Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

28 Temmuz 2017 Cuma

ÜSTÜ YAPI ALTI ŞİŞHANE: KENT PLANLAMAYI ALTYAPIDAN KOPARMANIN GETİRDİĞİ FELAKET


Bir hafta arayla Türkiye’nin kentsel kalbi diyebileceğimiz İstanbul ve Marmara Bölgesinin çeşitli kesimlerinde yaşanan olağan dışı yağış olayları ve bunlar sonrasında yaşananlar çok uzun zamandır ertelediğimiz, görmezden geldiğimiz ve halının altına süpürdüğümüz gerçek sorunlarımızın en gerçeği ile bizleri acımasızca yüz yüze getirdi. Özellikle İstanbul’da yaşananlar –her ne kadar yüz yılda bir gelen yağış, afet, Avrupa’da da olan bir şey – normalleştirilmeye çalışıldıysa da, bu algıyı her zaman gezintiye çıktığı yerde ancak yüzerek hayatta kalabilen, bir haftadır su altında kalmış evinin eşyalarını kurutmaya çalışan, dükkanındaki harap olmuş mallardan seçebildiklerini bir kenara ayıran kentliye bu durumu anlatmak oldukça güçleşti. Aslında, mesele uzunca bir süredir siyasi çalkantılar arasında unuttuğumuz/unutturulan deprem ve iklim değişikliği gibi doğal süreçler karşısında ne kadar hazırlıksız, bilimsel olandan uzak, korunaksız ve yanlışlara boğulmuş durumda olduğumuzu hatırlamamız için çıplak bir uyarı olarak görülmeli. Görebilecek miyiz bu ayrı bir tartışma konusudur. Ama yine de duruma doğru bir yerden yaklaşma çabası göstermekle başlamalıyız diye düşünüyorum. O vakit doğru izler bırakmanın ilk adımını atmış oluruz.

İlk yaşanan yağış sonrasında özellikle İstanbul’da kentsel altyapının yetersiz ve etkisiz kalması, sayıları zaten ciddi oranda azalmış kalan tek tük kamusal açık alanın kentte sığınacak yer niteliğini kaybetmesi, ulaşım sisteminin felç olması farklı disiplinlerden uzmanlar – ya da uzman olmayanların – konuya ilişkin görüşlerini beyan etmelerine olanak tanıdı. Yaşanan durum öncelikle iklim değişikliğinin sonuçlarının görünür hale gelmesi açısından meteorologlar tarafından değerlendirildi. Yaşanan olağandışı yağışların temel sebebinin iklim değişikliği olduğu, bundan sonraki dönemde kısa ve orta vadede bu tür durumlara uyum sağlayacak politikalar geliştirilmesi gerektiği ama aşırı yağış karşısında kırılgan olunmasının temel sebebinin bu tür durumlar karşısında dayanıklı olmayan kent yapılarının olduğu vurgulandı. İstanbul’un mevcut şehir yapısı ve kentsel altyapısı ile iklim değişikliğinin getirdiği uzun süren kuraklıklar ve sıcak hava sonrasında çok kısa sürede aşırı yağışlar gibi doğa olaylarına karşı koyacak bir yapıya kavuşturulması için mutat “çarpık kentleşmeden vazgeçilmesi ve planlı şehirciliğin önemi” gibi vurgularda bulunuldu. İstanbul gibi deniz kenarında bulunan bir kentte bu tür felaketlerin yaşanmasının tam bir aymazlık olduğu muhalif kesimler tarafından da ifade edildi. Bu değerlendirmelerde belli ölçüde doğruluk payı bulunmakla birlikte – nasıl ki deprem karşısında alınması gereken gerçek önlemler planlama alanındayken zaman içinde alınan önlemler yapı güçlendirme alanına sıkışmışsa – meseleye gerçek bütünlüğü içinde bakılmadığında konunun sadece hava tahmini ve erken uyarı sistemlerinden ibaret sanılması ve uzun vadeli bir bakış açısından çok kısa sürede kopulması kaçınılmaz gibi görünmektedir. Bu sebeple, bu yazıda özellikle konunun temel nirengi noktasını oluşturduğunu düşündüğüm kent planlama ve kentsel altyapı arasındaki ilişki açısından bir açılım getirmeye çalışacağım.

Ama öncelikle iklim değişikliği ve hava olayları arasındaki ilişkinin gelişen veri bilimi penceresinden durumu ile ilişkili olarak konuya giriş yapmak gerekiyor. Yaklaşık yirmi yıldır tüm dünyada iklim değişikliğinin olası sonuçları ve hava olayları üzerindeki etkileri ile ilgili olarak bilgisayar destekli, veri temelli ve matematiksel modellere dayalı değerlendirme sistemleri geliştirilmeye çalışılıyor. Bu çabanın sebebi sadece iklim değişikliğinin gerçek olup olmadığını bilimsel olarak ortaya koymanın ötesinde aynı zamanda ülkeler ve kentler özelinde ortaya çıkabilecek olağanüstü durumları önceden kestirebilmek. Bu çalışmaların bir tarafında karmaşık matematiğe dayalı iklim ve hava modelleri yer alırken esas önemli olan tarafında ise etki analizi yapılabilmesine olanak tanıyan kentsel veriler yer alıyor. Belki hava olaylarının gidişatını kestirebilmek çok önemli ama, mevcut kent yapısı ve kentsel altyapı kapasitesi ile bu hava olaylarının olası etkilerini kestirebilmek çok daha önemli . Türkiye’de de bu tür hava tahmin çalışmalarını yapan bilim insanları, kamu kurumları ve akademik kuruluşlar bulunuyor. Ancak, kentlere ilişkin sağlıklı ve doğru veriye ulaşabilmek, bu verinin akışını sağlayabilmek imkansız denecek kadar zor. Üstüne üstlük temin edilse bile bu veriye dayalı olarak anlık analizler yapacak, etki analizleri sonucunda gerekli önlemleri alacak bir karar destek sistemimiz bulunmuyor. Bunun temel sebeplerinden birisi mevcut kentleşme biçimimiz. Daha yakın tarihlere kadar birçok kentimizde mevcut altyapı sistemlerinin haritaları bile bulunamayabiliyordu. Jeo-radar denilen bir yöntemle yer altındaki eski altyapı hatları tespit edilmeye çalışıldı. Birçok kentte de “hızlı proje yapmak” gerekçesiyle yapılan ulaşım ve konut projelerinde altyapı aktarımları yapılırken belli bir sistematik ve veri altyapısına dayalı olarak hareket edilmediği bilinen bir gerçek. Parçacı, günübirlik ve rant odaklı kentleşme süreçleri kentsel altyapıyı günlük hesaplarla sürekli değiştirirken, değişen hava olayları karşısında bu verilere dayalı bir sistemi kurmak mümkün olsa bile inanılmaz denecek kadar zor bir iş ve kimse buna girişmiyor. Yerele yönetimlerin öncelikleri de el yordamıyla ve kerameti kendinden menkul kurumsal iş yapış biçimleriyle oluşmuş kentsel altyapı yapım biçimlerini değiştirme dışında sistematik ve yenilikçi yöntemlere girişmekten çok uzak bir görünüm arz ediyor. Kentsel altyapı yönetiminde kıyıda köşede SCADA gibi elektronik sistemler kullanılıyor olsa da bu sistemler her sabah kalktığında kentte yeni bir karar alan, kent planlarını sürekli değiştiren yönetim anlayışları karşısında etkisiz kalmaya mahkum.


Gerçekte ilk dikkate alınması gereken hususlardan birisi, ülkenin uzun vadeli politikalarının oluşturulması ve bu politikaların mekan yansıtılması sürecinde iklim değişikliğinin veri temelli bir yaklaşımla temel unsurlardan birisi olarak kabul edilmesidir. Son yirmi yıldır Türkiye’de birçok ulusal stratejik plan ve strateji belgesi hazırlandı. Ulaştırma, şehircilik ve çevre gibi konularda bu stratejilerin çok önemli bir kısmının  doğrudan iklim değişikliği ile ilgisinin bulunduğu aşikardır. Ancak, özellikle Kalkınma Planları gibi önemli belgelerde iklim değişikliği genel belirleyici bir etken olarak değil de ağırlıklı olarak sektörel bir sorun alanı olarak ele alınmaktadır. Bu sektörel ele alışın uygulamaya yansıması ise yerel yönetimler ve yatırımcı kuruluşları dışarıda bırakan, nihai olarak yurttaşların bireysel davranışlarını sorumlu kılan bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yapısal önlemler alınmasını, bilim ve veriye dayalı önlemleri önceleyen bir yaklaşım ne yazık ki henüz yerleşmemiştir. Özellikle kent planlaması ve kentsel altyapı ilişkisinin kurulmasında bu eksiklik derin bir şekilde hissedilmektedir. Kalkınma planlarının yapılması sonrasında Kalkınma Ajansları tarafından yapılan ve bölgesel kalkınmanın yönünü belirlemesi beklenen bölge planlarında ve illerde arazi varlığının kullanımını belirleyen çevre düzeni planlarında da iklim değişikliğinin ana belirleyici etmenlerden birisi olarak değil de daha çok bir arka plan fon bilgisi olarak ele alındığı görülmektedir. İklim ve hava olaylarına ilişkin planlama verileri çoğunlukla ya çok eskidir, ya da güncel bilimsel yaklaşımlara dayanmadıkları için de gündelik hayata, sektörlere ve ülkenin geleceğine etkileri tam olarak kestirilememektedir. Türkiye’nin geleceği için öncelikle ülke planlama süreçlerinde iklim değişikliğinin bir ana unsur olarak en başa oturtulması gerekmektedir. Kalkınma ve iklim değişikliği maliyetlerinin ve olumsuz etkilerinin azaltılması için bu tür bir anlayış değişikliği yaşamsaldır. 



Kuşkusuz bu tür bütünsel ve bütüncül ele alışlarda yerleşim alanlarında gündelik yaşamın kesintisiz, güvenli ve sorunsuz devam edebilmesi için en önemli unsur yerleşmelerin iklim değişikliği bağlamında coğrafya ve doğal yapı ile kurduğu ilişkidir. Burada tarihten öğrenebileceğimiz çok fazla şey var. Tarihteki uygarlıklara ve yerleşimlere bakıldığında, insan uygarlıklarının akıbetini belirleyen en önemli unsurun ekolojik sistem ile kurulan uyum olduğu bilinmektedir. Ne zaman bir uygarlık kendi içinde bulunduğu ekolojik sınırları zorlasa ya da değiştirmeye kalksa, kendi sonunu hazırlayan adımları atmış olduğunun farkına bile varamadan ortadan kalkmıştır. Bunun en acı örneklerinden birisi belki de eski Güney Amerika Uygarlıklarıdır. Kentlerde nüfus artışı sonrasında artan gıda ihtiyacını karşılamak için yağmur ormanlarını keserek mısır tarlası açan Mayalar, Aztekler yağmur ormanı toprakları çok özel bir ekosistem olduğundan dolayı birkaç sene içinde verimini yitirince, bundan dolayı güneş tanrısının kendilerine kızdığını düşünerek insan kurban etmeye başlamışlardır. Bunun için de yağmur ormanları içindeki kabilelerden insan toplamışlardır. Tam bunların yaşandığı bir dönemde, doğudan gelen beyaz adamların kurtarıcıları olacağına inanan bu uygarlıklar, İspanyol Hernan Cortes ve 200 atlı adamı karşısında dayanamamış, birkaç on yıl içinde dünya yüzünde görülmemiş bir soykırıma uğramışlardır. Benzer örnekleri Anadolu’daki birçok antik ve antik dönem sonrası kentinde de izlemek mümkündür. İnsan uygarlığı bu kez böylesi bir durumla topyekun karşı karşıyadır. Ancak, dünyanın gezegensel dinamikleri sebebiyle iklim değişikliğinin etkilerini bazı ülkeler diğerlerinden daha önce ve daha şiddetle yaşamaktadır. Yaklaşık bir on yıldır Endonezya deniz seviyelerinin yükselmesi ile mücadele etmeye çalışmaktadır. Türkiye gibi ülkelerin bulunduğu bölgelerde de uzun süreli kuraklıkları şiddetli yağış rejim değişiklikleri izlemeye başlamıştır.

Kentsel yerleşimlerin yapılanmasında bulundukları bölgenin yağış rejimi ve suyla kurdukları ilişkinin ne kadar önemli olduğunu uzunca bir süredir biliyoruz. Yakın coğrafyamızda Avrupa kentlerinin suyla kurdukları ilişki ile Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda bulunan kentlerin suyla kurdukları  ilişki arasında yapısal bir farklılık olduğu kent tarihçileri ve coğrafyacılar tarafından ortaya konmuştur. Çok fazla yağış alan, suya ulaşım konusunda daha şanslı görünen Avrupa’nın çoğunluğunda kentler nehir kenarlarında ya da ovaların ortasında kurulurken, Türkiye gibi coğrafyalarda, kentler dağ ve tepe yamaçlarına kurulmuştur. Bu farklılığın güvenlik gibi sebepleri olsa da temel sebep, yağış rejiminin değişmesi sebebiyle, kentlerin suya erişimlerini kolaylaştırmaktır. Binlerce yıl süren bir öğrenme süreci sonunda Anadolu kentleri sudan yararlanmak için yamaçlara yapılaşmanın önemini anlamış, buna karşılık sellere karşı can ve mal kayıplarını önleyecek bir yapılaşma tarzı geliştirmişlerdir. Bu yapılaşma tarzında dere yataklarına mümkün olduğu kadar yapılaşmaktan uzak durmak, kent içinde toprağın aşırı yağışlarda emiciliğini engelleyecek müdahalelerden kaçınmak gibi temel ilkeler kolayca göze çarpar. Ancak, modern zamanlara gelindiğinde bu ilkeler biraz teknolojinin getirdiği güven, biraz da kentleşme sürecinin değişimi ile göz ardı edilmeye başlanmıştır.

Sanayileşme sonrası dönemde, kentleşme sürecinin yarattığı çok hızlı nüfus artışı karşısında bir yanda ortaya çıkan temiz su ihtiyacını karşılaşmak ve sağlıklı bir yapılaşmayı sağlamak, bir yandan da atıkları uzaklaştırmak ve salgın hastalıkları önlemek gibi ihtiyaçları karşılamak için aydınlanma sonrası dönemde ortaya çıkan bilimsel devrimlerin katkısıyla kentsel altyapı sistemleri kurulmaya başlandı. Bu kentsel altyapı sistemlerinin kurulması kolay olmadı ama sonunda gelişen mühendislik teknolojileri ve kent planlama anlayışı ile kentleşme sürecine uygun bir kentsel altyapı sisteminin temel unsurları ve ilkeleri belirlendi. Yirminci yüzyıl boyunca da 19. Yüzyılda kurulmuş altyapı sistemlerinin kentlerin gelişim sürecine paralel olarak daha da geliştirilmesi için çaba harcandı. Bu süreçten öğrenilen en önemli ilkelerden birisi kent planlama ve kentsel altyapı yatırımları arasında mutlak bir uyumun olması gerekliliğiydi. Kentsel altyapısı planlanmamış bir kentte kentin gelişimini planlamak yaşanamayan çevreler oluştururken, kimsenin yaşamadığı yerlere kentsel altyapı yatırımları yapmak da çok ciddi maliyetleri kamunun sırtına yüklemekteydi. Ancak, kent planlama ve kentsel altyapı arasındaki ilişkiyi kurmak çok zorlu bir uğraştı ve öncelikle kurumsallaşma, bilime ve mühendislik yaklaşımlarına inanmayı gerektiriyordu. Çok acı tecrübeler sonrasında gelişmiş ülkelerin önemli bir kısmı bu iki uğraş arasındaki ilişkinin kentlerin geleceği açısından önemini öğrendiler ve kentsel sistemlerini buna göre tasarladılar. Ancak, gelişmiş ülkelerde bu ilişki halen daha tam olarak anlaşılamadığı gibi, iklim değişikliği gibi etkenler, bu anlayışın oluşumu konusunda çelişkili yaşamsal etkiler yaratmaktadır.


Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kent planlama, kentsel arsa rantı, kentsel altyapı yatırımları, konut üretimi ve arazi kullanımı gibi temel konularda bütünleşik bir yaklaşımın bulunmaması ve kentlerin gelişiminde bütüncül ve sistem yaklaşımına dayalı anlayışın hakim olmaması çok temel bir sorun alanı olarak ifade edilmektedir. Genel olarak, yapılaşma ve gerekli altyapı sağlama süreçlerinin birbirinden ayrı ve ardışık süreçler olarak kabul edilmeleri, kentsel altyapı yatırımlarının siyasal iletişim stratejilerinde görünürlüğünün düşük olması ve yatırım süresince kentsel yaşamı kesintiye uğratabilecek etkiler yaratabilmesi gibi sebeplerle gündelik hayatta fark edilmese de birçok şehircilik sorununun kaynağı bu yaklaşımın eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Esasen, bütünleşik bir kent planlama ve yönetim sisteminde, istikrarlı bir kentsel planlama ve uygulanması süreci ile kentsel altyapı planlamasının eş fazda gerçekleştirilmesinin gerekliliği kabul edilir. Kent planlama ile kentte oluşturulan nüfus, alan kullanım, ulaşım-dolaşım, işlev kararlarına koşut altyapı yatırım kararlarının alınması, bu kararların alımında kentte mevcut ve gelecekte ihtiyaç duyulabilecek altyapılara ilişkin teknolojilerin ve yöntemin sürekli olarak iyileştirilmesi amaçlanır. Burada ayrıca çok değişmeden süregelen bazı temel planlama mühendislik çözümlerinin de bulunduğu, bunların göz ardı edilmesinin büyük sorunlar doğuracağı da genel olarak bilinir. Örneğin planlama açısından bakıldığında, nüfus ve yapı yoğunluğu ile kentsel kamusal açık alanlar ve ulaşım sistemleri arasındaki dengenin iyi kurulması hava olayları ve ekolojik sistem ile ilişki açısından çok önemlidir. Çünkü, kentin mikro klimasının ve oluşturduğu yüzey alanlarının doğal su ve havalanma döngüsü gibi süreçler karşısında kenti kırılganlaştırmaması beklenir. Kentte aşırı yapı ve nüfus yoğunluklarının oluşturulmasının bir bedeli ve maliyeti olduğu bilinir. Diğer yandan kentsel altyapı sistemlerinde de temiz su, kanalizasyon, elektrik, doğalgaz ve haberleşme benzeri sistemlerin her birinin hakim teknolojik paradigma gereği yapılaşma ve coğrafi yapıya ilişkin kurallarının olduğu varsayılır. Örneğin, temiz su sistemlerinin kapasitesi boru çapıyla belirlenir çünkü boruların içerisinde hava bulunmaz ve basınçlıdır. Yani belli bir yere temiz su sağlamada nüfus miktarı ve nüfusa su eriştirecek borunun çapı önem kazanır. Ya da kanalizasyon boruları basınçsızdır ama atık su belli bir debinin altına düştüğünde beton künklerde tortu yapıp tıkanmalara sebep olabilirken, belli bir debinin üstüne çıktığında borular aşınır ve toprağa sızma yapar. Diğer tüm altyapı sistemlerinde benzer durumlar tespit edilir.



 Bu durumun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için Türkiye’den çok klasik bir örnek verebiliriz. İmar planları yapılır, bir mahallede kaç kişinin yaşayacağı, kaç yapının ve kaç konutun bulunacağı yaklaşık olarak plan kararına dönüştürülür. Plan yapılırken temel bazı altyapı parametreleri, örneğin topoğrafya belli ölçüde dikkate alınmaya çalışılır, mevcut mühendislik altyapısı varsa değerlendirilir. Planın yürürlüğe girmesinin ardından, kentsel altyapı planlamasına girişilir ve mühendislik çalışmalarına başlanır. Temiz su için nüfusa uygun boru çapıyla içme suyu boruları döşenir ve parsellere kadar eriştirilir. Aynı şekilde, kanalizasyon için de beton künk adı verilen borularla gerekli altyapı oluşturulur. Elektrik sistemi ve doğalgaz altyapısı için de gerekli voltajı sağlayacak trafolar ve reglaj istasyonları kurulur. Tüm bu çalışmalarda en temel veri nüfus verileridir. Ancak, mevcut koşullarda, bu sistematik düşünülmeden belli kişi ve grupların kentsel ranttan yararlanması için yapılan imar planı değişiklikleriyle zaman içerisinde öngörülen nüfus atamalarında değişiklikler oluşur. Belki on bin kişinin yaşayacağı yerde elli bin kişi yaşamaya başlar. Ancak, bu değişikliğin kentsel altyapı üzerinde yarattığı etkiler zamanla hissedilmeye başlandığı için talebe ve nihai olarak altyapı sistemlerinin güncellenmesine belli bir süre sonra yansır. Nüfus arttığı için öncelikle yüksek katlı yapılarda üst katlara su çıkmamaya, elektrik voltajı düşmeye başlar. Bir yandan da kanalizasyon sistemlerinde debi artışı sebebiyle çatlamalar ve sızmalar başlar. Çoğunlukla yolların altında birlikte döşenen temiz su ve kanalizasyon boruları arasında sıvı geçişleri olabilir. Temiz su yetmediği için basınçla vakum etkisi yaratan borular, kanalizasyon borularından sızan kirli su, temiz su borularının içine girebilir. Özellikle yaz sonlarında yağış rejiminin değiştiği dönemlerde de bu durum içme suyu kaynaklı ishal, tifo, kolera ve dizanteri benzeri hastalıkların ortaya çıkmasına kadar gidebilir. Öte yandan elektrik voltajı yetmediği için yeni trafo istasyonları kurma gereği doğabilir. Bunun için yer ayrılmadığı için de tek boş yer olan park ve çocuk bahçelerinin bir kenarına yeni bir trafo konur, üzerine de bir kurukafa işareti konulur. Sonra da çocukların zarar görmemesi için dua edilir. Bu ve benzeri zincirleme etkileri birçok konuda izlemek mümkündür. Hele hele iklim değişikliğinin etkisi altında bu etkiler giderek daha fazla öne çıkmaya başlar.

Öte yandan, yapılan imar planları sonrasında gerçekleştirilen kentsel yatırımların süreçlerinde de kentsel altyapı açısından önemli sorunlar yaşanabilmektedir. Özellikle ulaşım yapılarının ve kentsel hizmet alanlarının üretilmesinde uygulamada mühendislik kurallarının göz ardı edilmesi, kimi zaman geçerliliği olmayan kestirmeci çözümlerin yaygınlaşması önemli bir sorun alanı oluşturmaktadır. Siyasi meşruiyet açısından günübirlik kazanımlar ve kısa dönemli taleplerin karşılanması için uzun vadeli planlamaya dayanmayan yatırımların yapılması çok önemli bir sorun alanı oluşturmaktadır. Bu anlamda en sık rastlanılan uygulamalar ulaşım alanında karşımıza çıkmaktadır. Mühendislik çözümleri hızlı şekilde yapılabilen, siyasi getirisi yüksek köprü, tünel, yol genişletme gibi çalışmalarının yer yer etki analizleri yapılmadan ve kısa erimli yöntemlerle yaygınlaştırılması buna örnek olarak gösterilebilir. Hızla değişen özellikle de otomobil odaklı ulaşım yatırımlarının aynı zamanda kentteki iktisadi dinamikleri, kentsel rant birikimini değiştirdiği ve paradoksal olarak nüfus dengelerini değiştiren yoğunluk artışı taleplerini arttırdığı ve nihai olarak kentsel altyapı kapasitesini aşırı yüklediği ve yeni maliyetleri zorunlu kıldığı bilinmektedir. İklim değişikliği gibi etkiler de bu döngünün etkilerini daha da derinleştirmektedir.

Meselenin çok önemli bir boyutu mevcut kent planlama pratiklerimizle de çok yakından ilgilidir. Mevcut planlama standartları her ne kadar kentsel gelişimde belli bir düzeyi tuttursa da, iklim değişikliği ve afet tehdidi gibi sorunlar karşısında kentte oluşan genel yapılanma kentsel altyapı açısından yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizliğin çok önemli bir kısmı plan değişiklikleriyle oluşturulmaktadır. Sonuçta özellikle olağan dışı hava olayları karşısında kentlerin dayanıklı hale getirilmesinde çok önemli bir paya sahip olan kamusal ve yarı-kamusal açık alanların miktarının, coğrafi yapıyla ilişkisinin ve bu alanlarda yapılan düzenlemelerin kent planlama ile nasıl şekillendirildiği çok önemli hale gelmektedir. Özellikle kent planlaması ile tanımlanan tüm alanların bir şekilde üzerinde kaynak harcanması ve yapılaşmaya gidilmesi gereken alanlar olarak algılanması ciddi bir sorun alanıdır. Kent içerisindeki açık alanların, kentin dışındaki eko sistemin bir parçası olduğu anlaşılmadan yapılan müdahaleler kentleri bu anlamda kırılgan ve dayanıksız hale getirmektedir. Kentteki bitki örtüsüne iklim yapısına uygun olmayan, bu sebeple sürekli sökülüp dikme yoluyla yapılan bitkilendirme, yapay su öğelerinin abartılı kullanımı, açık alanların tıpkı kapalı alanlar gibi yapılandırılması, kamusal alanların sürekli olarak azalması ve kamusal, yarı-kamusal alanların aralarındaki ekolojik akışların sürekli kesintiye uğraması önemli sorunlar arasındadır. Özellikle planlamada konut ve rant getiren alanların eğimi düşük ve kullanımı kolay arazilere konması, geriye kalan kullanımı ve işletmesi zor, birbirinden kopuk alanların da açık alan olarak planlanması da bu anlamda sorun yaratmaktadır. Yine planlamada dere yataklarının, sulak alanların ve kıyı alanlarının denetimsiz bir şekilde yapılaşmaya açılması, doğal dere ve akarsuların mevcut kentsel atık su sistemi içine alınması kentlerin doğal yağış rejimi ile ilişkisini çok ciddi anlamda olumsuz etkilemektedir.

Kent planlama sürecinde ekolojik bir yaklaşımın benimsenmemesi yanı sıra, kentsel tasarım dediğimiz, yapılaşmış çevrenin unsurlarının tasarlanması ve yapılandırılması için yapılan çalışmalar da kentsel altyapı ve iklim değişikliği karşısında kentlerin dayanıklılığı açısından yaşamsaldır. Kent içerisinde yolların, kaldırımların, parkların, çocuk bahçelerinin, meydanların, yapıların bahçelerinin, otoparkların ve daha birçok alanın su geçirmeyen asfalt ve beton gibi malzemelerle kaplanması, suyun doğal akışı önüne çeşitli engeller konması, doğal olarak su döngüsünün kentte deniz ve nehirlere akacak yer bulamaması ve su baskınlarına sebep olmasına yol açmaktadır. Burada kentte yapılar dışındaki alanların bütünsel bir anlayışla tasarlanmaması önemli bir sorudur. Her yapı adası ve parseli, her yerel yönetim kendi anlayışına uygun malzeme ve yöntemle kamusal alanları şekillendirmekte kentsel tasarım açısından ekolojik süreçlere uygun olmayan alanlar ortaya çıkmaktadır.

Her ne kadar Devlet Su İşleri gibi bazı önemli kamu kurumlarının geleneksel olarak mühendislik kurallarının kurumsallaşması adına önemli mesafeler aldığı bilinse de, genel olarak kent yönetiminde ve planlamasında kent planlama ve kentsel altyapı ilişkisini bütünsel, ekolojik yapıyı ve iklim değişikliği süreçlerini dikkate alarak, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin yardımıyla kuran yeni bir sistematiğin kurulması gerektiği açıktır. Bu tür bir yapı oluşturmadan, kent planlama ve kentsel altyapı süreçlerinin birbirinde kopuk ve kentsel yaşamın daha yaşanabilir hale getirilmesine katkıda bulunması mümkün olmayan bir girdapta kaybolması kaçınılmazdır. Kent yönetimlerinin katılımcı, siyasal popülizmi ve kentsel rant dağıtımı kent yaşamının iklim değişikliği gibi süreçlere kurman etmeyen bir anlayışla yeniden ele alınması ve yapılandırılması gerektiği de açıktır. Yeni büyükşehir belediyesi gibi yapılar oluşturulurken sanki kent yapısı ve verilen hizmetleri hiç değiştirmeden, afet ve iklim değişikliği gibi sorunları dikkate almadan eski hizmet sunum biçimleriyle ilerlemek yeterlidir  diyerek sürdürmek artık mümkün değildir. Mümkün olsa bile sürdürülebilir değildir. Çünkü dün Ankara’yı, bugün İstanbul’u ve yarın diğer şehirleri etkisi altına alacak afet ve iklim değişikliği gibi olayların yaratacağı sellerin ve su baskınlarının altında bunları görmeyen belediye başkanlarının, bürokratların, siyasetçilerin, akademisyenlerin de kalmaları sandığımızdan çok daha yakındır. Bir an önce siyasi tarafgirliğe dayalı tartışmaları bırakıp gerçek sorunlarımıza odaklanamadığımız müddetçe üstü yapı altı şişhane bir kentte belirsiz bir geleceğe bakmaya devam ediyor olacağız…


Not: Kentsel Planlama ve kentsel altyapı ilişkisini Ankara özelinde sorguladığım bir çalışma için aşağıdaki linke bakabilirsiniz:

http://www.imo.org.tr/resimler/dosya_ekler/7a52f2b6bb5d895_ek.pdf?dergi=269






2 Mayıs 2017 Salı

BÜYÜKŞEHİRLER REFERANDUMDA NEDEN “NAAAYIR” DEDİ?



Son üç ayımızı toz duman arasında ülkenin kaderini etkileyecek bir referandum süreciyle geçirdik. Parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı verilen Türk tipi başkanlık sistemine geçiş için yapılan referandum öncesinde, Haziran seçimleri sonrasında bir türlü ortaya çıkmayan ilginç siyasi koalisyonlarla yürütülen bir propaganda dönemine şahit olduk. Bir sertleşip bir yumuşayan söylemlerin, siyasi iletişim alanındaki yaklaşım ve kuramların, “evet” tarafı lehine açık bir şekilde adaletsiz bir seçim sürecinin etkisi altında neredeyse toplumun çok kısıtlı bir kesimi neye karar vermekte olduğunun farkına varabildi. Korku ve tedirginlik dalgalarının etkisi altında perde altına çekilen akılcılığın yerine duygular ve bilinçaltı dünyasının kompleksleriyle netice alınan bir siyasi deneyin kobayları gibiydik. Geçmiş hayallerle gelecek hülyaları, şimdiye ilişkin umudun buharıyla var olduğumuz ülkenin gerçekliği arasında bölünen kişiliklerimiz taraftarla uzlaşmacı, saf değiştirenle bırakıp gitmek isteyen, delicesine umutsuzla kırıp dökmek isteyen parçalara bölünüp kendi arasında bitmek tükenmez bir çekişmeye girişti. Sonuçta referandumdan her iki taraf için de farklı yönleriyle kekremsi ve tartışmalı bir sonuç ortaya çıkınca “”Millet’in ne demek istediği” hakkında bitip tükenmek bilmeyen yorumlarla, geçiş döneminin bilinmezlikleriyle ve ne yazık ki KHK’ların nereye ihraç ettiği bilinmeyen dostların gönlümüze ithal kırıklıklarıyla bugüne geldik.

Geçen zaman içinde en fazla dikkatimi çeken durumlardan birisini oluşturan “otuz büyükşehirden on yedisinde” aşırı baskın bir seçim stratejisine rağmen –kimilerinde az bir farkla da olsa- “hayır” çıkmasını bir süredir değerlendirmek istiyorum. Aslında, bizim gibi büyük kentlerin planlanması, yönetimi ve toplumsal yapısı arasındaki çapraşık ilişkileri yorumlamaya çalışan pratikten gelen akademisyenler için gözlemlerle rivayetlerin, kuramla sonuçların bir arada değerlendirilmesini gerektiren bir özgünlük içeriyor bu durum. Kuşkusuz büyükşehirlerde referandumdan çıkan durumu konjonktürel unsurlardan (iktisadi durgunluk, Orta Doğuda değişen jeopolitik dengeler ve terör gibi) tamamen yalıtarak ve abartarak ele almak doğru olmayabilir. Ancak, yine de yeni oluşturulan büyükşehirlerle çoğunluğu eski büyükşehirleri içeren ciddi bir nüfusun propaganda makinesinin işaret ettiği yönün tersine mesafe alması üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü “dip dalgası” gibi ayarı kaçmış ifadeler bir yana, büyükşehirlerin sosyo-mekânsal ve sosyo-politik değişkenlerinin uzun zamandan beri ilk kez merkezi siyasal alandan ayrışmasına sebep olabilecek bir dinamikle iç içe olduğunu düşünecek bazı verilerin görünür hale geldiğini kanısındayım. Bu verilerin bir kısmı bir süredir ortada olmasına rağmen konjonktürel unsurların etkisi ile beklenmeyen bir farkındalıkla hissedilmeye başlandı. Açıkçası, Büyükşehir sınırlarının il sınırlarına genişletildiği yeni büyükşehir yasasından sonra, ulusal siyasete benzeşme eğilimleri artan büyük kentler için bu yeni bir olgu diye düşünüyorum.

Esasen, Türkiye’de son otuz yılda büyük kentlerin toplumsal dinamiklerinin çok büyük ölçüde siyasal sistemi belirleyecek etkiler yarattığını ifade ederek başlamak gerekiyor. 1980 darbesinin hemen sonrasında yönetime gelen ve neo-liberal politikaların ilk dalgasının sürücüsü ANAP kadrolarının hızla yeni kurulan büyükşehir belediyelerinde iktidara gelmeleri ve yine çöküşlerinin aynı büyükşehirlerde başlaması pek net olmasa da hatırlanan önemli bir ayrıntı olarak tarih kitaplarında kayıtlı. 1980’lerin ortalarında yeni kurulan büyükşehir sisteminin belediye başkanlarını çıkaran ANAP iktidarında, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyükşehirlerde kentte gerçekleştirilen çok büyük altyapı projeleriyle, kentlerin etrafını saran gecekondu alanları için çıkarılan gecekondu aflarının ve ıslah imar planlarının birbirlerine koşut olarak yürütüldüklerini hatırlıyoruz. Ancak, gerek o dönemin gayrimenkul kökenli sermaye birikiminin beklenen seviyede olmaması gerekse gecekondularda yaşayan ve henüz kentle eklemlenme olanağı bulamamış kesimlerin siyasal mobilizasyonu için uygun kanalların olmaması ve dolayısıyla gecekondu sakinlerinin taleplerini siyasete taşıyacak popülizmin ANAP tarafından üretilememesi ve ANAP’ın Turgut Özal’ın ailesi ve prensleri etrafında dönen bir yolsuzluk çemberinin toplumda ciddi rahatsızlık yaratması sebebiyle kısa sürede büyükşehirlerde bayrak belki ikinci sosyal demokrat belediyecilik dönemi denilebilecek bir anlayışa, SHP belediyeciliğine teslim edildi. Sosyal demokratların aynı neo-liberal dalgayı biraz sosyal adalet sosuna bulayarak ve kentsel altyapı yatırımlarını sürdürerek ele alması ancak bir dönem dayandı. Özellikle İSKİ skandalıyla başlayan bir toplumsal rahatsızlık dalgası koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlığı altında bir çığ gibi büyüdü ve bu çığın altında ilk kalan da sosyal demokrat belediyecilik oldu.

1990’ların ortalarında gelindiğinde, hiç beklenmedik bir biçimde o güne kadar çok marjinal ve azınlıkta bir hareket olarak görülen Milli Görüş, büyük kentlerde yönetimi kazandı. Bu değişiklik üzerine bugüne kadar çok fazla spekülasyon yapılmış olsa da ben pek vurgulanmayan bir kısmına işaret etmek istiyorum. 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısında gecekondu afları ve ıslah imar planlarıyla ortaya çıkan, yap-satçı müteahhitler eliyle yürütülen apartmanlaşma dönüşümünde ağırlıklı olarak geleneksel kültürel anlayışa sahip gecekondu sakinleri belli bir sermaye birikimi elde etmeye başladılar. Bu sermaye birikiminin siyasal temsiliyeti konusundaki boşluğu bir şekilde doğal olarak sezen Refah Partisi kadrolarının neredeyse kapı kapı dolaşarak ve liberal söylemlerle karıştırarak ustalıklı bir şekilde oluşturdukları İslamcı söylemi kullanarak başarıya ulaştığını söylemek mümkün. O dönemden itibaren birçok büyük kentte gecekondudan dönüşen ilçelerin bu sebeple muhafazakâr görüşün kalesi olarak adlandırılması da bununla ilişkili görülebilir. Sonrasında laik-İslamcı geriliminden beslenen, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi çizgilerinde belirgin hale gelen muhafazakâr yaşam biçiminin, bir şekilde kentlerde fiziksel olarak görünür, sembolik olarak seçilir hale gelmesi aynı zamanda “muhafazakârlığın kentleşmesi” ya da “ muhafazakârlığın gayri-kentleşmesi” olarak da okunabilir.

Muhafazakâr sermayenin kentleşmesi ya da gayri-kentleşmesi olarak adlandırdığım bu süreçte, büyük kentlerde bir yandan beklenen hızla ilerlemeyen büyük yatırımlarla kamusal alanın parçalanması ve ufalanması süreci bir arada yaşanıyor son on yıldır. Öncelikle büyük yatırımlar tarafına bakalım. 2000’li yılların başında yapılan yerel yönetim reformlarıyla birlikte özellikle büyükşehir belediyelerinin kentlerde büyük altyapı, ulaşım ve dönüşüm projelerini sürdürmeleri bekleniyordu. Ancak, genişleyen hizmet alanları kaynak sıkıntısına sebep olurken yarışmacı ve rekabetçi kent söylemleri arasında kentlerin içinde yaşayan özellikle muhafazakâr sakinlerini bir araya toplayacak bir vizyon üretemediklerini gördük. Muhafazakâr değerler etrafında kenti yeniden üretmek isteyen proje ve hizmetlerin ise daha çok sembolik yanı ağır basan, büyük nüfus kitlelerinin gelişen ihtiyaçlarına yanıt vermeyen bir yaklaşımla yürütüldükleri söylenebilir. Özellikle bütün dünyada gelişen yerel yönetim uygulamalarının Türkiye’ye hızla girdikten sonra bir türlü etkin araçlar haline gelememelerini bu kapsamda değerlendirebiliriz. Örneğin kent bilgi sistemlerine ilişkin çok ciddi kaynak harcanmasına rağmen bu sistemler birer kent rehberi olmanın ötesine çok da geçememektedir. Zaten, bu durumu çabuk fark eden Adalet ve Kalkınma Partisi de beklenmedik bir refleksle, 2007’den itibaren yapılan bir dizi yasal değişiklikle, yerel yönetimlere verilen yetkileri deneysel bir yaklaşımla geri almaya başlamıştı. TOKİ, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı gibi birçok merkezi yönetim kurumu, yerel yönetimlerden devredilen yetkilerle, çok ciddi ulaşım, konut ve altyapı yatırımlarına giriştiler. Ancak, burada da yerel ihtiyaçları dikkate almayan, çoğu zaman tekdüze ve fakirleşen bir yaşam biçimini simgeleyen çabalar olarak merkezi yönetim kurumları eleştiri konusu oldular. İlk başlarda 1990’lardan beri hizmet görünürlüğü açısından belli bir açlık içerisinde bulunan muhafazakâr kesimler için bu yatırımların faaliyeti ve “görünürlüğü” yeterli gibiydi. Ancak, belli bir süre sonrasında bu yetersiz kalmaya başladı. Neredeyse tüm kesimlerde bir şekilde İlhan Tekeli’nin de belirttiği gibi “hizmetin ötesinde” bir şeyler talep edilmeye, ya da bu talep hissedilmeye başlandı. Bu talebe karşın Davutoğlu ve çevresinin ürettikleri romantik, geçmişe öykünen “Selçuklu-Osmanlı” tarzı kentleşme ve mimarlık söylemi de hiçbir zaman süslemenin ötesine geçemedi ve muafalar kitlenin can-ı gönülden benimseyebileceği bir kamusal alan üretemedi. Dücane Cündioğlu gibi bazı yazarların eleştirileri bu çerçevede değerlendirilebilir.  

Aslında bu talep tam olarak adı konmamış olsa da kentsel yaşamda kamusal alanlarla çok yakından ilgili gibi görünüyor. Büyük yatırımların yanı sıra, 2010’lar sonrasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gibi süper yetkili bakanlıklar ve il sınırlarına dayanan büyükşehirler gibi araçlarla kentler üzerinden yürütülen otoriter-popülist yatırım dalgası sürdürülmeye çalışıldı. Bu amaçla da sıklıkla kentlerdeki mevcut kamusal alanlara müdahale edilmeye başlandı. Bu müdahale hem Gezi Parkı gibi somut mekânlara, hem de devlet dairelerindeki liyakat değerleri gibi somut olmayan kamusal geleneklere yapılıyordu. Neticede Gezi Parkında kamusal alanlara somut müdahaleler, 15 Temmuzda da liyakat karşıtı müdahaleler karşısında halk sokağa indi ve tepki gösterdi. Bu tepkilerin belli bir kentleşme ve kentsel sosyal altyapı ifadesi olduğunu da söylemek gerekli. Bir yandan yapılan avm, toplu konut ve ulaşım yatırımları kentlerin o güne kadar kapalı kısımlarını kamusal alanlara açan bir etki yarattı. Özellikle muhafazakâr sermaye sahiplerinin ikinci ve üçüncü kuşakları kentlerin tüm kamusal alanlarında var olmak için kentteki tüm gündelik yaşam biçimleriyle eklemlenen bir yola girdiler. Çocukları survivorda yarışsın, olimpiyatlara girsin, avm’ye gidebilsin diye türlü fedakârlıklara giren ailelerin şahsında bu dönüşümü izlemek mümkün. Ya da izdivaç programlarında geleneksel ahlakla bağdaşması kesinlikle mümkün olmayan başörtülü genç kızların sırf instagram takipçilerinin sayısı üzerinden para kazanması sebebiyle meşru görülmeleri gibi. İlk başlarda içki içilen kamusal alanlara müdahale edilmesine ses çıkarmayan muhafazakâr kesimleri için özellikle son beş yıldır ilginç bir dönüşüm yaşanıyor. Artık eriştikleri, gündelik yaşamlarının bir parçası haline getirdikleri ve içselleştirdikleri kamusal alanların parçalanması, komünalleşmesi, özelleşmesi ve bayağılaşmasını yadırgıyorlar. İstiklal Caddesinde olanlara, Kızılay’da kapanan dükkânlara en az diğer kesimler kadar şaşkınlıkla bakıyorlar. Dahası, kamusal alanlara onlar için, onlar adına yapılan müdahaleler karşısında da farklı sorgulamalar içindeler. Geçenlerde Ankara’da Posta Caddesinde (geleneksel merkez Ulusta hırdavatçı ağırlıklı bir merkezi iş alanı) mütedeyyin bir elektrik malzemeleri satıcısıyla yaptığım bir sohbet bunun sinyali gibi. Gençlik Parkının yanına yapılan camiyi kullanıp kullanmadığını sordum. Kullanmadığını söyledi sinirli bir şekilde. Sonra etrafta zaten onlarca mescit, küçük tarihi cami olduğunu, cami olmadan önce orada olan çarşı ve otoparktan dolayı daha canlı bir iş hacmi olduğundan bahsetti. Ayrıca, yeni camiye etraftaki devlet kuruluşlarından daha çok gösteriş için gelindiğinden dert yandı.

Kamusal alanların toplum tarafından pek de anlaşılmayan varlık fonu, gelir garantili kamu-özel işbirliği gibi modellerle değiştirilmesi süreci hem kentte yaşayan kitlelerin gündelik yaşamında görünür bir iyileştirme sağlamamaya hem de yaşam maliyetlerini arttırmaya başladı. Yapılan toplu konut ve hasılat paylaşım modelli rezidansların büyük kentlerde oturulabilir bir konutun fiyatını en az üç yüz bin liralara taşıması, yapılan tüm yol yatırımlarına rağmen araç fiyatlarının vergi ve diğer sebeplerle çok hızlı artması ve buna karşın reel ücretlerin artmak bir yana gerilemesi bu durumun bazı göstergeleri olarak ele alınabilir. Çoğu otomobil ağırlıklı ulaşım politikalarının uygulandığı büyük kentlerde artık kışın araç sayısının çokluğu, yazın da bozulduğu için tamire alınan kapalı yollar sebebiyle trafik sorunlarının yaşanması, merkezi hükümetin kaynakların büyük bir kısmını İstanbul’a ayırması sonucunda diğer kentlerde göreli bir yoksunluğun hissedilmesi gibi unsurlar da buna dâhil edilebilir. Tabi tüm bunlar karşısında kentte yaşayanların eksik kamusallık olarak adlandırılabilecek bir stratejiyle sürekli yatırıma ve müdahaleye muhtaç kılınan açık ve yeşil alanlarda yaşama mahkûm edilmesi siyasal temsiliyet ve katılım sorunlarını da beraberinde getirmekte. Bireyci değil kollektif davranış biçimlerini tercih ettiği varsayılan muhafazakâr ikinci ve üçüncü kuşakların bireyci davranmayı öğrenmesi olağan siyasal temsiliyet mekanizmalarındaki eksiklikleri de daha fazla görünür hale getiriyor. Üç-dört dönem aynı belediye başkanına mahkûm olmayı kendine yediremeyen ve açıkça eleştiren genç bir kitlenin yakınmalarını duymak her zamankinden daha kolay hale geldi. Orta-alt gelir gruplarının yaşadığı yerlerde belediye meclis üyelerine ve belediye başkanlarına ulaşmak giderek zorlaşırken bir nevi temsiliyet vakumları ortaya çıkıyor. Adı katılım olmasa da kent konseyi gibi yapılar altında belli bir yönetsel ciddiyet arayışında olanların da azımsanmayacak olduklarını eklemek gerekli. Tabi bu arayışların bir kısmının “Reis” kültü etrafında komplo teorileriyle bir arada tutulmaları mümkün. Ama iletişim araçlarını kullanan dünyayı yakından izleyen gençlerin önemli bir kısmı başka dünyaların olduğunu biliyor ve talep ediyor.


Bu analizi siyaset sosyolojisi açısından uzatmak mümkün. Ama şunu da görmemiz gerekiyor. Ortaya çıkan tepkiselliğin açık ve katı bir “hayır”dan çok eski Yeşilçam filmlerindeki bir “Naayır”a benzerliği daha fazla. Bununla şunu anlatmak istiyorum. Duygusallık dozu yüksek, gündelik hayat kaynaklı bir dizi talebin etkin olduğu bir arayış söz konusu. Bu arayışın doğasını anlamak ve anlatmak, Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli diye düşünüyorum. Çünkü bu arayış, çok uzun bir süredir kutuplaşmış Türkiye’nin farklı kesimlerinin kentleşme süreçleri içerisinde bir araya getirme potansiyeli taşıyor. Bunun için de mevcut olandan daha farklı siyasal kategorilere ya da ortaklaşmalara ihtiyacımız var. Ben burada “kentli” ya da”şehirli”-hangisini kullanırsak kullanalım- yaşam biçimine dayanan bir ortaklaşmanın önemine inanıyorum. İnsanların kullandığı emeğin biçimine ya da sahip oldukları sermayenin türüne göre değil, kent olarak adlandırılan bütünü var etmede içinde bulundukları konumun, değerlerin, kullandıkları emeğin anlam kazanacağı bir durumun önemini görüyorum. Günü geldiğinde “bu meydana yapacağın proje benim varlığımla anlam kazanıyor, ben olmazsam anlamı kalmaz” ya da “senin elde edeceğin rantın benim satın alma ihtimalim olmazsa anlamı kalmaz” türü bir çıkışın bizi bir araya getireceği bir dünya mümkün mü diye sormadan edemiyorum. Bizim gibi tasarım dünyasına bakan meslek insanlarının bu potansiyeli görmesi ve kullanması önümüzdeki yılların Türkiye’si için bir umut olabilir mi? Bekleyip, eyleyip görmeli…

13 Şubat 2017 Pazartesi

MAHALLEM MÜLKİYE



Geçtiğimiz hafta, yurdumun bilim ve akademiyle imtihanında çok acı ve kederli bir manzara olarak geçti tarihin sayfalarına. Belleklerde kalan en çarpıcı görüntü, Türkiye’nin kadim akademisinin girişinde kolluk kuvvetlerinin ayakları altında çamura karışarak çiğnenmiş ve ezilmiş cübbelerdi. Akademinin Türkiye’deki durumunu belki fotoğrafçıların kurgulanmış mizansenleri bile bu kadar iyi ifade edemezdi. Bu görüntü son Kanun Hükmünde Kararnamelerden birisi ile Türkiye’nin en köklü üniversitesi denebilecek olan Ankara Üniversitesinden akademisyenlerin ihracı ile ortaya çıktı. Onlarca akademisyenin Siyasal Bilgiler, İletişim ve Dil ve Tarih Coğrafya Fakülteleriyle ilişiği kesildi. İbrahim Kaboğlu ve Yüksel Taşkın gibi akademinin bilge isimleri bile bu fütursuz ihraç dalgasından payını alanlar arasındaydı. Her ne kadar YÖK ve hükümet üyeleri bu kararın gözden geçirileceğini ima etmiş olsalar da, son KHK ile yapılanlar 15 Temmuzdan bu yana yürüyen süreçlerin giderek bulanıklaştığı, hedefini şaşırdığı ve gerekçesi her ne olursa olsun FETÖ dışındaki kesimleri ciddi bir şekilde mağdur etmeye başladığı kuşkusunu güçlendirdi.  

Benim gibi bu durumu kaygıyla izleyenler için akademinin bu derece hoyrat, bilgi ve entelektüellik karşıtı bir tavırla ezilmesi korkunç bir şeydi. Sokakta ve yakın çevremde yaptığım konuşmalar ise kitlelerin durumun çok da farkında olmadığını gösteriyor daha birçok başka konuda olduğu gibi. Akademisyenlerin çok büyük bir kitle için, tırnak içinde “hoca lakabı taşıdığı için saygı duyulan” ama üniversite sınavı ile girilen yerde “çok da ne yaptığı bilinmeyen” insanlar olarak görüldüğü, bu insanlar devlete karşı çıkıyorlarsa gerekenin yapılması gerektiği kanaatinin yaygın olduğunu çok uzun zamandır biliyoruz. Akademik camia da bu durumu kendi içerisinde bir süredir neredeyse her kongre, sempozyum, çalıştay ve etkinlikte de bir şekilde tartışıyor, hiç yoksa “sahaya inmek/inememek” ikileminde ortaya koyuyordu. Benim gibi pratikten gelen, yarı teknik yarı akademik, meslek örgütleri üzerinden kentsel mücadele süreçlerinde katkıda bulunmaya çalışanlar için meselenin bir de yapılıp edilen yanlış uygulamalara karşı meseleleri yargıya taşımak dışında yolları olup olmadığı tartışması da uzun süredir yapılıyor. Kendi dışımızda da “hep eleştiren, dava eden, çözüm üretmeyen” olarak eleştirilere muhatap olduğumuz da çok oluyor doğrusu. Her ne kadar yine bir süredir alternatifleri tartışsak da, ucundan kıyısında yer aldığımız her süreçte inadına farklı uygulama biçimlerine ve çözümlere işaret etsek de durum böyle. Çünkü toplumun ve kentlerin sorunları karşısında akılcı, demokratik, katılımcı, adil ve eşitlikçi bir fikir yürütme sürecinin en büyük zorluğu “ben akıl ettim, ben yaptım, ben doğrudur diye herkesi inandırdım, oldu” şeklindeki uygulamalar karşısında etkisinin ne yazık ki çok küçük olması ve ortaya çıkabilmesi için zaman gerekmesi. Ama bu bir sorun değil, çünkü birçok akademisyen zaten bu meşakkatli yolu göze alarak çıkıyor yola, hangi tarafta yer alırsa alsın.

Bunları düşünürken, doğduğumdan beri yakınında yaşadığım, “mahallemin bir parçası” olan Mülkiyenin geçirdiği dönüşümü farklı bir gözle izlemeye çalıştım. Bu benim kendi kişisel tarihimden süzülen bir izleme çabası. Hafızamda şu anda elimde olmayan bir fotoğraf var. Mülkiyenin şu anda demir parmaklıklarla dışarıya kapatılmış bahçesinde, bir bankta otururken ortaokul arkadaşlarımla çekilmiş bir fotoğraf bu. Yaklaşık otuz yıl öncesinden. İnek bayramına katılmışız bir şekilde. İkinci fotoğraf da cübbelerin ayaklar altında ezildiği malum fotoğraf. Ne ki, iki ayrı fotoğraf arasındaki çarpıcı karşıtlık meselenin gidişatı hakkında farklı bir değerlendirme yapma olanağı tanıyor zannımca. Benim kişisel tarihim boyunca bir akademisyen olarak yol aldıkça şahsen Mülkiyeyi ve insanlarını daha iyi tanıdım, tanıdığım için kıvanç duydum. Oysa, garip bir şekilde, ben insanlarını tanıdıkça mahallemdeki Mülkiye giderek küçüldü, saklandı, kayboldu gözlerden. O kadar küçüldü ki sonunda kendi akademisyenlerini bile dışarda bıraktı içeri sokmadı.

İlkokul yıllarında Mülkiye ve Ankara Hukuk Fakültesi benim için mahallemin ayrılmaz parçalarıydı. Cebecideki evimden Kurtuluş İlkokuluna gidip gelirken yürüdüğüm yolun üzerindeydiler. Sabahları okula giderken caddeden yürümemek için Mülkiye’nin bahçesinden girer, Hukuk’un bahçesindeki bankların ve ağaçların arasından devam eder, Hukuk binasının yanındaki çınar ağaçlarının altından geçerek Mektep sokağa devam ederdim. O yıllardan, sabahları diğer tüm sesleri bastıran kuş cıvıltılarını, daha sonraları kesildiği için çok üzüldüğüm Hukuk Fakültesi binasının neredeyse tüm yüzünü saran sarmaşığı hatırlıyorum. İlkbaharla birlikte akşamları tüm mahalleli Mülkiye ve Hukuk’un bahçesindeki banklarda yerlerini alırdı. Yarı piknik havasında çitlenen çekirdek kabuklarının oluşturduğu karınca tepesi misali yığınlar, kuytu köşelerde koklaşan sevgililer o yılların olağan manzaralarıydı çocuk aklım için. O kadar ki ben o yıllarda Mülkiye ve Hukuk’u birer okul olmaktan çok birer park olarak görürdüm desem yeridir. Ancak lise yıllarında Mülkiye’nin ve Ankara Hukuk’un Üniversitede birer fakülte olduğunu kavrayabilmiştim.

Mülkiyeye ilişkin diğer bir ilginç detayı da fakülte binalarının Kurtuluş değil Cebeci Mahallesine bakan kısmında cadde ile Mülkiye duvarı arasında kalan yaklaşık yüz metrekare kadar boş alanda gözlemlemiştim. O zamanlar ankesörlü telefonlar vardı bu alanda. Telefonların yanında da bir hacı amca telefon jetonu, selpak mendil, ayakkabı bağı, çorap gibi şeyler satardı hanımıyla birlikte. Sağlıklı yaşam için spor hareketinin yeni yeni başladığı yıllardı. Sabahları Kurtuluş Parkına koşuya giderken gördüğü kilolu hanımlara “bunlar önce yiyor sonra da eritmek için koşuyor” diye takılırdı. Kimi zaman yanına bir seyyar simitçi de ilişirdi. Kitap satanlar, sevgilisini bekleyenler ve daha niceleri bu küçük, ince uzun yeri mekan bellemişlerdi. Ankesörlü telefonla konuşurken Mülkiye’nin duvarından bazen içeride anlatılan dersler bir mırıltı şeklinde duyulurdu sanki. Ankara Hukuk Fakültesinin önünde de yıllarca seyyar simit satarak çocuklarını okutan Murat Abi vardı. Birçokları için MİT ajanıydı ama işin aslı bildiğin garibandı. Yakın zamanda Ankara Üniversitesi öğrencileri onun hikayesini bir belgesele bile dönüştürdüler (https://www.youtube.com/watch?v=bC0kD7iBobk).

Mülkiye, İletişim Fakültesi ve Ankara Hukuk mahallemin ayrılmaz bir parçası olarak yaşamaya devam ederken yavaş yavaş bir şeyler değişmeye başladı. Önce hacı amcanın bulunduğu mekandaki ankesörlü telefonlar kaldırıldı. Mekan bir duvarla çevrildi. Bununla da yetinilmedi. İçine toprak doldurulup üstü ağaçlandırıldı. Sonrasında önce Hukuk sonra Mülkiye ve en sonunda da Cebecideki tüm Ankara Üniversitesi binalarının etrafı yüksek duvarlarla ve demir parmaklıklarla çevrildi. İlk başlarda bunun sebebini tam olarak anlayamadığımızı hatırlıyorum. Komşular arasında dolaşan “ama akşamları da karanlıkta türlü rezillikler oluyormuş” şeklindeki dedikodular dışında neden artık Hukuk ve Siyasalın bahçesinde oturamayacağımızı da pek sorguladığımızı söyleyemem. Ama neticede Mülkiye artık mahallemde değildi. Daha sonraları kamuda çalıştığım vakitlerde bu kez mesleki sebeplerle ve kimi zaman Ruşen Keleş gibi efsane hocalarımızın dersleri için duvarlarla çevrili bu mekanın içine girip çıkmaya başladım. Oy kullandığım tüm seçimlerde Mülkiyenin zemin katında mühür bastım oy pusulalarına. Ama her giriş çıkışımda daha bir yalnız, daha bir mahzun buldum içerisini nedense.

İkibinli yıllarla birlikte sadece Mülkiyenin duvarları değil, duvarın dışında bekleyen kolluk kuvvetleri, panzerler hatta sonunda tomalar da Mülkiyeyi mahallemden koparan yeni bir hale oluşturdu. Öğrenci eylemleri ve mevcudu giderek azalan gösterilerle anılmaya başlandı Mülkiye. Gezi esnasında yeniden bir canlanmış ve sokağa açılmış gibi görünse de sonrasında yine kimlik kontrollerine, özel güvenliklere ve tedirgin bir ruh haline teslim oldu koca kampüs. Sebeplerini sorgulayacak durumda değilim. Sadece mahallemdeki Mülkiye üzerine gözlemler bunlar. 2010’lardan itibaren benim de dahil olduğum akademik camia içerisinde Mülkiye’nin dahaca başka bir yüzünü görme bahtiyarlığına eriştim. Akademik bilgi, birikim, nezaket ve geleneğin latif bir tezahürünü yansıtan bilge hocalar, sevgili Ayşegül Mengi, Nesrin Algan, Bülent Duru, Tayfun Çınar, Can Umut Çiner, Ozan Zengin ve daha nice değerli hocamızın bu ekolü çok zor şartlar altında özveriyle devam ettirme çabasına tanık oldum. Akademide en onur duyduğum anlarda mutlaka yanımda bir Mülkiyeli hoca da bulundu. Giderek zorlaşan siyasi ortama rağmen akademik bilgiye dayalı muazzam bir talebin baskısını zarafet ve teamülleri koruyarak sırtlayan bu nadide insanların Türkiye’nin kentleşme, kamu yönetimi, çevre ve daha nice konudaki kocaman izlerini görmemek mümkün değil.

Mülkiyeye, Ankara İletişime ve diğer bölümlere reva görülenlerin örneklerini başka ülkelerde en azından bu yüzyılda görmek mümkün değil. Bir ülkenin akademik hafızasına vurulan bu darbenin etkilerini yalnızca keskin gözler algılayacaklar ama zincirleme etkilerinin en az yirmi yıla uzanacağını biliyorum. Bir akademik yapının ancak yirmi otuz yılda oturduğunu, elli yılda bir yerlere vardığını düşünürsek, yaşananların sadece tek bir üniversiteyi değil tüm bir akademik camiayı ilgilendirdiğini görmek mümkün olur. Ancak meselenin bunun dışında Ankara Kentinin kentsel gelişim süreci ve Mülkiyenin yakın çevresi ile ilişkilenmesine de dokunan yanları var. Mülkiyenin bugün yaşadıklarının başlangıcı o duvarların çekilmesiyle, Cebeci Kampüsünün mahallemden koparılmasıyla başladı biraz da. Kuşkusuz, burada bir akademi ile yakın çevresi arasında fetişist bir ilişki kurmak bizi herhangi bir yere götürmez. Yine de esas ve tek gücü söz söylemek olan bir meslek dalının kente ve topluma ilişkin ara-yüz işlevini yitirdiği anda geriye savunacak çok az mevzi kaldığını söylüyor bana izlediklerim.

Bu satırları yazarken doktoraya Mülkiyede devam eden bir yüksek lisans öğrencimden Bilsay Kuruç, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Sina Akşin gibi efsane hocalara “bütçe” gerekçesi ile ders verdirilmeyeceği bilgisini aldım. İnanmak istemediğim bu haberin aslını araştıracağım. Yaşanan bu gelişme de yaşanan pervasızlığın bir geleneğin ta kendisini hedef aldığını gösteriyor. Olsun varsın. Ne hocalarımızın ne de Mülkiyenin bu durumu gerektiğinden fazla ciddiye almayacağını biliyorum. Ama yine de birlikte Mülkiye’yi tekrar “mahallemin mülkiyesi” yapmak için çaba harcayarak yola çıkmanın gerektiğine inanıyorum şu anda. Mahallem Cebeciyi var eden Mülkiyeyi var etmek için mahallem Cebeciye de düşen devasa bir sorumluluk da var bunu da buraya not düşmek gerekli.

7 Ocak 2017 Cumartesi

KÜRESEL EKONOMİ-POLİTİĞİN FAY HATTI KIRILIRKEN: KENTLERDE SOSYAL ADALETE DAYALI BİR SATHI MÜDAFA MÜMKÜN MÜ?


Dünya ve Türkiye zor günlerden geçiyor. Bir gece içinde Türkiye ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde kaynağı, sebebi ve sonucu kestirilemeyen eş zamanlı terör olayları gerçekleşebiliyor. Sıradan insanın gündelik hayatı geri dönüşü olmayan bir biçimde şizofrenik bir gerçeklik algısı uçurumundan yuvarlanıyor. Gündelik hayatın dinamikleri zedelendikçe vekâlet savaşlarının tetikçisi terör örgütlerinin saflarına katılma ihtimali yükselen ve giderek radikalleşme eğilimleri gösteren genç kuşaklar dünyanın dört bir yanından kirli ırmaklar misali sonlarına doğru ilerliyorlar. Dağılma eğilimine girmiş Suriye ve Irak gibi ülkelerde tarihte eşine az rastlanır insanlık felaketleri olağanlaşırken, Avrupa ve dünyanın her yerinde kentler ve genç kuşaklar bu felaketlerin dinamikleri tarafından uç noktalardaki ideolojik yaklaşımlarla yeniden biçimlendiriliyor. Tüm dünyada toplumsal yaşam kırılganlaşıyor, hepimiz neredeyse her gün kendimize bizim için nasıl bir gelecek mümkün sorusunu soruyoruz. Türkiye tüm bu süreçte bir sırat köprüsünden geçiyor. Sanki tüm dünyanın yer altındaki tektonik plakaları altımızda birleşmiş, sürekli yeni deprem dalgaları üretmeye hazır bir biçimde bekliyor. Mevcut sistemin tüm çelişki ve çatışmaları bu küresel dalgaların etkisiyle bugüne kadar tanık olmadığımız sınavlardan geçmemize sebep oluyor. Toplumsal ilişkiler, siyasal gelenekler, iktidar yapısı, iktisadi eğilimler, gündelik ilişkilerimiz, kentlerimiz, komşularımız ve akıl sağlığımız her gün yine ve yeniden sınanıyor. Peki, ne oldu da çok değil beş yıl önce küreselleşmenin ve yerelleşmenin el ele müreffeh ve yaşanabilir bir dünyanın kapılarını açacağına ilişkin var olan iyimserlik dalgası yerini kısa bir sürede Arap Baharına, dağılan devletlere ve denetlenemez küresel bir terör dalgasına bıraktı? Burada niyetim akademik bir bakış açısıyla küreselleşme kuramlarından yola çıkarak dört başı mamur bir çatkı oluşturmak değil açıkçası. Daha çok, bir iki noktada tespit yapıp çözüm olabilecek bazı unsurlara işaret etmek niyetindeyim. Çünkü hepimiz bugünlerde olan biteni anlamlandırmaya her zamankinden çok ihtiyaç duyuyoruz.

Öncelikle mevcut küresel sistemin ekonomi-politiğine ilişkin bazı değinmelerde bulunmak gerekiyor. Aslında 2009 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı küresel iktisadi krizin yaşanan her şeyin kaynağı olduğunu söylemek mümkün. Oysa o günlerde bir anda nasıl da bir iyimserlik dalgası yayılmıştı. İktisadi krizin çözümünün küresel refah devleti yaklaşımları ile çözülebileceği, kapitalist üretim tarzının ve finans kapitalin sonunun geldiği söylemleri yaygın bir şekilde tartışılıyordu. Nobelli Paul Krugman gibi liberal yazarların Bush yönetimine getirdiği eleştirilerde bile eşitsizliklerin daha azaldığı bir dünyanın tartışıldığı görülüyordu. Ancak, çok kısa bir sürede, birbiri ardına yaşanan siyasi gelişmeler ve bölgesel savaşlar bizi bugüne getirdi. Küresel ekonomi-politik açısından küresel eşitsizliklerin azaltılması söylemi yerini kısa bir sürede yapay zekâ ve makineleşmenin insanları nasıl işsiz bırakacağı, finans sermayesine bir şekilde bağımlı kılınmış gelişmekte olan ekonomilerin sürdürülebilir büyümeyi istikrarlı kılmak için daha hangi ulusal kaynakları elden çıkarmaları gerektiği tartışmalarına bıraktı. Bunu ekonomik gelişme ve kalkınma söylemlerinde bile izlemek mümkün. Küresel şirketler cep telefonu gibi küresel mal ve hizmetlerini satabilecekleri istikrarlı ulusal düzenler ve toplumsal refaha ihtiyaç duyuyorlar şeklindeki ifadeler yerini, kaynağı bilinmeyen bir dağılma sürecine uğrayan Orta Doğu gibi coğrafyaların kaderine ilişkin tartışmalara bıraktı. Tüm dünyanın ortak sorunları olan küresel ekolojik felaket gibi konularda bile siyasi bir istikrarsızlığa sürükleniyoruz. Her ne kadar Ekvator’da toplanan Habitat gibi toplantılarda iklim değişikliği ve sürdürülebilir kalkınma gibi konular yeniden gündem olduysa da, tüm bilimsel verilere ve bire bir yaşamaya başladığımız sonuçlarına rağmen ekolojik intihar girişimi olarak adlandırılabilecek gidişatımız bile hafife alınmaya, bazı kesimler tarafından, Trump’ın seçim kampanyasında olduğu gibi bir komplo teorisi olarak adlandırılmaya başlandı. Neredeyse küresel kapitalist sistem ve liberal söylemler dünyayı karanlık bir girdaba çekmeden değişmeyeceklerini ilan eder gibiler.

Makro ölçekte, küreselleşme sürecinin içine girdiği bataklığın iki temel sebebi olduğunu söylemek mümkün. Son yirmi yıldır neredeyse her yıl ağzının içine bakılan Amerikan Federal Merkez Bankasının kerameti kendinden menkul “parasal genişleme” politikasının birincil unsur olduğu söylenebilir. Bir nevi küresel para basma makinesi haline gelen FED, gerçek kâğıda bile basılmadan elektronik olarak “yapılan” trilyonlarca dolar parayı Amerikan tarzı yaşam biçimini tamamen borca dayalı olarak finanse etmek için kullanırken, aynı zamanda uzunca bir süredir ortaya çıkan enflasyonist eğilimleri dünyanın daha kırılgan diğer ülkelerine ihraç etmektedir. Finans sermayesi üzerine yapılan araştırmalar bu mekanizmanın temelinde gerçekte bulunmayan bir paranın, gerçek ekonomiye dayalı faiz gelirlerini toplamak için kullanılmasının ve neredeyse tüm dünyanın bir dolar sömürgesi haline getirilmesi gerçeğinin bulunduğunu ortaya koyuyor. Dış sermaye girişine bağımlı hale getirilmiş Türkiye gibi ülkelerden doğal kaynakları, kültürel mirası, kentleri kar temelli dönüştürerek elde edilen faiz gelirleri, para ekonomisini dünya tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemli hale getirdi. Burada Yunanlı bir akademisyen dostun anlattığı bir öyküyü alıntılamadan edemeyeceğim. “100 Avronun öyküsü” demişti buna. Bir gün Amerikalı bir turist Atina’daki bir otelin lobisine gelir. Resepsiyon deskine 100 Avro koyar. “Otelinizde kalmayı düşünüyorum. Ama emin olmak için önce odalarınızı gezmek istiyorum. Bu para da iyi niyetimin ve ciddiyetimin göstergesi” der ve yukarı çıkar. Otel sahibinin aklına komşu esnaflara olan borcu gelir. Müşteri geri gelene kadar deskteki parayı alır yandaki manava koşar. Ona olan 100 Avro borcunu öder. Manavın da iki hafta kadar önce gelen bir akrabası otelde kalmıştır ve otel sahibine 100 Avro borcu vardır. Otel sahibinden aldığı 100 Avroyu geri verir. Otelci geri döner ve hiçbir şey olmamış gibi parayı tekrar deske geri koyar. Bu arada Amerikalı turist geri gelir. “Otelinizi beğenmedim” der ve deskte duran parayla purosunu yakıp tüttürmeye başlar. Otel sahibi şaşkınlık içinde bakarken “üzülme zaten sahteydi” der. Bu ve bunun gibi öyküler hiç de sanıldığı kadar abartılı ve de insaflı olmayabilir. Gerçek dünyada Amerikan sermayesi en başta otelin yapımını finanse eden, her yıl karını faiziyle birlikte alarak giden şirket de olabilirdi.


Peki, nasıl oluyor da bu kadar kırılgan bir ekonomi, dünya gelir dağılımının bu derece adaletsiz hale gelmesine sebep olan parasal sistem, devam edebiliyor? Elektronik olarak bir tuşa basılarak yapılan ve tüm sistemi borç ile döndüren mekanizma gerçek emeği, üretimi, alın terini yönetebiliyor, getirilerini alıp gidebiliyor? Bu sorunun yanıtı yakın zaman kadar küreselleşme süreci etrafında çizilen iyimserlik halesi ile anlaşılır hale gelmekteydi. İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasında doları küresel para birimi statüsüne taşıyan Bretton-Woods anlaşmasında ortaya konan altın denkliğinin dahi bulunmadığı bir ortamda, zenginliğin küresel olarak serbest piyasa koşullarında paylaşılacağına olan inanç bu düzenin sorgulanmasını da engelliyordu. Ancak, alttan alta yürüyen bir başka süreç yakın zamanda küresel para ekonomisini derinden sarsan etkiler üretmeye başladı. Bu süreç coğrafi olarak dünyanın merkezinin kayması ile çok yakından ilişkili görünmektedir. Bir süredir, dünyanın iktisadi ağırlık merkezi tarihsel süreçte tersine dönmüş ve tekrar batıdan doğuya doğru kaymaya başlamıştır. McKinsey & Company’nin küresel sistemde ekonomik ağırlık merkezini hesaplama girişimi çok ilginç bir durumu ortaya sermekte. Aşağıdaki şemada da izlenebileceği gibi, miladi takvimin başlangıcında, dünyanın iktisadi ağırlık merkezi Hazar Denizinin doğusunda, medeniyetin tarihte ilk ortaya çıktığı yerlerden birisi olan Hindistan’daki İndüs Vadisi yakınlarında görünmektedir. Bu ağırlık merkezi neredeyse 1800 yıl boyunca sadece dikey olarak yukarı doğru yer değiştirir. Ancak, 1820’den 1913 tarihine birdenbire Norveç civarına doğru kayar. Bunda Sanayi Devriminin, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının ve Birinci Dünya Savaşının etkisi olduğu düşünülebilir. İkinci Dünya Savaşı Başlarına kadar Dünyanın iktisadi ağırlık merkezi Birleşik Krallığın batı kıyısına kaymıştır. İkinci Dünya Savaşının da aslında dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin Atlantik Okyanusunun ötesine kayması ile ilgisi olup olmadığı araştırılması gereken bir spekülasyon olarak düşünülebilir. Soğuk Savaşın başlangıcında, 1950’lerde dünyanın ağırlık merkezi Amerika Birleşik Devletlerinin doğu kıyısına kaymıştır. Soğuk Savaş yılları boyunca 1980’lere kadar ağırlık merkezi tersine hareket eder. Sovyetlerle Amerika Birleşik Devletleri arasındaki rekabetin etkisiyle Atlantik Okyanusu sınırları içinde kalır. 1980 sonrasında küreselleşme adı verilen sürecin başlamasıyla birlikte, finans sermayesinin önündeki sınırlar kalkıp elektronik para-borç-faiz-borç-elektronik para dönemi başlayınca dünyanın iktisadi ağırlık merkezi yaklaşık yüz yıllık bir aradan sonra tekrar Avrupa’nın kuzeyine geri döner. 2010 yılında Urallar civarında olduğu, 2025 yılı civarında ise yeniden miladi takvimin başlangıcındaki yerine geri döneceği öngörülmektedir. Yani, dünyanın iktisadi ağırlık merkezi iki bin yıllık bir süreç sonucunda başladığı yere dönmek üzeredir. Bunun jeopolitik anlamı, dünyadaki iktidar odağının batıdan doğuya kaymasıdır. Açıkça, karşılığı olmayan paraya ve borca dayalı finansal sistem, iktidar odağının batıdan doğuya kaymasına engel olamamaktadır. Bunda yükselen Çin ve Hindistan gibi büyük güçlerin reel sektörleri ile Asya’daki doğal kaynak zengini ülkelerin artan güçleri etkili olmuştur. Peki, tüm bunlar yaşadıklarımızla nasıl ilişkileniyor?


Dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin batıdan doğuya kayması aynı zamanda ilginç bir başka olgu ile yakından ilişkili görünmektedir. Tüm dünyanın kentleştiği bir süreçten geçiyoruz. 2000’lerin ortalarından beri dünyanın kentli nüfusunun toplam nüfusun yarısını aştığı bilinen bir gerçek. Bu kentleşme sürecinin motor gücünü oluşturan ülkelere baktığımızda ise daha ilginç bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin şu anda bulunduğu noktadan geçen bir eksende bulunan, Türkiye dâhil ülkelerin büyük bir kısmı kentleşme sürecinin son çeyreğinde bulunuyor. Yani toplam nüfusun %60 ila %80 arasında büyük oranda gençlerden oluşan bir kısmı kentlerde yaşıyor, kentlerin toplumsal dinamikleri karmaşık değişkenlere bağlı. Bu coğrafya aynı zamanda son on yıldır dünyada yaşanan neredeyse tüm çatışmaların savaşların bulunduğu bölgede yer alıyor. Kabaca kuzey Buz denizinden başlayarak en güneyde Güney Afrika’nın ucuna, Ümit Burnuna kadar uzanan bir hat hem dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin geçtiği bir eksende, hem de dünyanın kentleşme dinamiklerinin şekillendirdiği bir düzlemde yer alıyor. Bu hatta Ukrayna, Suriye, Arap Baharını yaşayan ülkeler, Karadeniz, Sahra altı Afrika ve daha birçok sorunlu bölge yer alıyor. Kuşkusuz, bu coğrafyanın sorunlarının tarihsel ve coğrafi birçok başka kökeni de bulunmaktadır. Ancak, mevcut iktisadi düzen içerisinde son dönemin kangren olmuş tüm sorunlu bölgelerinin bu hatta sıralanmış olması da sorgulanması gereken bir durum olarak önümüzde duruyor. 





















Burada belli düzeyde spekülasyonda bulunabiliriz. Finans sermayenin doğudaki reel ekonomi karşısında dünyanın iktisadi ağırlık merkezinin daha da doğuya kaymasını engellemek için küresel bir fay hattı oluşturduğu söylenebilir. Bu hattaki sarsıntılar ve artçıları, doğudaki yükselen iktisadi güçlerin uzun dönemli istikrara kavuşmasını engellemek için ortaya çıkarılmış olabilir. Politik ekonomi alanındaki son dönem tartışmalar ve mevcut bazı gelişmeler bu durumu açıklamak için kullanılabilir. Paranın reel ekonomi ile ilişkisinin koptuğu, parasal kaynakların güvenilirliğinin askeri güç ve sosyal ilişkiler ile sağlandığı bir dünyada ekonominin istikrarı için iki temel unsur gerektiği ifade edilmektedir. Bunlardan birincisi güven ve umut kavramlarıdır. Nitekim son dönemlerde Nobel alan iktisatçıların önemli bir kısmının tüketici güveni üzerine çalışıyor olması tesadüf değil. İkincisi ise korku ve tedirginliğin yarattığı teslimiyet duygusudur. Naomi Klein “Şok Doktrini” adlı tezinde, siyasi ve iktisadi olarak kaynaklarının başka toplumlara aktarılması karşısında toplumların teslimiyetçi kılınmaları için çatışmaların ve terör gibi faaliyetlerin nasıl araçsallaştırıldığını ortaya koymaktadır. Küreselleşmenin umut ve güvene dayalı bir süreçle batıdan doğuya iktidar kaymasını engelleyemeyeceği ortaya çıkınca, korkuya dayalı şok doktrinlerinin hâkim kılındığı bir fay hattının yaratılması öngörülmüş olabilir. Belli ölçüde bir komplo teorisi gibi dursa da bu tür bir değerlendirme küresel dünyanın barış ekseninde yeniden yapılandırılması için bir başlangıç noktası oluşturabilir. Yani Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu küresel fay hattı mümkün olduğu kadar istikrarsızlaştırılarak finans sermayenin iktisadi ağırlığı korunmaya çalışılmaktadır.

Ancak, bu tür bir durumun bile finans sermayenin güç erimesini engelleyemediği görülmektedir. Arama motorlarının tarayamadığı derin internet üzerinde bitcoin adı verilen bir para birimi ile inanılmaz büyüklüklerde kayıtdışı ve hatta gayrı meşru ticaretin dönmesi bunun işaretlerinden birisi olarak görülebilir. Hiçbir devletin garanti altına almadığı 1 bitcoin’in 1000 Amerikan Doları üzerinde değere sahip olması, meşru finansal çevrelerin içine girdiği gayri ahlaki yoz düzenin Snowden ve Assange’nin sızdırdığı belgelerde tüm çıplaklığı ile ortalığa saçılması bu çerçevede değerlendirilebilir. Öte yandan esas sorun bu küresel fay hattında oluşan artçı sarsıntıların denetlenemez biçimde tüm dünyayı bir terör dalgasına teslim etmesidir. Müslümanların ağırlıklı olduğu ülkelerde geleneksel mezhep ve cemaatlerin iktidara gelince yozlaşması ve Batı kaynaklı etkilerle ağırlık kazanan Selefi akımların aşırı radikalleşmiş ve yer altında güçlenmiş terör odakları yaratması fay hattındaki sarsıntıların önce Avrupa’yı daha sonra da tüm dünyayı etkisi altına almasına sebep olmaktadır. İstikrarsızlaşan ve parçalanan devlet yapıları da bu durumun daha da güçlenmesine sebep olmaktadır. Bu küresel fay hattının çözüm değil sonun başlangıcı olduğunu görmezsek korkarım daha kötü günler bizi bekliyor.

Peki, küresel jeopolitik açısından çözüm nerede? Çözümün yapısal olarak kapitalist sistemin dönüşümünde olduğu aşikâr. Ama kan ve gözyaşı ırmaklarını durdurmak için yapacak başka şeyler de olmalı. Öncelikle, bu küresel fay hattının küresel ekonominin ürettiği bir durum olduğu açıkça ifade edilmeli. Her depremde olduğu gibi, toplumsal yapıların güçlendirilmesine ihtiyaç var. Bu güçlendirmenin de iki boyutu olmalıdır. Birincisi güçlendirmeye hala istikrar adası niteliğindeki yerlerden başlanmalı. Türkiye gibi ülkeler hala bu sınıfta diye düşünüyorum. Ama açık bir strateji ile güçlendirmenin derinleşmesi ve tüm fay hattına yayılması için çaba harcanması gerekiyor. Burada kentleri teröre karşı dayanıklı hale getirmek için gerekli önlemleri almak, yaşanabilir kılmak önemli bir adım olarak öne çıkmaktadır. Sosyal adalete dayalı bir toplumsal dinamiğin üretilmesi bu anlamda teröre karşı direnç oluşturmada çok önemli görünmektedir. Demokratik standartların ve insan hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesi için çaba harcanması bir diğer önlemdir. İstikrarın iktidar istikrarı olarak değil, hak ve özgürlüklerin kullanımı açısından istikrar olarak ele alınması yaşamsaldır. Son olarak tarihin birçok aşamasında görüldüğü gibi, yaşanan sürece karşı söylem üretecek bir düşün merkezinin kurulması çok önemlidir. Son dönemde piyasa için çalışan ve üreten merkezlere dönüştürülen üniversiteler yerine, özellikle dini inanışların selefileşmesini önleyecek teori ve pratikleri toplumsal düzlemde tartışacak ve sonuca dönüştürecek çok uluslu yeni bir yapılanmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle temel bilimler alanlarındaki son dönem gelişmelerin ışığında ahlaki ve dinsel yaklaşımları geleneği de dikkate alarak yorumlayacak güçlü bir entelektüel merkezin oluşturulması ve bunun tüm fay hattı boyunca etkin olması için önlemlerin alınması gerekmektedir. Modern çağın Nizamiye Medresesine her zamankinden çok ihtiyaç duyulmaktadır.

Yaşanan korkunç olaylar karşısında ön alabilmek ve umutsuzluk zincirini kırabilmek için bu tür bir yeni çerçeve ile düşünmeye ihtiyacımız var. Alışmamak için direniyoruz. Ama kar ve haz bağımlısı küresel dünya çoktan alıştı ve alışmak istiyor. Siyasi yelpazenin neresinde duruyorsak duralım bildiklerimizin sınırları ötesine geçmemiz ve yeni bir şeyler söylememiz gerekli. Başka çaremiz yok…

22 Kasım 2016 Salı

MİRASYEDİ BAŞKENT İÇİN BİR KURTULUŞ REÇETESİ


Antropologlar ilginç bir tespitte bulunuyorlar. Avcı toplayıcı dönemde insanoğlu atalarından kendisine kalan basit ve gündelik eşyaları koruyup kutsar, herkese ait olduğu düşünülen toprak gibi unsurlara neredeyse hiçbir bağlılık göstermez. Bazı göçebe topluluklara göre ataların ruhu o basitmiş gibi görünen eşyalarda onlarla birlikte yaşamaya devam ediyordu. Bunun için birçok alet ve eşya nesilden nesile geçerek farklı kuşakların ellerinden geçti. Bugün elimizde Neanderthal insanlarından kaldığı düşünülen boynuzdan yapılma bir flüt bile mevcut. Ama tarih ilerledikçe, mülkiyet kavramı yerleştikçe, atalarımıza ait emanetleri kolayca elden çıkarır olduk. Onlardan kalan kalıcı mal mülke ise kendi hayatımızdan vazgeçecek bir delilikle bağlanır olduk. Toprak, egemenlik ve dinsel referanslarıyla örülü bir öyküye dayalı olarak atalarımızın temsil ettiklerini yaşattığına inandığımız bir kutsallık ifadesine dönüşüverdi. Vefat eden aile büyüklerinin kişisel eşyalarının nasıl hızla ortadan kalktığını, geriye kısa zamanda neredeyse hiçbir şey kalmadığını çok defalar görmüşüzdür. Modern toplumlarda bu anlamda kültürler arasında belli farklılıklar görülse bile nihai olarak “geçici” olarak görülen şeylerin, “kalıcı” olarak addedilen gayrimenkul gibi varlıklar karşısında nasıl hızla tükendiklerini görmek aslında şaşırtıcı bir dönüşümü ifade etmektedir.

Bu dönüşümde en ilginç olan şey ise kanımca göreli olarak daha geçici görülen şey ile daha kalıcı olarak görülen şey arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığıyla yakından ilgilidir. Eğer geçici görülen nesneler, içlerinde taşıdıklarına inanılan anlam dünyası ile yeni bir öyküye konu edilebilmişlerse ve bu öykü de kültürel bağlamda bir yerlere oturabilmişse zamana karşı daha direngen görünebilir. Ama bunun bir de karşıt durumu var. Kalıcı olarak görünen ve modern dönemin “kıt” olarak görünen kaynaklarının kalıcılığı sürekli yıkıp yeniden yapmaya dayalı bir yaratıcı yıkımın temel malzemesini oluşturmaktadır. Bunun en güzel örneği belki de mimarlık birikimiyle gayrimenkul sektörünün iktisadi dinamikleri arasındaki savaşta izlenebilir. Atalarımızdan kalan eşyalar gibi zamana karşı direnme ve kendini yenileme gücü kısıtlı olan “tasarım” fikri, üzerinde bulunduğu arazide birikmekte olan kentsel rant karşısında giderek ezilmektedir. Bir binaya ait tasarım fikrinin önemine ilişkin bilimsel verilere dayalı olarak uluslararası, ulusal ve yerel bir bilgi birikimini ve değerleri öyküleştirmeye çalışan meslek dallarının profesyonelleri ise, yıkılan her tarihi yapıda dillerindeki sözcükleri kerpetenle çekip alınmış gibi acı duymaktadır. Ancak, o arazide biriken güncel parasal değerin nasıl en üst düzeye çıkabileceğini hesaplayan kimseler ise bu tür bir kayboluşun farkında olmaksızın bir anlam çölünde kaldıklarını anlamadan hayatlarına devam etmektedirler. Ama ne vakte kadar?

Bu noktada belki kendi yaşadığım bir anekdotu aktarmamda fayda olabilir. Çocukken bir gün annem elinde eski bir çanakla geldi eve. Simsiyah ahşap oyma çanağın bir kenarında da ince bir çatlak. En az elli yıllık bir kahve çanağı olduğunu, baba ocağından geldiğini anlattı bana. Gerçekten de yakınına gelince elli yıldır demlenen bir kahve gibi buram buram bir koku geliyordu. Sonra annem nedendir bilmem o çanağı tamir ettirdi. Çatlağa macun dolduruldu, üstüne de cila çekildi. Vitrinine koyduğunda belki daha güzel ve yeni görünüyordu ama kahve kokusu yoktu artık. Atalarımızdan bizlere kalan pahada hafif şeyler kolay gözden çıkarılıp değiştirilebilirler. Ama bu basit şeyleri topyekûn hayatımızdan uzaklaştırdığımızda da yakıcı bir yoksunlukla karşı karşıya kalırız. Kayıplarımızın yüzlerini artık zihnimizde canlandıramadığımızda onları bize hatırlatacak, anılarımızın kayıp kıtalarında yol almamızı sağlayacak ipuçlarını ve geri çağırma seanslarımızı da kaybederiz. Önemli olan elde kalanlarla elden çıkarılacaklar arasından anlamlı bir denge noktası bir uzlaşı bulabilmek. Müzecilik gibi uğraşların toplumlarda ne düzeyde gelişmiş olduğu gibi bir konu burada bu tür bir uzlaşının göstergesi olarak alınabilir. Benzer şekilde dünyanın birçok kentinde geçmişe ait mimarlık birikiminin bir şekilde korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışıldığı görülmekte. Böylece kentlerin hafıza mekânları, kimlik alanları ve kültürel sığınma adacıkları hayatta kalabilmekte, kente ilişkin ortak yaşam yeşerecek verimli görsel ve ruhsal örnekler bulabilmekte.

Böylesi uzun bir giriş yapmamın sebebi geçtiğimiz günlerde Başkent Ankara’nın yıkılan, kaybolan ve tehdit altında olan özellikle bazı modern dönem yapılarına ilişkin yaptığımız bir toplantı sonrasında olası bir çözüm önerisini temellendirmek kaygısından ileri geliyor. Evet, belki kentlerin içerisinde tarihsel birikim ile modernist yaratıcı yıkım süreçleri arasında bitmeyen bir kavga var ve bu kavganın kaybedenleri oluyor. Geçmişte de oluyordu. Ama son on yıldır, Başkent Ankara’da giderek daha fazla hızlanan bir yıkım süreci işliyor. Korumaya ilişkin kurumsal yapı etkisizleşiyor, bürokratik duyarlılıklar siniyor, siyasi gündem ve medya bu yıkıma yeterince ilgi göstermiyor. Özellikle cumhuriyet dönemine ait çeşitli yapılar ve kimlik mekânları yitiyor. Bu yitim sürecinde TMMOB ve üniversitelerin sınırlı sayıda öğretim elemanı, mesleki kaygılarla ya da daha derinlere erişen duyarlılıklarla tepki gösteriyor.

Yıkımların hızlanma sürecini ilk kez bundan tam on yıl önce TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğüm 2006 yılında hissetmeye başladım. Cumhuriyet döneminin endüstri mirası içinde önemli bir yeri bulunan Maltepe’deki “Havagazı Fabrikası’nın önemli bir kısmı bir gece yarısı operasyonuyla yıkıldı. Emsalleri Türkiye’nin değişik yerlerinde yeniden işlevlendirilen türünün ilk örneklerinden olan Havagazı Fabrikasının yıkımı alanın daha sonra Maltepe Pazarından taşınan esnafın yeri olarak belirlenmesiyle meşrulaştırıldı. Bir avuç insanla birlikte basın açıklamaları yapılırken iş makinelerinin kaldırdığı tozlar basın mensuplarının kamera vizörlerini kaplıyordu. Aynı yıl, Atatürk Orman Çiftliğinin kullanım ve planlama haklarını Ankara Büyükşehir Belediyesine devreden yasa değişikliği tüm itirazlara rağmen siyasi hesaplara dayanarak iktidar ve muhalefet milletvekillerinin oy birliği ile geçirildi. Bu yasa değişikliği hem Atatürk Orman Çiftliğinde yapılacakların hem de yıkılacakların habercisiydi aslında.

Sonraki yıllarda her bir yıkımla sanki Ankara’da zaman hızlanırken mekân yavaşladı. Başkentin çeşitli yerlerinde oluşan boşluklar yerimizi yurdumuzu bulmamızı zorlaştırdı. 2009 yılında ünlü mimar rahmetli Behruz Çinici’nin TBMM Lojmanları yıkıldı. 2013 yılı yıkımlar açısından çok acı bir yıl oldu. Önce 1950’li yılların betonarme modernist mimarisinin önemli örneklerinden Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürlüğü binası yıkıldı, yerine yeni Adalet Bakanlığı binası yapıldı. Aynı yıl, cumhuriyet dönemi yapılarından olan Atatürk Orman Çiftliği Jandarma Karakolu ve Başkentin kentsel altyapısının tarihi örneklerinden Su Süzgeci Binası ortadan kaldırıldı. Su Süzgeci Binası, 15 Temmuz olaylarından sonra kapatılan bir üniversiteye Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edilerek yıkılmış, yerine hastane yapımına başlanmıştı. Yine cumhuriyet döneminin önemli yapılarından Etibank Binası da aynı yıl kayıplar arasına karıştı, şu anda yeri otopark olarak kullanılıyor. 2014 yılında Atatürk Orman Çiftliğindeki bir başka cumhuriyet dönemi yapısı yıkılırken, 2016 yılı yıkımlar açısından sarsıcı bir yıl oldu. Özgün bir sivil mimarlık eseri olan 1950’li yılların özgün bir mimari çözümünü sunan Kumrular İkamet Sitesi tüm yasal süreçler devam ederken yıkıldı. Ardından her biri birer cumhuriyet dönemi yapısı olan EGO Hangarları, Turgut Reis İlkokulu, Atatürk Orman Çiftliğindeki Marmara Köşkü, Çubuk Barajı Gazinosu yıkıldı. Yıkım dalgasının son halkasında, yarışma sonucunda elde edilmiş bir projeye sahip olan ve 1960’ların mimarisini yansıtan Danıştay Binası yıkıldı. 15 Temmuzda ciddi hasar gören TBMM Halkla İlişkiler Binasının ve Behruz Çinici’nin eseri Meclis Binasının akıbeti meçhul. Hacı Bayram’da da birçok tarihi Ankara evinin restore edilmeden yıkılarak yerlerine betondan taklitlerinin yapıldığı iddia ediliyor. Alınan haberler, yıkılanlar yanında tehdit altında olan eserlerin sayısının da azımsanamayacak ölçüde olduğunu gösteriyor. Saraçoğlu Mahallesi, Ankara Rüzgâr Tüneli yapısı, TRT Arı ve Orkut Stüdyoları, Milli Kütüphane Binası, İller Bankası Binası, Cebeci Stadyumu, TCDD Ankara Gar Binası, Opera Binası ve Sergi Evi, Renda Köşkü, Halide Edip Adıvar Lisesi, Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi, Çubuk Barajı Atatürk Evi ve Şeker Fabrikası Yerleşkesi tehdit altında görünüyor.

Yıkımlar ve yıkım tehditleri sürerken dikkatimi çeken önemli bir durum ise İller Bankası binasına ilişkin süreç devam ederken yaşanmaya başladı. Önceki örneklerde bir şekilde devlet ve kamu gücü yıkımları açıklama, meşrulaştırma gayreti içerisindeydi. Yıkılan binaların tehdit oluşturduğu, belli bir süre sonra yeniden “aslına uygun” olarak inşa edilecekleri açıklamaları yapılıyordu. Ancak birkaç hafta önce, İller Bankasının Ulus Binasında yıkım tehdidi ortaya çıkınca ilginç bir durum dikkatimi çekti. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yetkilileri olaya ilişkin durumu anlamalarını sağlayacak bir muhatap bulmakta güçlük çekiyorlardı. Koruma Kurulu, belediye ya da ilgili firmadan herhangi bir açıklama gelmiyordu. Bu durum belki de 15 Temmuz sonrası yaşanan süreçlerle de yakından ilgiliydi. FETÖ soruşturması devam ederken ister istemez bürokrasinin olağan dönemlerden daha tedirgin ve çekingen davrandığı ve bürokrasinin bu anlamda Başkentteki mimari birikime ve korunacak yapılarak ilişkin reflekslerini kaybettiği söylenebilir. Bunun doğrudan sonucu, mimarlık birikimi ve korunacak çevrelere ilişkin yeni bir döneme işaret ediyor olabilir. Bu yeni dönemde, kamunun tarihi mirasa ilişkin birikimi korumada daha da geri plana çekileceği tahmin edilebilir. Bu geri çekilmenin tehdit altındaki yapılara ve çevrelere etkilerinin ne olacağını öngörebilmek güç değil. Fakat bunun yanı sıra toplumda tarihi yapılara şefkat gösterilmesi ve yapılan restorasyon proje uygulamalarında karşılaşılan aykırı durumlara ilişkin gösterilen tepkiler açısından da ilginç bir duyarlılığın yükselmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Antik tiyatroların basamaklarının göze aykırı görünen malzemelerle restorasyonu, Sinan Camilerinin cam ve çelikle yeniden yapılması gibi durumlar bir süredir gündem oluşturmakta. Kamunun sahiplenmesindeki azalma ile toplumun gösterdiği duyarlılığı da birlikte okumakta fayda görünüyor.

Bu iki durumu dikkate alarak, Başkent Ankara’nın geriye kalan kültürel ve mimarlık mirasını koruma adına üç başlıktan oluşan bir çözüm önerisi geliştirmek istiyorum. Bu önerinin birinci adımı, kaybolan yapıları, içinde bulundukları mekânsal bütünlük içerisinde tanımlamayı içeriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki yapıların önemli bir kısmı, cumhuriyet dönem Ankara’sı olarak adlandırılabilecek dokunun kendisinin ya da parçalarının içerisinde bulunuyor. Örneğin Prof. Dr. Çağatay Keskinok, Gar ile başlayıp Gençlik Parkını, Meclis Binalarını, Heykel Meydanını, Hacı Bayramı kat ederek Bentderesine kadar devam eden İstasyon Caddesini Milli Mücadelenin, Atatürk Bulvarını ise cumhuriyet dönemi devrimlerinin ve yaşam biçiminin bir vitrini, göstergesi olarak değerlendiriyor. Yıkılan ya da tehdit altındaki birçok yapı da bu tür mekânsal unsurlar üzerinde yer alıyor. O zaman, tek tek yapıları değil, bu yapıların temsil ettiği değerler ve mekânsal bütünlük üzerinden bir tanım yapılması daha anlamlı olabilir. Çünkü bu yapıların temsil ettikleri mekânsal bütünlüktür aslında tehdit altında olan. Hergelen Meydanına yapılan yeni cami ile başlayan bir aksta, Atatürk Bulvarına cephe veren yapıların arka bahçelerinin ve yapıların kendilerinin hastanelerin boşaltılmasına kadar birçok unsurun tehdidi altında olduğunu söylemek mümkün örneğin. O zaman, Atatürk Bulvarının doğu ve batısındaki yaklaşık beş yüz metrelik bir bandın oluşturduğu bütünlüğün savunulması anlamlı olabilir.

Öte yandan bu tür bir savununun ihtiyaç duyduğu bilimsel otorite nasıl sağlanacak sorusu akla geliyor. Mevcut haliyle koruma kurullarının artık bilimsel referans kurum olma meşruiyetlerini yitirdikleri görülüyor. Bu noktada 2000’li yılların ortalarında İstanbul’da gördüğüm bir örnek üzerinden öneride bulunmaya çalışacağım. Kültür ve Turizm Bakanlığında çalıştığım o yıllarda UNESCO Dünya Miras Komitesi, Dünya Miras Listesinde yer alan İstanbul’un tarihi alanları için her yıl heyetler göndererek tarihi yarımadada yapılacak projeler için kaygılarını belirtmekte, hatta İstanbul’un Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesine alınabileceği uyarısında bulunmaktaydı. Tarihi Yarımadanın Yönetim Planı Sınırının belirlenmesi, yönetim planlarının ve koruma amaçlı imar planlarının yapımı süreci de bir yandan devam etmekteydi. Bu süreçte Bakanlık, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve UNESCO yetkilileri arasında hararetli tartışmalar sürerken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi “İstanbul Miras Komitesi” adlı bir organ oluşturdu. Her ne kadar bu organın oluşturulmasında bazı bürokratik ve siyasi kaygılar hâkim gibi görünse de bu tür bir organın oluşturulması oldukça ilginç bir örnek oluşturmaktaydı. Komite hiçbir zaman tanınan ve ağırlığı bulunan bir referans kuruluşu haline gelmedi ama en azından bir referans kuruluşun varlığın olan ihtiyaca işaret etmesi açısından dikkate alınabilir bir deneyimi göstermektedir.

Başkent Ankara’daki yıkım süreçleri de, kentteki tarihi yapılara ilişkin bilimsel bilgilere dayalı olarak yeri geldiğinde uyarılarda bulunabilecek, tehdit altındaki yapı ve varlıklara ilişkin listeler oluşturabilecek yetkinlik, yeterlilik ve saygınlığa sahip bir referans organa ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Çünkü ne yazık ki Koruma Kurulu başta olmak üzere bu konuda görevli yapıların bu tür bir işlevi yerine getiremediği görülmektedir. Ben bu referans organa “Ankara Miras Komitesi” adını vermek istiyorum. Mutlaka çok disiplinli olması gereken bu organda Ankara’nın tarihi ve mimarlık mirası konusunda uzmanlık birikimi ile duayen konumuna erişmiş kişilerin bir araya gelmeleri ve yaşanan süreçlere ilişkin kamuoyunu uyarma vazifesini yerine getirmeleri çok önemli bir katkı olabilir. Bu Komite, “Ankara Miras Listesi”, “Yok Edilmiş Miras Listesi”, “Tehdit Altındaki Miras Listesi” ve yıkılan varlıkların yıkımına sebep olanları teşhir etmek için bir “Kara Liste” yayımlayabilir ve takip edebilir. Detaylı teknik ve akademik bilgilerden çok basit bir listeleme çalışmasıyla kentte tehdit altındaki kültürel miras unsurları konusunda kamuoyu açık bir şekilde bilgilendirilebilir.

Böyle bir referans organının yanı sıra aynı zamanda halkın tarihi yapılara karşı olan şefkat duygularına dayalı bir duyarlılığı da örgütlemek gerekli. Bu tür bir örgütlenme konusunda da birkaç yıl önce Şikago’da uygulanan başarılı bir örnek aklıma geliyor. Şikago kışları oldukça sert geçen bir kent. Yangın söndürmede de yangın musluklarının çok önemli bir yeri var. Kentteki binlerce yangın musluğunu itfaiye yangınlarda söndürme suyu temin etmek için kullanıyor. Ancak bir sorun var. Kışın çok soğuk günlerinde yangın muslukları donuyor. Bu da yangınlarda ciddi sorun yaratıyor. Belediye yangın musluklarını soğuğa karşı yalıtım malzemesi ile korumaya çalışıyor ama yalıtım malzemeleri vandalizme uğrayabiliyor, çalınabiliyor. Bunun üzerine bir internet uygulaması geliştiriliyor. Şikago’lular sokaklarındaki yangın musluklarını “evlat edinmeye” davet ediliyorlar. Bir yangın musluğunu evlat edinen Şikagolular internette harita üzerine kendi isimlerini bırakıyorlar. Kışın soğuk günlerinde muslukları kontrol edip bir sorun var ise belediyeye bildiriyorlar. Musluklarına isim takanlar, kazak örenler bile olmuş. Sonuçta önemli bir kentsel sorun konusu halkın aidiyet hisleri yardımıyla çözülmüş. Benzer bir uygulamanın Ankara’nın tarihi yapıları için de kullanılabileceğini düşünüyorum. Mobil destekli bir uygulama ile isteyenler tarihi yapıları evlat edinebilir. Bu yapıları belirli aralıklarla belgeleyebilir ya da görüntüleyebilirler. Bu katkılar da internet üzerinde herkesin görebileceği bir şekilde bir arada toplanır. Böylece halkın da aktif katılımı konusunda mesafe kat edilebilir.

Başkent Ankara’daki ya da Türkiye’nin herhangi bir yerindeki yapıların ve mimarlık kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesinin bu çalkantılı dönemde ciddi bir mücadele süreci gerektirdiği görünüyor. Bu mücadele sürecinde toplumdaki farklı duyarlılıkları temsil edebilecek yenilikçi araç ve söylemlerle hareket etmek gerekiyor. Muhtemeldir ki, eldeki varlıkların ortadan kalkmasından çok sonra birileri dedesinin eski eşyalarının izlerini arayan torunlar misali bir arayışa girecektir. Ama önemli olan bu arayışlara yer bırakmadan, kentin ve kendimizin ruhunu zihnimizde canlandırmamıza sağlayan mirasımızı şimdiden koruyup kollamanın yollarını aramak, bulmak.