Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

7 Ağustos 2015 Cuma

CHUCKY'NİN DUMANSIZ FABRİKASI VE YEŞİL YOL




Birlikte oynayabileceğimiz yeni bir oyun biliyorum. Adı “Ruhunu sakla”. Güven bana seveceksin…

Çocuk Oyunu 3 Filminden alıntı.


Seksenlerin masumiyetinin çocukluk yıllarımızda yerli malı haftasında kafamıza taktığımız kağıttan taçlara kondurulan acemi meyve resimleriyle hayat bulduğu günlerde, kalkınma konusuna ilişkin her mesele günümüzün karmaşıklığından uzak birer özdeyişin konusuydu. Yerli malı meyve-sebze, fındık-fıstıktı, Ankara’nın balı ve armudu, Amasyanın elması, Diyarbakırın karpuzuydu. Daha ortada tarım ürünlerindeki ilaç kalıntısı, GDO’lu tohum tartışmaları yoktu. Sanayi ve enerji gibi konular nihai olarak bilim adamlarının özverileri ile aya adım atan astronota kadar giden bir maceranın köşe taşlarıydılar. Mutlu mesut yaşayıp gidiyorduk o günlerde. Ya biz saftık, ya dünyanın böyle olabileceğine aklımız ermiyordu.

Oysa aynı yıllarda Yeşilçam sineması Cüneyt Arkın’ın Battal Gazi dizisini yazlık açık hava sinemalarında Bruce Lee’nin Ejder filmlerine alternatifi olarak gösterime sokarken, Holywood bu tür bir masumiyetin kendi içinde farklı bir kötülüğü barındırabileceğini gösteren örnekleri ekranlara taşımaya başlamıştı bile. En bilinen örneği “Çocuk Oyunu” adlı film serisindeki içine kötü ruh giren oyuncak karakter Chucky’ydi. Kocaman mavi gözleri, kızıl saçları ve çilli suratıyla muzip bir kötücüllüğü yüzünde barındıran bu karakter filmin başından itibaren yakın plan çekimlerle içimize saldığı beklenmedik kasveti bir noktada harekete geçirir, gözlüklü , yaşlı ve şişmanlardan başlayarak filmin yan karakterlerini doğramaya başlardı. Bizler tabi nihayeti bilen izleyiciler olarak bunu bir noktadan sonra yadırgamazdık ama filmde esas ilginç olan Chucky’nin milleti doğraması değil, doğrananların buna şaşırıp kalması olurdu. Çünkü Çhucky gibi bir sevimlilik klişesinin insanlara böyle bir şey yapması mümkün olamazdı.

Bugünlerde yaşanan yeşil yol tartışmaları bana nedense Chucky karakterini ve seksenlerde yaşadığımız ruh halini hatırlattı. O günlerin çok bilinen sloganlarından birisiydi “turizm bacasız fabrikadır”. Çünkü baca kötüydü, fabrikalarda baca vardı ve bacalar da kötü kokulu dumanlar çıkarırdı. Turistler çok nezih insanlardı ve –nadiren olabilir ama- kötü koku çıkarmak gibi huyları pek yoktu. Turistler bizleri tanımak, ülkemizi görmek için yanıp tutuşan çipil gözlü sarışın iyi niyetli insanlardı ve bize hayran olmaktan başka hiçbir beklentileri yoktu. Çünkü biz çok konuksever ve sıcaktık. Başka ne gerekirdi ki? Bu tür kalkınmacı ideolojik yansımaların nereden ve nasıl çıktığını bilmiyorum ama bu tür sloganları hiç sorgulamadığımız açık. Sorgulasaydık bacasız fabrikadan antik kentlerin göbeğine yapılan “herşey dahil kapalı tesis” sistemine, kıyıları kaplayan yazlık konut dalgalarından çiflik balığı servis edilen fahiş balık lokantalarına ve daha bilumum turistik attraksiyonlara nasıl veya neden geldiğimizi de bir nebze anlardık.

Turizm tesislerinin bacası yoktu belki ama, o tesislere ulaşılması için yapılan yollara asfalt üreten, tesislerde kullanılan betonu yapan, tüketilen her tür yiyecek ve içeceği, dekorasyonda kullanılan herşeyi ve daha binlercesini üreten fabrikaların baca emisyonlarına ilişkin tartışmaları hala çözebilmiş değiliz. Dahası, bu bacasız fabrikalara ilişkin plan projeleri tartışırken henüz harekete geçmemiş Chucky misali, tartışmaların hep bir masumiyet yanılsaması üzerinden yürüdüğünü anlayamadık tam olarak. Memlekette “turizm master planı”, “turizm koridoru planı”, “turizm gelişme bölgesi” gibi muğlak isimler altında sayısız çalışma ve tartışma yürütüldü. Ama bunların neredeyse hiç birinde, ortaya çıkacak sonucun tam olarak ne olacağı kestirilemedi. Çünkü sonuç ne de olsa bir şeyi ya da bir yeri “turizme kazandırma” gibi ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir şeye hizmet edecekti. Ne de olsa sanayi gibi kirli ve pis değil, turizm gibi “nezih” bir şey konuşuluyordu.

Chucky elinde ekmek bıçağıyla onları doğrarken şaşkın bir yüz ifadesiyle bakakalan kurbanlar gibi şimdi Karadenizin yaylalarını peynir gibi yaran, istinat duvarları ve yarmalarla kuşatan bir inşaat hamlesini izliyoruz. HES’lerle çölleştirilmiş Karadeniz yaylalarının kalan kısımları yollara takılıp gelecek yeni bir bacasız fabrika dalgası ile sarılmayı bekliyor halbuki. Baharın ilk yağmurlarıyla aşınıp akacak asfalt yollar yeni kamu ihalelerini, bu ihaleleri alanların kendileri yahut yakınlarının o yollardan geçerek ulaştıkları ikinci konut, yayla turizmi tesisi ve “ekolojiyle” yıkanmış köy kahvaltılarını, daha çok betonu ve kırdan kopuşu getirecek. Nüfusun kırda kalan yaş ortalaması kırkın üstündeki son tabakası, hafızalarında ve ellerinde kalan kır kültürünün son taneleri ile çekip gidecekler oralardan. Biz geriye kalanları internet sitelerinden yıldızlamak ve yorumları okumakla yetineceğiz. Sonra birbirimize dönüp soracağız “deniz-güneş-kum sıktı artık, bu sene Karadenize mi kaçsak”?

Çocuk Oyunu filmi tek bir film değildi. Yedi tane devam filmi çekildi. Düşük bütçeli ve acınası efektlere sahipti ama uzun süre insanları korkuttu. Sonra bilgisayar oyunları çocuklar için bebeklerden daha önemli olmaya başlayınca seri bitti. Belki gün gelecek biz de turizm ya da kültür denince her zaman çok masum bir şeylerden bahsedilmediğini anlayıp, “peki sonra ne olacak” diye sormayı akıl edeceğiz. Beş yıldızlı otellerin birinde filanca turizm ve kalkınma planı yapılırken, bir yerlerin “turizme kazandırılmasının” o yerlerin öyküsünü yazmadan, okumadan yapılmaması gerektiğini anlayacağız. İnşallah o zamana hala gözümüzü açan Havva Analar kalır bir yerlerde…

3 Mayıs 2015 Pazar

TRANSFORMER VE JURASSIC ANKARA'YA KARŞI


Son bir aydır Başkent Ankara bir şehir içi karayolu kavşağına konan robot ve dinozor heykelleriyle ülke gündemini ve sosyal medya mecralarını işgal ediyor. Bu işgal edişten “parsel parsel satma” iddialarının muhatabı olan Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek’in pek de hoşlanmadığını söylemek zor. Gündemi üzerindeki iddialardan kendini daha rahat hissettiği kulvara – ki gelin biz buna “kentsel polemik” diyelim – çekmek için bulunmaz bir fırsat olan bu tartışmaya çabucak dahil oldu. Suç duyuruları, mimar, şehir plancısı ve mühendisleri çeşitli hakaretamiz ifadelerle suçlama manzaraları oluştu alıştığımız üzere. Durum bir nevi biz Ankara’lılar için “normalleşti” bile diyebiliriz. Normalleşen durumda iki ayrı saf oluşuverir Ankara kamuoyunda bu gibi durumlarda. Bir taraf meseleye daha çok estetikten yola çıkan ama topyekun bir eleştirinin kapısını aralayan bir şekilde dahil olurken, diğer taraf da “ne var canım her yerde var, hem nasıl olsa böyle büyük bir eğlence parkına tüm Ankara’nın ihtiyacı vardı” söylemine dayanan pragmatik bir meşrulaştırma yaklaşımını benimseyiverir. Zaten sonrasında da hemencecik yeni bir gündem oluşur. Bu iki saf farklı bir konuda aynı safları sıklaştırmaya devam ederler.

Oysa bu tür kentsel tartışmaların odağında bu kez farklı bir açıdan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ortada bizim ürünümüz olmayan “popüler” imge ve figürlerin “popülist” bir şekilde kullanımı söz konusu. “Popüler popülizm” gibi hoş kelime oyunlarını mümkün kılmak bir yana, küresel ölçekte hakim yaratıcı endüstrilerin ürünlerinin Türkiye’nin Başkentinde bu şekilde kullanılması bile başlı başına bir sosyolojik tartışmanın kapısını aralıyor. Geçmiş yıllarda Ankara’da benzer başka örneklerini de görmüştük bu durumun ama onlar pek hoş bitmemişti. Eryaman’da Ankara Büyükşehir Belediyesinin yaptığı devasa “Harikalar Diyarı” adlı parkta çizgi film sinemaları açılmıştı. Daha çok popüler çizgi filmleri oynatması düşünülen bu sinemalarda daha sonra “küçük” bir ayrıntının gözden kaçması sebebiyle sorunlar çıkmıştı. Bu sinemalarda oynatılacak filmlerin ticari telif haklarının nasıl karşılanacağı sorun olmuştu çünkü. Bu gibi sorunlar dünyanın her yerinde yaşanabilir sorunlar olarak kabul edilse bile ortada bir başkentin tarihsel konumu, sosyo-mekansal gerçekliği gibi konuları küresel kültürün yamaları vee çarpık bir modernleşme anlayışıyla yeniden üretme çabasının olduğunu görmek gerekiyor. Bu tür bir çaba bir kenti yok etmez belki ama daha kötüsünü yapabilir. Sıradanlaştırır ve unutturur.

Robot ve dinozor tartışmaları devam ederken, bu popüler unsurları çocukluğundan beri takip eden birisi olarak tartışmanın bir yanında bulunan transformer ve jurassic park temalarına da biraz haksızlık edildiğini düşünerek acaba farklı bir analiz de yapılabilir mi diye düşünmeye başladım. Çünkü, bizim zannettiğimizin aksine pek çok popüler kültür unsuru – ki belki en önemli örnekleri Tolkien’in Orta Dünyası, Matrix ve Lucas’ın Yıldız Savaşlarında görülebilir – batı felsefesinin önemli tartışmalarından kökenini almakta, ya da en azından ucundan kıyısından sonradan bu popüler örnekleri felsefe ile buluşturma çabaları söz konusu. Gerçekten de popüler olmanın insanlığın çok temel açmazlarını ve ikilemlerini beklenmedik bir şekilde ve biçimde sunmaktan kaynaklandığı ile ilgili de önemli tartışmalar da son dönemde gündemde yer buluyor. İster Holywood aynı senaryoları yeniden satabilmek için biraz felsefe sosuyla yeniden yazarak gündeme taşıdığından olsun, ister gerçekten de bu popüler unsurlar biraz olsun felsefi açmazları gündeme getiriyor olsun, robot ve dinozor imgelerinin öyküleri üzerinden Ankara’da olup biteni yeniden okumak ilginç olabilir diye düşünüyorum.

Atatürk Orman Çiftliği kavşağına ilk konan pek benzemese de transformer filminden esinlendiği aşikar olan bir robot heykeliydi. Transformer’lar bizim organik dünyamızın aksine metal ve makinenin hayat bulduğu bir gezegenden gelen, kendi içlerinde kadim iyi-kötü ikilemini taşıyan bir grup robotun öyküsünü anlatıyor aslında. Kendi gerçek biçimlerinin ne olduğunu tam olarak anlayamasak da bizim dünyamıza gelince kendilerine benzettikleri makinelerin biçimini alıyorlardı. Serinin tüm filmlerinde insanın iktidar elde etme güdüleri ile transformer’ların kötü kanadının kendilerine yeni bir hakimiyet alanı açma çabaları arasında kalan “otobot”lar adlı iyi robotların hazin durumu ele alınıyor. Hatta serinin son filminde insanlar robotların yaşam kodunu çözüp onları yeniden üretecek bir yöntem bile keşfediyorlar. Bu öyküde insanın doğa karşısındaki durumu, karşısına çıkan güçleri yenmekle istila etmek arasındaki tereddüdü, yapay zeka ve makinelerin insanı aşıp aşmayacağı gibi konulardaki derin etik tartışmalara atıf var gibi görünüyor. Tabi kavşağa robot heykeli koyanların bu tartışmalarla ilişkisinin olma ihtimali çok düşük görünmekle birlikte, bu öyküyü Ankara’nın son otuz yılına uyarlamak zor görünmüyor. Transformer’ları, kentin kapıcıları diye de adlandırılan profesyoneller olarak adlandıralım gelin. Şehir plancıları, mimarlar, mühendisler, avukatlar ve kentin biçimlendirilmesinde kilit rol sahibi tüm meslek dallarını da katalım içlerine. Transformer’lar gibi onların da toplum tarafından dışarıdan bakılınca görülen bir araç, ama yakından bakınca insana benzeyen bir robot gibi görüldüklerini, ötekileştirildiklerini ve yabancılaştırıldıklarını hatırlayalım. Kenti biçimlendirme iktidarını ele geçirenlerin en çok ihtiyaç duydukları kaynak bu meslek dalları ve bilgi birikimleri. Ankara Kentinin son yıllarını gözden geçirdiğimizde bu meslek dallarının bir kısmının kenti farklı bir şekle sokan popülist uygulamaların aktörleri olarak ortaya çıktıklarını, bir kısmının da iktidar sahiplerinin isteklerinin taşeronluğunu yapmak durumunda kaldıklarını gördük. Aynı iyi ve kötü transformer’larda olduğu gibi. Her iki grup da başka gidecek yerleri olmadığını düşünerek kendilerini içinde buldukları senaryodaki rollere uygun hareket etmeye başladılar. Arka planda da kentin kamusal alanları yiterken, kentsel gelir dağılımı rant temelli bir gelir aktarım süreciyle yeniden yapılandırılırken önce fıskiyeler, sonra köprülü kavşaklar, şimdi de popüler kültür heykelleriyle ilgili tartışmaların ya yüklenicisi ya tartışmacısı haline geldiler. Gelinen nokta çok hazin. İktidar sahipleri bu meslek gruplarının önemini çoktan kavradı. Belediyelerin ve kamu kurumlarının kadroları formatı çözülmüş ve neo-liberal mantıkla yeniden yapılandırılmış meslek insanlarıyla dolduruldu. Yani aynı transformer serisinin sonundaki gibi.

Robot kaldırıldıktan sonra hikmetinden sual olunmaz bir mantığın eseri olarak yerine – hem de türüne twitter oylaması ile karar verilen – bir dinozor heykeli yerleştirildi. Dinozorların neden son yıllarda Ankara Büyükşehir Belediyesinin ilgi odaklarından birisi haline geldiği tartışması bir yana, bir popüler kültür unsuru olarak kaynağının 1990’larda parlayan Jurassic Park serisi olduğunu biliyoruz. Amber taşı içerisinde kalmış bir sivrisiğeğin karnındaki dinozor kanındaki DNA şifresini çözerek dinozorlar günümüze getiriliyordu öyküde. Daha sonra da bir eğlence parkının temaşa unsurları haline geliyorlardı. Ama sonradan işler sarpa sarıyor, tabiri caizse insanoğlu “doğayla şaka olmaz” gerçeği ile karşı karşıya kalıyordu. Öykü çok da yeni değil aslında Mery Shelley’in Frenkhestein romanından bu yana sanayi devriminin makine gücünü yanına alan, yaşamın sırlarını çözmeye başlayan insanın tanrı rolüne soyunmasının sonuçlarını tartışıyoruz. Bir yanıyla Yahudi soykırımına, bir yanıyla genetiği değiştirilmiş organizmalara kadar giden bu tartışmada dinozor aslında kontrol edilemeyen doğa güçlerini, hiç beklenmedik sonuçları simgeleştiriyordu. Serideki ilginç olan şey, tüm olup biteni kenardan izleyen ve hiç unutmayan bir karakterle birlikte olanlardan hiç ders almayan, hatta olup biteni malzeme yaparak hep daha büyük ve yeni bir dinozor parkı açan bir yatırımcının bulunmasıydı. Bu sebeple serinin her filminde bir şekilde dinozor parkı yeniden açılıyordu. Bu öykü de Ankara düşünüldüğünde bana pek tanıdık geliyor. Ankara’da sürekli olarak başarısız olan ama durmadan yeniden açılan bir dinozor parkına benziyor çünkü. Son otuz yılı gözden geçirdiğimizde hep bir şekilde “Ankara’yı uçurup kaçıracağı” söylenen ama bunu gerçekleştiremeyen yatırımlarla iktidarı pekişen bir yapının Ankara’yı yönetmeye devam ettiğini görüyoruz. İlk döneminde göbeklere yapılan fıskiyeler ve sök-dik peyzajla, sonraki dönemde katlı kavşaklarla, son dönemde de neredeyse standart hale gelmiş istisnai inşaat emsalleriyle gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projeleriyle Ankara sürekli kapanıp yeniden açılan bir dinozor parkı gibi. Bir yandan da kenardan tüm olup biteni korku dolu gözlerle izleyen, “yapmayın etmeyin burda bir yanlış var diyen” meslek odaları, üniversiteler var. Onlara da önce “siz bu işten anlamazsınız” denilip, sonrasında da dinozorlar memleketi basınca “e şimdi ne yapmalı” diye gözler çevriliyor. Kentsel dinamiklerin doğanın kontrol edilemez güçleri gibi olduğu, orasına burasına yapılacak bir tema parkla dizginlenmeyeceği fark edilince de iktidar sahipleri yeni projeler tasarlamaya başlıyorlar yapı taşını değiştirdikleri dinozorlarla birlikte. Çünkü esas amaç olan yaşanabilir bir kent oluşturmak çoktan yitip gitmiş. Amaç artık bir tema park yapmak ya da kenti bir tema park haline getirmek olmuş. Anlayacağınız dinozor heykelini getiren süreç de Jurassic Park filmine ziyadesiyle benziyor.


Bu yazıdaki muradım popüler kültürle kentsel süreçler arasındaki dinamiklerin paralelliğini göstermek değildi sadece. Gördüğünüz gibi bu tür benzerlikler kolaylıkla kurulabiliyor. Esas mesele, kentteki basit gibi görünen ayrıntıların büyük resimdeki karşılıklarına işaret edebilmekte. Bu tür karşılıkları kitlelere anlatabilmek meselesinde ne kadar mesafe kat edebilirsek, popüler kültür unsurlarının felsefe ile ilişkilendirilmesinde olduğu gibi biz de en azından olup bitenin ne tür çelişki ve felaketlere kapı araladığını biraz daha etkili anlatma gücüne kavuşabiliriz. Yoksa korkarım giderek içinde yaşadığımız kentler yapı taşı değiştirilmiş robotların desteğiyle yine ve yeniden başarısızlığa mahkum tema parkların içinde başıboş dolaşan dinozorların çiftliği haline gelmekten kurtulamayacak. 

26 Nisan 2015 Pazar

“KORUMA NEDİR” DİYENE GÖNÜL VERESİM GELİR!



Gönül nedir bilene Gönül veresim gelir
Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir

Aşk nedir, sevda nedir bunu bilmek gerekdir
Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir

Gönül Hocam,

Bizden ayrılışının üzerinden tek tek sayınca çok gelen, bir çırpıda geri dönüp bakınca az görünen tam on yıl geçmiş. Dile kolay demeyeceğim, zihni zorlayan şeyler gördük senden sonra. Senin zamanında hayal bile edilemeyecek durumlar şirazesiz ellerde yakalara iliştirilen beylik rozetler haline geldi. Artık herkes “korumacı”, hatta korumacı olmadığını söyleyenleri dövüyorlar. Korumanın “daniskası”, “hastası” adamlarla, kadınlarla doldu ortalık. Ahali de memnun görünüyor bu durumdan. Koruma denince Ramazan akşamları dekoru, osmanlı zamanından kalma bir şekerleme ya da televizyon dizilerinin setlerinde ünlü delikanlı ya da kızlarla göz göze gelebilme olanağı falan anlaşılıyor. İnanmazsın sadece bizim ahali değil, Balkanlardakiler, Araplar hatta Kafkaslar sakinleri bile kısmen bu durumda. “E ne güzel dediğini” duyar gibiyim. “Par ekselans” diye de tamamlarsın. Ama Allahtan buraları görme şansın yok. Ya da en azından görsen de bize kızdığını biz göremiyoruz.

Seninle ilgili hafızamdaki son anlardan birisi, benim Kültür ve Turizm Bakanlığında memur olarak çalıştığım günlere uzanıyor. Ankara Koruma Kurulu Müdürü – o da zamana yenildi, rahmetli sıfatını takınanlar arasına katıldı – Ahmet Bal’ı ortalıkta koşuştuturup “Gönül Hanımı alacak araç bulabildik mi” derken hatırlıyorum. Sen o günlerde Ankara Koruma Kurulu Başkanlığını yapıyordun. Sonra eski model bir resmi araç seni alıp gelirdi. Araçtan inip yürümekte zorlandığını, ayaklarındaki tokyo terlikleri sürüyerek o zamanlar Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün Koruma Kurulu Toplantı Salonu olarak kullanılan binasına doğru usul usul yürüdüğünü izliyorum. Bu halinle bile Koruma Kurulunun son gerçek başkanı sıfatını hak eden kişi olduğunu bugünlerde üzülerek izliyorum. Zihninden süzülen tarih ve kültürle nice belediye başkanını, bürokratı hizaya getirmişliğin olduğunu ben değil o Kurul Salonunun duvarları daha iyi hatırlıyor sanırım. Senden sonra Kurul denilen organın sonundaki “l” harfi düşürüldü bir el tarafından. Kuru bir yapı, hık deyicinin hah deyicisi olanların çoğunlukta olduğu yerler haline geldiler. İçlerinde bir şeylere direnmeye çalışanlar da olmadı değil. Ama zamanla onları da ayıkladılar bir güzel. Koruma kurulları artık kimsenin çekinmediği noterlik müesseseleri haline getirildi. Korkacak bir şeyi kalmadı kimsenin şükür.

Belki senin ismini bir yerlerde tutabilseydik şifa niyetine bu gidişi biraz olsun yavaşlatabilirdik diye düşünmeden edemiyorum. Denedik de. Yıl 2006. Ben TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanıyım. Sen aramızdan ayrılalı sadece bir yıl olmuş. Aklımdan şu geçiyor. En azından senin yıllardır kurul başkanlığı yaptığın küçük salona senin adın verilmeli. Bir zamanlar 2. T.B.M.M. binası olan yapının ahırlarının olduğu rivayet edilen, sonrasında yenilenerek Kültür Bakanlığına tahsis edilen yapıdaki bu küçük salon belki koruma adına mütevazı bir çapa işlevi görebilir diye düşünüyorum, en azından Ankara için. Önce tafsilatlı bir yazı yazıyor, binanın tasarrufunu elinde tutan Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne gönderiyoruz. “Bu salona Gönül Tankut’un adı verilmeli” diyoruz özetle. Ama çeşitli kanallardan zorlamamıza rağmen yanıt yok. Yaklaşık altı ay sonra bu kez ben zamanın genel müdüründen – ki sonra başarıları sebebiyle vali yapıldı kendisi! - randevu alarak şahsen yanına gidiyorum. Hoş, beşten, seni andıktan, senin yaptıklarından bahsettikten sonra yazının akıbetini soruyorum. Önce kaçamak yanıtlarla geçiştirmeye çalışıyor. Israr edince, “fazla kurcalamayın ama bu Gönül Hanım’ın adının bir yere verilmesine Müsteşar pek sıcak bakmıyor” deyiveriyor. Müsteşar daha sonra Abdullah Gül’ün Genel Sekreterliğini de yapan Mustafa İsen. O an anlayamamıştım ama şimdilerde görüyorum ki, reddedilen aslında senin adın değildi, korumanın kendisiydi. Aynı müsteşarın görevi sırasında “Sulukule Yasası” gibi birçok koruma karşıtı yasal düzenleme yapıldı, değişen bir zihniyet dünyasıydı, bunun izleri gözümüzün önünden geçiyordu.

Sonrasında seni hastane odasında görüyorum. Raci Bademli Hoca ile yan yana odalarda yatıyorsunuz. O çıkamıyor, sen biraz daha uzatmaları oynuyorsun. Onu ziyaret ettikten sonra sana da uğruyoruz. Konuşurken laf dönüyor nasıl oluyor bilmiyorum ikinci dönemini yaşayan Melih Gökçek’e geliyor. “Bu adamda garip bir enerji var. Biz fazla alıştık herkesin bizi dinlemesine. Bu adam dinlemez. Ama dinletmemiz lazım. Dinlemezse bu enerjisi Ankara için yıkıcı olur. Bu adamın enerjisini nasıl yönlendiririz bunun üzerine düşünmemiz lazım” diyorsun. Aslında siyasetçi ile entelektüel arasındaki o garip çelişkiyi özlü biçimde anlatıyorsun. Gerçekten de senden sonra bu yıkıcı enerji Ankara’nın üzerinden bir silindir gibi geçti. Çok mücadele etmeye çalıştık ama nafile. O enerji çığırından çıktı. Nefsani bir iştahın en süfli haliyle kente saldırdı. En sonunda sıra Atatürk Orman Çiftliğine, Hacı Bayrama, Ulusa, Kaleye de geldi. Hacı Bayramı şimdi görsen tanımazsın. Yamaçlar boşaltılıp, betonla yeniden dikilen labirentimsi yapılarla dolduruluyor. Geçen Hacı Bayrama gittik, girişini bulamadık. Hergelen Meydanı artık yok, İller Bankası binası yıkımı bekliyor. Koruma eylemine konu olabilecek tarihin sessiz tanıkları arsız ve pervasızca susturuluyorlar. Senin olmadığın koruma kurullarında Gökçek tasallutu ile atanmış yamyassı üyeler de, korumanın karşıtı ne varsa damaklarını bile kuşku ile ıslatmadan onaylıyorlar.

“Koruma zor ve pahalı bir iştir” demiştin bir zamanlar. Artık ne zor ne pahalı. Restoratörsüz, rölevesiz, restitüsyonsuz koruma yapmayı icat ettik, eh paramız da var çok şükür, koruyup duruyoruz. İçi boşaltılmış ahşap kabukları betonla sıvayıp davlumbaz gölgesine buluyor, içine de klasik bir iki mobilya atıp köşeye bir gramafon kondurunca çocuk gibi şenleniyoruz. Ne güzel şu koruma diye haykırasımız geliyor. Artık çeşit çeşit restoranımız, kafemiz var koruduğumuz yerlerde, çorba da içiyoruz capuccino da. Arabamızı park edecek valelerimiz de cabası. Zaten “otantik” mekanlarda, “atmosfer” harikaysa, twit atmak, facebooka fotoğraf koymak hele hele çubukla özçekim yapmak da pek bir keyifli oluyor. Bu son dediklerimi anlamayabilirsin çok takılma. Biz de pek anlamıyoruz. Ama UNESCO’ya girelim, turistler akın akın gelsin, kentimiz uçsun kaçsın, kalkınma trenini öküz gibi seyretmekle kalmayalım, birinci mevkide oturalım diye aklımız çıkıyor. Koruma yerine kendimizi ve kentimizi kollama yollarında ilerleyelim daha iyi diye düşünüyoruz. Zaten “koruma kullanma dengesi” diye dâhiyane veciz ifadelerimiz de var şuraya buraya serpilmiş. Hem artık Türkiye’nin dört bir yanında planlama bölümlerimiz var. Ha pek hocaları yok, hatta korumadan anlayan hoca hak getire ama olsun koruma anlatmak için koruma bilmek de pek gerekmez değil mi hocam?


Belki sen gördün bu geleceğimiz yerleri, belki hissettin durmamız gereken yerleri. Bilmiyorum. Artık pek çokuz ama yer ayaklarımızın altından pek bir kayıyor. Hatta çoktandır muhafazakarız inanmazsın. Bir muhafaza ediyoruz ki sorma, aslını kaybetmek için elimizden geleni yapıyoruz. Pencere ölçüsünü, sokağın sesini, cumbadaki tozu, çatının aktarma sesinden kalanları görmüyor sadece özlüyoruz. Özlemekle kalmıyor arıyoruz. Dekordan hallice mekanlarda, sıradan hallere bulanmak için mi bu yolları yürüdük diyoruz. Ve sanırım seni de çok özlüyoruz….

20 Ocak 2015 Salı

KIRLANGIÇ FIRTINASI (Erdem Uğur’a İthafen)




Ana haber bültenlerinde verilen bir Aselsan’lı mühendis intiharı daha… Ama bu kez tanıdık bir şeyler var. Fonda polis telsizinin dekreşendosu eşliğinde olay mahalline çekilen plastik şeridin çerçevesinden görünen apartman pek tanıdık. 70’lerden kalma sıvası dökük, Ankara’nın Cebeci Semtinden bir bina. Dikkatli bakınca anlıyorum. Bu apartman benim oturduğum binanın karşısındaki yapı. Aselsan’daki intiharların gizemli arka planı, kriptoloji, şifre savaşları ve diğer komplo teorilerinin tümünün dışında bir acı oturdu ciğerime o günden beri ve gitmiyor. Ben bir ODTÜ’lü, hala mahalle kültürü devam ettiği için Cebeci’de oturduğunu iddia eden ben, karşı binada oturan, bir şekilde intiharın eşiğine gelen bir okuldaşıma, tanışsaydık muhtemelen çok şey paylaşma ihtimalim olan bir can’a yabancı kaldım. Tanışsaydım, içi çift laf etseydik, kırık bir selamı paylaşsaydık, bir çay içmeye evime davet etseydim, onu görünce çocuklarım utanarak arka odalara saklansalardı sonu daha farklı mı olurdu bilmiyorum. Ama o acı hala ciğerimde.

Önce konduramadım. Alt katta oturan annem söyleyince resim netleşti. Erdem Uğur tam karşı apartmanda intihar etmişti. Babam tanıyormuş. Taşınırlarken tanışmış. Eryaman’da ev almış, kredisini kolay ödeyebilmek için Cebeci’deki eski bir binanın zemin katında ucuz bir kiralık evde oturuyormuş. Başka bir bilgi yok. Annem de babam da hala olayın şokunu yaşıyorlar. Arka sokakta olsa kolayca unutulacak mesele aynı sokakta olunca hafızaya kazınıyor sanırım. Bir de ben de aynı okuldan olunca ister istemez “bizim oğlan da ODTÜ’lü, yoksa, acaba” ister istemez akıllarının bir ucundan geçiyor sanırım.

Zor zamanlardan geçiyoruz. Güzel ismindeki anlam sevgili Erdeme pek uğur getirmedi. Erdemlerin uğur getirmediği zamanlardan geçiyoruz malum. Değerleri, ilkeleri ve erdemleri eğip bükebilmek, iki ucunu bir araya getirip kısır bir döngü yaratmak bugünlerde iltifata tabi. Peki beni karşı apartmandaki okuldaşımdan habersiz, Erdem’i bu kadar sahipsiz ve tutunamayan hale getiren neydi? Bu yakıcı sorular zihnimi kurcalıyor o gün bu gündür. Yanıtı bulabileceğimi zannetmiyorum. Ama, yine de Erdem’in hatrına bu konuda iki satır karalamam gerektiğini biliyorum.

Erdem’i ve kendimi düşünürken 80’lerden bir film hatrıma geldi. Adı “Kırlangıç Fırtınasıydı”. Halil Ergün’ün senaryosunu yazdığı, Perihan Savaş’la birlikte rol aldığı filmde, kendini kasabadan kurtarmak için büyükşehire gelen bir ayakkabıcının eşiyle birlikte içindeki kasabadan kurtulamayışının öyküsü anlatılıyordu. Baharın ilk fırtınalarında göç eden kırlangıçların telef oluşundan adını alan film, insanların da büyük şehirde nasıl yok olduklarını, sahipsiz ve yalnız kaldıklarını çarpıcı bir dille anlatıyordu. Belki artık kasabalar çoktan arkada kaldı, aramızda ayakkabıcı da fazla yok, ayakkabılar Çin’den geliyor belki ama kırlangıç fırtınaları hala devam ediyor diye düşündüm sonra. Öyle olmasa, her sabah kaldırımlarda izi belirsiz bir fırtınanın önüne kattığı sahipsiz ruhlardan bir kalabalığı yararak yürümek zorunda kalmayız.

Sanıyorum sonunda başardık. Artık mahalle diye bir şey yok. Hepimiz kentlerin bir yanına çil yavrusu gibi dağılmakla meşgulüz. Vardığımız duraklarda günlerimiz büyüklerimizin mavralarını, mavraların mavralarını, onlara yapılan kapakları ve bir sonraki mavrayı takip etmekle geçiyor. Hep otoriter olagelmiş bir ülkenin giderek daha fazla otoriterleşen, sokaklarında “öteki”ye çarpmadan yürüyemeyecek hale getirilmiş bir ülkede Oğuz Atay’ın erken uyarısındaki “tutunamama” genel geçer davranış biçimimiz haline geldi. Yaptığımız hiçbir şey, hiçbir uğraşımız birbirimizin gözünde anlamlı değil. İyi bir cerrah, plancı ya da öğretmen olmanın bir anlamı yok. Tüm uğraşlar ancak ulaşması beklenen nihai bir hedef olan siyaset yoluna saplanmadıkça, yaşamda yürüyeceğimiz tarafın kaldırımını seçmedikçe boşa gidecek telaştan ibaret. Devir kabile devri çünkü. Ya siyasi ya da dini bir kabilenin, bir cemaatin lobotomiye uğramış ferdi olacaksın ya da kaybolacaksın.

Peki ya bunu reddedenler ne olacak? Sadece kendi uğraşıyla bu yaşamı geçirmek isteyenler? Mesleğinin insanı, çocuğunun babası, annesinin evladı, mahallenin delikanlısı, evinin kızı olmayı tercih edenler? Onlar ne olacak bu yolda? Zamanında yanıtı verilmişti “tarafsız olan bertaraf olunur” denilerek. Nasıl bertaraf olunacak? Unutularak, kaybedilerek, tanınmayarak, kentlerin dikey labirentlerinin gayya kuyularına yerçekimsiz terk edilerek. Kendini bir yere koyamayanlardan oluşan bu kalabalık için en temiz reçete birini doğrudan unutturmak için çaba harcamakla olmayacak, onu tanıma ihtimali olanlara, onu tanıma ihtimalini unutturmakla ve kaybettirmekle olacak. Belki de Gezideki asıl isyan bunaydı kim bilir?

Çünkü bizler artık giderek birbirimizle hiç karşılaşmadığımız kentlerin olmayan kamusallıklarını arayan, neyi aradığının farkına dahi varmayan yeni bir tür “tutunamayanlar” halini çoktan aldık. Farklı cemaatlerin kuşattığı mahalle camisinde cumaya duvar diplerinden kıyın kıyın giden, kırk yılda bir içeceği bir şişe birayı dostlarıyla ancak evinde yudumlayabilen, parkların, meydanların içinde bir gözetlenme ve açığa çıkarılma duygusu yaşamadan var olamayan, siyasi bir tartışmaya dönüşmeden yaşamdaki hiçbir şeyi deneyimleyemez hale getirilen bizler çoktan unuttuk birbirimizi, kendimizi ve kentimizi.


Bilmiyorum çok şey mi istemiş oluruz eğer “büyüklerimizi” unutmak istesek, esameleri okunmasa. Metroda, belediye otobüsünde yanımıza otursalar ve onları tanımasak. Söyledikleri ancak gazetelerin iç sayfalarında siyasi haber sütunlarında kalsa. Onlar işlerini yine yapsalar ama biz karşı apartmandakileri onlardan daha iyi tanısak. Parklar ve meydanlarda, sokaklarımızda ağacı sadece ağaç, kaldırımı sadece kaldırım diye bilsek, biraz da aylaklık edebilsek. Kim bilir belki o zaman Erdem’lerle karşılaşabilir, onları unutmamanın, onlarla karşılaşmanın ve onları eğip bükmemenin, belki penceremizin kenarında “Erdem” adlı bir çiçek büyütmenin yollarını bulabiliriz…

5 Kasım 2014 Çarşamba

ALİ BAKAN VE KIRK MÜTEAHHİTLER


Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, memleketin birinde Ali Bakan adlı bir ekonomi yöneticisi yaşarmış. Kardeşleri üretim ve fabrikalara yönelirken Ali Bakan “Çulsuza, çulsuz yakışır!” deyip, kendisinden önceki ekonomi yöneticisinin fikriyle evlenmiş. Parayla, enflasyonla, Merkez Bankasıyla oynayarak geçinip gidiyormuş.

Gel zaman, git zaman… Derken, hazinedeki mallar eline geçmiş. Ali Bakan onları önüne katar, ormanda maden yapar, HES ve Termik Santral yaparmış. Sonra bir köşeye yığıp denklediği hazine arazilerini eşeklerine yükler, şehre getirip orada özelleştirirmiş. Anlayacağınız hazine parasıyla kıt kanaat geçinip giderlermiş. Yine böyle bir günün sonunda, uzaktan yanına doğru birçok atlının geldiğini görmüş.

– “Dağ başındaki fakirin eşkıyadan başka arayıp soranı mı olur, hiç? Hemen bir tarafa gizlenmeliyim.” deyip, eşeklerini salmış, bir ağacın üstüne çıkıp, saklanmış.

Atlılar, tam da onun gizlendiği ağacın altında durmuşlar. Ali Bakan üşenmemiş, adamları saymış. Kırk kişi oldukların öğrenmiş. Eşkıya bellediği bu adamlar, müteahhitmiş. Ali Bakan korkmuş, üstüne uzandığı ağacın dalına yapıştıkça yapışmış, hiç kıpırdanmamış. Gelenler, atlarının terkisindeki inşaat aletlerini, tünel kalıpları, vinçleri sırtlanmışlar, önder bildikleri başlarının peşinden yürümüşler. Torbaları ağır olduğundan, taşımakta güçlük çekiyorlarmış. Bu hırsızların başı, karşıdaki koca kayanın yanına gidince, hiç beklemeyip, seslenmiş:

– “Açıl rant, açıl!” demiş.

O da ne? Koca kaya paramparça olup yerine devasa bir gökdelen bitmesin mi? Müteahhitler sırtlarındaki torbalarıyla birlikte birer ikişer gökdelenden içeri girmişler. Son müteahhit de içeri girince, gökdelenin kapılarında güvenlikler belirmiş. Ali Bakan’nın eli ayağına dolaşmış, hemen ağaçtan inip kaçmayı, eşeklerinin yanına hırsızların atlarından birkaç tanesini katmayı düşündüyse de, bundan vazgeçmiş. Çünkü atlarını orada bırakanlar, nerdeyse dönüp gelebilirlermiş. Ali Bakan, olduğu yerde kalmış. Az sonra adamlar, gökdelenin önünde görünmüşler. Arkadaki başları olacak herif, bu defa da şöyle demiş:

– “Yaptım olacak!”

Emir kulu olmuş koca gökdelen, hemen yanında bir AVM bitivermiş. Hiç beklememişler, ağacın altında bıraktıkları atlarına binip çekip gitmişler. Ali Bakan, artık orada durur mu? Hemen ağaçtan inmiş. Orada yalnız olduğunu bildiğinden, doğruca karşıdaki koca kayanın yanına gitmiş. Aklında tuttuğu sözlerden ilkini söylemiş.

– “Açıl rant, açıl!”

Aman Allah’ım, koca kayanın birdenbire bir gökdelene dönüşmesin mi? Ali Bakan, oldukça aydınlık ve geniş olan girişi görünce nerdeyse şaşkınlığından küçük dilini yutacakmış. İçeride, yığın yığın emsaller, rantlar, rezidanslar, ofisler, lüks mağazalar ve konutlar sırasına göre dizilmişler. Ali Bakan, sağına soluna bakmış, köşede gördüğü çuvalların üç tanesini rantla doldurup, yıldırım hızıyla dışarı çıkmış. Dolu çuvalları eşeklerine yükleyerek şehrin yolunu tutmuş. Evine gelince indirdiği çuvalları bürokratlarının odasına taşımış.
Bürokratlar, gözlerine inanamamış. Ali Bakan, ne olduğunu kısa kısa sözlerle anlatmış. Bürokratlar sevinmiş, taşınan çuvalları tek tek boşaltmaya başlamışlar. Ama bürokratların aç gözlülük damarı kabarmış, bütün rantları saymak istemişler.

Ali Bakan;

– “Hayır!” demiş. “Bir hazine arazisine gömelim!”

Ne mümkün? Bürokratlar rantların sayısını bilmek istiyormuş.

Ali Bakana:

– “İstersen dışarı çık, çukur kaz. Biz de varıp gidelim, komşudan bir meşrulaştırıcı alalım. Aşağı yukarı ne kadar rantımız var, hiç olmazsa bunu öğreniriz, olmaz mı?” demiş.

Ali Bakan, onları uyarmış:

– “Aman ha! Bu iş, gizli iş. Bizden başka hiç kimse bunu duymamalı. Sonra faizler yükselir, ekonomi kötüye gider.”
Bürokratlar:
– “Kimse duymayacak!” deyip, Bakanı inandırmış, siyasetçi komşusunun evine gitmiş.

Avluda gördüğü siyasetçiden bir meşrulaştırma istemiş.

Siyasetçi sormuş: 

– “Meşrulaştırma mı? Hangisini istiyorsun? Üretim için olanı mı, tüketim için olanı mı?”

– “Tüketim için olan benim işimi görür.”

Siyasetçi Ali Bakanların fakir olduğunu biliyormuş. Meşrulaştırmanın altına bir parmak pohpohlama balı sürmüş. “Müthiş gidiyorsunuz devam edin” diye yazmış.

Ali Bakan’nın bürokratları eve dönünce rantları ölçmeye başlamış. Ali Bakan, onun ölçüp bir kenara ayırdıklarını götürüp kazdığı çukura gömmüş.

Sonuçtan bürokratlar çok mutlu olmuş. İşleri bitince aldıkları meşrulaştırmayı, bekletmemiş, hemen piyasalara geri vermişler. Ancak meşrulaştırmanın altına üstüne bakmamışlar. Siyasetçi yaptığı meşrulaştırmanın altına yapışan rantı görünce şaşıp, kalmış. Akşam olunca “Ali Bakan!”, demiş, “Hani sen fakirdin? Küp küp rantlarını neden bizden sakladın?”

Ali Bakan siyasetçi duyduklarını, başkalarına da söylemesin diye, toprağa gömdükleri rantlarının yarısını ona vermiş, başka kimselere söylememesini sıkı sıkı tembih etmiş.

Ancak siyasetçi yaygarayı basmış:
– “Bu rantların yerini ben de görmeliyim. Götürüp göstermezsen, seni görevden aldırırım.”
Bunda bir kötülük düşünmeyen Ali Bakan;

– “Yarın sabah olunca yola çıkarız. Seni oraya götüreceğim.” demiş, siyasetçiyi evine uğurlamış.
Siyasetçi, sabah olunca Ali Bakan’ı beklemeden katırlarını önüne katarak ormana gitmiş. Koca kayaya gelince Ali Bakan’dan öğrendiği sözleri tekrarlamış:

– “Açıl rant, açıl!” demiş.

Gökdelene dalan siyasetçinin gözleri kamaşmış. Tıka basa dolu rantları, emsalleri, imar değişikliklerini görmüş. Yanında getirdiği bütün çuvalları doldurmuş. Son çuvalı da doldurduktan sonra çıkış kapısına yönelmiş. Ancak işin kötüsü, en umulmaz başına gelmesin mi? Kapıyı açacak sihirli sözleri bir türlü hatırlayamamış. Ne söylediyse mümkünü yok, kapı açılmamış. Korkusundan ölüp ölüp dirilmiş. Can derdine düşmüş, kaçacak yer aramış. Ama başka hiçbir delik, hiçbir iz bulamamış.

Öğle zamanı müteahhitler mağaralarına gelmişler. Siyasetçinin katırlarını görüp şüphelenmişler. Hazinelerinin bilinip bulunduğunu anlamışlar. İlkin içeriye girmek için kendilerinde cesaret bulamamışlar. İçerdekilerin sayısının da fazla olabileceği düşüncesi onları korkutmuş. Aralarında tartışmışlar. Bu tartışmalardan bıkan baş müteahhit kılıcını çekmiş, koca kayanın karşısına gitmiş. Ne olur ne olmaz düşüncesiyle de yan tarafa saklanıp seslenmiş:

– “Açıl rant, açıl!”

Emri alan gökdelen, hemen açılmış.

Bu tarafta siyasetçi, siyasi hayatının son saniyelerini yaşadığını anlamış. Kurtuluş için bir çare düşünmüş. Kapı açılır açılmaz da müteahhitlerle anlaşmaya karar vermiş. “Siz rantları benimle paylaşın ben de Ali Bakan’a verdiğim meşrulaştırmayı size vereyim hem de üstüne istediğiniz imar ve emsali size sağlayayım. Hatta her türlü büyük projeyi de size ihale ederim” demiş. Baş müteahhit “Tamam. Ama bizim rantımızı ortaya çıkaran Ali Bakana bir oyun oymak boynumuzun borcu” demiş.

Beklememişler, mağaraya dönmüşler. Müteahhit başı orada dünya pazarında satmak, kentleri marka yapmak için sözde kırk katır yükü rant hazırlatmış. Küplerin her birine müteahhitlerini yerleştirmiş. Akşam alacasında şehre gelmişler. Ali Bakan’ı kapısının önünde otururken görmüşler.Müteahhit başı, yanına yaklaşıp sormuş:

– “Pazarda satmak için rant getirmiştim. Ama gördüğün gibi artık konutları satamıyoruz. Size zahmet vermezsem bu gece beni finans merkezinde misafir eder misin?”

Ali Bakan:

– “Hay, hay! Başımın üstünde yeriniz var. Buyurun!” deyip, onları içeri davet etmiş. Küpler birer ikişer avluya taşınmış. Müteahhit başı, sofranın hazır olduğunu kendisine bildirilince, tam içeri girerken, adamlarına fısıl fısıl seslenmiş.

– “Size haber verdiğimde küplerden çıkıp, faizlerin düşmesini, devletin kredi vermesini talep edin” demiş. İçeri girmiş, sofraya kurulmuş.

Ali Bakanın güvendiği bir Merkez Bankası Başkanı varmış. Bu, baş müteahhitin planını anlamış. Faizleri yükseltmiş. Rantlar, konutlar, rezidanslar elde kalmaya başlamış.

Baş müteahhit de bir ara Ali Bakan’ın yanından ayrılıp küplerin yanına gitmiş. Bakmış ki hiç birinde beklediği ses yok. Dönüp tek tek sormuş;

– “Uyuyor musunuz?” demiş.

Yine hiçbir ses yok. Üstelik küplerden beklemiş konut ve konut reklamı kokusu geliyormuş. Pabucun pahalı olduğunu anlayan müteahhit başı, hiç durmamış, mağarasına doğru kaçmış. Müteahhit başı, talihsizliğine kızmış, başına gelenlerden sonra öfke küplerine binmiş, intikam yeminleri içmiş. Basının önüne çıkmış.

-“Biz müteahhitler kendi yağımızla kavruluyoruz, bu memleketi sırtımızda taşıyoruz” demiş.

Buna karşın, Ali Bakan’da basının önüne çıkmış.

-“Bu kadar rant yeter, artık paramızı sanayiye yatırmamız lazım” demiş.

Onlar her devirde muradına ermiş ama artık Somadakilerin, Ermenektekilerin, kamyon kasalarında ölenlerin, ensesine kuşun sıkılıp ölenlerin, boğazı kesilenlerin kerevete çıkma şansı hiç olmayacak…


3 Kasım 2014 Pazartesi

AKSARAY YA DA “NE VERİYİM ABİME” ŞEHİRCİLİĞİ


Böyle tasvir ediyor Cem Yılmaz, bir restorana gittiğimizde garsonla olan ilişkimizi. Yılmaz’a göre garson, iktidarımızı kabullendiği hissini bize samimiyetle karışık biçimde “ne veriyim abime?” diye bildirirken, biz onun bu itaatkar ve şehvetli hitabını “ne vericen bana?” diyerek kendimizi onaylatma ihtiyacı duyan bir seda ile karşılıyoruz. Birkaç defa tekrarlanan bu “ne veriyim-ne vericen” gel-giti “her şeyden az az ortaya karışık” şeklinde formüle edilen bir uzlaşma ile sonlanıyor. Hatta Cem Yılmaz bu anlamsız diyalogu İngilizceye çevirmeye çalışarak olayın tuhaflığını bir kat daha gülünçleştirerek anlatıyor. İnternette dolaşan bu tasvirin birkaç dakikalık kısmını geçenlerde izlerken farklı bir alandaki benzerlik dikkatimi çekti. Gündelik yaşamımızda başka alanlarda da “ne veriyim abime” meselesi oldukça yaygın. Mesela giyim kuşam alışverişlerinde. Mağazaya girdiğimde tezgahtar arkadaş “ne bakmıştınız abi” diyor ben de “pantolon bakmıştım ama sen ne önerirsin” diye yanıtlıyorum. Tegahtar bana her şeyden az az ortaya karışık bir şey öneriyor. “Abi pantolon elli lira, ama gel sana 99,99 TL’ye takım verelim. Yanında gömlek, kravat, çorap hediye”. Sonra kafam karışıyor bir şey almadan çıkıyorum.

Bu durumun en sık yaşanmaya başladığı alanlardan birisi ise mimarlık ve şehircilik alanları olmaya başladı. Geçenlerde bürokraside yükselen bir öğrencimi ziyarete gittim. İşyeri T.B.M.M.’nin karşısında. Odasının camından Meclise yapılan yeni ek bina görünüyor. Laf arasında “Hocam bu nasıl bina, ne biçim mimarlık. İnsan şöyle Selçuklu-Osmanlı bir şeyler yapar” dedi. Mimarlık ve tasarım alanı dışında bir uzmanlığı bulunun öğrencime “sence ne bu Selçuklu-Osmanlı yani ne yapılsın isterdin” diye soracak oldum ama sonra yuttum sözümü. Sonu belirsiz bir tartışmaya gideceğini tahmin ederek. Ama sonra düşündüm sorsaydım muhtemelen kemerli girişler, revak benzeri şeyler, kalem işi süslemeler, mümkünse kubbemsi yapılar yanıtını alacağım açık. Bu durum sadece mimarlık ve şehircilik alanına mensup kişilere de özgü değil. Yine başka bir ortamda gayet profesyonel ve tanınmış bir mimarın tablet bilgisayarını çıkarıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığından bir yöneticiye, “Şuna bir bakar mısınız Selçuklu-Osmanlı olmuş mu?” diye sorduğuna da şahit oldum. Yani bu günlerde ortaya karışık teriminin karşılığı mimarlık ve şehircilik alanı düşünüldüğünde “Selçuklu-Osmanlı” ifadesinde karşılığını buluyor.

Devletin hala en büyük işveren olduğu bir ülkede artık sanki şöyle manzaralar yaşanıyor. İktidar sahibi mimar, şehirci, plancı ya da tasarımcı (kimse artık) onu yanına çağırtıyor. Tanım kolaylığı olsun diye bu kişiye mimar diyelim çünkü daha çok onlarla ilişki kuruluyor. Tasarımları daha çabuk görünür hale geldiğinden olsa gerek. Tabi koca iktidar sahibi restorana gider gibi adamın bürosuna gidecek değil. Mimarı yanına çağırtıyor. Kaba hatlarıyla ne yapılması istendiği söyleniyor. İhtişamlı makam odasında otururlarken mimar soruyor “ne tasarlayalım zat-ı alilerine”. Tabi garsondan farkı da var mimar dostumuzun. O kadar okumuş, bir sürü iş yapmış, laf arasında bir iki mimarlık kavramı, örnek proje attırıyor sohbete. Ama genellikle iktidar sahibi bunlardan pek anlamıyor. Mimara soruyor “ne öneriyorsun” (ki burada “ne vericen bana”nın meali oluyor bu). Mimar iktidarın tenezzülü karşısında daha da ezilerek biraz daha az “mimarca” ifade kullanarak yeniden kendini ifade etmeye çalışıyor ama bu ifade tarzı daha bir “ne veriyim abime”ye benziyor. Böyle birkaç defa karşılıklı gidiş gelişten sonra iktidar sahibi “şöyle ecdadımızın yaptıklarını hatırlatan bir şeyler olsun, hani yok mu canım Selçuklu-Osmanlı bir şeyler” diyor. Bu da “her şeyden az az ortaya karışık” karşılığı oluyor.

Bu muhabbetin iki ilginç sonucu var. Birincisi şu, “ne veriyim abime” diyen garsonun isimsizleşmesi, neredeyse görünmez bir adama dönüşmesi gibi, devasa projelere imza atan tasarımcı kamuoyunun önünden kayboluyor. Arada bir şanslı birkaç kişiye gizli kapaklı ortamlarda röportaj verirse anlıyoruz bu işte parmağı olduğunu. Yoksa mimarın “kamusal aktör” olma vasfı ortadan kalkmış durumda. Muhtemelen aynı zamanda başka birilerine de “ne tasarlayayım zat-ı alilerine” demekle de çok meşgul olduğundan oluyor bu. Bu kayboluş aynı zamanda genç kuşak tasarımcı ve mimarlar için ise başka bir yolu açıyor. Devletten ya da başka bir işverenden iş almanın yolu herhalde budur diyor birçok kişi. Yani piyasanın kollamacı iktidar ilişkileriyle oluştuğu bir dünyada kamusal aktör niteliği kalmamış, bir sis perdesinin ardında kalmayı tercih eden görünmeyen yüklenicilerin dünyası. Buna karşın yarışmalar gibi diğer proje elde etme yolları marjinalleşiyor.

Muhabbetin ikinci sonucu ise yazının başında belirttiğim husus. Sokaktaki adam için muteber “az az ortaya karışık” tasarım biçiminin karşılığı “Selçuklu-Osmanlı tarzı bir şeyler” oluyor. Burada “Selçuklu-Osmanlı” denilen şey aslında kelime karşılıklarının ötesinde başka bir tavra ve içeriğe işaret ediyor. Sorgulandığında yapı tekniğinin “tabiî ki beton ve tünel kalıp”, ölçeğinin mutlaka ama mutlaka “geniş, ferah ve yüksek tavan”, büyüklüğünün “ihtişamlı (ihtişamsız Selçuklu-Osmanlı olur mu?) ki bu kaç kat olursa olsun fark etmeze tekabül ediyor, içindeki dekorasyonun “aynalı, jan-janlı hatta böyle kımıl kımıl” olması gerektiği kabilinden yanıtlar almaya başlıyorsunuz. Bildiğiniz hiç Selçuklu ya da Osmanlı eseri var mı diye sormaya kalkmayın yanıtı çoğunlukla malum. Sonuçta uzaktan çekip sündürülmüş Safranbolu evlerini andıran, yakından bakınca ne olduğu anlaşılmayan, girişinde Versaille yaldızına bulanmış, Dolmabahçe merdivenleriyle devasa hollerde kaybolmuş, her bir köşesi ayrı telden konuşan bir yapılar dizisi ortaya çıkıyor. Bunun en güzel örneklerinden birisi sanırım Ak-saray namındaki yeni “cumhur-baş-ba-kan-lığı binası” olsa gerek. Her yönüyle tartışılsa da bu bina “ne veriyim abime” mimarlığı adına içeriğinin bir şekilde “popülüst bir kolektivite tarafından doldurulduğu hissini veriyor. Mimar dostlarımız buna “eklektik tasarım” diyorlar. Bu tür bir tasarım sürecinin sonuçları ve tasarım kuramları açısından tartışılacak çok yönü olduğu açık.


Ancak, tüm bu sürecin gözden kaç-ırıl-an çok önemli başka bir boyutu olduğunu düşünüyorum. Bu boyut yapıdan çok yapıda şu ya da bu şekilde yer alan şehirci, plancı, mimar, mühendis ve tasarımcıların etik tercihleri ya da en azından böyle etik tercihlerinin olması gerektiğine ilişkin farkındalıklarıyla ilgili. “Ne vericen bana” diyen bir iktidar sahibi karşısında en azından istenen şeyin nerede, nasıl ve ne şekilde yapılacağını, konuya ilişkin tartışmaların bulunup bulunmadığını anlamaya çalışma çabası ve bu çabanın sonucunda işe başlamadan önce şöyle ya da böyle duruşunu ifade etme ihtiyacını duymak önemli bir şey diye düşünüyorum. Bu tür bir ihtiyacın duyulmadığı yerde tasarımcı tüm tarihsel birikimlerden soyunarak bir tür “tasarım unsurları müşaviri/tesisatçısı” haline geliyor. İçinde bulunduğu toplumun sorunlarından yalıtılmış bir vakumda görünmeden yaşamaya alışmış bir teknisyene indirgeniyor. Zaten tüm sorunlarımız da burada başlamıyor mu? Bu süreçler el yordamıyla kapalı kapılar ardında yürütülürken, olan oluyor. Yaşam çevrelerimiz hızla değişiyor. Gezi, ya da Validebağ gibi birkaç örnek dışında hayatın kendisi tercihsiz, yönsüz, medeniyet tasavvuru kısırlamış bir “ne veriyim abime” hayatına dönüşüyor. İşte bunun için hangi tarafta olunursa olunsun etik tercihlerin ortaya konması her zamankinden daha önemli hale geliyor. 

23 Ağustos 2014 Cumartesi

ATATÜRK ORMAN ÇİFTLİĞİ SURLARINDAKİ İLK GEDİK

Kentlerimizdeki bazı önemli hafıza mekânlarının teknik bilgi, yasal dayanak ve hukuki meşruiyet gözetilmeksizin ağır müdahalelere uğradığı günler yaşıyoruz. Kentsel hafıza mekânlarına yapılan bu müdahalelerin bazı ortak özellikleri var. Öncelikle müdahalenin en pragmatik ve akut halinin gerçekleştiği anda kamuoyunun dikkatine sunuluyorlar. Bu sunum çoğu zaman müdahaleyi içinde bulunduğu bağlamdan ve ilişkiler ağından kopararak ortaya koyma şeklinde gerçekleşiyor. Müdahaleyi yapanlar da, müdahalelere karşı mücadelede bulunanlar da bu noktasal gündem yaratma eyleminin bir parçası haline geliyorlar. Bu durum bir başka müdahaleye ilişkin gündemin bir önceki müdahaleyi tartışma dışına itmesine kadar devam ediyor. Tartışma dışına itilen müdahale bir daha gündeme taşınana kadar geçen zamanda ise daha farklı siyasal ve bürokratik süreçler, müdahalenin rotasını çoktan bir önceki tartışmanın ötesine taşımış oluyor. Sonuçta, kentsel mekâna yapılan müdahalelere ilişkin tartışmalar parçalı, kesikli ve kopukluklar içeren bir nitelik kazanıyor.

Toplumsal alanda kentsel mekâna yapılan müdahalelere ilişkin tartışmanın bu parçalı ve kopukluklar içeren doğasının ta kendisinin, müdahalenin ilerlemesindeki aşamalardan birisi olup olmadığını kendimize sormamız gerekir diye düşünüyorum. Bir anda alevlenen, tarafların eylemlilikleriyle hararet kazanan ama sonrasında uzunca bir süre dolaylı olarak ve çoğunlukla da yüzeyselleştirilmiş kavrayışlarla ele alınan kentsel tartışmaların konusu olan alanlar, bu tartışmaların unutturdukları ile değişmeye ve değiştirilmeye devam ediyor. Bu anlamda yapılan müdahalelerden çok, bu müdahalelere ilişkin tartışma süreçlerinin bir nevi müdahale edilecek alanın surlarındaki gedikleri oluşturduklarını söyleyebiliriz. Tartışma her alevlendiğinde surda yeni gedikler açılmaktadır. Hafıza mekânının toplumun genelinin algısında nasıl şekillendiği de bu gediklerle birlikte yeniden tanımlanmaktadır. Bu sebeple, kentsel alana yapılan müdahalelerin doğru anlaşılmasında ve tutarlı mücadele stratejilerinin geliştirilmesinde, geçmişteki tartışmaların belli bir tarihsel derinlikle ele alınması, bu ele alışta farklı boyutlardaki değerlendirmelerin yapılması önem taşıyor.

Bu anlamda, kişisel hafızamda çok canlı bir örneği paylaşmanın sorumluluğunu hissettiğimden dolayı bu yazıda Atatürk Orman Çiftliğine ilişkin 2006 yılında yaşanan bir dizi olayı tarihe not bırakmak adına kaleme almaya çalışacağım. Ancak bu işe girişmeden önce şimdiden Atatürk Orman Çiftliği yağmasının 1940’lardan itibaren başladığını, Çiftlik arazisinin üçte birlik kısmının 2000’li yıllardan daha önce tahsis, satış, kira ve irtifak hakkı tesisi ile elden gittiği eleştirilerine karşı neyi kastettiğimi açıklığa kavuşturayım. 2006 yılına kadar Atatürk Orman Çiftliği ile ilgili tüm tasarruflar için Türkiye Büyük Millet Meclisinde kanun çıkarılması gerekiyordu. Yani, ulus-devletin simgelerinden birisi olan Çiftliğe ilişkin tartışmaların merkezi siyasal alanın bir parçası olduğu kabul ediliyordu. Ancak, 2006’da çıkarılan ve bugünlerde Atatürk Orman Çiftliği yağmasının önünü tam olarak açan yasa ile Çiftliğe ilişkin tasarruf tamamen Ankara Büyükşehir Belediyesine yani yerel yönetimlere bırakılmış oldu. 2006 yılı sonrasında Çiftlikteki teknik altyapı ve ulaşımla ilgili hoyrat müdahalelerin, yeni başbakanlık binasının, Ankara Park’ın ve diğer müdahalelerin bu kırılmayla ilişkili olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bir başka deyişle, 2006’ya kadar kıyısından köşesinden merkezi hükümet eliyle tırtıklanarak küçültülen Çiftlik, 2006 sonrasında yerel yönetim eliyle bütünüyle parçalanmaya ve dilimlenmeye başladı. İşte bu parçalanma sürecinin önünü açan yasal düzenleme ve ilişkili siyasal süreçlerin gözden geçirilmesinin, Çiftlik sürecini anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum.

Böylesi bir yasal düzenlemenin nasıl gündeme getirildiğini ele almadan öncelikle dönemin siyasi atmosferini hatırlatmakta yarar var. Adalet ve Kalkınma Partisinin 2002 yılında iktidara gelmesinden sonra göreli olarak temkinli adımlar attığı bir dönem yaşanmaktaydı. Devletin yapısal olarak neo-liberal dönüşümünü hedefleyen “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı” gibi çabalar dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilirken, yerel yönetimler ve kamu yönetimine ilişkin birçok kanun parça parça Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında çok büyük tartışmalar eşliğinde ele alınmaya çalışılıyordu. Bu tartışmaların en ciddi yansımaları bütçe görüşmeleri öncesinde görülmekteydi. 2006 yılının başlarında dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın sit alanında yer alan kaçak villalarının yasallaştırılmasına ilişkin çaba içerisine girdiği şeklinde iddialar basına yansımıştı. Bu iddialar ve daha birçok yolsuzluk iddiası yine dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından Meclis kürsüsünden çok sert bir şekilde dile getirildi ve Bakan Unakıtan hakkında Meclise gensoru verildi. Gensoru tartışmaları tüm hararetiyle devam ederken, Kemal Unakıtan’ın kürsüden yaptığı savunmasında ilginç bir ayrıntı yer almaktaydı. Unakıtan, Deniz Baykal’ı da Angora Evlerinde ikamet ettiği villasının kaçak olduğu iddiası ile suçlamaktaydı. Yolsuzluk iddialarının havada uçuştuğu bu tartışmaların Atatürk Orman Çiftliği ile nasıl bir ilişkisi olduğunu ise daha ilerde sorgulayacağız.

Bu tartışmaların sürdüğü dönemde TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi seçimleri yapıldı ve ben de Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı görevine başladım. Göreve başladığımdan çok kısa bir süre sonra da burada yazdığım satırlara kaynaklık eden bir dizi olaya tanık oldum. 2006 yılının Nisan ayı içerisinde basına Atatürk Orman Çiftliği ile ilgili bir yasanın Türkiye Büyük Millet Meclisine getirileceğine ilişkin bilgiler yansımaya başladı. Çok geçmeden de Mayıs ayı başlarında Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Salih Kapusuz tarafından verilen 5659 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kuruluş Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi, 2/773 sıra no ile TBMM Plan Bütçe Komisyonu'na verildi. Teklifin daha önce Melih Gökçek’in 2003 yılında Kızılay Kent Merkezinin yayalara kapatılması kararını kamuoyu önünde eleştiren Kapusuz tarafından verilmesi, siyasi olarak 2004 yerel seçimlerinden hemen önce Adalet ve Kalkınma Partisine kabul edilen Gökçek’le Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki kaynaşmanın da bir göstergesi olma niteliğini taşımaktaydı. Yasa teklifi “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” tarzı bir şekilde kaleme alınmıştı. Teklifin ilk metninde “çiftlik arazisinin 10 yıllığına Ankara Büyükşehir Belediyesine devri, arazinin %5’i kadar kapalı tesis yapımına izin verilmesi, Çiftlik arazisinde ulaşım ve kentsel altyapı yatırımlarına izin verilmesi” gibi ağır hükümler bulunmaktaydı. Aslında aradan geçen sekiz yılda, yasa metni birazdan anlatacağım üzere bu hükümlere doğrudan yer verilmeyecek hale getirilmiş olsa da yapılan uygulamaların tam da bu metindekilere uygun olması da üzerinde düşünülmesi gereken hususlar arasında.

Böyle bir yasa teklifinin Meclise verildiği haberini alır almaz o dönem çok aktif olan ve temelleri yine Kızılay’ın yayalara kapatılması sürecine karşı yürütülen mücadelede güç birliği oluşturmak adına dönemin TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi tarafından atılan “Ankaram Platformu” nezdinde girişimlerde bulunmaya başladık. Hızla bir değerlendirme yapıldı ve 12 Mayıs 2006 tarihinde Atatürk Orman Çiftliğine ilişkin bu yasa teklifinin yaratacağı sorunları ifade etmek üzere bir basın toplantısı düzenledik. “Sahipsiz AOÇ’nin Talanında Son Hamle: Kırparak Değil Devrederek Yağma” başlıklı basın metnini basın mensuplarının dikkatine sunarak, yasa teklifinin aslında Atatürk Orman Çiftliğinin idam fermanı olduğunu ifade ettik. Özellikle de AOÇ’nin sit alanı olduğunun ve Ankara Kentinin üst ölçekli planının yapılarak bu üst ölçek plan kararlarıyla uyumlu bir koruma amaçlı imar planı yapılması gerekliliğini bir çözüm önerisi olarak ortaya koyduk. Bu planların yapımı için de Belediyenin mevcut kanunlara göre gerekli yetkilerinin bulunduğunu, bu tür işlemler için yasa teklifine yer bulunmadığını, yasa teklifinin bir Truva atı niteliği taşıdığını vurgulamaya çalıştık. Bu çabalarımız devam ederken aynı tarihte bir başka ilginç gelişme olmaktaydı. Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek basına bir açıklama yaparak Atatürk Orman Çiftliğine ilişkin yasa teklifi konusunu anlatmak ve destek almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’dan randevu talebinde bulunacağını ifade etmekteydi. Daha önce Ankara ile ilgili önemli ve neredeyse birçoğu yargı kararlarına konu olmuş neredeyse hiçbir konuda böyle bir girişimde bulunmamış olan Belediye Başkanının bu girişimi bizi şaşırtmıştı. Öte yandan Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesindeki bir piton yılanının kaybolmasının da aynı zaman denk gelmesi ve özellikle gazetelerin Ankara eklerinde konunun çok geniş şekilde ele alınması da aynı dönemin ilginç ayrıntıları arasında yer almaktaydı. İlginç bir ayrıntı da o dönemde bu randevu talebinin hemen ardından Ankaram Platformu ve Şehir Plancıları Odası olarak bizim de Deniz Baykal’dan istediğimiz randevulara yanıt alamamamızdı.

Devam eden süreçte 3 Haziranda AOÇ’deki Atatürk Evi önünde Ankaram Platformu olarak yasa teklifine ilişkin sakıncaların dile getirildiği bir basın açıklaması daha yapıldı. Ankaram Platformunun çok yoğun olarak çalıştığı bugünlerde ayrıca bir AOÇ Mitingi ve yürüyüşü de düzenlendi. 6 Haziran 2006 tarihinde Ankaram Platformu bileşenlerinin siyasi parti teşkilatlarının ve halkın katılımıyla yaklaşık 1000 kişi Yüksel Caddesi önünde toplanarak Meclise yürüdü. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dikmen kapısı önünde bir basın açıklaması yapıldı. Oldukça gergin geçen açıklama sonrasında Meclise girerek milletvekilleri ile görüşme talebinde bulunduk. Ancak, talebimiz geri çevrildi. Dönemin CHP Milletvekili Yakup Kepenek’in araya girmesi ile birlikte Ankaram Platformunu temsilen ben, Peyzaj Mimarları Odasını temsilen Redife Kolçak ve o dönem Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı olan Gökhan Günaydın, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Nimet Özgönül ve diğer arkadaşla birlikte Meclise alındık. CHP Milletvekili Ali Topuz ile görüşerek, yasa teklifinin bir Truva atı niteliği taşıdığını ve mutlak surette geri çekilmesi gerektiğini tekrar ifade ettik. Hem yoğun katılımlı yürüyüş ve miting, hem muhalefet partisinin tavrı hem da kamuoyunda yasa teklifine karşı büyüyen tepki umutlarımızı yeşertmeye başlamıştı. Bu süreçte Şubemizin hazırladığı teknik raporun da ciddi bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Miting ve yürüyüşten 3 gün sonra Melih Gökçekle o dönem yeni taşınılmış olan Söğütözündeki CHP genel merkezinde görüşen Deniz Baykal’ın tavrı da umutlarımızı besler nitelikteydi. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla Deniz Baykal yasa teklifinin geri çekilmesi gerektiğini, AOÇ’nin imara açılmasının mümkün olamayacağını, diğer acil sorunlar için CHP milletvekilleri ile ortak bir çalışma yapılması gerektiğini Melih Gökçek’e iletmişti. Bu gelişmeler sonrasında yasa teklifinin askıya alınması beklenirken, teklif ilgili Meclis Komisyonunda görüşülmeye başlandı. Bu şaşırtıcı durum karşısında meclis komisyonlarını takip etmeye başladık. Hazırladığımız teknik değerlendirmeleri iktidar ve muhalefet partisi milletvekillerine ilettik. Dönemin bazı iktidar milletvekillerinden de destek gördük. Ancak, komisyon toplantıları tam bir ajitasyon manzarası içerisinde geçiyordu. Özellikle Melih Gökçek’in yasanın gerekçeleri arasında gösterdiği “Etimesgut zırhlı birlikler yolu üzerindeki trafik kazaları”nın mağdurlarını konuşturmak üzere Komisyona getirmesi tansiyonları yükseltmekteydi.

Haziran ayı sonlarına doğru, kamuoyunda AOÇ tartışmaları hafiflemeye başlamışken ilginç bir rota değişikliği olmaya başladı. Yasa teklifinin tamamen geri çekilmesini talep eden CHP gurubu uzlaşma gereğinden bahsetmeye, AOÇ’de ulaşım ve teknik altyapı düzenlemeleri ile planlama yetkilerinin ve hayvanat bahçesinin işletilmesi yetkilerinin Ankara Büyükşehir Belediyesine verilmesinin yanlış olmayacağını söylemeye başladılar. Bu görüşler doğrultuda yeniden düzenlenmiş bir taslak metin ortaya çıktı. Ankaram Platformu ve Şehir Plancıları olarak bu değerlendirmenin Truva atını kabullenmek ve içeri almak olacağı yönündeki uyarılarımız etkisiz kaldı. Tüm çabalarımıza rağmen teklif değiştirildiği haliyle 21 Haziran 2006 tarihinde T.B.M.M. Genel Kurulunda kabul edildi. 8 Hazirandan 21 Hazirana kadar geçen yaklaşık 2 haftalık sürede muhalefetin tavrının nasıl ve neden değiştiği, cumhuriyeti kuran bir partinin bir cumhuriyet mirasına karşı duruşunun dönüşümü bir muamma olarak kaldı.

Teklifin Genel Kurulda kabulünün ardından bu kez cumhurbaşkanı tarafından veto edilmesine yönelik çabalarımız başladı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den randevu talebinde bulunuldu. Ankaram Platformu bileşenleri ile birlikte Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu ile görüşüldü ve yasanın sakıncaları iletildi. Ancak, Nehrozoğlu, yasanın çok açıkça bir anayasal sakınca taşıması durumunda bir vetonun gündeme gelebileceğini, böylesi bir değerlendirme yapılacağını ifade etti. Aynı dönemde cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, Kamu Yönetimi Temel Kanunu ve diğer bazı düzenlemeler konusundaki vetoları sebebiyle yöneltilen ağır eleştirilerin etkisi oldu mu bilmem ama AOÇ Yasası, cumhurbaşkanı tarafından da onaylandı, 8 Temmuz 2006 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girdi. Yürürlüğe giren yasa ile esas olarak Ankara Büyükşehir Belediyesine alana ilişkin koruma amaçlı imar planı yapma ve hayvanat bahçesini işletme yetkisi verilmekteyken, yasanın yürürlüğe girmesinin hemen ardından Ankara Büyükşehir Belediyesi kamuoyuna Çiftlik arazisinin tüm tasarrufunun kendisine geçtiği şeklinde propaganda yapmaya başladı. Bu propaganda o dönemde hazırlanan ilk koruma amaçlı imar planının içeriğinde de görülmekteydi. Nitekim o dönem geçerli olan koruma mevzuatı gereğince yapılması gerekli katılım toplantılarında da hem yapılan koruma planındaki eksiklikler hem de yasayla ilgili yanlış değerlendirmeler iletildi. O günden sonra da TMMOB’a bağlı özellikle Şehir Plancıları, Mimarlar, Peyzaj Mimarları ve Ziraat Mühendisleri Odaları ve Ankara İl Koordinasyon Kurulu planlama sürecini dayanışma içerisinde dikkatle izlediler, yargıya taşıdılar. Bugün her ne kadar iktidar tarafından dikkate alınmasa da yargıda elde edilen birçok kazanım bu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Ancak, her ne olursa olsun AOÇ surlarında açılan ilk gediğin etkileri büyük oldu. Yasayla AOÇ alanındaki belli yetkilerin Ankara Büyükşehir Belediyesine devredilmesi ile birlikte aslında bir psikolojik sınır yıkılmıştı. Yıkılan bu psikolojik sınırla birlikte, Atatürk Orman Çiftliğindeki topyekûn bir bölme ve parçalama sürecinin de önü açılmış oldu. Bu arada 8 ve 21 Haziran arasındaki 2 haftalık muamma ile ilgili olarak ilginç bir ayrıntının da Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek’in 2006 yılının sonbaharında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Angora Evlerindeki villasının aslında kaçak olmadığı ile ilgili kamuoyuna bir dizi açıklama yapmış olduğunu ifade etmekle yetinelim. Bu ve bunun gibi tüm ayrıntılara hala dönemin gazetelerinden tek tek erişmek mümkün.


Kentsel alanda mücadele süreçlerinin kesikli doğasının mücadelenin bütünselliğine zarar verdiği açık. Bunun önüne geçmek için de mücadelede şu ya da bu şekilde yer alanların mücadelenin her anını kayda geçirmek ve tarihe not düşmek için çaba harcaması önem taşıyor. Bu en az mekâna ilişkin verilerin, görsellerin ve teknik bilginin gelecek kuşaklara aktarılması kadar önemli bir husus. Ancak bu şekilde hafıza mekânlarına ilişkin olarak halkın bu mekânları hafızasına yerleştirmesini sağlayacak öyküler inşa etmek mümkün olacak. Aksi takdirde Türkiye kendi deyimiyle “yenilgi yenilgi yürüyen zaferlerle” ilerleyen bir hareketin elinde tüm hecelerini, sözlerini ve mekânlarını yitirecek. 

15 Temmuz 2014 Salı

BELEDİYELERDE STRATEJİK TEHLİKE!


Türkiye’de son on yılda kamu yönetiminde en önemli değişikliklerden bazıları stratejik yönetim, bütçe ve bütçenin kullanımı konularında gerçekleştirildi. Özellikle 2001 ekonomik krizi sonrası kurulan ve AB uyum yasaları çerçevesinde şekillendirilen kanunlarla birlikte kamu yönetiminde işleyişe mali disiplin, stratejik planlama ve katılımcılık ilkeleri dahil edilmeye çalışıldı. Özellikle 5018 Sayılı “Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu”nun yürürlüğe girmesi ile birlikte tüm kamu kurum ve kuruluşlarında stratejik plan dahilinde iş yapılmaya başlandı. Buna göre kurumlar stratejik plan yapacak, stratejik planda yer vermedikleri harcamaları yapamayacak, yaptıkları harcamaların da performansını ölçeceklerdi. Teoride kulağa hoş gelen bu uygulamanın gerçek hayata ne kadar geçtiği, getirdikleri kadar götürdükleri de tartışmalıdır. Ancak, bu uygulamayla ilgili daha da önemli sorunların Bütünşehir Kanunu sonrasında yapılan yerel seçimlerin ardından ortaya çıkabileceği görülmektedir.

Bu uygulamaya göre düzenlenen 5393 Sayılı Belediye Kanununun 41. Maddesine göre “Belediye başkanı, mahallî idareler genel seçimlerinden itibaren altı ay içinde; kalkınma plânı ve programı ile varsa bölge plânına uygun olarak stratejik plân ve ilgili olduğu yıl başından önce de yıllık performans programı hazırlayıp belediye meclisine sunar. Stratejik plân, varsa üniversiteler ve meslek odaları ile konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınarak hazırlanır ve belediye meclisi tarafından kabul edildikten sonra yürürlüğe girer. Nüfusu 50.000'in altında olan belediyelerde stratejik plân yapılması zorunlu değildir. Stratejik plân ve performans programı bütçenin hazırlanmasına esas teşkil eder ve belediye meclisinde bütçeden önce görüşülerek kabul edilir.” Denilmektedir. Nüfusu elli binin üzerindeki tüm belediyeler, başta büyükşehir belediyesi yerel seçimlerden sonra altı ay içerisinde bütçelerine esas olacak, mevcut planlarla uyumlu bir stratejik planı katılımcı yöntemlerle hazırlamak zorundadır. Bu maddenin uygulanmasında birçok sorunla karşılaşılacağı açıktır.

Belediyelerde Yumurta Kapıyı Çalınca Planlaması

Yerel seçimlerin üzerinden yaklaşık 3 aylık bir zaman dilim geçti. Bu süre belediyeler için bir alışma ve adaptasyon devresi olarak değerlendirildi. Yeni seçilen belediye başkanları kadro oluşturma, bilgi alma, belediyeyi ve hizmet alanını değerlendirme ile uğraştılar. Zamanın büyük bir kısmı da tebrik ziyaretleri ve görüşmelerle geçirildi. Geriye stratejik plan hazırlanması için sadece 3 aylık bir zaman kaldı. Bu sürede de belediyelerin stratejik plan yapmak zorunda olduklarını hatırlamaları, diğer öncelikler arasında yer vermeleri oldukça düşük bir olasılık gibi görünüyor. Yüksek olasılıkla belediyeler altı ay dolmadan bir stratejik plan yapmak için ya eski planları yüzeysel biçimde gözden geçirecekler ya da son dakikada birkaç göstermelik toplantı düzenleyerek plan yapmaya çalıştıklarını göstermeye çalışacaklar. Bu konudaki yasal düzenlemenin gözden geçirilmesinin gerektiği açık olmakla birlikte, var olan yasal düzenlemeye göre ortaya çıkabilecek sorunların gözden geçirilmesi gerekmekte.

Yumurta Kapıyı Çalınca Yapılacak Stratejik Planların Zararları Neler?

Yasak savmak babından son dakikada yapılacak stratejik planların belediyelerin sonuçları neredeyse tüm bir hizmet dönemini etkileyecek sorunlar yarattığı görülmektedir:
  • Belediyenin hizmet verdiği alan ve vatandaşların değişen ihtiyaç ve talepleri doğru bir şekilde analiz edilmeden stratejik plan yapıldığı için yapılan stratejik planlar vatandaşların ihtiyaç ve taleplerini yansıtmamaktadır.
  • Stratejik planlarda beldenin gelecekteki vizyonuna ilişkin çalışmaların yapılması için yeterli zaman bulunmadığından belli bir ufuktan yoksun plan hedefleri belirlenmektedir.
  • Stratejik planda değişen idari sınırlar ve bunun gibi unsurlar hakkıyla dikkate alınamadığından dönem içerisinde hizmette aksaklıklar ortaya çıkmaktadır.
  • Bütçe olanakları dikkate alınmadan plan yapılma olasılığı artmakta, fiilen uygulanamayacak planlar ortaya çıkmaktadır.
  • Vakit darlığından vasat stratejik planlar yapılmakta bu da yapılmak istenen bazı hizmetlerin bütçe karşılıkları geç oluşmaktadır.
  • Stratejik planlar yapılırken imar planları ve diğer dikkate alınması gereken bölge kalkınma planları gibi planlar göz ardı edilmektedir.
  • Planlamada performans hedefleri doğru koyulamamakta, hizmet dönemi içerisinde yapılan hizmetlerin stratejik plana uygunsuzluğu ortaya çıkmakta ve usulsüzlük olarak algılanmaktadır.
  • Planların yapımında gerçekleştirilmesi beklenen katılımcılık rafa kaldırılmakta, bu da daha başlangıçta belediyeler ile üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve meslek odaları arasında soğukluk ve mesafe oluşmasına sebep olmaktadır.
  • Farklı belediyeler birbirlerinden habersiz olarak stratejik planlar hazırlamakta, bazı alanlarda birbirleriyle çelişen ve birbirlerini etkisiz kılan hizmet politikaları ortaya çıkmaktadır.
  • Belediyelerin birbiriyle uyumlu olması gereken imar planları, stratejik planları ve yatırım kararları arasında ciddi kopukluklar oluşmaktadır. Bu de belediye hizmetlerinin uyumsuzluklarına sebep olmaktadır.
  • Herşeyden öte bu kadar kısa zamanda yapılan plan beş yıllık bir süreyi kapsamaktadır. Yapılacak bir tek hatanın telafisi çok zor olabilmektedir.

Stratejik Planlamada Yeni Sorun: Bütünşehir

Stratejik planlamadaki bu sorunlu durum bir de Bütünşehir Yasasının yürürlüğe girmesi ile daha da katmerli hale gelmiştir. Yapılacak yeni stratejik planda genişleyen büyükşehir ve ilçe belediyesi sınırlarının, mahalleye dönüşen köylerin ve kırsal alanların ihtiyaçlarının dikkate alınması gerekmektedir. Ancak, bu kadar kısa sürede bu ihtiyaç tespitlerinin doğru bir şekilde yapılması çok zor görünmektedir. Eski planların revize edilerek yola devam edilmesi halinde ise birçok alanda hizmette aksamaların ortaya çıkabileceği görülmektedir. Bu hataların düzeltilmesi ilk stratejik planda yapılan hatalar sonrasında giderek daha da zorlaşacaktır. Ayrıca, büyükşehir sınırlarına giren ve stratejik planlarını bu yeni duruma göre güncellemek zorunda bulunan ilçe belediyeleri için de sıkıntılı durumlar ortaya çıkacaktır. Çünkü büyükşehir sınırlarına dahil olduktan sonra yetki ve sorumluluklarda değişiklikler olacaktır. Örneğin, eski stratejik planında tüm yollar için hedefler koyan ilçe belediyeleri yeni planlarında caddeleri dışarıda bırakmak zorunda kalacaktır. Çünkü Büyükşehir Belediyesi kanununa göre caddelere ait tüm yetkiler Büyükşehir Belediyesine aittir.

Stratejik Tehlikeye Karşı Çözüm Önerisi: Katılımcı Stratejik Planlama Koordinasyonu


Stratejik planlama, kamu kurumlarının ve başta belediyelerin iş yapma biçimlerini katılımcı ve mali disipline bağlı hale getirmek için atılmış önemli adımlardan birisidir. Ancak, belediyelerin yerel seçimlerin hemen sonrasında stratejik planlarını çok dar bir zamanda yapmalarına ilişkin gerçekçi olmayan bu düzenleme belediyelerin hizmet kalitelerinin düşmesine sebep olmaktadır. Yeni büyükşehir belediyesi sonrası belediye sınırlarının genişlemesi ve il sınırlarına yayılması da bu durumu daha da riskli hale getirmektedir. Hizmette eşgüdüm ve birlik sağlanması için bir yandan stratejik planların katılımcı süreçlerle elde edilebilmesi için aşağıdan yukarıya, mahalle ölçeğinden başlayan bir katılımcılık örgütlenmelidir. Öte yandan, Büyükşehir Belediyesine bağlı ilçe belediyelerinin stratejik planlarının eşgüdüm içinde ve belli bir standartta gerçekleştirilmesi için Büyükşehir Belediyesi yönetiminde bir koordinasyon oluşturulması önem taşımaktadır. Ancak, bu koordinasyonun ilçe belediyelerinin karar içeriklerini değil planların eşgüdümünü hedeflemesi önemlidir. Bu şekilde, ilçe belediyelerinin bütçelerinin Büyükşehir Belediye meclisinde onaylanmasına ilişkin süreçlerde yaşanan sıkıntıların da önüne geçilebilecektir. Aksi takdirde önümüzdeki dönemde belediye görevlilerinin görev yapmasında ve belediye hizmetlerinin sağlanmasında ciddi sıkıntılar yaşanması olasılığı bulunmaktadır.