile başlayan ve 1980’lere kadar devam eden bu süreçte Türkiye kentleri apartmanlardan oluşan yoğun bir kentsel dokuyla ve gecekondu mahalleleriyle çevrelenmiştir. 1950’ler ve 1980’ler arasındaki bu dönemde siyasal mobilizasyon stratejilerinin temelinde kollamacı ve himayeci ilişkilerin yer alması sürecin siyasal örgütlenme boyutunu inşa etmiştir.

24 Ocak kararlarıyla başlayan ve Turgut Özal’ın neo-liberal politikalarıyla devam eden, Adapazarı Depremi ile noktalandığını varsayabileceğimiz süreç ise kırdan kente göçün simgesel yapı formu “gecekondu” üzerinden yürütülen bir yeniden bölüşüm mekanizmasını harekete geçirmiştir. İmar planlama ve yapı denetiminin tüm unsurlarıyla imar aflarına ilişkin yetkilerin belediyelere devredildiği bu dönemde cumhuriyet tarihinin en kapsamlı yaratıcı yıkım süreci yap-satçılar eliyle gerçekleşmiş, ıslah imar planları adı verilen çağdaş şehircilikten uzak, düşük kentsel mekân standartlarına sahip yaklaşımla gecekondu mahalleleri apartmanlara dönüşmüştür. Türk siyasi yaşamında genellikle göz ardı edilen bu dönüşümün aktörlerinin sosyolojik dönüşümü ve muhafazakârlaşarak siyasal yapıya eklemlenme biçimleri hala tam olarak aydınlatılamamışsa da bugünün iktidar yapısının bu süreçle şekillendiği inkâr edilemez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Adapazarı depreminin bir anlamda 1999 tarihine kadar kentsel rant – siyaset – yapılaşma düzenini derinden sorgulamaya açması ise sistemin kendini yenilemesi yerine iktidarın el değiştirmesini getirmiştir. Geçen on yılı aşkın sürede yapı denetiminde ve inşaat süreçlerinde kısmi iyileştirmeler sağlanmışsa da afet ve kriz yönetiminde, kent planlamasında bütünsel ve sistematik bir yapı değişikliğine gidilememiştir. Kentlerde biriken rantın gecekondu mahallelerinin ve kent çeperindeki boş arazilerin küresel sermaye ile ilişkili orta ve büyük ölçekli sermaye gurupları tarafından yürütülen dönüşüm projeleri aracılığıyla yeniden bölüştürüldüğü bu dönemde geçmiş dönemlerin talanının tortularını taşıyan yapı stokuna yapısal ve bütünsel müdahalelerde bulunulmamıştır. Önümüzdeki dönemde de bu durumun düzeltilebilmesi için otoriter çıkışlardan çok yaratıcı estetikle katılımcı süreçleri bir araya getirerek kentleri birer kentsel rant mekanizması olarak değil yaşama mekânı olarak dönüştürecek yenilikçi yaklaşımlara ihtiyacımız var. Aksi takdirde gerçek dönüşümü ihmal eden yeni bir talan dalgasıyla karşı karşıya kalabiliriz.

17 Ekim 2011 Pazartesi

"CENNET"


Birinci Âdem

Ormandaydı. Zıplayarak ufuk çizgisine doğru ilerleyen ceylanı izliyordu. Toynakları yere her dokunduğunda toprağın bir uzvu haline gelen, havadayken göğe ait, kuşlara kardeş gibi görünen bu canlının ürkek bakışlarını yakaladı bir an. İri, güzel gözlerden yansıyan, elektromanyetik tayfın sınırlı aralığının ötesine çevirdi bakışlarını. Bir anda tüm ağaçların, otların, havanın, böceklerin, gözle görünmeyenlerin, uzaktaki yıldızların, güneşin, kayaların, bulutların, yaprakların, dağların, nehrin, kurbağaların ve saymaya ömürler yetmeyecek başka her şeyin şarkısını bir anda duymaya, renklerini bir arada görmeye başladı. Görüp duydukları, içindeki tüm hislerin, duyguların dünyasında sonu olmayan bir şelaleye dökülmeye başladı. Orada kardeşlerini gördü. Kaybettiği annesi, eşi, çocukları ona el sallıyorlardı.

Onun için henüz kendinden çıkan ses, ya da düşüncelerin şekli yoktu. Şeyler hep birlikte var ya da yoktular. Evrendeki canlıların içindeki duygulardan, kardeşlerinin bakışlarının toprağın dokunuşundan, düşüncelerinin rüzgârdan bir farkı yoktu. İster âlem olur bakardı kendine, ister kendi olur bakardı âleme. Odaklanmış, sınırlanmış, eksilmiş, şekillenmiş şeylerle ilgilenmezdi. Ya hep ya hiçti.

Mağarasına doğru yürüdü. Halsizdi. Yolda çiçeklerle bakıştı. Köklerle yüzleşti. Yürüyenin kendi mi olduğu, âlemin mi yer değiştirdiği konusunda küçük bir kararsızlık geçirdi. Kararsızlığı mağarasının girişini saran sarmaşığın kıvrımlarında kayboldu. İçeri girdi. Uzun bir zamandır yalnız olduğu gerçeğini hatırladı. Onun gibilerin sonuncusuydu. Üç kış önce gelen salgında eşini ve çocuklarını kaybetmişti. Mağaranın derinliklerine doğru yürüdü. Diplerde bir yerde, geceleri gökyüzünü görebildiği doğal bir baca vardı. Isınmak için ateşini bu bacanın altında yakar, ateş sönünce küllerin üzerine yatıp delikten sızan yıldız ışığını seyrederdi.

Bu kez ateş yakmadan yattı bacanın altına. Gözlerini göğün derinliklerine dikti. Yıldızları ayıkladı görüşünden. Karanlığın dibini görmeye çalıştı. Karanlığın ve siyahın da tonları olduğunu, daha derinlere baktıkça daha koyu bir siyahın onu beklediğini, siyah koyulaştıkça tanıdık bir şeylere rastlayabileceğini hissetti. Uzaklarda bir yerlerde dipsiz bir kuyu gördü sanki bir an. Her şeyi yutan, bakışlarını bile kendine çeken bir karanlık. Bıraktı kendini, bakışlarının yutulmasına izin verdi. İçerilere sızdıkça varlığın giderek birleştiğini, tekleştiğini hissetti. Varlık büzüşmeye başladı. Küçüldü, tek bir noktaya dürülmeye başladı. Yok olmadan önce tek bir taneye dönüştü. O tek taneye verdi dikkatini. Nabız gibi atmaya başladı tane. Bir var olup bir yok oluyordu. Yok olduğu anlarda ortalığı kaplayan göz alıcı parlaklıkta kaybettiklerini gördü bir bir. Annesi, eşi, çocukları, kabilesinin tüm büyükleri. Yanıp sönen meşaleler gibiydiler.

Heyecan bakışlarından bedenine geri aktı. Karıncalanan zihninde yanıp sönen yıldızlar yankılanıyordu. Yankılar birbirine karıştı, dipsiz kuyularda uzaklaşan sesler gibi boğazına indi. Gırtlağında bir hareketlenme oldu. Görünmeyen bir ateşlenme gergin bir titreşime dönüştü. Var-yok ikilemi ses oldu: …adhrr…emhh…adhh…emh…adh…em…adh…em…adh… Yerinden fırladı. Yerden kaptığı bir volkan camını ay ışığının aydınlattığı mağara duvarının bazalt yüzeyine vurmaya başladı. Saatlerce devam ettikten sonra ellerinin parçalanıp kan içinde kaldığını ılık kayganlık hissinden anladı. Durduğunda, duvarda noktalardan oluşan sonsuz bir desen vardı. Volkan camı elinden yere doğru yolculuğuna başladığında son nefesini verdi, dizlerinin üzerinde zihin dünyasının sonsuzluğuna karıştı.

İkinci Âdem

Mağaranın duvarındaki sayısız noktayı inceliyordu. Yalnızdı… Ama, bütün insanlığın gözleri onunlaydı. Gözlüğündeki kamera bağlantısı ile gezegendeki tüm internet araştırma bulutları ve sosyal paylaşım ağları onun anlattıklarını yayınlıyordu. Yaklaşık dokuz milyar insan, Kafkaslardaki bir mağaradan yayın yapan bu genç antropologu merakla izliyordu.

İki binli yılların başlarında, İsviçre’de bulunan ilk CERN’de, evrenin ilk anlarını aydınlatacak ve birleşik alanlar kuramını doğrulayacak deneylere başlandığında, aranan hadron adlı atom altı parçacığının gizemini çözecek anahtarın yıllar sonra bir neanderthal adamının başucunda bulunacağı kimin aklına gelirdi ki?

İlk CERN’deki deneylerin büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanması üzerine, 2025’te ikinci CERN Alplerin altında, 2050’de de ilkinin tam on katı büyüklüğündeki üçüncü CERN Orta Asya’da, Taklamakan çölünün ortasına kurulmuştu. Parçacık hızlandırıcılar büyüdükçe harcanan para artıyor, hadron parçacığının bulunmasına ilişkin umutlar ve sabır tükeniyordu. Bulunan yeni ve sayısız atom altı parçacık arasında hadron yoktu. Sanki, “tanrı parçacığı” da denilen hadron kendisini, tanrının kendisini evrene saklaması gibi atom altının karanlık dehlizlerine saklamıştı.

Sonunda sorunun parçacık hızlandırıcılarında değil de doğrulanmaya çalışılan kuramda olduğuna karar verildi. Dünyanın önde gelen kuantum fizikçileri bir araya getirildi. Çalışmalarının tüm dünyadaki diğer fizikçiler tarafından anlık olarak görülmesi ve doğrulanabilmesi için bir internet bulutu oluşturuldu. İnsanlık tarihinin bu en kapsamlı ve kalabalık kuramsal çalışmasının hadronu ortaya çıkaracağı umut ediliyordu.

Çalışmanın ilk yılında beklenen kuramsal gelişme sağlanamadı. Bunun üzerine ikinci yıl, çalışma gurubu internetteki sanal çalışma bulutlarının tümünü kapsayacak şekilde genişletildi. Çalışma gurubunun genişletilmesinden sonra geçen üçüncü ayın ilk günü ilginç bir gelişme oldu. Kafkaslarda neanderthal izlerini araştıran genç bir antropologun bir mağarada bulduğu resimdeki garip bir dizinin sıralanışı, hadron parçacığı kuramındaki kayıp parçayı işaret etmeye başladı. Önceleri bu garip gelişme bir tesadüf olarak görüldü. Ama gün geçtikçe artan sayıda fizikçi sonuçları doğrulamaya başlayınca durum ciddiyet kazandı. Tüm çalışma bulutunun kritik eşiği olan yüzde kırk üçü bu ilişkiyi doğrulayınca hemen bu genç antropologla, yani Âdem’le iletişime geçildi.

Bu olaydan beri omuzlarında inanılmaz bir yük hisseden Âdem, gecesini gündüzüne karıştırarak çalışmaya devam etmişti. Ama ortada bir sorun vardı. Ünlü matematikçi Fibonacci’nin serilerine uyan duvardaki izlerin sadece ilk dört satırı hadron formüllerini doğruluyordu. Kendisinden duvardaki izleri inceleyerek formülleri doğrulayacak yeni bulgular araması istenmişti. Duvardaki deliklerin derinliğini, açısını, birbirlerinden uzaklığını ölçtüğü ve kaydettiği ilk günlerde kendisini sadece araştırma bulutunun temsilcileri izliyordu. Ama, ilerleyen günlerde tüm sosyal paylaşım ağları gösteriye katılmıştı. Araştırma gurubunun yetkilileri ondan araştırmalarını sözlü olarak da anlatmasını isteyince araştırma bir magazin sürecine dönüşmüştü. Din adamları, felsefeciler, medyumlar, öğrenciler ve milyarlarca insan sonucunun ne olduğunu anlamayacağını bilseler de bu monoton gösteriyi izlemeye başlamışlardı.

Kendisini bu anlamsız gösterinin soytarısı gibi hissetmeye başlayan Âdem, artık sıkılmaya başlamıştı. Ailesini yeni ortaya çıkan X-17 virüsü salgınında kaybettikten sonra insanlardan kaçmak için sığındığı araştırması, insanlığın kaderini etkileyecek bir gösteriye dönüşmüştü. Oysaki onun tek istediği yalnız bırakılmak, amaçsızca da olsa biraz kendisine benzettiği mağaradaki neanderthal adamının sessizliğini anlamaktı.

Bir anda karar verdi. Tüm çevrimiçi ve uydu bağlantılarını kesti. Gözlüğünü çıkardı. Sekiz metrelik granit kütlesinin altında uydu algılayıcıların da onu bulamayacağını düşündü. Kendini, yalnızlığın verdiği huzurun kollarına bıraktı. Mağaranın içlerine doğru yürüdü. İlerlerde bir yerlerdeki bacanın altında durup öğle vakti tam tepeye ulaşan güneşe baktı ellerini siper ederek.

Bir müddet güneşin parlaklığının onu kör etmesine izin verdi. Bakışlarını tekrar mağaranın karanlığına çevirdiğinde zifiri bir karanlığın nasıl da gözbebeklerinde patladığına şaşırdı. Yerdeki çukura oturdu. Serindi… Orada ne kadar oturduğunu unuttu. Bir süre sonra güneşin ışınları olgunlaşan meyvelerin büktüğü dallar gibi eğilerek girmeye başladı içeri. Derken inanılmaz bir şey oldu. Güneş ışınları yavaş yavaş duvardaki izlere doğru yaklaştı. En kenardaki izlerden başlayarak aydınlatmaya başladı. Işınların açısı izlerin vuruş yönüyle birleşerek iki boyutlu desene üçüncü bir boyut katıyordu. Sanki duvarda merakla tetiklenmiş bir kabarcık oluşuyordu. Yere yayılmış sönük bir balonun usulca şişmesi gibi küresel bir form ortaya çıktı. Duvardaki izlerin meydana getirdiği diziler küresel olarak yerleştirilmiş dairesel düzlemlerde tamamlanmaya başladı. Bir anda yeni Fibonacci serisi oluştu. Hadrona çıkacak yol bulunmuştu. Heyecanla koşarak mağaranın dışına çıktı. Gözlüğünü takıp çevrimiçi oldu ve haykırdı: buldum!...

Üçüncü Âdem

Solucan deliğinden, on bir boyutlu gerçekliğin baş döndüren atmosferinden çıkıp gerçek uzay-zamana dönmek Âdem için bu kez de pek kolay olmadı. Önce zamanın aktığı duygusuna kendisini alıştırması gerekti. Sonra kolektif varlığını oluşturan tüm bireylerin varlıklarının birer birer ama bir anda geri dönmesinin yarattığı şokla sarsıldı. Tam olarak kendisine geldiğinde, fiziksel bedeni olarak adlandırdığı, kozalar içindeki insanlar ve makineden oluşan bedenini her ayrıntısına, her noktasına kadar hissetti. Vakit kaybetmeden kolektif varlığını oluşturan bireylerden yaşamını kaybedenleri saygı ile uzay-zamana bıraktı. Solucan deliği yolculuğunun makinede oluşturduğu hasarları, atom altı belirsizlik düzeyinden başlayarak kuark-bot ve nano-botlarıyla tamire başladı.

Solucan deliklerinde geçen dünya zamanıyla yetmiş sekiz nokta iki saniye, gerçekte on yedi milyar ışık yılı bir süredir yolculuk ediyordu. Uzay zaman’ın süpernovalar ve galaktik boyuttaki kara delikler tarafından bükülen yapısı sebebiyle yüzlerce kez solucan deliklerine girip çıkmıştı. Sinir ağı bilgisayarlarının hesaplarına göre uzay-zamanı kestirmeden geçen ve solucan deliği olarak adlandırılan yollara birkaç kez daha girip çıkması gerekiyordu. Sonra yolculuğu bitecekti. Evrenin doğuşunda…

Âdem, insanlığın en büyük, en karmaşık, en gelişmiş ve en son projesiydi. İsa’dan sonra onuncu bin yılda, insanoğlunun yüzlerce galaksiye yerleştiği bir zamanda alınan korkunç bir haberin ürünüydü. Evrenin görülmeyen dokusu olarak adlandırılan karanlık maddenin miktarı tam olarak tespit edilmişti. Elde edilen verilere göre, evren ölüyordu. Uzayın genişleme hızı yavaşlamaya başlamıştı. Galaksiler arası zaman ölçümüne göre üç insan kuşağı sonra evren kendi üzerine çökecekti. Yok olmak üzere olan bir evrenden insanlığın kaçış projesiydi Âdem.

Âdem, aslında tüm galaksilere yayılmış yaklaşık yüz milyar insanın bedeni ve zihni ile bugüne kadar yapılmış en gelişmiş uzay aracının bir karışımıydı. İnsan zihinlerinin psişik titreşimi ile makinenin elektromanyetik titreşiminin eşleştirilmesi ile birlikte ortaya çıkan bir kişilikti. Hem tek bir insan gibi düşünen, hem de herkes olan bir varlıktı. İnsanlıktı, insanlığın son umuduydu.

Çöken bir evrende tek kaçış yolu olan evrenin doğum noktasına doğru yolculuk ediyordu. İlginç olan, bu yolculuğun gidilecek olan en uzak noktada Âdemi evrenin doğum anına götürecek olmasıydı. Kendi üzerine çökerek insanlığa ihanet eden evren, varlığıyla insanlığa çıkış yolunu göstermişti. Sürekli olarak genişleyen ve tek sabiti ışık hızı olan evrende ışıktan hızlı gidilebilirse, hem zamanda hem de mekânda yolculuk mümkündü. Işık hızının bir kaplumbağa kadar ağır kaldığı bu yolculukta Âdem ışık hızının milyarlarca katı hızla hareket edebileceği solucan deliklerini kullanıyordu. Hedef evrenin doğum anıydı. Eğer büyük patlamadan önce hadron parçacığının yani atom altının oluşumundan önce evrenin doğum noktasına ulaşılabilirse, oradan paralel bir evrene kaçış mümkün olabilecek ve bütün insanlık için yeni bir yaşam başlayabilecekti.

Ancak, yolculuk sorunlarla doluydu. Devasa bir makineyle solucan deliklerine her giriş çıkışta yüz binlerce insan ölüyor, makine hasar görüyordu. Ölen insanların bedenleri uzaya bırakılıyor, bilinçleri kolektif bilince katılıyor, anıları kaydediliyordu. Her şey, her kayıp, insanlığın yani Âdem’in kurtuluşu içindi.

Solucan deliğine son giriş için bütün hazırlıklar tamamlandı. Karşıt-madde iticileri çalıştırıldı. Zaman, mekân, makine, insanlık tekrar anlamını kaybetti. Uyku, ölüm, yok oluş ve var oluş birbirine karıştı.

Solucan deliğinden çıkışta farklı bir şeyler vardı. Daha doğrusu yoktu. Evren henüz doğmamış olduğu için var olan tek şey Âdem’di. Yani evrenin kendisi Âdem’di. Zaman çizgisi henüz başlamamış olduğundan ne kadar süreceği belli olmayan bir bekleyiş başladı. Dışarıda zaman olmadığı açıktı. Ama Âdem kendi zaman çizgisini beraberinde getirdiğinden kendi zamanı akmaya devam ediyordu. Belki binlerce, belki milyonlarca yıl geçti. İnsan bedenleri tükenmeye, makineler eskimeye başladı. Bir sorun vardı. Evren bir türlü doğmuyordu.

İnsanlığın kolektif bilinci ve bilgi bankaları çalışmaya başladı. Tüm olasılıklar ve insanlığın tüm birikimi değerlendirildi. Araştırmada binlerce yıl önceden, insanlığın doğum yeri olan dünyadan bir umut ışığı belirdi. Kayıtlara göre insanlığa galaksilerin yolunu açan keşif bu çıkmazı sonlandırabilirdi. Hadron parçacığının bulunmasını sağlayan, dünyadaki bir mağaradaki şekillerin oluşturduğu sayı dizisiydi umudun kaynağı. Belli bir sayı dizisinin işaret ettiği frekansta titreşim yaratılabilirse evren doğabilirdi.

Ama evrenin doğabilmesi için Âdem’in ölmesi gerekiyordu. Gereken frekanstaki titreşimin yeterli enerjiyle oluşturulabilmesi için Âdem’in karşıt madde motorlarının kendi kendini imha etmesi ve bir çekim odağı oluşturması şarttı. Ancak, bu çekim odağının ne olduğu, Âdem’e ne yapacağı, evrenin doğup doğmayacağı ve binlerce soru yanıtsızdı. Sonuçta, insanlığın kolektif bilinci, insan olmanın gerektirdiği şeyi yaptı, merak etti ve risk aldı.

Motorlar yavaş yavaş aşırı yüklenmeye başladı. Kalan son karşıt madde kırıntıları tükenirken yokluğun ortasında bir girdap oluştu. Girdap Âdem’i içine çekiyordu. İçerlerde bir yerlerde zayıf bir enerji ile birlikte kıpırdanma başladı sonra. Ölçülebilir atom altı parçacıkların oluşumundan önceki enerji düzeyleri yani evrenin şafağı belirdi. Çekim büyüdükçe Âdem parçalanmaya ve bükülmeye başladı. Yokluğun ortasında varlık ortaya çıkarken Âdem yokluğu son bir kez tattı. Âdem’in yanında taşıdığı zaman ve mekân ortadan kalkarken evrenin doğuşuyla birlikte yeni bir zaman ve mekân ortaya çıkmaya başladı.


Ama bu bir son değildi. Âdem solucan deliğinden çıkıştaki hali bir kez daha yaşadı. Zaman akmaya, mekân durmaya başladı. Ama bir gariplik vardı. Her şey şekilsiz ve sınırsızdı. Kavramlar, şekiller yoktu. Her şey bir ve bütündü. Kendisi de o bütüne dâhil önemsiz bir bireydi ve dünyadaki bir ormanda, önemsiz bir ayrıntıydı artık.

Geçmiş, yüz milyar sinir hücresinden oluşan zihninden bir anda siliniverdi. Bir bedeni olduğunun ve ormanın ortasında çömelmiş beklediğinin farkına vardı. Birden biraz ilerideki ağaçların ortasında bir kıpırtı duydu. Dikkatle o yöne bakmaya başladı. Orada karşısında duruyordu. Zıplayarak ufka yönelmeye hazırlanan bir ceylan…








9 Kasım 2010 Salı

Anneme Anlatmak

… küreselleşme… neo-liberalizm… imge… planlama paradigması… inşaat sektörü… toplu konut idaresi… soylulaştırma… kapitalizm… konut… kentsel dönüşüm… ulaşım yatırımları… kültürel miras… mekân… ve daha birçok kavramın hecelerinden süzülen konuşmam sona erdi. Arka sıralarda, çıkışa en yakın koltukları mesken tutan seyrek bir kalabalığın gönülsüz alkışları salonun akustik yoksunu tavanını kapladı. Ekosu sonuna kadar açılmış emektar ses sistemine bağlı uğuldayan mikrofondan yolladığım teşekkür tavandaki alkışlarla buluşamadan eridi gitti. Ayarsız seslerin meydan savaşı sürerken dinleyicilerin çoğu bir nefes nikotinin çağrısı ya da tatminsiz bir zihnin itişiyle dağılmaya başladı. Aralarından ürkek bir iki genç ölçüsü şaşmış merdivenleri birer ikişer atlayarak yanıma yaklaştı. Bir tanesi pervasızca “Şey… tez yazıyorum da… sunumunuzun bir kopyasını alabilir miyim” diye sordu. Birkaç kişi sanki konuyu anladıklarını onaylatmak ister gibi bir havayla tebrik sözleri gevelediler ağızlarında. Hedefine ulaşmayan bir taşın yarı yolda kaybolmasının yarattığı hisle toparlanmaya başladım. Düşük omuzlarla sahneden inerken fark ettim onu. Sanki herkes, tüm dünya sussun ve o konuşsun diye bekliyordu. Kararsızlığının kaynağı gibi görünen soluk yüzünün yarısını kaplayan sahnenin gölgesi miydi yoksa saçının perçemi miydi hatırlamıyorum. Etrafın yeterince ıssızlaştığına kanaat getirince konuştu: “Anlattıklarınızı ben anladım, sanırım salondakilerin bir kısmı da anladılar. Peki, ama ben anlattıklarınızı dün Başıbüyük Mahallesindeki gecekondusu başına yıkılan anneme nasıl anlatacağım? Ne faydası olacak?”…
Bu soruyla başlayan yürüyüşe eşlik eden yalın bir sohbet Yıldız Sarayı Karakol Binasından başladı, deniz kıyısına kadar devam etti. Amcaoğluna özenip başlayan mimarlık öğrenciliğini mahallesinde yaşanan kentsel dönüşüm sürecinde yaşadıklarıyla bitiştirdi. Babası çocukken ölmüş. Onun yaptığı gecekonduda oturuyorlarmış yıllardır. Yakınlarda kentsel dönüşüm bölgesi ilan edilmiş çocukluğundan beri yaşadığı bölge. Önceleri Belediye yetkilileri gelip bir sözleşme önermişler. Okulda öğrendiklerini düşünüp bir şeyler anlatmaya çalışmış annesine. Ortaya çıkacak çevrenin onu önce yutup sonra tüküreceğini söylemiş. Annesinin onu anlamadığını, ama komşuları cayınca sözleşmeyi imzalamaktan vazgeçtiğini düşünüyor. Aradan zaman geçmiş. Çevik kuvvet mahalleyi abluka altına alıp dozerler kapıya yığılınca annesi onu suçlamaya başlamış. “Kafamı bulandırmasaydın en azından başımı sokacak bir dairem olurdu belki” diyormuş. Suçlamalara dayanamamış, kaçıp bir arkadaşının evinde kalmaya başlamış. O gün bugündür düşünüyormuş “ben anneme neyi ve neden anlatamadım?” diye. Tüm arkadaşlarına ve üniversitedeki hocalarına sormuş. Cevap alamamış. Sıkılarak benim de bir cevabım olmadığını söyledim. Bir hayalet gibi uzaklaştı yanımdan. Zaten cevabım olsaydı konferans salonlarının bozuk akustiğine sığınmaz, gizli cemiyet mensupları gibi seyrekleşen bir kitleye birlikte oluşturduğumuz dilin anlaşılmaz sesleriyle haykırmazdım. Belki de herkesten önce kendi anneme anlatırdım…
Çocukluğum Kuzguncuk’un eski evleri arasında geçti. İki katlı, pek özelliği olmasa da sokağa bir diş gibi oturan betonarme bir binada büyüdüm. Okumak için Ankara’ya gidene kadar da orada yaşadım. Mimar sıfatını takınıp İstanbul’a geri döndüğümde Kuzguncuk bir oyun hatırası, bayramlarda ziyaret edilen anne kokusunun, çocukluk fotoğraflarının fonu ve güzel isimli bir semtti artık. Nişantaşı’nda oturuyordum ve Kuzguncuk’a gitmemek için en iyi bahanem boğaz trafiğiydi. Bir gün annem çok önemli bir konuyu konuşmak için beni çağırdı. Dersten çıkınca uzun ve gönülsüz bir yolculukla vardım yanına. Özlediğini, daha sık görmek istediğini dile getireceğini düşünürken bambaşka bir şeylerden bahsetti. Birileri gelmiş. İmar planlarının değiştiğini, eski evimizin yerine beş katlı yeni bir apartman yapılabileceğini söylemişler. Eğer razı olursa üç daire vereceklermiş. Karar vermeden önce bana danışmak istemiş. Ne diyeceğimi bilemedim önce. Sokak, doku, kent, diye bir şeyler dediğimi, “kentin dokusu bozulur” diye gevelediğimi hatırlıyorum. Kendim bile inanmadım söylediklerime. Çok kızdı bana annem. Yıllardır gün yüzü görmediğini, soba yaktığını, romatizmalarının rutubeti daha fazla kaldırmadığını söyledi. Nişantaşı’ndan, kaloriferli evlerden konuşmanın kolay olduğundan, Ankara’ya gittikten sonra ondan koptuğumdan dem vurdu. Bu yaşından sonra kendisi için değil benim için, torunları için bir şeyler bırakmak istediğini haykırdı. Sanki bir evi değil bir yaşamın yükünü üstüme boşalttı. Cevap veremedim. Sustum. Son ziyaretimize kadar da susmaya devam ettim.
Bir kurban bayramında son kez ziyaret ettik. Eşim ve beş yaşındaki oğlumla birlikte bir müddet is kokan salonda onunla birlikte oturduk. Havadan sudan konuştuk. Bir daha aynı mesele hiç açılmadı ama hala benden bir cevap beklediğinin farkındaydım. Konuşmanın arasında bir an oğlum babaannesinin eski fotoğraflarına bakmak istedi. Annem keyiflendi. Kara kaplı resimlikler çıktı ortaya. Yılların, anıların ve geçmiş günlerin donuk izlerini anlatmaya başladı torununa. “Bak bu baban… Bahçede dedenle çay içerken… Mücella Halan yeni evlendiğinde… babanın ilk vesikalık fotoğrafı okula kaydolurken çekilmişti… komşumuz Eleni’yle evin önünde ilk arabamızla…” Sanki torununa fotoğrafları değil de bütün bir yaşamı, kaybolup gitmesin diye müzeye konan heykeller misali taşıma gayretindeydi. Fotoğraflara bakarken oğlum beklenmedik bir soru sordu: “Babaannecim, bütün bu fotoğraflar bu evde mi çekildi?”, “Evet torunum”. Şaşırdı oğlum. Düşündü, kafasını salladı. Sonra tekrar sordu: “Peki bu kadar çok şey bu küçücük evin içine nasıl sığdı?” Annem sarsıldı. Gözbebekleri büyüdü. Titreyerek “ne olur, haydi gidin artık” dedi. Ayrılırken yanağıma kondurduğu öpücükten cevabını almış olmanın sıcaklığı yayılıyordu.
Bir hafta sonra gece yarısı telefon çaldı. Annem arıyordu. Mücella Halamın Sütlüce’deki evindeymiş. Gece yarısı vahiy iner gibi bir hal yaşamış. Halicin karşı kıyısını seyrediyormuş. Parlak ışıkları, yıkıntıları ve köhne binaları, yüksek ve şekilsiz apartmanları, çöplükleri, mezarlıkları izlerken garip bir şey olmuş. Gördüğü şeyler kanserli bir doku gibi iğrendirmiş onu. Hani neredeyse karşı kıyıdan sıçrayıp alıverecekmiş onu avuçlarına. Çok korkmuş. “Kentin dokusu bozuk derken bunu mu kastediyordun yoksa evladım?” dedi. “Evet” dedim. Başka da bir şey diyemedim. Ben anlatamasam da İstanbul anlatmıştı derdini anneme. Sağlıklı bir bünyenin cerahatli dokuyu atması gibi içinden, silmişti annemin gözündeki perdeyi. Bir hafta sonra evde son nefesini vermiş bulduğumuzda göz kapaklarından memnuniyet ve tatmin olmuşluk duygusu okunuyordu…
Şimdilerde tekrar Kuzguncuk’a taşındık. Eski Kuzguncuk ve sakinleri olmasa da anılarımla hayallerim bir arada kardeşçe geçinip gidiyorlar. Oğluma çocukluğumu anlatıyorum. Uzun uzun düşünüyorum annem olsaydı ona nasıl anlatırdım diye. Cevabı bulana kadar tüm konferans, seminer, sempozyum çağrılarına kulaklarımı tıkayacağım. Yazdıklarımın tümünü yeniden gözden geçiriyorum. İçinde annemin anlamayacağı ne varsa çıkarıyorum. Geriye çok az şey kalıyor. Öğrencilerimin ödevlerinin üst köşesine kırmızı kalemle hep aynı notu düşüyorum: “Annenin anlayacağı gibi yazmaya çalış!”…

1 Eylül 2010 Çarşamba

Raci Hocama Mektup...

Raci Hocam,

Seni kaybedişimizin üzerinden tam 2555 gün ya da 364 hafta geçti. Halk arasındaki meali 7 sene. Sayıların söylediklerine kulak verirsek ilginç bir yerdeyiz. Seni kaybedişimizin üzerinden geçen hafta sayısı bir yıldaki gün sayısına denk.

Bir şekilde bizi izlediğini biliyorum. Seni hatırlarken beylik laflar etmek, “O’nu yedi yıl önce kaybettik...”le başlayan cümleler kurmak yerine aradan geçen vakti bile ifade ederken güneş görmemiş yerleri keşfetmemizi beklediğini biliyorum. Hatta birilerinin meslek duayenlerinin anılmasını plancı gözüyle değerlendirmesi, bir köşeye sigara paketi kadar da olsa bir eskiz karalaması en güzeli...

Raci Hocam,

Planlamanın stand-up’la sit-down arası bir şey olduğunu senden öğrenmiştim. Otururken okuduklarımda öyle bir şey yakalamalıydım ki ayağa fırlayıp diğer oturanların kulağını patlatırcasına haykırmalıydım. Tuvalette bile taharet musluğundan akan suyla dertlenmeli, suyun nereden geldiğini düşünmeli, bir merak denizinde boy vermeliydim.

Beylik laflarla kütüphanelerin aşınmış koridorlarıyla başlasam da satır aralarına sığmayan, köşedeki köftecinin tezgahında ya da kahvenin suni deri kokan atmosferinde mayalanan bir şeyleri arayıp bulmalıydım...

Raci Hocam,

Seni eskizlerinle tanıdık bir yerde. Eskiz senin için, düşteki dünya ile gerçeğin kesiştiği bir hayal perdesiydi. Bir köşesine plan, üstüne kesit ortasına da bir üç boyut konduruverirdin.

Senden sonra dişe dokunur, heyecana kokan, iliklere işler o kadar az eskiz gördüm ki, dönüp dönüp senin eskizlerine bakıyorum. Ne kadar uğraşsam da onlar gibi bir tane daha karalayamıyorum...

Raci Hocam,

Seni herşeyden önce “Şehirciliğe Giriş” derslerindeki çorba metaforundan bildik. Malzeme bizden, tarif sendendi. Genellikle yemeğin tadı biraz kekremsi kalırdı malzeme eksikliğinden. Yine de şehirciliğe ilişkin bildiklerimin büyük bir miktarında o yemeklerden kalıntılar, tariflerinden lezzetler var...

Raci Hocam,

Sen aramızdayken “imar” benim için bir plancının çalışabileceği ulvi dairelerden birisi için kullanılan isim tamlamasının en baba sözcüğüydü. Arada kötülesek de mesleğimizi soran eşe dosta kendimizi anlatmanın en kısa yoluydu.

Şimdilerde meslek, adıyla bilinir oldu. Hala daha çevre mühendisliği ile karıştırılsak da televizyonların ve basının siyasi skandallar arasındaki terennümlerinin popüler cümleleri haline geldik.

İmar’a gelince, şimdilerde onu Üniversiteleri tehdit etmek için kullanıyorlar...

Raci Hocam,

Sen aramızdayken katıldığın tüm etkinliklere kattığın yaratıcılık sosu tüm kavgalara nefes aldırır, çekişmeleri bir an olsun sustururdu. Bugünlerde kendi aramızda kavga etmenin yeni yeni sebeplerini, biçimlerini buluyoruz sürekli. Mesleğin alanı genişlerken bizler daralıyoruz, daralıyor ve paralıyoruz eldeki gülüşleri...

Raci Hocam,

Aramızdan ayrılmadan önce son kez Mezunlar Derneğinde ayağının tozuyla Güney Afrika’yı anlatmıştın. Onların bir sözünnü paylaşmıştın bizle: “Toprak derki beni kazarsan, ne zaman kazarsan ve hep kazarsan hep beni bulacaksın yani kendini”

Sen gittikten beri kazıyoruz, kazıyoruz... kızıyoruz ve bir yere ya da bir şeye ulaşamıyoruz. Bir yerlerde seni bulsak o bile yeter...

Raci Hocam,

Sen aramızdayken efsane ekiplerle yaptığın çalışmalar bizim ders notlarımız, kariyerimizin satır başlarıydı. Onlardan öğrenirdik planlamayı ve planlama atlardık “kent” sözünü gördüğümüz her yere.

Şimdilerde cam ve granit kaplı binalarda o çalışmaların satırbaşları alınıyor, eğilip bükülüp birer burgu halinde yanı başımıza saplanıyor. Dünyamız başımıza yıkılırken efsane ekipler susuyor, efsaneler masallara karışıyor...

Raci Hocam,

Seni biraz da işlerinden hatırlardık. Hacı Bayram’dan Ulus’dan. Biraz palazlanınca ilk eleştirdiğimiz de onlardı ama “iyi uygulama” deyince onları hatırlardık. Hatırlı işlerin vardı durup bakardık.

Şimdilerde senin adına “iyi uygulamalar” ödülümüz bile var ama hatırlı işleri mumla arıyoruz...

Raci Hocam,

Uzadıkça kopan bir kervan gibi artık seni anmayı yazın son günlerine emanet ediyoruz. Belki de bu yaşamın gerçeği.

Ama ben bu sene seni sadece kendim anmak istiyorum. Senin adını taşıyan parkın tabelasının altına eskizden bir gül ve bir kurşun kalem bırakıyorum. Eskizlerinin, çorbanın, köftecinin ve içimde bıraktığın derdin hatrına,

Selam olsun sana...