Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Mart 2014 Perşembe

LEGOKENTLERİN BAŞKANLARI



İlkokula giden çocukları olan bir baba ve çocukluğundan beri sıkı bir animasyon takipçisi olarak son zamanlarda ilginç birkaç film izledim. Lego adlı çocuk oyuncaklarının başrolde olduğu ve diğer tüm çizgi roman ve film karakterlerinin de lego olarak rol aldığı filmlerdi bunlar. Tabi gerçek yaşamdaki öyküler lego parçalarına aktarılınca ilginç bazı durumlarla da karşılaşılıyor. Örneğin her şey, gökyüzündeki bulutlardan okyanuslara kadar lego parçalarından oluşuyor. Herhangi bir karakter örneğin kelse, lego karakterinin saç kısmı oluşturan parça başına konmuyor, karakter ölüyorsa lego parçalarına ayrılıyor vb. ruh halleri, lego karakterin yüz ifadesindeki basit karakalem çizimin değişimi ile anlatılıyor. Tüm bunlar bir senaryo üzerinden stop-motion tekniği ile filme çekiliyor. Çocuklar da buna bayılıyor. Belki de oynadıkları Legolardan bu öyküleri görmek onlara kendileri yapmış gibi bir duygu yaşatıyordur kim bilir?

Yerel seçim süreçlerini izlerken nedense Lego filmlerini izler gibi hissetmeye başladım. Her akşam bir belediye başkanı bir televizyon kanalında ya da sıkça ziyaret ettiğim internet sitelerinin tepesindeki reklam bölümünde animasyonlar eşliğinde projelerini anlatıyor. Bu projelerde mimarlık dünyasının iyi bildiği canlandırma ve animasyona teknikleri kullanılıyor. Kamera önce tepeden bir görüntü veriyor. Nedense hep bulutlar, güneşli günler ve havada uçuşan güvercin ya da martılar eşlik ediyor bu görüntüye. Sonra kamera aşağı doğru pike yapıyor. İnsan gözü düzeyine iniyor. Anlaşılması güç bazı mimari yapıların, yolların parkların içinden geçiyor. Tüm parklar aynı, yeşil bir kaplamayla oluşturulmuş, yollar da aynı siyah zemin. Bu görüntülerin arasında insanlar görünüyor. Yalnız insanlarda da ortamın tamamı gibi bir gariplik söz konusu. Kolları bacakları soba borusu gibi. Hepsi aynı hızda hareket ediyorlar. Kıyafetleri de hep tek renk. Motif, desen yok, moda sektörü yeterince çalışmıyor gibi bir hava söz konusu. Dahası bu insanlar düzenli aralıklarla kopyalandıklarından klon savaşları gibi bir durum da söz konusu. Steril, yalıtılmış, sorunsuz, kirden pislikten uzak, çeşitliliğin günah olduğu bu görüntüler giderek daha fazla lego filmlerine benziyorlar. Tek bir fark var. Lego filmleri lego parçalarıyla oluşturulmuş karakterleri kullanarak farklılıkları göstermek için elinden geleni yapsa da, yerel seçimlerde izlediğimiz animasyonlar farklılıkları gizlemek, tektipleştirmek ve homojeni kutsamak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Tabi ki bu durumda vakit darlığı, siyasi süreçlerin doğası etkili. Ancak, belediye başkanlarının yönetmeyi düşündükleri kentleri birer legokent gibi görmelerinde ciddi ve hastalıklı bir yan olduğunu, bunun da gerçeklik algımızın inşasıyla ilişkili olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Öncelikle, özellikle yerel seçimlerde ve yerel yönetimlerin hizmet sunum süreçlerinde görselleştirme, üç boyutlu görüntüler kullanma neredeyse bir zorunluluk olarak görülmeye başlandı. Animasyonu olmayana kız bile vermeyecekler. Kitleler, bir nevi tasarım fikrinin tartışılmasından çok, ortaya çıkacak mekanların fikrini meşrulaştıran bu tür görüntülere bağımlı kılınmış durumda. Bir aday, ne kadar açık, berrak ve net konuşursa konuşsun, projesi ne kadar mükemmel olursa olsun, bu projeyi bir animasyonla taçlandırmazsa sözleri buhar olup uçuyor. Ciddiye alınmıyor. Bu açıdan bakıldığında aslında yerel siyasetçiler de bu görüntülere bağımlı hale gelmiş durumda. Hatta, siyasal iletişimin en önemli unsurlarından birisini seçim öncesinde projeleri görselleştirmek için el altından şu ya da bu mimarlık bürosu ile kurulan ilişkiler oluşturuyor. Piyasa koşullarında maddi karşılığı ciddi rakamlara denk düşen bu çalışmaların neyin karşılığında yapıldığı sorusu ise bu yazının konusu dışında kalmakla birlikte önemli bir soru.

Bu tür bir görselleştirmenin bağımlılık haline gelmesi aslında gerçeklik algımızın üretimi ile yakından ilişkili. Yaşadığımız çağ itibariyle insanoğlu geleceğe ilişkin tasarımların gerçekte nasıl bir sonuç ürüne tekabül edeceğini kestirme konusunda sorunlu ya da tembel. Bu tür bir uğraş onun için yıpratıcı. Çoğu zaman içinde yaşadığı, şikâyet ettiği heyula gibi yapıların da aslında bir zamanlar kendisine cicili bicili animasyonlar olarak tanıtıldığını kolay kolay hatırlamıyor. Gerçeklik algısının her gün kendisi için yine ve yeniden üretilen bir şey olduğunu anlaması da kolay değil. Bunun için de bazen hepimiz, kentle ilgili bir yapının bir mekânın yapılıp bitmiş halini, sorunsuz, tabiri caizse “dikensiz” halini görüp bilmekle, kendimizi gerçekleştirme sürecini özdeşleştireceğimiz bir “yapılıp bitme” öyküsüyle karşı karşıya kalmakla mesut oluveriyoruz. Bilgisayarda üretilen gerçeklik çoğalıyor, açılışlarda konuşan siyasetçilere fon oluyor, televizyonlarda ve internette dönüp duruyor, günün sonunda da o gerçeklikten çıkıp, içinde yaşadığımız gerçeğe dönüyor küfrediyoruz. Bir nevi legokentte yaşama düşleri kuran çocuklar gibi olmak öğretiliyor bize. Bizse mutsuz olanı oynuyoruz.

Ama ara ara buna isyan etmenin de bir aracı olabiliyor bu görselleştirmeler. Son zamanlarda o kadar hızlı üretilir oldular ki hatalar kaçınılmaz olabiliyor ve bizzat üretilen gerçekliğin ta kendisi, gerçekliği değiştirmenin bir aracı tetikleyicisi olan isyan ruhunu besleyebiliyor. Bunun örneklerini Gezi Parkı olaylarında ciddi payı olan yayalaştırma projesinin animasyonlarında ya da ODTÜ Yolu animasyonlarında çarpışan arabalar ya da çıkmaz yollarda gördük. Hatta, eleştirel bir akıl için uygun teknolojik olanaklar bu görselleştirmelerin bir mizah ve hiciv duygusuyla evirilip çevrilmesine ve tam tersi bir amaç için kullanılabilmesine de olanak veriyor. Animasyonlardan çıkıp internette viral videolar olarak dalga dalga yayılan mizahi ürünlere sıklıkla muhatap oluyoruz. Yani yavaş da olsa legokentin sakinleri olmaya direnmeyi öğreniyoruz. Ama, bunu yaparken bile bu görselleştirmelerin meşrulaştırılması sürecinin bir parçası haline geldiğimizi de görmezden gelemeyiz.

Ancak, sorun esas seçilirlerse yerel yöneticilerde ve belediye başkanlarında. O animasyonları o kadar fazla izliyorlar ve izletiyorlar ki, bir süre sonra projelerin neredeyse bir gül bahçesinde kendi kendilerine inşa olacaklarına inanmaya başlıyorlar. İnsanların da legokentteki boru bacaklı insanlar gibi kendilerine biçilen rolün dışına çıkmayacaklarından eminler. Kenti yönetmeye başladıklarında bu anlayışı sürdürmeye başlıyorlar. “Katılım”, “beraber yönetme”, “sosyal adalet” gibi kavramlar kolaylıkla rafa kalkıyor. Hele hele projelere itirazlar yükselmeye başlayınca legodan yaptığı kuleler başka bir çocuk tarafından yıkılan çocuklar gibi hırçınlaşmaya başlıyorlar. Bu durumun yüzlerce örneğini gördük geçtiğimiz on yıl içerisinde. Bilimsel ve teknik kaygılarla itiraz edilen birçok proje animasyonları ve görselleriyle savunulmaya çalışıldı mahkemelerde. İlkeler görsellerle ikame edilmeye çalışıldı.

Burada bu tür teknolojilerin kullanılmamasından yana olduğum sanılmasın. Büyük olanaklar sağlıyor bu araçlar. Ancak, teknolojiyi kullanarak gerçekliği yeniden üretmenin de bir etiği olmalı. İnsanların algısını olması gerekenden çok eğip bükmemeli, en azından insan ölçeğinden görebilme olanağı tanımalı kullanıcılara. Örneğin, İstanbul siluetine eklenen 16/9 kulelerinin görünümünü de binalar yapılmadan önce insanlara göstermeli. Göstermeli ki belediye başkanları ve bu görselleştirmelere bağımlı hale gelenler/getirilenle kentlerin onların lego oyun alanı olmadığını görebilsinler. Bu tür bir etiğin gelişmesi için daha çok zaman gerekecek belki ama biz kendimizi seçimler sonrasında görevi devam ettirecek ya da devralacak olan başkanlara şunu söylemeye hazırlanmalıyız “Bu kent sizin legokentiniz değil. Biz de lego değiliz. Animasyonlar bitti. Hadi şimdi gerçek projeleri birlikte nasıl yapacağımızı konuşalım”.

18 Mart 2014 Salı

KABATEPE



-Senaryo Metni-

Kabatepe simülasyon merkezi için düşünülen senaryo beş ayrı karakterin kişiliğinde anlatılır. Bu beş karakter savaşın seyrindeki beş ayrı önemli aşamayı ifade ettiği kadar 20. yüzyıl toplumlarının geçirdiği aşamaları da ifade eder. Aynı zamanda da savaşın insani, gündelik yanını ve kültürler arası kozmopolitanlığını da anlatır.

Bu beş karakterin yaşadıkları senaryonun oluşumunda temel izlekleri oluşturur. Bu izlekler; savaşa yüklenen anlam, savaş öncesi hazırlıklar, savaşın seyri, savaşın gelişiminin farklı taraflarca nasıl anlaşıldığı, savaşın sonuçları, zafer, savaş sonuçlarının ve zaferin toplumların kendi içinde ve uluslararası arenada nasıl yazıldığı ve yayıldığı, uluslaşma sürecine nasıl eklemlendiği gibi kavramlaştırmaların oluşturulmasında birer araç olarak kullanılacaktır.

Her bir karakterin yaşadıklarının farklı bir düzlemde takip eden karakter ile nasıl ilişkilendiği gösterilecek, müze içerisinde karakterlerin anlatımını aşan bir süreklilik kurgusu oluşumu sağlanacaktır. Her bir karakterin hayata ve dünyaya bakış açısındaki temel çelişkiler ve inançlar gösterilerek savaş fikrinin oluşumundan savaşın sonuçta koşulsuz olarak günümüzde herkes tarafından kabul edilen bir barış fikrine ulaşmayı nasıl sağladığı anlatılacaktır.

Karakterler:

  1. Senegalli bir siyahî asker olan “Alacakaranlık Pier”
  2. İngiliz deniz yüzbaşısı “Yüzbaşı Hawksworth”
  3. Gelibolulu keskin nişancı “Uzunların Elif”
  4. İstanbullu “Kolağası Hayrettin”
  5. 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal

1. Senegalli bir siyahî asker olan “alacakaranlık Pier”

Bölüme girişte: Senegal halk şarkılarıyla Fransız Şansonlarının karışımı bir müzik çalar

Haritada: Dakar-Lyon-Çanakkale arasındaki seyahat gösterilir

Senegalli askerin şahsında savaştaki tüm kolonilerin ve sömürgelerden gelen ülke sakinlerinin eşyaları, fotoğrafları ve savaşla ilişkisi sergilenir.

Ortam: Olabildiğince şaşırtıcı, karmaşık ve loştur. Babil’in asma bahçelerine benzer. Birçok dilin aynı anda duyulduğu karmaşık konuşmalar duyulur. Bir sığınağı ve mevzii andıran, toz huzmeleri olan kısımları vardır.

Alacakaranlık Pier: Dakarlı bir Senegallidir. Temel çelişkisi kendisini Fransız’dan çok Fransız kabul etmesidir. Bu savaşı Fransızlardan çok sahiplenir. Bu duygusu ölürken değişir.

Bu kısımda: Savaşın ilk aşaması Pier’in anlatımı ile karışmış biçimde anlatılır.

Anlatım: Aksanlı bir Fransızcadır.

Pier: Ölürken deniz kıyısındaki kruvazörlerin çelik gövdelerini görür.

Alacakaranlık Pier müze senaryosunda “su” öğesini temsil etmektedir. Bu sebeple fiziksel tasarımda su unsuru yaygın bir şekilde kullanılacaktır.

Alacakaranlık Pier’in Sözleri:

Pier önce savaşın birinci aşamasının gelişimini anlatır. Anlatımı aşağıdaki sözlerle biter.

“…ah okyanus. Tepelerin arasındaki bu biçimsiz su kanalı okyanusun enginliği yanında kılıksız bir su birikintisini andırıyor. Yüce Fransız ideallerinin okyanus kıyısındaki benim ülkeme daha önce ulaşmış olmasına şaşmamalı. Zaten Fransızcanın büyük ırmağı yeterdi ancak ülkemin güzelliklerini anlatmaya.

Buraya kadar neden geldiğimi anlayamasam da, Fransız ulusunun bu topraklara da şarap, fişek ve Voltaire getirmesi buraların kaderini değiştirecektir diye düşünüyorum tıpkı bizim gibi. Fransızları ilk gördüğümde çocuktum. Biz okyanusa akan ırmağın kıyısında çıplak balık tutarken geldiler, bize Fransızca öğrettiler, Voltaire okuttular ve şarabı öğrettiler. Yetişkinliğe adım attığımda Lejyona aldılar. İçinde ülkemin balıklarının, madenlerinin ve diğer tüm güzelliklerinin bulunduğu bir gemiyle beni Lyon limanına götürdüler. Adımı da değiştirip Pier yaptılar. Ama lejyondakiler için hiçbir zaman sadece Pier olamadım. Hep “alacakaranlık Pier” olarak kaldım.

Lyon’dan yola çıkarken buraya geleceğimizi söylemediler. Geldiğimizde öğrendim Dardanel denilen boğazda olduğumuzu. Bizi kıyıya ön yığınakların bulunduğu yere indirdiler. Daha sonra yapılacak bir kara savaşı ihtimalini düşünerek. Ama karaya çıkışımız yoğun makineli tüfek ateşi altında gerçekleşti. Nedendir bilmiyorum karaya ilk ayak basanlar ülkemin insanlarıydı. Birkaç adım atamadan başımda bir sıcaklık hissettim. Sendeleyip düştüm. Sanırım son nefesimi veriyorum. Yattığım yerden içinden çıktığım dev kruvazörleri görüyorum. Bu birkaç cümle de son nefesimi vermeden aklımdan geçenlerdi. Oysaki son anımda tüm dünyaya şunu haykırmak istedim:

“Ey suyun çocukları: sizi okyanustan, gölden, nehirden ve dereden alıp getirdiler. Başka suyun çocuklarını vurmanız için. Bırakın bütün suların çocukları birlikte yüzsünler. Balık da tutabilsinler…”

2. İngiliz Deniz Yüzbaşısı “Yüzbaşı Hawksworth”

Bölüme girişte: Bir geminin merdivenlerinden güvertesine çıkılır. Işık oyunları ve yansımalarla ziyaretçilere gemi güvertesinde oldukları izlenimi verilir.

Kaptan köşkü kısmına geçilir. Bu kısımda Bristol Limanı-Lyon-Atina-Çanakkale rotası görülür

Fonda: Gayda ile İskoç havaları ve makine sesleri birlikte duyulmaktadır.

Ortam: Olabildiğince Viktorya dönemi tasarımları ile sanayi devrimini bir arada çağrıştıracak biçimde neo-klasik ve aynı zamanda aydınlıktır. Yer yer Çanakkale tabyalarının denizden görünüşleri yansıtılır ya da panoramik görüntüler verilir. Panoramik görüntüler verilirken fonda uzun havalar duyulur.

Yüzbaşı Hawksworth: Bristol’lü genç bir askerdir. Temel çelişkisi bu savaşa değil sanayi ve endüstrinin gücüne inanmasıdır. Kaçınılmaz olarak savaşın kendileri tarafından kazanılacağına inanır.

Bu kısımda: Savaşın ikinci kısmı yüzbaşının ağzından İngilizce olarak anlatılır. Anlatım aksansız mükemmel bir İngilizcedir.  

Yüzbaşının bulunduğu kruvazör imkânsız bir noktadan atılan top mermisi ile batar.

Yüzbaşı Hawksworth müzede toprağı simgelemektedir. Bu sebeple fiziksel tasarımda toprak unsuru yaygın biçimde kullanılacaktır.

Yüzbaşı Hawksworth’un Sözleri:

Yüzbaşı savaşın ikinci aşamasını anlatır. Anlatımını aşağıdaki sözlerle bitirir:

“Sarhoş olmak için gece yarılarına kadar Bristol limanının leş kokulu pub’larındaki alkol oranı düşük biralarından fıçılarca içtiğimiz uzun yaz gecelerini özledim. Haftalarca kruvazörün içine tıkılıp makine sesleri arasında yolculuk yaparken insan geçmişin tatlı anlarını hatırlıyor. Ama bu anlar da, doğunun isyankâr halkları da günün birinde makine sesinin şaşmazlığına boyun eğmek zorunda kalacak. Askeri Mühendislik okulundan mezun olduğumdan beri bunu biliyorum. Dünya kocaman bir saattir. Binlerce yıldır insanoğlu bu saatin nabzını bilmeden yaşadı. Yalnızca yüz yıldır bu saatin nabzını tutabiliyor, makinelerimizde attırabiliyoruz. Dünyanın nabzı makinelerimizde atarken dünyanın dizginlerini elimize alıyoruz. Makineleri kullanmayı bilmeyen halklara bunu öğretmek de bizim insanlık görevimiz. Onlar imanın dünyasında yaşıyor. İmkânların dünyasını bilmiyorlar. İmanın dünyasından çıkıp imkânların dünyasına girmeleri gerek. Türkler de bu halklardan en büyüğü ve sonuncusu. Yaşadıkları coğrafyanın ve çağın son vagonuna iğreti biçimde tutunmaya çalışıyorlar. Ama onları zorla da olsa vagona bindirmek zorunlu. Doğunun son limanı da artık dünyanın nabzını hissetmeli.

Bristol limanından beri bunları düşünüyorum. Makinelerimizin gücüyle ilerliyor, ilerletiyoruz. Atina’da ikmal yaptıktan sonra Ege’nin suya damlamış mürekkeplere benzeyen adalarla dolu sularına giriyoruz. Boğaza girerken manzaranın ihtişamı karşısında afalladığımı hatırlıyorum. Dardanelin kıvrımlı coğrafyasının her iki yanı karadan ve denizden açılan top ateşleriyle oluşan toz dumanın sisi altında. Savaş planı doğrultusunda boğazının belirlenen bir noktasına hareket edeceğiz. Fransız zırhlılarının yaptığı manevralarla karadaki top mevzileri tahrip edilecek ve biz Boğazın deniz hâkimiyetini elde tutacağımız pozisyona geleceğiz. Fransız zırhlıları karadaki top mevzilerini cehennemden bir güne çevirdikten sonra mevziler sağır ve dilsiz kesiliyor. Pozisyonumuza ilerliyoruz. Artık güvenli sulardayız. Ama umulmadık bir şey oluyor. Cehennemden bir gün canlanıyor. Tahrip olan top bataryalarından birinden tek ve temiz bir ateş açılıyor. Sancak tarafından yaralanıyoruz. Gemideki ardı ardına yaşanan patlamalarda denize düşüyorum. O çok inandığım makinelerin işlettiği pervaneleri görüyorum en son…

Ey toprağın çocukları: İman varsa imkân vardır. Salt imkânın olduğu yerde iman kendine yer bulamayabilir. Toprağın çocuklarının tüm imkânları bir arada barış içinde kullanacağı günlere iman edin!

3. Gelibolulu keskin nişancı “uzunların elif”

Bölüme girişte: Dev bir başörtülü kadın figürünün içinden geçilerek girilir. Kadın figürünün üzerinde binlerce delik vardır. Bu deliklerden rüzgâr gelmesi sağlanmaktadır. Deliklerden aynı zamanda Anadolu halklarını temsil eden binlerce farklı renkte ışık huzmeleri gelmektedir.

Ortam: olabildiğine aydınlık ve rüzgârlıdır. Keskin kenarlı kayaların ve dağların bulundu engebeli bir arazi havası verilmiştir. Yer yer tabyalardan denizin ve gemilerin görünüşleri yansıtılır ya da panoramik görüntüler verilir.

Fonda: Rüzgâr uğultusu ile üst üste bindirilmiş binlerce Anadolu ezgisi yer alır.

Bu kısımda: Savaşın üçüncü kısmı Elif’in ağzından Türkçe anlatılır. Anlatım yumuşak bir Ege ağzıyladır.

Uzunların Elif: Gelibolulu bir genç kızdır. Keskin nişancılığıyla ün yapmıştır. Savaşta tüm yakınlarını kaybetmiştir. Temel çelişkisi savaşta çok büyük yararlıklar göstermesine rağmen savaşın kaybedileceğini düşünmesidir.

Uzunların Elif müzede rüzgârı simgelemektedir. Bu sebeple fiziksel tasarımda rüzgâr unsuru yaygın biçimde kullanılacaktır.

Uzunların Elif’in Sözleri:

Elif savaşın üçüncü aşamasını anlatır. Anlatımını aşağıdaki sözlerle bitirir:

“Ramazan bayramında haberi geldi babamın şehitliğinin. Daha beş kış bile görmemiş bir körpe çocuktum. Babamın mavzerini verdiler elime yadigâr. Fişekler oyuncağım oldu genç kızlık çağıma kadar. İlk âdetimi gördüğüm gün ağabeyimin şehitlik haberini aldım. Tabancası çeyizim oldu. Yüz adımdan asma yaprağını tam ortasından vurmayı öğrendim. Gelinlik çağıma geldiğimde çeyiz sandığımda el işlerimden çok fişek vardı…

Gâvurun yedi düvele nam salmış ordularını toplayıp boğaza yüklendiğini duyunca duramadım yerimde. Mavzerimi kaptığım gibi koştum kışlaya. Dikildim komutanın karşısına. Babamın ve ağamın yerine beni alın dedim. Git işine kadın dediler. Kadının orduda işi ne dediler. İstersen su taşı yaralılara bak dediler. Dinlemedim.

4. İstanbullu Kolağası Hayrettin:

Bölüme girişte: Dar bir girişten, kısa bir ısı dalgasından ve çok yoğun bir atış gürültüsünden geçerek bölüme girilir. Bu giriş savaşın en yoğun anına girildiğini temsil etmektedir.

Ortam: olabildiğince karanlıktır. Sürekli olarak ses ve ışık patlamaları ziyaretçilerin duyularını paralize eder. Genel olarak ortam bir siper görünümündedir. Ziyaretçilere siperlerin ya da sığınakların içindeki klostrofobik duygu yansıtılmaya çalışılır.

Fonda: Ses ve ışık patlamaları dışında mutlak sessizlik sağlanır.  

Bu kısımda: Savaşın üçüncü kısmı Kolağası Hayrettin’in ağzından Türkçe anlatılır. Anlatım düzgün bir İstanbul Türkçesiyledir.

Kolağası Hayrettin: İstanbullu bir doktordur. Sıhhiye olarak görev yapar. Temel çelişkisi savaş kazanılsa dahi Anadolu’nun bir geleceğinin olduğuna inanmamasıdır.

Kolağası Hayrettin ateşi simgelemektedir.

5. 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal

Mustafa Kemal müzede dört karakterin tüm çelişkilerinin ve temsil ettikleri su, toprak, hava ve ateşin uzlaşmasını temsil etmektedir. Mustafa Kemal’in kişiliğinde savaş ve zafer, iman ve imkân, dünya ve millet, dost ve düşman bir araya gelir.

Bölüme girişte belirgin bir fiziksel ayrımı olmayan, yansıma ile elde edilen bir gökkuşağının altından geçilir.

Ortam savaşın tüm seyrinin genelde ve özelde izlenebildiği bir karargâh gibidir. Haritalar, fotoğraflar ve sesler üst üste yansıtılır. Mekânda ilerledikçe silah sesleri önce artar. Sonra azalır.

Silah seslerinin zirve yaptığı noktada bir platform bulunur ve burada Mustafa Kemal’in “Ben size taarruz etmeyi değil ölmeyi emrediyorum…”ile başlayan sözleri duyulur. Ziyaretçiler karşılarında Atatürk'ün silueti görürler. Bir anda savaş kargaşası içinde "Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı" sözü ile eş zamanlı olarak platformdaki hidrolik sütunlar yukarı doğru kalkmaya başlar. Platform üzerindeki ziyaretçiler üzerlerine bastıkları sütunları fark ederek kenara çekilseler de sütunların arasında kalırlar. Sütunlar yükselirken Atatürk silueti ortaya çıkar ve burada Mustafa Kemal’in “Ben size taarruz etmeyi değil ölmeyi emrediyorum…”ile başlayan sözleri duyulur. Ziyaretçilerin kendilerini 57. Alay askerlerinden birisi olarak hissetmeleri sağlanır. Sütunlar yavaşça aşağı doğru inmeye başlar ve şehit olan askerleri simgeleştirir.

Ziyaretçiler ilerledikçe silah sesleri iyice azalır. Silah seslerinin sustuğu noktada da Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yatan yabancı askerlere hitaben “onlar bizim evlatlarımızdır…” sözleri duyulur.

Ortamda ayrıca bir yol haritasında Çanakkale’den Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar geçen süredeki tüm savaşlar ve yenilgiler uluslaşma sürecinin bir bütünü olarak canlandırılır.

Bu bölümden çıkışta savaş sesleri yerini doğa seslerine, doğanın sürekliliğine bırakır.

Bu Bölümde Mustafa Kemal’in ses kayıtlarından yola çıkılarak dijital yollarla ses benzetimi yoluyla onun sesine tam benzetilmiş bir ses kullanılarak savaşın son bölümü anlatılır. Anlatımda mümkün olduğu kadar Mustafa Kemal’in sözleri ve resmi kaynaklar dikkate alınır. Ayrıca Mustafa Kemal’in kişisel bir seslenişine yer verilmez.

4 Mart 2014 Salı

AOÇ'Yİ KİM KURTARACAK?


 
Gün içerisinde, TMMOB’a bağlı meslek odalarının açtığı önemli bir davada mahkemenin aldığı kararın duyulması hepimizi heyecanlandırdı. Yeni başbakanlık binasının yapımı için Atatürk Orman Çiftliğinin sit derecesinin birinci dereceden üçüncü dereceye düşürülmesine ilişkin Koruma Bölge Kurulu kararı iptal edilmişti. Medya bu gelişmeyi “AOÇ kurtuldu” başlığıyla vermeyi tercih etti. Yazılanlara göre yeni Başbakanlık binasının yıkılması gerekiyordu. Peki gerçekten de AOÇ kurtuldu mu? Ya da bir idare mahkemesi yürütmenin başına ev sahipliği yapacak bir yapıyı yıkarak AOÇ’yi kurtarma kudretine sahip mi?
 
Sıradan bir demokraside bu tür bir sorunun anlamsız olduğu söylenebilir. Büyük kentsel ve altyapı projelerinin uzun yıllar kamuoyu baskısı altında tartışıldığı, olgunlaştırıldığı, sonuçta gerçekleştirilen projenin büyük oranda uzlaşı ile gerçekleştirildiği dünya örnekleri bu tür bir soruyu boşa çıkarabilir. Ancak, söz konusu kentler ve kentlerde yaptıklarımızsa, Türkiye’de bu soru yargının varlığını ve var oluş sebebini sorgulatacak kadar zorlu örnekler sunuyor önümüze ve tam tersi bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Hiç tartışılmadan ve kamuoyu bilgilendirilmeden, kurumların kendilerinin bile haberi olmadan kazma vurulan büyük projeler, bu projelere tepkilerini sadece ellerinde kalan tek kalan olanakla yani yargıya başvurarak engellemeye çalışan meslek odaları, kısık sesle de olsa tepki gösteren üniversiteler, hızla tamamlanan inşaatlar, yavaş ilerleyen yargı ve belki de şanslıysak inşaat tamamlanmak üzereyken alınan bir iki yargı kararı, nihai olarak yanlıştan dönülmeyen, dönülemeyen akıl dışı bir yaratıcı yıkım süreci… Geçmişte benzer örneklerde imar planlarını ve koruma kurulu kararlarını iptal eden yargının dönüp, yanlış yapılan yapıların yıkılmasında kamu yararı bulunmuyor kararını da verebildiğini düşününce bu kazananı olmayan oyunun bir yerlerde bozulması gerektiğini insan düşünmeden edemiyor.
 
Bu kısır döngüyü kırmak mümkün mü acaba diye kara kara düşünürken Gezi Parkı olayları gerçekleşti. Kısa bir zaman dilimi için bile olsa, toplumun belli bir kesiminin, özellikle de gençlerin bu kısır döngüyü yerle bir edebilecek bir süreci filizlendirebileceğine tanık olduk. Kendimizi iyi hissettik. Belki ciddiye alınmayan yargı kararlarının bir alternatifini bulduğumuzu düşündük. Ya da göz ardı edilen kamuoyu kendisini muktedirlerin gözüne sokuyor diye umutlandık. Sonrasında ise yolsuzluk iddialarının olanca ağırlığı altında internetin, yargının ve kolluk kuvvetlerinin cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar baskı altına alındığı, yargı mensuplarının aşırı siyasallaştığı yeni bir dönem geldi. Bu iki süreç boyunca aklımızın bir kenarında şu soru hep vardı ve var olacak: kentsel müdahaleler söz konusu olduğunda, gün gelip ihtiyacımız olduğunda Gezi Ruhunu yanımızda bulabilecek miyiz, yoksa Gezi Ruhunu görmek için hep bir Taksim Meydanı mı olması gerekecek?
 
Bu soruyu yıllarca meslek odalarında mücadele vermiş birisi olarak farklı bir şekilde de sormam mümkün. Yıllarca basın açıklamalarında, davalarda, panellerde ve her tür mücadelede birkaç yüz kişiyi aşmayan yalnız bir kalabalıkken, ne oldu da büyük kalabalıklar bizi anladı? Bu sorunun yanıtını demokrasi, kapitalizm ve bürokrasi arasındaki ilişkinin karanlık dehlizlerinde aramaktansa başka bir yol tutturmak istiyorum. Sokaktaki insanın gözünden bakmak istiyorum. Ancak o zaman AOÇ’yi kimin kurtarabileceğine ilişkin bir ipucu elde edeceğimi düşünüyorum çünkü.
 
Türkiye’de son yirmi ya da otuz yılın kentsel mücadele süreçlerini, özellikle de kentlerimizi, çevreyi ve yaşamımızı yıkıcı etkileriyle bunaltan müdahalelere karşı olanları dikkate aldığımızda, kitlelerin desteğinin alındığı bazı önemli örnekleri görmek mümkün. Taksim dışında HES direnişleri, Kaz dağları direnişi, Bergama, Ankara’da Dikmen Vadisi, Kuğu Park direnişleri, Kızılay’ın yayalara kapatılmasına karşı direniş bunlardan sadece birkaçı. Tüm bu örneklerin iki ortak noktasının olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öncelikle yapılan müdahaleler direnenlerin kendilerini özdeşleştirdikleri, kendilerini birer kamusal özne olarak görme şansları olan erişilebilir mekânları hedef almaktaydı. Bu mekânların bir diğer özelliği ise karşı çıkanlar için gündelik yaşam döngülerinin sahnesi, konusu ve ana unsuru olmalarıydı. Yapılan müdahaleler bu sebeple sıradan insanın var oluşuna karşı doğrudan bir müdahale anlamını taşıyordu. Anılarının, belki gündüz kız arkadaşıyla buluşma olasılığının, aylaklık edebilme özgürlüğünün, kentte inandığı şeylerin yüzünü görebilme mutluluğunun, simit satıp üç kuruş denkleştirebilme telaşının ve daha birçok başka şeyin tehdit altında olduğunu gören sıradan insan için hareketlenmek biraz daha mümkün hale geliyordu.
 
Bu iki unsurun bir araya gelmediği yerlerse kentin içinde ama çok uzaktı. Gündelik yaşamın içinde ve erişilebilir değilse, bizi her an kamusal özne yapma niteliğini kaybetmişse başta anlattığım kısır döngüye mahkum oluyordu. Uzun yıllardır AOÇ’nin de başına bunun geldiğini üzülerek görüyorum. Sıradan insan için sadece Hayvanat Bahçesi, kokoreç ya da dondurma anlamına gelen bu alan, gündelik yaşamın yaşamsal döngülerine gerektiği kadar sıkı bir şekilde giremiyordu. Uzak bir geçmişin öyküleriyle kısıtlı bir kitlenin anlatıları, buna olanak tanımıyordu. AOÇ’nin bir öyküsü olmalıydı. Bu öykü geçmişe ait olmak zorunda değildi. Geleceğe de ait olabilirdi. Ama bu öykünün bir yerinde sıradan insana başroller verebilmeliydik. Ancak bu şekilde kentin sakinleri AOÇ’yi de bir Taksim, bir ODTÜ gibi görebilirlerdi.
 
Bu öykünün yazılması için hiç çaba harcanmadığını söylediğim sanılmasın. Yine meslek odaları çok çaba harcadılar bunun için. Ama bu çabaların ne kadarı o kısır döngünün dışında taşabildi kuşkuluyum. Örneğin, AOÇ’nin kanlı canlı bir tarihini yazıp sıradan insana anlatabildik mi? İlk arpa, ilk buğday nerede ekilip biçildi? Ne zaman Maltepe’ye getirilip un fabrikasına girdi? Marmara ve Karadeniz havuzlarındaki yüzme yarışmalarını kim kazandı? Ve belki de en önemli soru: bugün AOÇ’yi gündelik yaşam döngümüze dahil etmek için ne yapmalıyız? Yenilikçi öyküler ve yollar nerede saklanıyorlar. Bir AOÇ filmimiz, romanımız var mı? Olanları okuduk mu?
 
Belki beni aşırı naif bulanlar olabilir. Ben şuna inanıyorum. Yargı kararlarıyla kapıldığımız sevinçler sayısız kere kursağımızda kaldı. Gelin bir kez de bir öykü bizi hayal kırıklığına uğratsın. Okuduklarımdan öğrendiğim bir şey var. Yargı kararları unutulur ama öyküler unutulmaz…

3 Mart 2014 Pazartesi

YİRMİBİRİNCİ YÜZYILIN BELEDİYE BAŞKANI İÇİN 7 İLKE



YİRMİBİRİNCİ YÜZYILIN BELEDİYE BAŞKANI İÇİN 7 İLKE[1]

On yıldan fazla bir zaman dilimini geride bıraktığımız yirmi birinci yüzyıl, yaşanan demografik devrimin sonucunda “kentlerin yüzyılı” olarak adlandırılmayı çoktan hak etti. Dünyadaki kentli nüfus kırdaki nüfusu çoktan geçmişken, siyasal, iktisadi, kültürel ve bilimsel tüm gelişmelerinin odağına kentlerin oturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak, böylesine önem kazanan kentlerin yönetiminde, alışılageldik yöntem ve yapıların, başta da belediye başkanlarının bu gelişmeye ayak uydurabildiklerini söylemek çok zor. Hatta yakın bir gelecekte belediye başkanlıklarının daha ziyade sembolik bir yönetim işlevine dönüşebileceği, kentleri makine ve yazılımsal araçlarla bu araçları yönlendiren bir teknokrat sınıfının yöneteceği tartışmaları dahi yapılmakta. Yine de, yönetim, örgütlenme ve demokrasi deneyimlerinin gelecekte de insani ilişkiler temeline oturacağı, belediye başkanlarının da her zamanki kadar önemli liderler olacağı varsayımından hareket edersek, yirmi birinci yüzyılın belediye başkanlarına ilişkin bir fikir yürütme egzersizine girişebiliriz. Geride bıraktığımız yıllardaki deneyimler bize bu geleceğin kentlerini yönetebilme ihtiyacının temelde, iklim değişikliği, bilim ve teknolojinin sorunları çözme kapasitesi, temsili demokrasinin krizi ve katılımcılık konusundaki hayal kırıklıkları, üretimin değişen doğası, insani ilişkiler ve yaşanabilirlik ihtiyacı gibi kökleri olacağını göstermektedir. Buradan hareketle yirmi birinci yüzyılın lider belediye başkanı, başarılı olma kaygısının ötesinde, gerçekten dünyanın ve insanlığın geleceğini dert ediniyorsa, öncelikle 4 temel alandaki değişkenleri dikkate alması gerekiyor:

Siyasal değişkenler: Küresel güç dengelerinin doğuya kayması, modernizmin yaygın eleştirisi, ulus-devletlerin kabuk değiştirmesi, kimlik siyasetinin ve milliyetçiliğin yükselişi, temsili demokrasilerin krizi ve çoğunluk sultasına dönüşme eğilimi, medya ve sosyal medyanın birer güç haline gelmesi, katılımcı demokrasinin bir alternatif olarak önerilmesi, kamusal alanın kentlerde daralması/sanalda genişlemesi, aktif yurttaşlık kavramının vurgulanması, iklim sorunlarının siyasi sorun haline gelmesi, geleneksel siyasi ayrımların çözülmesi, imaj ve algı yönetiminin siyasi kategorilerin yerini alması, yerel siyasetin yükselişi, kurulu ağlara katılamayanların yalnızlaşması, katılanların doğuştan kazanılan kimlikler etrafında birleşmesi…

Teknolojik değişkenler: Sanayi toplumunun bilgi toplumuna, bilgi toplumunun içerik toplumuna dönüşmesi, teknolojik gelişme ivmesinin beklenenden hızlı artması, enerji ve çevre teknolojilerinin başat alanlar haline gelmesi, genetik biliminin gelişmesiyle birlikte yaşamın kendisinin metalaştırılması, yazılım ve veri tabanı çözümlerinin küreselleşmesi, temel mühendislik ve bilim dallarının birbirine yakınsaması, teknolojinin kullanıcıya ve tasarıma bağımlı hale gelmesi, fikri mülkiyet haklarının anonimleşerek ortadan kalkması ya da katı denetimi…

İktisadi Değişkenler: Dikey örgütlenme biçiminin yerini yatay hatta sipariş üretimine bırakması, hizmet sektörünün yükselişi, küresel ekonominin ağırlığının doğuya kayması, kumanda ve denetimin çok uluslu şirketlere geçmesi, lojistik zincirlerin giderek daha çok karmaşıklaşması, gündelik yaşamın küresel senkronizasyonu, finans piyasalarının hakimiyetinin sonuna gelinmesi, genetik bilimiyle yaşamın temel taşlarının metalaştırılması, krizlerin sürekli hale gelmesi, gıda fiyatlarının artması, yenilikçilik/yaratıcılık/tasarım/pazarlamanın ürünün yerini alması, küresel tüketim alışkanlıkları yereli işgal ederken yerelin küresel pazara çıkmaya çalışması…

Mekansal Değişkenler: Dünya kentleri ağının ulus devlet ağlarının yerini alması, ulusların mekansal dizgelerinin bozulması, kentleri daha da yaygınlaşarak kent-bölgelerin oluşması, ulusal kültürün yerini kozmopolit dünya kenti kültürünün alması, yaratıcı endüstrilerin yükselişi, mega proje ve etkinliklerle kentlerde dönüşümün sürekli hale gelmesi, kültür ve turizm temelli marka değerinin öne çıkması, kentler arası ve kent içi ulaşım ağının gelişmesi, kent merkezi çökerken alışveriş merkezlerinin yükselişi, kentlerde sosyal kutuplaşma, gelir adaletsizliği ve gerilimlerin artması, belediye başkanlarının aşırı güçlenmesi ve birer kent patronuna dönüşmesi, kentlerin birer propaganda makinesine dönüşmesi, ekolojik felaketler…

Böylesi karmaşık gelişme ve süreçleri bir belediye başkanının tek başına göğüsleyemeyeceği açıktır. Ancak, bu süreçlerin tam odağında yer alan kentleri yönetmeye aday belediye başkanlarının, gelecekte bu süreçleri dikkate alan ilkeleri izleyerek yola çıkması beklenir. Bu anlamda tüm dünyada yapılan tartışmalar ışığında 7 temel ilkeyi belirlemek olası görünüyor:

1.      Kent yönetiminde bilimsellik: Pozitivist yaklaşımlardan dolayı hırpalanmış, popülist tercihler sebebiyle geri plana itilmiş bilim, bütünsel yaklaşım ve yeni gelişmelerle karmaşık sorunlara yeni bakış açıları getiriyor. Kentlerin kadim sorunlarının yeniden ele alınmasında bilimin ve bilimsel bilginin çizdiği çerçevenin hep göz önünde bulundurulması, bunun için kentin bilimin kendisini ifade etmesi için bir arayüz olarak konumlandırılması gerekiyor.

2.      Vizyonerlik: Yakın geçmişte vizyonerlik, dünyadaki sansasyonel yaklaşımların taklidi, “en büyük”, “en devasa” ve diğer “en”ler olarak anlaşıldı. Bu tutum, çevresel, sosyal ve iktisadi birçok sorunu beraberinde getiriyor. Seçim dönemlerinin ötesine uzanan yeni ve uzun erimli “gerçek” bir vizyonerliğe ihtiyaç var. Bunun için de belediye başkanının düşünürlerle temas halinde olması yaşamsal.

3.      Gerçekçi ve Tam Katılımcılık: Çoğu kentte kentsel kamusal alanların azalması, aşırı güçlü belediye başkanları, merkezileşen yönetim anlayışı sebebiyle uzlaşma ve işbirliği kültürü yerini çatışma alışkanlıklarına bıraktı. Yaygın bir söylem haline gelen katılım ise göstermelik çabalarla marjinalleştirildi. Oysaki gücünü kentliden almayan bir başkan ve yönetiminin yeni yüzyılı karşılamada ciddi sorunlar yaşayacağı açık. Teknoloji, psikoloji ve sosyoloji alanının desteğiyle yenilikçi ve gerçekleştirilebilir yeni bir katılımcılık yaklaşımının yaşama geçirilmesi olmazsa olmazların başında geliyor.

4.      Yenilikçilik: Yenilikçilik daha çok özel sektör ve üretimde geçerli bir kavram gibi algılandı. Oysa en fazla yeniliğe ihtiyaç duyulan yerler kentler, yenilikçilikle en fazla katma değer üretilebilecek yapılar yerel yönetimler. Bunun için yirmi birinci yüzyılın belediye başkanının belediyesini yenilikçilik temelinde yeniden yapılandırmak ve gerekli kapasiteyi oluşturmakla işe başlaması gerekiyor.

5.      Sosyal Adalet: Yeni iletişim teknolojileri, kentte farklı gelir guruplarının birbirinden ayrışması insani ilişkileri dönüştürdüğü gibi, geleneksel dayanışma ağlarını ve kültürünü de ortadan kaldırmakta. Kentte yaşamanın maliyeti yükselirken, kentliler arasındaki “insanca” yaşama maliyetleri de artmakta. Belediye başkanının kentine özgü sosyal adaleti yeniden tanımlayıp, bu tanımla yerel hizmetleri yeniden şekillendirmesi gerekiyor.

6.      Yönetimde kent-çevre sürekliliği: Artık kentler doğada birer vaha değiller. Önce kırı, ardından da çevreyi sürekli olarak işgal eden ve yayılan, yayılırken kendini besleyen kaynakları sömüren ve hatta yok eden varlıklar. Önümüzdeki süreçte kentleri çevresel ve ekolojik bütünün bir parçası olarak ele almayı başaran lider belediye başkanlarıyla yola devam edemezsek gelecek pek de parlak görünmüyor.

7.      Özgünlük ve Özgüven: Geçmiş dönemin sorunlarının büyük bir kısmının temelinde eski dünyanın çözümlerini ve hatalarını tekrarlamak, aynılaşmak ve gerçek anlamda “yerel” olanı cesaretle var etmek yatıyor. Bunun sonucunda kentler, birbirinin benzeri projelerle, yapılarla doldu, yereli korumak adına yapılanlarla geçmiş yeniden üretilip sahte bir “altın çağ” dekoruna dönüştürüldü. Geleceğin belediye başkanının, gerçek anlamda yerel özgünlükleri yakalayıp bunları özgüvenle uygulaması gerekiyor.

Bu yazıyı okuyanlar güncel tartışmaları düşünerek aşırı idealist bulabilirler. Bizim bunları tartışmamız için daha çok fırın ekmek yememiz gerekir diyebilirler. Bu yazının amacı ideale ulaşmaktan çok, etrafımızdaki belediye başkan adaylarını değerlendirebilecek bir dizi ölçütü tartışmaya açmaktı. Neticede ideal olana bakmadan günümüzü değerlendirmek, şaşı bir gözle perspektif çizmeye benziyor. İdealleri ve ütopyaları kaybettiğimiz gün günümüzün de ayağımızın altından kayacağını unutmamamız gerekiyor.



[1] Optimist Dergisinin Mart 2014 Sayısı için hazırlanmış yazının gözden geçirilmiş halidir.

15 Ocak 2014 Çarşamba

GEREL(!) SEÇİMLERE GİDERKEN



Türk siyasi tarihi boyunca genel seçimlerle yerel seçimler arasında hep bir fark olageldiği kabul edildi, seçim sonuçları da bu yaygın kanıyı doğruladı. Bu durumun oluşmasında yerel siyasi dinamikler, Türk mülki idare sisteminin yapısı, parlamenter sistemin seçim barajı gibi kısıtları ve yerel yönetimlerin hizmet performansları ile ekonomik istikrar arasındaki ilişki gibi unsurlar etkili oldu. Bu fark çoğunlukla merkezi hükümette iktidarı elinde tutan siyasi partinin aleyhine gibi göründü. Özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisindeki sandalye sayıları üzerinden yapılan hesaplamalara bakıldığında çoğunluğun desteğini alıyor görünen iktidarlar, yerel seçim sandalyeleri üzerinden yapılan hesaplarda farklılıkların ve çeşitliliğin fazlalaştığı bir siyasi desende yer aldılar. Ancak, Türkiye’nin son on yılda geçirdiği siyasal ve sistemik dönüşüm bu önemli farkı ciddi anlamda etkileyecek gibi görünüyor.

Türkiye’de genel seçimlerle yerel seçimler arasındaki farkı etkileyecek en önemli faktörlerden birini nüfus yapısındaki değişim oluşturuyor. Son on yılda kentleşme sürecinin geldiği aşama itibariyle nüfusun ezici ağırlığının artık kentlerde yaşamaya başladığı görülüyor. Resmi rakamlar nüfusun yüzde sekseninin artık kentlerde yaşadığını söylerken, gayri-resmi değerlendirmeler kentleşme oranının “yarı-zamanlı kentli” yada “yarı zamanlı kırda yaşayan” nüfus sebebiyle aslında yüzde doksanlara yaklaştığında hemfikir. Çünkü kırda yaşayan görece yaşlı nüfusun büyük bir kısmı artık yazları tarımsal üretim yapıp kışları da kentlerde yaşama eğilimindeler. Sosyologlar bu demografik kırılmayı çoğu zaman “siyasetin kentselleşmesi”nin temeli olarak adlandırsalar da, aslında tersini de söylemek artık mümkün görünüyor. Artık “kentsel siyasetin genelleşmesi”ni de konuşmaya başlayabiliriz. Aradaki farkı belirleyecek olan ise daha çok son on yılda Türkiye’nin idari yapısında gerçekleşen değişiklikler ve siyasal süreçler olacak.  

Demografik kırılma yaşanırken nüfusun değişim süreci ve diğer birçok farklı siyasal değişkenin etkisiyle Türkiye’nin mülki idare sistemi köklü bir değişimden geçti. Farklı aşamalardan geçilerek nihai olarak Türkiye iki kademeli bir yönetsel yapıya dönüştü. Bu iki kademeli yapının merkezi hükümet kademesini başbakanlık oluştururken, yerel ayağını da artık il bütününde yetki sahibi olan büyükşehir belediyeleri oluşturacak. Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde yetmiş beşinin yaşadığı ve nüfusun neredeyse yüzde doksanının fiilen kentsel bir yaşam sürdüğü büyükşehirler dikkate alındığında klasik anlamda kentsel ve kırsal siyasal dinamikler arasındaki dengelerin de yeniden kurulduğunun hesaba katılması gerekiyor. Geçmişte genel seçimlerle yerel seçimler arasındaki farkın ölçülebildiği en önemli gösterge olan il genel meclislerinin büyükşehir belediyeleri sınırları içerisinde artık var olmayacağı gerçeği önemli bir duruma işaret ediyor. Özellikle büyükşehir belediyesi bulunan yerlerde, seçimler artık genel seçimlerin dinamiklerini ve desenini de belli ölçüde yansıtmaya başlayacak. Büyükşehirlerde il genel meclislerinin kaldırılması belki ilk etapta siyaset dışı kalacak kitleler üzerinden hoşnutsuzluk yaratacak gibi görünse de, çok güçlü büyükşehir belediye başkanlarının bulunduğu bir ortamda bu hoşnutsuzluğun zaman içerisinde arayışa dönüşeceğini tahmin etmek zor değil.

Dönüşümün siyasal ve yönetsel olduğu kadar mekânsal uzantılarını da görebilmek çok zor değil. Uzunca bir süredir sıcak para akışına dayalı gayrimenkul sektörü odaklı bir makro ekonomik politika izleyen Türkiye’nin, kentlerin birer kent bölgeye dönüşmesini destekleyecek yönetsel düzenlemeleri hızla gerçekleştirmesi, kırsal alanda, ekolojik hassasiyeti bulunan alanlarda, kıyılarda, tarihi ve kültürel miras bulunan alanlarda çok daha merkezi bir otorite inşa etmesi bu politikanın bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Bu politikanın inşasında ise otoriterleşen merkezi hükümetin siyasal alanda oluşturduğu kapsamlı bir ittifakın bulunduğunu söylemek zor değil. Ancak, sıkışan para politikası, büyük projeler ve gayrimenkul sektöründe kentsel rant aracılığıyla yaratılan pastanın paylaşımı ile bu projelerdeki muğlak bir “başarım” algısı arasındaki gerilim, merkezi hükümet düzeyinde bu ittifakın bozulmasının önünü açtı. Merkezi hükümet düzeyinde siyasal ittifakların kurulmasında gösterilen maharet, kentsel düzeydeki pragmatik tavrın sürdürülmesinde ve sonuçlarının meşrulaştırılmasında gösterilemeyince bugünlerde yaşanan kriz durumu ile karşılaşıldı. Merkezi hükümet düzeyinde gibi görünen bu kriz içeriği açısından çok farklı tartışmaları gerektirse de aslında kökünü kentsel alandan alan bir kriz ve yerel seçimlerin doğasını değiştirecek yeni dinamikler üretiyor. Sonuçta bu seçimleri gerilimli bir yerel seçim olarak ya da genelleşmiş bir yerel seçim olarak “ge-rel” seçim olarak adlandırmak mümkün olacak gibi görünüyor.

Yerel seçim sürecinin doğasını değiştirmesi muhtemel bu süreçlerin doğrudan ya da dolaylı etkileri yerel seçimlere hazırlığın gündelik pratiklerinde izlenebiliyor. En ilginç değişim siyasi partilerin aday belirleme süreçlerinde. Daha önceki seçimlerin aksine partilerin aday ilan etmeyi ciddi anlamda geciktirdikleri görülüyor. Daha önceki yerel seçimlerde de erken aday ilan etmenin siyasi yıpranma açısından dezavantajlı olduğu düşünülmekteyse de aday belirlemenin bu kadar gecikmesi parti merkezlerinin kafa karışıklığını ve duruma göre tavır alma refleksini de yansıtması açısından ilginç. 2009 yerel seçimlerinde ortalama olarak yaklaşık seçime 100 gün kala neredeyse adayların büyük bir kısmı açıklanmışken, 2014 seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi ile ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinin adaylarının büyük bir kısmını bu yazı yazılırken de hala açıklamamış bulunuyorlar. Adayların açıklanmasına ilişkin bu ilginç durumda hem aday adaylarının hem de parti merkezlerinin tavırlarının etkili olduğunu söyleyebiliriz. Parti merkezleri merkezi siyasi süreçlerin ağırlıklı etkisinde kalarak bir nevi yerel seçim adaylarını da genel seçimlere ilişkin bir gözlükle değerlendirme eğilimindeler. Bu eğilim her gün yeni bir son dakika gelişmesinin yaşandığı Türkiye’de aday belirleme değişkenlerinin de her gün farklılaşmasına sebep oluyor. Öte yandan bu belirsizlik ortamını sezen aday adayları da kendilerine göre bir fayda/maliyet analizi yaparak seçilme garantisinin bulunduğu yerlerde listeleri şişirirken, seçilme garantisi bulunmayan yerlerde aday adayı olmaya uzak durma eğilimindeler. Sonuçta aday adaylarının bu tavrı da merkezi siyasetten başı bunalan parti genel merkezlerini daha da büyük bir belirsizliğe sürüklüyor. Merkezi siyasi alanda aday belirleme süreçlerinde alışılageldik parti sınırlarının olabildiği kadar esnetildiği, hatta bu esnemenin kimi zaman parti teşkilatında seslerin yükselmesine sebep olabilecek kadar aykırı bulunduğu biliniyor. Bu çifte belirsizlik sarmalı adayların hala belirlenemediği bir yerel seçime doğru götürüyor Türkiye’yi.

17 Aralık operasyonlarından sonra merkezi siyasi süreçlerin neredeyse hayatın tüm alanını belirlemeye başladığı bir ortamda, partilerin yerel seçimlerde aday belirleme süreçlerini de daha da merkezileştirecekleri, bu merkezileşme eğiliminin parti teşkilatları ile parti merkezleri ve yerel taban arasındaki gerilimi arttıracağı muhtemel. Bu gerilim, geriye neredeyse siyasi propaganda süresi kalmayan bir yerel seçim sürecinde yerel seçim dinamiklerini de etkileme potansiyeline sahip. Eskiden olduğu gibi kapı kapı dolaşma, büyük mitingler yapma, konvoylarla gezme yerine yumuşak karınlara sosyal medya mecralarından çalışma ve algıyı yönlendirme üzerine propaganda süreçlerini kurma gibi yaklaşımlara kendimizi hazırlamamız gerekiyor.

Bu toz duman arasında sorulması gereken esas soru ise şu; yerel seçimlerin bu kadar genel seçimlerin gölgesinde ve etkisinde gerçekleşeceği bir ortamda, adayların yerel yönetimleri değil algıyı yönetmeye talip oldukları yerelliklerde, adayların programları, projeleri ne zaman tartışılıp kentlilere aktarılabilecek? Tamam, bu tür bir aktarım sürecinin daha önce de pek sağlıklı yürümediğini biliyoruz. Ama seçimlere bu kadar kısa süre kalmışken adaylar ne zaman projelerini olgunlaştıracak, ne zaman halka anlatacak, ya da doğru soruyu soralım azıcık da olsa böyle bir dertleri olabilecek mi? Bu soruların tümü yanıtsız kalacak muhtemelen. Ama daha da önemli sorun yerel seçimlerden sonra başlayacak. Merkezi hükümetin krizde olduğu bir dönemde, meşruiyetini proje ve program değil tamamen algı yönetimi üzerine inşa etmiş adaylar, yenilenmiş ve belirsizliklerle dolu bir yerel yönetim sisteminde yollarını nasıl bulacaklar? Çok bir şey beklemeyelim. Ama şunu bilmekte fayda var. Genellemiş ve gerilmiş bir yerel seçimin sonuçları, seçilmişler açısından, siyasi alanda meşrulaştırılması ve sürdürülmesi en zorlarından birisi olacak…

20 Ekim 2013 Pazar

ŞARK KURNAZLIĞI VE POLİS DEVLETİ ŞEHİRCİLİĞİNDE SON PERDE: ODTÜ’YE BAYRAM BASKINI!


'Biz gece ona ve ailesine baskın verelim, sonra da onun dostuna, ailesinin yok edilişinde bulunmadık, şüphesiz biz doğru söylüyoruz, diyelim' diye aralarında Allah'a yemin ettiler (Neml Suresi 49. Ayet).

Bundan yaklaşık altmış yıl önce Birleşmiş Milletler temsilcisi olarak Türkiye’ye gelen Charles Abrams adlı bir şehircilik uzmanı, İstanbul ve Ankara gibi şehirleri ve gecekonduları inceledikten sonra bir rapor yazar. “Ortadoğu’da şehirciliğin yönlendirilmesi için Türkiye’de bir üniversitenin kurulması” önerisinde bulunur. Bu öneri kısa bir süre sonra temelleri atılacak olan Orta Doğu Teknik Üniversitesine dönüşecektir. Önceleri Türkiye Büyük Millet Meclisi arazisinde atılan tohumlar zamanla bir ormana dönüşecek, bu ormana ruhunu Türkiye’nin adını uluslararası indekslerde en üstlere kazıyan ODTÜ verecektir. Geceleri o ruh ormanda gezer, sabahları ötüşen kuşlarla canlanır, bütün yurd,a hatta dünyaya dağılır.

Bu ruhun en önemli parçası mimarlık fakültesinde cisimleşmiştir. Rahmetli Behruz Çinicinin dehasının ürünü olan fakülte binasında, Türkiye’nin şehircilik ve kent planlama tarihinin dünya çapında anlamlı sözlerinin çoğu yankılanmaktadır. Bu sözlerin dayandığı en temel ilke, şehirciliğin ve kent planlamasının bir hukuk devletinde, kentlerin yaşanabilir kılınmasında çok önemli bir mekânsal müdahale aracı olduğudur. Bu ilke temelde iki varsayıma dayanır, iyi niyet ve devletin temel niteliğinin hukuk devletine dayanması. Ancak, Üniversite yönetiminin tüm çabasına karşın yürütülen planlama süreci ve yapılan gece yarısı baskını artık bu varsayımların üretildiği üniversitenin ve onu oluşturan ideallerin bile açık bir tehlikede olduğunu gösterdi.

Tehlikenin birinci kaynağını şark kurnazlığına dayanan bir siyasi manevralar alanının merkezine ODTÜ’yü koyma çabası oluşturuyor. Bu manevralar 6-7 yıl kadar önce ODTÜ’lü öğretim üyelerinin Ankara Büyükşehir Belediyesine karşı açılan davalarda yaptıkları bilirkişilikler bahane edilerek Belediye Başkanı Melih Gökçek tarafından başlatıldı. Başkanın iddiasına göre ODTÜ’deki binaların çoğu imarsız ve kaçaktı. Başkan açıkça ve defalarca kamuoyuna “bilirkişilerin raporlarını beğenmedikleri için böyle bir iddiada bulunduğunu” ifade etti. Bu tartışmalar 2009 yerel seçimlerinden hemen önce aylarca gündemi meşgul etti. Dönemin Rektörü ile Melih Gökçek defalarca ekranlar önünde konuyu tartıştılar. Sonuçta bu iddialar yine ODTÜ tarafından belediyenin aldığı “imarsızlık ve ruhsatsızlık” kararlarına karşı açılan otuz beş ayrı davada alınan iptal kararları ile çürütüldü. Aslında söz konusu olan siyasi bir pösteki saydırma süreciydi. O dönemde İngiliz bir arkadaşımın “bir belediye başkanı çıkıp Oxford Üniversitesinin imar planı yok, zaten katedrali de kaçak, şeklinde bir açıklama yapsa bırak belediye başkanlığını ülkeden kovarlar” şeklinde konuyu değerlendirdiğini hatırlıyorum.

Peki, bu anlayış farkı nereden ortaya çıkıyordu? Fark esasında bir ülkenin şehirciliğinde hukuk devleti kavramının anlamı ve uygulanması ile yakından ilişkiliydi. İdare hukukçuları hukuk devletini, temel insan hak ve özgürlüklerine ilişkin ilke ve esasların ruhunu taşıyan yasal düzenlemelerin eşit ve tarafsızca yazılmasını uygulanmasını, zaman ve mekân değişse de ruh değişmeden yasaların fetişleştirilmeksizin uyarlanmasını kastediyorlar. Buna göre, bir hukuk devletinde şehircilik, en başta insanlık tarihinin ortak mirası denebilecek eserlere, onları meydana getiren ilkelere saygı anlamına gelmektedir. Birisinin çıkıp Süleymaniye Camii’nin imarsız olduğunu iddia etmesi ne kadar abesse, ODTÜ’nün imarsızlığını savunmak da o kadar anlamsızdır. Ama amaç zaten anlam arama çabası değildi ki. Amaç, olası birçok getirisi olabilecek siyasi bir manevra alanı açmaktı.

İmarsızlık salvosunu birkaç yıl sonra Eymir Gölü ile ilgili yeni iddialar takip etti. Bu kez, Eymir Gölünün Ankara’lılara kapalı tutulduğu, yalnızca ODTÜ’lüler tarafından kullanıldığı ve zaten bakımsız olduğu şeklinde manevralar dile getirildi. Melih Gökçek’in bu yöndeki açıklamaları günlerce kamuoyunu meşgul etti. Tartışmalarda, Eymir Gölü arazisine bakan, kentsel dönüşüm alanı ilan edilerek Güneypark adı altında yapılaşmaya açılan, Ankara’nın en değerli arazilerinden Mühye 907 parseldeki konutların uluslar arası emlak piyasalarında satışa sunulması gibi birçok konu gündeme getirildi. Sonuçta ODTÜ Rektörlüğü Eymir Gölüne isteyen herkesin girebildiğini, sadece araç girişinde denetim amaçlı bir kısıtlamaya gidildiğini tekrarladı. Tartışmalar söner gibi oldu ancak, bu siyasi manevra da hedefini bulmuştu. Ufukta yerel seçimler görünmekteydi. Melih Gökçek ısrarla “ODTÜ’nün imar planının yapılması gerektiğini” söylüyordu. Yasal zorunluluklar zaten yerine getiriliyor olmakla birlikte plan yapımına bu vurgu ilginçti. Bu vurgu bir yandan şehircilikte hukuk devletinin yerini kanun devletinin almaya başladığının da örneklerinden birisiydi. Tüm ülkedeki on binlerce örnek gibi.

Yine burada idare hukukçularına kulak verelim. Hukukçulara göre kanun devleti, belli bir iktidar yapısının amaçlarına ulaşmak için kanunları metinler düzeyinde fetişleştirerek kullanması, kanunların satır aralarında yer alan hükümlerle devleti yönetmesi anlamına geliyor. Kanun devletlerinde ayrıntısıyla tartışılmış ve toplumsal uzlaşıya dayanan temel kanunlarla devletin yönetilmesi değil, giderek parçalanan, kısmileşen ve çok dar bir gurubun kaleme aldığı kanunlarla istenen amaçlara ulaşılması söz konusu.

İmar planlarının aynı zamanda birer hukuki belge oldukları, kanun ile tüzük arasında bir yerde durduklarını imar hukuku derslerimizden hatırlarsak, ODTÜ’nün imar planının yapılmasına ilişkin “tavsiyelerin” de aslında bir kanun devleti önerisi olduğunu görebiliriz. Bu durum en çarpıcı bir şekilde plan yapımı sürecinde gündeme gelen “düzenleme ortaklık payı” ya da kısa adıyla DOP tartışmasında ortaya çıktı. İmar planı yapılması gerekliliğini ifade eden Melih Gökçek planın nasıl yapılması gerektiği sorusunu yanıtlarken yasal zorunluluk olan “koruma amaçlı imar planı”nın yanı sıra ODTÜ arazisinden DOP kesilmesi gerekliliğini ifade ediyordu. İmar planı yapılan özel mülkiyetteki arazilerden, yol, okul, otopark, sağlık tesisi gibi kamusal kullanımlar için %40 kadar kesinti yapılması anlamına gelen DOP’un, ODTÜ gibi tamamı kamusal alan olan bir üniversitede gündeme getirilmesinin sebebini anlamak mümkün değildi. Ama, DOP konusundaki kesintideki ısrar, yakın zamanda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanan Koruma Amaçlı İmar Planına onay aşamasında sokuşturulan DOP kesintisi plan notu ile yeniden ortaya çıkınca aslında amacın daha farklı bir şey olduğu kesinleşti. Neden ODTÜ’den DOP kesintisi yapılmaya çalışıldığına gelince, Ankara’nın hayalet projelerinden Demir Kafes, Samanyolu ve Gökkuşağı gibi tesislerin tamamının aslında DOP kesintisi ile oluşmuş alanlar olduğunu hatırlamakta yarar var.

Sürecin son aşamasında, biri ODTÜ arazisinin yanından, diğeri ise tünel şeklinde tam ortasında geçmesi öngörülen iki taşıt yoluna ilişkin tartışmalar sırasında yapılan siyasi manevralarla ortaya çıktı. ODTÜ Rektörlüğü ODTÜ arazisinin yanından geçen yola ilişkin olarak, yolun imar planlarında çok eskinden beri var olduğu, yola daha önce de izin verdikleri, ancak, planlamaya ilişkin yasal prosedürlerin tam olarak işletilmesi şartıyla izin verdiğini açıklamış olmasına rağmen Kurban Bayramının son gününde yapılan bir gece yarısı operasyonu ile ODTÜ arazisi yanından geçen yol tüm ağaçlar kaldırılarak açıldı. Bu tür operasyonlar da Ankaralılara yabancı değildi. Daha önce Kuğulu Alt geçitlerinin yapımı sırasında gece yarısı sökülerek temeline beton dökülen ağaçlar, taşınacağı söylenerek önce kurutulan sonra tamamen kesilen yetmiş yıllık çınarlar buna örnek olarak hatırlanabilir.

Yapılan son operasyonu bir polis devleti şehirciliği olarak adlandırmak mümkün. Hukukçular polis devletini, ulus-devletlerin ilk ortaya çıktığı dönemlerde görülen, yöneticilerin herhangi bir kanuni düzenlemeye dahi gerek görmeksizin yanız vicdanlarına danışarak karar aldıkları ve uyguladıkları bir devlet düzeni olarak tanımlıyorlar. Tüm yasal prosedürler neredeyse tamamlanmak üzereyken, ODTÜ için yapılan koruma amaçlı imar planı askıda iken bir gece yarısı operasyonu ile taşınacak ya da kesilecek ağaç ayrımı yapmaksızın yolun geçtiği güzergâhı dümdüz etmek ancak bu tür bir şehircilik anlayışı ile bağdaştırılabilir: polis devleti şehirciliği. Rektörlüğün olay sırasında başvuracak merci dahi bulamaması da bunun bir göstergesi.

Tabi ki olay bir tanımla ifade edilerek tüketilebilecek gibi değil. Gezi Parkı olaylarının en başından itibaren Gezi Parkı olaylarının katı bir muhalifi olarak sürece dahil olan Melih Gökçek’in, yaklaşan ama hala adayların belirlenmesine hayli zaman bulunan 2014 yerel seçimleri öncesinde ODTÜ’yü devam eden bir Gezi Parkı kutuplaşmasının tarafı haline getirmek için ciddi siyasi manevralar yaptığı açık. Bu manevralar ODTÜ rektörü Ahmet Acar’ın tavrı ile belli ölçüde boşa çıkmış gibi görünse de bu gece yarısı operasyonu ile sürdürülmeye çalışıldığı da görülmekte.

ODTÜ’deki yollara ilişkin tartışmalar birkaç aydır “yola olan ihtiyaç” gibi muğlak bir ifadeden yola çıkan teknik tartışmalarla yönlendiriliyor. Ancak, belki de temel soru bir kentin yönetiminde ve planlanmasında gündelik siyasetin dolambaşlarında kaybolan bir siyasi manevralar dizisi açmanın ne anlama geldiğini ve sonuçlarını tartışmak gerekir. Filmlerdeki kötü, kirli ama karizmatik anti-kahramanları gizliden gizliye sevmeye alıştırılan kitleler, uzunca bir süredir ne yolu ne hizmeti, esasen bu siyasi manevraları takdir etmeye bağımlı kılındılar sonuçlarını düşünmeden. Teknik boyutları bir yana, şark kurnazlığı ve polis devleti şehirciliğinin yarattığı kentlerden ardına bakmaksızın kaçmak için en kutsal bellediği günleri fırsat bilen kitleler hem de. Kurban Bayramında ODTÜ yolu ile ilgili birkaç kelamdan sonra bana “tanıdığın fakir var mı kurban payı vereceğiz” diye soran bir akrabama yönelttim bu soruyu. “Kurban payı verilecek fakirleri tanımadığın, mahalle, komşuluk ve insani diğer ilişkilerden arındırılmış, sitelere ve kulelere tıkılmış insanların yatakhane kentlerinde o yol oradan geçse ne geçmese ne. İnsanlık çoktan başka yollardan çekip gitmiş bir kere”…

3 Ekim 2013 Perşembe

KENT(D)(İN)E KARŞI SUÇ


Kente karşı suç kavramı iki boyutta tanımlanabilir. Bunlar; kentte kamusal alanlara yapılan müdahalelerin kentlinin ortak çıkarlarını ne düzeyde etkilediği ve bu ortak çıkarların etkilenmesiyle ilgili olarak farkındalığın ne düzeyde olduğu şeklinde ifade edilebilirler. Bu boyutlar birbiriyle çok yakından ilişkilidir. Eğer bir kentte, o kentteki kamu yararına, kamusallığa ilişkin canlı ve zengin bir tartışma ortamı yoksa o zaman kente karşı suç kavramının da tarif edilebilmesi oldukça zor ve güç bir hale gelmektedir. Siyasi süreçler açısından baktığımızda ise toplumda kentleri yönetmesi için temsili mekanizmalarla görev verilen aktörlerin kente yaptıkları müdahalelerin biçimi, şekli, içeriği ve ne düzeyde meşru görüldüğü tartışması gündeme gelmektedir.

Kentlerde siyasal temsiliyetin seçilmişlere ne tür bir meşruiyet sağladığı çok önemlidir. Demokratik sistemlerde sandığa gidip oy verdiğimizde, seçtiğimiz insanlara aslında ahlaki ve etik tercihleri sebebiyle oy verdiğimiz varsayılmaktadır. O insanların aynı zamanda en büyük mühendis, en büyük bilim adamı ve en estetik sanatçı olduğunu tescillemek için oy kullanmıyoruz. Ancak bizim gibi ülkelerde verilen oyun belediye başkanlarına ya da siyasilere böyle bir meşruiyet alanı da verdiği düşünülüyor. Bilim ve sanatın meşruiyetleri kendi içinde farklı mekanizmalarla kurulmakta olmasına karşın, sandıktan çıkan kişinin istediği sanat eserini istediği yere koyma, istediğini kaldırma, bilimsel doğruları bir eliyle kenara itme, kendi tercihlerini uygulama gibi bir takım şeyler yapabildiğini görebiliyoruz.

Aslında buna çok da şaşırmamak gerekli. Çünkü, Türkiye’ye baktığımızda, katılımcı mekanizmaların bulunmadığını, kentlerin tam bir vakumla yönetildiğini görüyoruz. Bugün seçimlerde oy veren insanla tepedeki belediye başkanı arasında neredeyse hiçbir etkin siyasal mekanizma bulunmamakta. Hâlbuki olması gereken tabandan tavana, tavandan tabana olan mekanizmaların belirli bir bütünlük içerisinde hareket etme zorunluluğudur. Siyasal, sosyal ve fiziksel açılardan kentlerde bir demokrasi altyapısının oluşturulmasının sağlanmasıdır. Bu demokratik alt yapının bulunmadığı yerlerde hesap verilebilirlik, saydamlık gibi bir takım ilkeler ne yazık ki önemini kaybediyor. Burada da siyasilerin ve onlarla birlikte hareket eden çıkar gruplarının gerçekleştirdiği bazı uygulamaların kentsel haklara müdahale ederek birer kentsel suç haline geldiğini görüyoruz.

Bu durumun temelinde ise kent yönetimlerinin genel olarak demokratik karakterinin zafiyete uğraması yatıyor. Kentlerde belediye başkanlarının bütçelerini nasıl ve ne amaçla kullanıldığı neredeyse hiçbir şekilde sorgulanmaz hale geldi. Örneğin Televizyonlarda bir süredir Ankara ve İstanbul belediyelerinin yaptıkları parkların reklamlarının hem de “prime time’da” döndüğünü görüyoruz. Acaba bu reklamların paraları nasıl veriliyor? Belediyelerin kamusal hizmet kurumları olarak böyle reklamlara para vermek için yetkileri var mı? İşte bunların sorgulanamadığı bir toplumda yaşıyoruz artık.

Bir önemli konu da, kente karşı suç teşkil edecek uygulamalarda bilimsel ön görülebilirliğin ortadan kalkması. Eğer belediye başkanının tercihi ile bir projeye girişiliyorsa o zaman fizibilite çalışmaları, fayda maliyet analizleri, etkinlik ve verimlilik analizleri gibi artık çağdaş dünyanın vazgeçilmez kabul ettiği çalışmalar da anlamını kaybediyor. Bu durumda gerçekleştirilen projelerin sonuçlarının önceden kestirilebilirliği ortadan kalkıyor ve gerçekten kente zarar verebilecek bir durum oluşacaksa bunun önceden anlaşılabilmesi olanağı da ortadan kalkıyor.

Bir yolun o yerden neden geçeceği sadece belediye başkanının iki dudağı arasından çıkan söze kalmış durumdadır. Burada yüzyıl öncesinden önemli bir örnek paylaşılabilir. Tarihi kayıtlara göre ünlü Amerikan Başkanı Wilson bundan yaklaşık yüzyıl önce Amerikan Senatosunda “Bir yolu yapmanın Cumhuriyetçi ya da Demokrat bir şekli yoktur, yol yoldur” der. Muhalifleri ise cevaben “evet teknik açıdan belki haklısınız. Ama o yolun nereden geçeceğinin, yolu kimin yapacağının ve daha birçok ayrıntının demokrat yolları da vardır cumhuriyetçi yolları da derler. Bu örnekten de anlaşılabileceği gibi bütüncül, bütünsel ve ayrıntıları düşünülmeden başlanan projelerde suçun ortaya çıkma olasılığı da artmaktadır.

O zamanda sonuçları açısından kente karşı suç kapsamına giren eylemlerin sayısının arttığını görüyoruz. Bunara son zamanarda “hayalet yapılar” deniyor. Belediye başkanlarının kentin çeşitli yerlerinde başlattıkları ama hukuki, mühendislik ya da başka kurallara dikkat edilmeden başlatılan ve bitirilemeyen yüzlerce yatırım var. Bu yatırımlar kamu kaynaklarının kullanımı açısından kente karşı suç niteliği taşıyorlar.

İşte tüm bu sorular kente karşı suçun ciddi bir şekilde gündeme geldiğini göstermeye başlamaktadır. Yapılanların kente karşı suç olduğunun anlatılabilmesi gerekmektedir. Ancak bu anlatma meselesi de oldukça sorunludur. Çünkü siyasi açıdan baktığınızda pragmatik çözümler her zaman söylem karşısında kazanıyor. Siz istediğiniz kadar bu para şuraya harcandı, şurada daha iyi değerlendirilebilirdi deseniz de, orada var olan gerçeklik fiziksel varlığıyla sıradan insan için var olmasıyla meşruiyetini sağlamakta. Bunu sorgulatmak için çok daha güçlü toplumsal baskı grupları oluşturmak gerekiyor. Kente karşı suçların sahipsiz ve kimsesiz bir kente karşı değil, kentlilere ve hatta kişinin kendisine karşı işlediği bir suç olduğunun vurgulanması gerekiyor. 

27 Ağustos 2013 Salı

KENT VANDALLARI KENT NERONLARINA KARŞI


Ridley Scott’un Oscar ödüllü Gladyatör adlı filminin unutamadığım sahnelerinden birisinde bilge İmparator Marcus Aurelius, Lejyonlarının kumandanına sorar: “Sence Roma Nedir”? Kumandan tereddütsüz yanıtlar: “Romanın ne olduğunu bilmiyorum ama Roma dışında gördüğüm her şey karanlık ve vahşetten ibaretti”. Kumandanın bu yanıtı bizlerin de zihinlerine çocukluğumuzdan beri işlenmiş şeylerden birisidir. Roma ışıktır, Roma aydınlıktır. Oysaki tarihçiler Roma’nın belki bunların yanı sıra başka bir şey daha olduğunu bize öğretiyorlar. Roma çağları aşan kurnazca tarih yazımıdır aynı zamanda.

Çoğumuz Roma’nın mutlu mesut yaşarken, doğudan gelen barbar kavimlerin istilasına uğradığını – ki bunlardan en önemlilerinden birisi de Hunlardır – ve sonunda da bu baskıya dayanamayarak yıkıldığını öğrendik. Hatta bu kavimlerden birisi olan Vandallar, bugün bile kullandığımız tabirlere kaynaklık etti. Oysa arkeologların bulguları başka bir tarihin olduğunu gün ışığına çıkarıyor. İstilacı kavimler aslında istilacı hatta barbar bile değillermiş. Çok gelişmiş takvim sistemleri, gelişmiş bir toplum yapıları varmış. Ancak, belki de tek zayıf yanları olan bir imparatorluk düzeni içerisinde değil birbirlerine gevşek ittifak bağlarıyla bağlı bir kent-devletler sistemi olarak yaşamaları onların, Roma’nın düzeni altında yüzlerce yıl sürecek bir baskıya boyun eğmelerine sebep olmuş. Sonrasında Spartacus’le başlayan bir başkaldırı dalgasıyla bu eski uygarlık izleri kendilerinin olanı yeniden talep etmişler.

Ancak, tarihçiler Roma tarihçilerinin mirasını düzeltedursunlar, biz hala kamu alanlarındaki tahribata yol açanları “Vandallar”, yaptıklarını da “Vandalizm” olarak adlandırmaya devam ediyoruz. Evet, gerçekten de bireylerin kentsel kamusal alanlardaki kamusal kullanımdaki ortamları ve varlıkları tahrip etme girişimini etik olarak, herkesin ortak haklarını gasp etme girişimi olarak kınayabilir ve yanlışlayabiliriz. Peki bu davranışlarda bulunan kişiler temsili demokratik sistem içerisinde seçimle işbaşına gelmişse, kente karşı yaptıkları vandalca icraatlara ne ad vereceğiz? Parktaki bir banka sevgilisinin adını kazıyan delikanlıyla, şehrin ortasına kimseye sormadan kamu kaynaklarıyla diktiği gökdelen hayalet yapı haline gelen, birkaç yıl sonra da bir iş adamına rant için devreden belediye başkanını aynı çerçevede mi değerlendireceğiz?

Her şeyden öte, delikanlı, sözünü ettiğimiz belediye başkanının ya da bu duruma sessiz kalan diğer kent yöneticilerinin durumunu, gelecekteki çocukları için protesto etmeye başlarsa ne olacak? Kimi haklı göreceğiz? Hele bir de bu tür bir protesto kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımı ile büyür ve denetimden çıkarak salt şiddet amaçlı gurupların eylemlerine ortam hazırlarsa iş daha da çetrefil bir hal almayacak mı? Genelde, bu tür durumlar sonrasında –Gezi eylemleri sonrasında olduğu gibi- kerameti kendinden menkul maliyet hesapları kamu yöneticileri tarafından ifade edilmeye başlanıyor. Daha hasar tespiti yapılmadan şu kadar milyon, ya da eski parayla trilyon zarar var deniyor. Peki karşı çıkılan projelerin ya da tasarrufların mevcut ya da olası zararları? İktisadi terimlerle konuşursak, en azından protestocuların zararlarıyla tasarlanan projelerin basit bir fayda/maliyet ve zarar analizini yapmak gerekmez mi? Ya da mesele bu maliyet sorununa indirgenebilecek kadar basit ve kamu yönetiminin dışında bir mesele mi? Bu sorular silsilesini çoğaltmamız mümkün.

Böyle çetrefil bir durumda, eldeki kavramsal çerçevenin dışına çıkarak yeni bir bakış açısı yaratmakta fayda var. Madem kentlerdeki protesto olaylarına karışanlara Roma’dan ödünç aldığımız kavramlarla isim veriyoruz, yine Roma’ya uzanmamızda fayda olabilir. Eski Romayı yıkan sözde istilacı kavimlerin karşısında ise Roma’nın yönetici sınıfını temsil eden bir karakterin olduğunu görürüz. Bu kişi İmparator Neron’dur. Popüler tarih anlayışına göre Roma’yı yakan, yangın sürerken de keyifle Lir çalan bir imparatordur Neron. Yine tarihçilerin belgelere dayalı olarak söyledikleri ise daha farklı bir Neron’la karşılaştırır bizi. Neron Romayı yakmamıştır. Hatta Roma yandıktan sonra onun yeniden inşa edilmesini sağlamıştır. Ama esas Neron’u diğer imparatorlardan ayıran bir özelliği vardır. Neron, Roma kent düzenini imparatorluğun hakimiyet alanında en sıkı biçimde uygulayan, bu şekilde kölelik düzenini, lejyon güçlerinin baskısını en etkili kullanan imparatordur. Sert uygulamaları belki de onun tarih vicdanında sadist bir karakter olarak yer almasına sebep olmuştur.

O halde, nasıl ki Vandalizm, anlam kaymasına uğrayarak kullanılmaktaysa, aynı şekilde Vandallar karşısındaki bir karakter olarak Neron da kullanılabilir. Buradan yola çıkarak, günümüz kentlerinde kentliyi dikkate almayan, temsili demokratik sistemin sınırlarını zorlayan kentsel projeleri kentlere dayatan kent yöneticilerine de “KENT NERONU” adı verebiliriz. Kent neronlarını, kentin ve kentlinin bilgisi, haberi olmayan, bilim ve düşün insanlarının uyarılarını dikkate almadan uygulanan projelerle kentleri hayalet yapılarla dolduran, özetle katılımcı kent yönetimini dışlayarak kentleri yöneten kent yöneticileri olarak adlandırabiliriz. Kent neronları sandığa giderken ifade ettikleri ilkeler ve projelerle seçim sandığında meşruiyet elde eden, ancak bu meşruiyeti çoğu zaman evrensel ilkeleri alaşağı etmek için kullanana ve seçim öncesinde söylediklerini seçimden sonra yalanlayan kişilerdir. Seçilmek onları her konuda ve her zaman uzman kılmaktadır. Çeşitli sebeplerle yapılan uyarılar onlara göre sadece belli siyasi komploların bir parçasıdır.

Bu şekilde isimlendirirsek artık son aylarda yaşadıklarımızı kent Vandalları ile kent neronları arasındaki bir mücadele olarak adlandırabiliriz. Kuşkusuz yeni isimler koymak karmaşık bir sorunu çözmek iddiası ortaya atmak için yeterli değil. Ama en azından şunu ortaya koyabiliriz artık. Eğer mesele kent Vandalları ile kent neronlarının fayda/maliyet ve zararlarını karşılaştırmaya indirgenecekse bir sebep sonuç ilişkisini tartışmaya başlayabiliriz. Kent Vandallarının yarattıkları zararı doğru kabul etsek bile kent neronlarının kentteki atıl ve yanlış projeler yoluyla kente en az Vandallar kadar hatta kat be kat daha fazla zarar verdikleri yüzlerce örnekle ortaya konabilir.

İsimleri ayrıştırdıktan sonra meseleyi demokrasinin ilkeleri açısından ele alalım. Seçim sandığıyla gelen birinin kendisine tanına yetkileri ve meşruiyet sınırlarını aşmasının, kentteki kentsel taleplerin sesini kentsel yönetimi düzeyine eriştirecek katılımcı demokratik kanallar açılarak denetlenmesi gerekiyor. Ancak, temel çelişki de tam bu noktada başlıyor. Zaten bu sınırları aşmak niyetinde olan – hatta bunu yapmasının yanlış olduğunu sorgulamayan - kent yöneticisinin bu katılımcı kanalları açmasını nasıl sağlayacağız? Açıkçası zaten bunu sağlayamıyoruz. Sonuçta da kentlerimizde seçilmişlerin düzeyi ile gündelik yaşam arasında kapanması zor bir uçurum açılıyor. Kentleri yönetenler kentlilere yabancılaşıyor. Kenti devasa bir propaganda makinesi haline getirerek ve kendilerine kamusal bir ego inşa ederek bu boşluğu doldurabileceklerini zannediyorlar. Ama olmuyor. Her karışı sağırlaşmış kentsel projelerle doldurup herkesi memnun edeceklerini zannediyorlar. Ama kentli tatmin olmuyor, hatta isyan ediyor.


Bu yazının amacı hiçbir şekilde kente verilen zararları şu ya da bu şekilde meşrulaştırmak değil. Sorunun çıplak bir şekilde kentlerdeki demokrasi altyapısıyla ilişkili olduğunu bir kez daha göstermek. Kente verilen zararların ve kente karşı işlenen suçların, çok daha yüzeysel tartışmalarla meşrulaştırılmasının yanlış olduğunu göstermek. İhtiyacımız olan şeyin kentlerde, katılımcı mekanizmalarla desteklenmiş ve denetlenmiş bir temsili demokratik sistem arayışı olduğunu söylemek. Belki biz de artık her şeye kadir ve gücü yeten kent neronlarını değil, işine bisikletle giden, adını sanını bilmediğimiz bir belediye başkanını ve yaşanabilir kentleri özlüyoruz kim bilir?