Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

5 Kasım 2014 Çarşamba

ALİ BAKAN VE KIRK MÜTEAHHİTLER


Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, memleketin birinde Ali Bakan adlı bir ekonomi yöneticisi yaşarmış. Kardeşleri üretim ve fabrikalara yönelirken Ali Bakan “Çulsuza, çulsuz yakışır!” deyip, kendisinden önceki ekonomi yöneticisinin fikriyle evlenmiş. Parayla, enflasyonla, Merkez Bankasıyla oynayarak geçinip gidiyormuş.

Gel zaman, git zaman… Derken, hazinedeki mallar eline geçmiş. Ali Bakan onları önüne katar, ormanda maden yapar, HES ve Termik Santral yaparmış. Sonra bir köşeye yığıp denklediği hazine arazilerini eşeklerine yükler, şehre getirip orada özelleştirirmiş. Anlayacağınız hazine parasıyla kıt kanaat geçinip giderlermiş. Yine böyle bir günün sonunda, uzaktan yanına doğru birçok atlının geldiğini görmüş.

– “Dağ başındaki fakirin eşkıyadan başka arayıp soranı mı olur, hiç? Hemen bir tarafa gizlenmeliyim.” deyip, eşeklerini salmış, bir ağacın üstüne çıkıp, saklanmış.

Atlılar, tam da onun gizlendiği ağacın altında durmuşlar. Ali Bakan üşenmemiş, adamları saymış. Kırk kişi oldukların öğrenmiş. Eşkıya bellediği bu adamlar, müteahhitmiş. Ali Bakan korkmuş, üstüne uzandığı ağacın dalına yapıştıkça yapışmış, hiç kıpırdanmamış. Gelenler, atlarının terkisindeki inşaat aletlerini, tünel kalıpları, vinçleri sırtlanmışlar, önder bildikleri başlarının peşinden yürümüşler. Torbaları ağır olduğundan, taşımakta güçlük çekiyorlarmış. Bu hırsızların başı, karşıdaki koca kayanın yanına gidince, hiç beklemeyip, seslenmiş:

– “Açıl rant, açıl!” demiş.

O da ne? Koca kaya paramparça olup yerine devasa bir gökdelen bitmesin mi? Müteahhitler sırtlarındaki torbalarıyla birlikte birer ikişer gökdelenden içeri girmişler. Son müteahhit de içeri girince, gökdelenin kapılarında güvenlikler belirmiş. Ali Bakan’nın eli ayağına dolaşmış, hemen ağaçtan inip kaçmayı, eşeklerinin yanına hırsızların atlarından birkaç tanesini katmayı düşündüyse de, bundan vazgeçmiş. Çünkü atlarını orada bırakanlar, nerdeyse dönüp gelebilirlermiş. Ali Bakan, olduğu yerde kalmış. Az sonra adamlar, gökdelenin önünde görünmüşler. Arkadaki başları olacak herif, bu defa da şöyle demiş:

– “Yaptım olacak!”

Emir kulu olmuş koca gökdelen, hemen yanında bir AVM bitivermiş. Hiç beklememişler, ağacın altında bıraktıkları atlarına binip çekip gitmişler. Ali Bakan, artık orada durur mu? Hemen ağaçtan inmiş. Orada yalnız olduğunu bildiğinden, doğruca karşıdaki koca kayanın yanına gitmiş. Aklında tuttuğu sözlerden ilkini söylemiş.

– “Açıl rant, açıl!”

Aman Allah’ım, koca kayanın birdenbire bir gökdelene dönüşmesin mi? Ali Bakan, oldukça aydınlık ve geniş olan girişi görünce nerdeyse şaşkınlığından küçük dilini yutacakmış. İçeride, yığın yığın emsaller, rantlar, rezidanslar, ofisler, lüks mağazalar ve konutlar sırasına göre dizilmişler. Ali Bakan, sağına soluna bakmış, köşede gördüğü çuvalların üç tanesini rantla doldurup, yıldırım hızıyla dışarı çıkmış. Dolu çuvalları eşeklerine yükleyerek şehrin yolunu tutmuş. Evine gelince indirdiği çuvalları bürokratlarının odasına taşımış.
Bürokratlar, gözlerine inanamamış. Ali Bakan, ne olduğunu kısa kısa sözlerle anlatmış. Bürokratlar sevinmiş, taşınan çuvalları tek tek boşaltmaya başlamışlar. Ama bürokratların aç gözlülük damarı kabarmış, bütün rantları saymak istemişler.

Ali Bakan;

– “Hayır!” demiş. “Bir hazine arazisine gömelim!”

Ne mümkün? Bürokratlar rantların sayısını bilmek istiyormuş.

Ali Bakana:

– “İstersen dışarı çık, çukur kaz. Biz de varıp gidelim, komşudan bir meşrulaştırıcı alalım. Aşağı yukarı ne kadar rantımız var, hiç olmazsa bunu öğreniriz, olmaz mı?” demiş.

Ali Bakan, onları uyarmış:

– “Aman ha! Bu iş, gizli iş. Bizden başka hiç kimse bunu duymamalı. Sonra faizler yükselir, ekonomi kötüye gider.”
Bürokratlar:
– “Kimse duymayacak!” deyip, Bakanı inandırmış, siyasetçi komşusunun evine gitmiş.

Avluda gördüğü siyasetçiden bir meşrulaştırma istemiş.

Siyasetçi sormuş: 

– “Meşrulaştırma mı? Hangisini istiyorsun? Üretim için olanı mı, tüketim için olanı mı?”

– “Tüketim için olan benim işimi görür.”

Siyasetçi Ali Bakanların fakir olduğunu biliyormuş. Meşrulaştırmanın altına bir parmak pohpohlama balı sürmüş. “Müthiş gidiyorsunuz devam edin” diye yazmış.

Ali Bakan’nın bürokratları eve dönünce rantları ölçmeye başlamış. Ali Bakan, onun ölçüp bir kenara ayırdıklarını götürüp kazdığı çukura gömmüş.

Sonuçtan bürokratlar çok mutlu olmuş. İşleri bitince aldıkları meşrulaştırmayı, bekletmemiş, hemen piyasalara geri vermişler. Ancak meşrulaştırmanın altına üstüne bakmamışlar. Siyasetçi yaptığı meşrulaştırmanın altına yapışan rantı görünce şaşıp, kalmış. Akşam olunca “Ali Bakan!”, demiş, “Hani sen fakirdin? Küp küp rantlarını neden bizden sakladın?”

Ali Bakan siyasetçi duyduklarını, başkalarına da söylemesin diye, toprağa gömdükleri rantlarının yarısını ona vermiş, başka kimselere söylememesini sıkı sıkı tembih etmiş.

Ancak siyasetçi yaygarayı basmış:
– “Bu rantların yerini ben de görmeliyim. Götürüp göstermezsen, seni görevden aldırırım.”
Bunda bir kötülük düşünmeyen Ali Bakan;

– “Yarın sabah olunca yola çıkarız. Seni oraya götüreceğim.” demiş, siyasetçiyi evine uğurlamış.
Siyasetçi, sabah olunca Ali Bakan’ı beklemeden katırlarını önüne katarak ormana gitmiş. Koca kayaya gelince Ali Bakan’dan öğrendiği sözleri tekrarlamış:

– “Açıl rant, açıl!” demiş.

Gökdelene dalan siyasetçinin gözleri kamaşmış. Tıka basa dolu rantları, emsalleri, imar değişikliklerini görmüş. Yanında getirdiği bütün çuvalları doldurmuş. Son çuvalı da doldurduktan sonra çıkış kapısına yönelmiş. Ancak işin kötüsü, en umulmaz başına gelmesin mi? Kapıyı açacak sihirli sözleri bir türlü hatırlayamamış. Ne söylediyse mümkünü yok, kapı açılmamış. Korkusundan ölüp ölüp dirilmiş. Can derdine düşmüş, kaçacak yer aramış. Ama başka hiçbir delik, hiçbir iz bulamamış.

Öğle zamanı müteahhitler mağaralarına gelmişler. Siyasetçinin katırlarını görüp şüphelenmişler. Hazinelerinin bilinip bulunduğunu anlamışlar. İlkin içeriye girmek için kendilerinde cesaret bulamamışlar. İçerdekilerin sayısının da fazla olabileceği düşüncesi onları korkutmuş. Aralarında tartışmışlar. Bu tartışmalardan bıkan baş müteahhit kılıcını çekmiş, koca kayanın karşısına gitmiş. Ne olur ne olmaz düşüncesiyle de yan tarafa saklanıp seslenmiş:

– “Açıl rant, açıl!”

Emri alan gökdelen, hemen açılmış.

Bu tarafta siyasetçi, siyasi hayatının son saniyelerini yaşadığını anlamış. Kurtuluş için bir çare düşünmüş. Kapı açılır açılmaz da müteahhitlerle anlaşmaya karar vermiş. “Siz rantları benimle paylaşın ben de Ali Bakan’a verdiğim meşrulaştırmayı size vereyim hem de üstüne istediğiniz imar ve emsali size sağlayayım. Hatta her türlü büyük projeyi de size ihale ederim” demiş. Baş müteahhit “Tamam. Ama bizim rantımızı ortaya çıkaran Ali Bakana bir oyun oymak boynumuzun borcu” demiş.

Beklememişler, mağaraya dönmüşler. Müteahhit başı orada dünya pazarında satmak, kentleri marka yapmak için sözde kırk katır yükü rant hazırlatmış. Küplerin her birine müteahhitlerini yerleştirmiş. Akşam alacasında şehre gelmişler. Ali Bakan’ı kapısının önünde otururken görmüşler.Müteahhit başı, yanına yaklaşıp sormuş:

– “Pazarda satmak için rant getirmiştim. Ama gördüğün gibi artık konutları satamıyoruz. Size zahmet vermezsem bu gece beni finans merkezinde misafir eder misin?”

Ali Bakan:

– “Hay, hay! Başımın üstünde yeriniz var. Buyurun!” deyip, onları içeri davet etmiş. Küpler birer ikişer avluya taşınmış. Müteahhit başı, sofranın hazır olduğunu kendisine bildirilince, tam içeri girerken, adamlarına fısıl fısıl seslenmiş.

– “Size haber verdiğimde küplerden çıkıp, faizlerin düşmesini, devletin kredi vermesini talep edin” demiş. İçeri girmiş, sofraya kurulmuş.

Ali Bakanın güvendiği bir Merkez Bankası Başkanı varmış. Bu, baş müteahhitin planını anlamış. Faizleri yükseltmiş. Rantlar, konutlar, rezidanslar elde kalmaya başlamış.

Baş müteahhit de bir ara Ali Bakan’ın yanından ayrılıp küplerin yanına gitmiş. Bakmış ki hiç birinde beklediği ses yok. Dönüp tek tek sormuş;

– “Uyuyor musunuz?” demiş.

Yine hiçbir ses yok. Üstelik küplerden beklemiş konut ve konut reklamı kokusu geliyormuş. Pabucun pahalı olduğunu anlayan müteahhit başı, hiç durmamış, mağarasına doğru kaçmış. Müteahhit başı, talihsizliğine kızmış, başına gelenlerden sonra öfke küplerine binmiş, intikam yeminleri içmiş. Basının önüne çıkmış.

-“Biz müteahhitler kendi yağımızla kavruluyoruz, bu memleketi sırtımızda taşıyoruz” demiş.

Buna karşın, Ali Bakan’da basının önüne çıkmış.

-“Bu kadar rant yeter, artık paramızı sanayiye yatırmamız lazım” demiş.

Onlar her devirde muradına ermiş ama artık Somadakilerin, Ermenektekilerin, kamyon kasalarında ölenlerin, ensesine kuşun sıkılıp ölenlerin, boğazı kesilenlerin kerevete çıkma şansı hiç olmayacak…


3 Kasım 2014 Pazartesi

AKSARAY YA DA “NE VERİYİM ABİME” ŞEHİRCİLİĞİ


Böyle tasvir ediyor Cem Yılmaz, bir restorana gittiğimizde garsonla olan ilişkimizi. Yılmaz’a göre garson, iktidarımızı kabullendiği hissini bize samimiyetle karışık biçimde “ne veriyim abime?” diye bildirirken, biz onun bu itaatkar ve şehvetli hitabını “ne vericen bana?” diyerek kendimizi onaylatma ihtiyacı duyan bir seda ile karşılıyoruz. Birkaç defa tekrarlanan bu “ne veriyim-ne vericen” gel-giti “her şeyden az az ortaya karışık” şeklinde formüle edilen bir uzlaşma ile sonlanıyor. Hatta Cem Yılmaz bu anlamsız diyalogu İngilizceye çevirmeye çalışarak olayın tuhaflığını bir kat daha gülünçleştirerek anlatıyor. İnternette dolaşan bu tasvirin birkaç dakikalık kısmını geçenlerde izlerken farklı bir alandaki benzerlik dikkatimi çekti. Gündelik yaşamımızda başka alanlarda da “ne veriyim abime” meselesi oldukça yaygın. Mesela giyim kuşam alışverişlerinde. Mağazaya girdiğimde tezgahtar arkadaş “ne bakmıştınız abi” diyor ben de “pantolon bakmıştım ama sen ne önerirsin” diye yanıtlıyorum. Tegahtar bana her şeyden az az ortaya karışık bir şey öneriyor. “Abi pantolon elli lira, ama gel sana 99,99 TL’ye takım verelim. Yanında gömlek, kravat, çorap hediye”. Sonra kafam karışıyor bir şey almadan çıkıyorum.

Bu durumun en sık yaşanmaya başladığı alanlardan birisi ise mimarlık ve şehircilik alanları olmaya başladı. Geçenlerde bürokraside yükselen bir öğrencimi ziyarete gittim. İşyeri T.B.M.M.’nin karşısında. Odasının camından Meclise yapılan yeni ek bina görünüyor. Laf arasında “Hocam bu nasıl bina, ne biçim mimarlık. İnsan şöyle Selçuklu-Osmanlı bir şeyler yapar” dedi. Mimarlık ve tasarım alanı dışında bir uzmanlığı bulunun öğrencime “sence ne bu Selçuklu-Osmanlı yani ne yapılsın isterdin” diye soracak oldum ama sonra yuttum sözümü. Sonu belirsiz bir tartışmaya gideceğini tahmin ederek. Ama sonra düşündüm sorsaydım muhtemelen kemerli girişler, revak benzeri şeyler, kalem işi süslemeler, mümkünse kubbemsi yapılar yanıtını alacağım açık. Bu durum sadece mimarlık ve şehircilik alanına mensup kişilere de özgü değil. Yine başka bir ortamda gayet profesyonel ve tanınmış bir mimarın tablet bilgisayarını çıkarıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığından bir yöneticiye, “Şuna bir bakar mısınız Selçuklu-Osmanlı olmuş mu?” diye sorduğuna da şahit oldum. Yani bu günlerde ortaya karışık teriminin karşılığı mimarlık ve şehircilik alanı düşünüldüğünde “Selçuklu-Osmanlı” ifadesinde karşılığını buluyor.

Devletin hala en büyük işveren olduğu bir ülkede artık sanki şöyle manzaralar yaşanıyor. İktidar sahibi mimar, şehirci, plancı ya da tasarımcı (kimse artık) onu yanına çağırtıyor. Tanım kolaylığı olsun diye bu kişiye mimar diyelim çünkü daha çok onlarla ilişki kuruluyor. Tasarımları daha çabuk görünür hale geldiğinden olsa gerek. Tabi koca iktidar sahibi restorana gider gibi adamın bürosuna gidecek değil. Mimarı yanına çağırtıyor. Kaba hatlarıyla ne yapılması istendiği söyleniyor. İhtişamlı makam odasında otururlarken mimar soruyor “ne tasarlayalım zat-ı alilerine”. Tabi garsondan farkı da var mimar dostumuzun. O kadar okumuş, bir sürü iş yapmış, laf arasında bir iki mimarlık kavramı, örnek proje attırıyor sohbete. Ama genellikle iktidar sahibi bunlardan pek anlamıyor. Mimara soruyor “ne öneriyorsun” (ki burada “ne vericen bana”nın meali oluyor bu). Mimar iktidarın tenezzülü karşısında daha da ezilerek biraz daha az “mimarca” ifade kullanarak yeniden kendini ifade etmeye çalışıyor ama bu ifade tarzı daha bir “ne veriyim abime”ye benziyor. Böyle birkaç defa karşılıklı gidiş gelişten sonra iktidar sahibi “şöyle ecdadımızın yaptıklarını hatırlatan bir şeyler olsun, hani yok mu canım Selçuklu-Osmanlı bir şeyler” diyor. Bu da “her şeyden az az ortaya karışık” karşılığı oluyor.

Bu muhabbetin iki ilginç sonucu var. Birincisi şu, “ne veriyim abime” diyen garsonun isimsizleşmesi, neredeyse görünmez bir adama dönüşmesi gibi, devasa projelere imza atan tasarımcı kamuoyunun önünden kayboluyor. Arada bir şanslı birkaç kişiye gizli kapaklı ortamlarda röportaj verirse anlıyoruz bu işte parmağı olduğunu. Yoksa mimarın “kamusal aktör” olma vasfı ortadan kalkmış durumda. Muhtemelen aynı zamanda başka birilerine de “ne tasarlayayım zat-ı alilerine” demekle de çok meşgul olduğundan oluyor bu. Bu kayboluş aynı zamanda genç kuşak tasarımcı ve mimarlar için ise başka bir yolu açıyor. Devletten ya da başka bir işverenden iş almanın yolu herhalde budur diyor birçok kişi. Yani piyasanın kollamacı iktidar ilişkileriyle oluştuğu bir dünyada kamusal aktör niteliği kalmamış, bir sis perdesinin ardında kalmayı tercih eden görünmeyen yüklenicilerin dünyası. Buna karşın yarışmalar gibi diğer proje elde etme yolları marjinalleşiyor.

Muhabbetin ikinci sonucu ise yazının başında belirttiğim husus. Sokaktaki adam için muteber “az az ortaya karışık” tasarım biçiminin karşılığı “Selçuklu-Osmanlı tarzı bir şeyler” oluyor. Burada “Selçuklu-Osmanlı” denilen şey aslında kelime karşılıklarının ötesinde başka bir tavra ve içeriğe işaret ediyor. Sorgulandığında yapı tekniğinin “tabiî ki beton ve tünel kalıp”, ölçeğinin mutlaka ama mutlaka “geniş, ferah ve yüksek tavan”, büyüklüğünün “ihtişamlı (ihtişamsız Selçuklu-Osmanlı olur mu?) ki bu kaç kat olursa olsun fark etmeze tekabül ediyor, içindeki dekorasyonun “aynalı, jan-janlı hatta böyle kımıl kımıl” olması gerektiği kabilinden yanıtlar almaya başlıyorsunuz. Bildiğiniz hiç Selçuklu ya da Osmanlı eseri var mı diye sormaya kalkmayın yanıtı çoğunlukla malum. Sonuçta uzaktan çekip sündürülmüş Safranbolu evlerini andıran, yakından bakınca ne olduğu anlaşılmayan, girişinde Versaille yaldızına bulanmış, Dolmabahçe merdivenleriyle devasa hollerde kaybolmuş, her bir köşesi ayrı telden konuşan bir yapılar dizisi ortaya çıkıyor. Bunun en güzel örneklerinden birisi sanırım Ak-saray namındaki yeni “cumhur-baş-ba-kan-lığı binası” olsa gerek. Her yönüyle tartışılsa da bu bina “ne veriyim abime” mimarlığı adına içeriğinin bir şekilde “popülüst bir kolektivite tarafından doldurulduğu hissini veriyor. Mimar dostlarımız buna “eklektik tasarım” diyorlar. Bu tür bir tasarım sürecinin sonuçları ve tasarım kuramları açısından tartışılacak çok yönü olduğu açık.


Ancak, tüm bu sürecin gözden kaç-ırıl-an çok önemli başka bir boyutu olduğunu düşünüyorum. Bu boyut yapıdan çok yapıda şu ya da bu şekilde yer alan şehirci, plancı, mimar, mühendis ve tasarımcıların etik tercihleri ya da en azından böyle etik tercihlerinin olması gerektiğine ilişkin farkındalıklarıyla ilgili. “Ne vericen bana” diyen bir iktidar sahibi karşısında en azından istenen şeyin nerede, nasıl ve ne şekilde yapılacağını, konuya ilişkin tartışmaların bulunup bulunmadığını anlamaya çalışma çabası ve bu çabanın sonucunda işe başlamadan önce şöyle ya da böyle duruşunu ifade etme ihtiyacını duymak önemli bir şey diye düşünüyorum. Bu tür bir ihtiyacın duyulmadığı yerde tasarımcı tüm tarihsel birikimlerden soyunarak bir tür “tasarım unsurları müşaviri/tesisatçısı” haline geliyor. İçinde bulunduğu toplumun sorunlarından yalıtılmış bir vakumda görünmeden yaşamaya alışmış bir teknisyene indirgeniyor. Zaten tüm sorunlarımız da burada başlamıyor mu? Bu süreçler el yordamıyla kapalı kapılar ardında yürütülürken, olan oluyor. Yaşam çevrelerimiz hızla değişiyor. Gezi, ya da Validebağ gibi birkaç örnek dışında hayatın kendisi tercihsiz, yönsüz, medeniyet tasavvuru kısırlamış bir “ne veriyim abime” hayatına dönüşüyor. İşte bunun için hangi tarafta olunursa olunsun etik tercihlerin ortaya konması her zamankinden daha önemli hale geliyor. 

23 Ağustos 2014 Cumartesi

ATATÜRK ORMAN ÇİFTLİĞİ SURLARINDAKİ İLK GEDİK

Kentlerimizdeki bazı önemli hafıza mekânlarının teknik bilgi, yasal dayanak ve hukuki meşruiyet gözetilmeksizin ağır müdahalelere uğradığı günler yaşıyoruz. Kentsel hafıza mekânlarına yapılan bu müdahalelerin bazı ortak özellikleri var. Öncelikle müdahalenin en pragmatik ve akut halinin gerçekleştiği anda kamuoyunun dikkatine sunuluyorlar. Bu sunum çoğu zaman müdahaleyi içinde bulunduğu bağlamdan ve ilişkiler ağından kopararak ortaya koyma şeklinde gerçekleşiyor. Müdahaleyi yapanlar da, müdahalelere karşı mücadelede bulunanlar da bu noktasal gündem yaratma eyleminin bir parçası haline geliyorlar. Bu durum bir başka müdahaleye ilişkin gündemin bir önceki müdahaleyi tartışma dışına itmesine kadar devam ediyor. Tartışma dışına itilen müdahale bir daha gündeme taşınana kadar geçen zamanda ise daha farklı siyasal ve bürokratik süreçler, müdahalenin rotasını çoktan bir önceki tartışmanın ötesine taşımış oluyor. Sonuçta, kentsel mekâna yapılan müdahalelere ilişkin tartışmalar parçalı, kesikli ve kopukluklar içeren bir nitelik kazanıyor.

Toplumsal alanda kentsel mekâna yapılan müdahalelere ilişkin tartışmanın bu parçalı ve kopukluklar içeren doğasının ta kendisinin, müdahalenin ilerlemesindeki aşamalardan birisi olup olmadığını kendimize sormamız gerekir diye düşünüyorum. Bir anda alevlenen, tarafların eylemlilikleriyle hararet kazanan ama sonrasında uzunca bir süre dolaylı olarak ve çoğunlukla da yüzeyselleştirilmiş kavrayışlarla ele alınan kentsel tartışmaların konusu olan alanlar, bu tartışmaların unutturdukları ile değişmeye ve değiştirilmeye devam ediyor. Bu anlamda yapılan müdahalelerden çok, bu müdahalelere ilişkin tartışma süreçlerinin bir nevi müdahale edilecek alanın surlarındaki gedikleri oluşturduklarını söyleyebiliriz. Tartışma her alevlendiğinde surda yeni gedikler açılmaktadır. Hafıza mekânının toplumun genelinin algısında nasıl şekillendiği de bu gediklerle birlikte yeniden tanımlanmaktadır. Bu sebeple, kentsel alana yapılan müdahalelerin doğru anlaşılmasında ve tutarlı mücadele stratejilerinin geliştirilmesinde, geçmişteki tartışmaların belli bir tarihsel derinlikle ele alınması, bu ele alışta farklı boyutlardaki değerlendirmelerin yapılması önem taşıyor.

Bu anlamda, kişisel hafızamda çok canlı bir örneği paylaşmanın sorumluluğunu hissettiğimden dolayı bu yazıda Atatürk Orman Çiftliğine ilişkin 2006 yılında yaşanan bir dizi olayı tarihe not bırakmak adına kaleme almaya çalışacağım. Ancak bu işe girişmeden önce şimdiden Atatürk Orman Çiftliği yağmasının 1940’lardan itibaren başladığını, Çiftlik arazisinin üçte birlik kısmının 2000’li yıllardan daha önce tahsis, satış, kira ve irtifak hakkı tesisi ile elden gittiği eleştirilerine karşı neyi kastettiğimi açıklığa kavuşturayım. 2006 yılına kadar Atatürk Orman Çiftliği ile ilgili tüm tasarruflar için Türkiye Büyük Millet Meclisinde kanun çıkarılması gerekiyordu. Yani, ulus-devletin simgelerinden birisi olan Çiftliğe ilişkin tartışmaların merkezi siyasal alanın bir parçası olduğu kabul ediliyordu. Ancak, 2006’da çıkarılan ve bugünlerde Atatürk Orman Çiftliği yağmasının önünü tam olarak açan yasa ile Çiftliğe ilişkin tasarruf tamamen Ankara Büyükşehir Belediyesine yani yerel yönetimlere bırakılmış oldu. 2006 yılı sonrasında Çiftlikteki teknik altyapı ve ulaşımla ilgili hoyrat müdahalelerin, yeni başbakanlık binasının, Ankara Park’ın ve diğer müdahalelerin bu kırılmayla ilişkili olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bir başka deyişle, 2006’ya kadar kıyısından köşesinden merkezi hükümet eliyle tırtıklanarak küçültülen Çiftlik, 2006 sonrasında yerel yönetim eliyle bütünüyle parçalanmaya ve dilimlenmeye başladı. İşte bu parçalanma sürecinin önünü açan yasal düzenleme ve ilişkili siyasal süreçlerin gözden geçirilmesinin, Çiftlik sürecini anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum.

Böylesi bir yasal düzenlemenin nasıl gündeme getirildiğini ele almadan öncelikle dönemin siyasi atmosferini hatırlatmakta yarar var. Adalet ve Kalkınma Partisinin 2002 yılında iktidara gelmesinden sonra göreli olarak temkinli adımlar attığı bir dönem yaşanmaktaydı. Devletin yapısal olarak neo-liberal dönüşümünü hedefleyen “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı” gibi çabalar dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilirken, yerel yönetimler ve kamu yönetimine ilişkin birçok kanun parça parça Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında çok büyük tartışmalar eşliğinde ele alınmaya çalışılıyordu. Bu tartışmaların en ciddi yansımaları bütçe görüşmeleri öncesinde görülmekteydi. 2006 yılının başlarında dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın sit alanında yer alan kaçak villalarının yasallaştırılmasına ilişkin çaba içerisine girdiği şeklinde iddialar basına yansımıştı. Bu iddialar ve daha birçok yolsuzluk iddiası yine dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından Meclis kürsüsünden çok sert bir şekilde dile getirildi ve Bakan Unakıtan hakkında Meclise gensoru verildi. Gensoru tartışmaları tüm hararetiyle devam ederken, Kemal Unakıtan’ın kürsüden yaptığı savunmasında ilginç bir ayrıntı yer almaktaydı. Unakıtan, Deniz Baykal’ı da Angora Evlerinde ikamet ettiği villasının kaçak olduğu iddiası ile suçlamaktaydı. Yolsuzluk iddialarının havada uçuştuğu bu tartışmaların Atatürk Orman Çiftliği ile nasıl bir ilişkisi olduğunu ise daha ilerde sorgulayacağız.

Bu tartışmaların sürdüğü dönemde TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi seçimleri yapıldı ve ben de Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı görevine başladım. Göreve başladığımdan çok kısa bir süre sonra da burada yazdığım satırlara kaynaklık eden bir dizi olaya tanık oldum. 2006 yılının Nisan ayı içerisinde basına Atatürk Orman Çiftliği ile ilgili bir yasanın Türkiye Büyük Millet Meclisine getirileceğine ilişkin bilgiler yansımaya başladı. Çok geçmeden de Mayıs ayı başlarında Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Salih Kapusuz tarafından verilen 5659 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kuruluş Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi, 2/773 sıra no ile TBMM Plan Bütçe Komisyonu'na verildi. Teklifin daha önce Melih Gökçek’in 2003 yılında Kızılay Kent Merkezinin yayalara kapatılması kararını kamuoyu önünde eleştiren Kapusuz tarafından verilmesi, siyasi olarak 2004 yerel seçimlerinden hemen önce Adalet ve Kalkınma Partisine kabul edilen Gökçek’le Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki kaynaşmanın da bir göstergesi olma niteliğini taşımaktaydı. Yasa teklifi “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” tarzı bir şekilde kaleme alınmıştı. Teklifin ilk metninde “çiftlik arazisinin 10 yıllığına Ankara Büyükşehir Belediyesine devri, arazinin %5’i kadar kapalı tesis yapımına izin verilmesi, Çiftlik arazisinde ulaşım ve kentsel altyapı yatırımlarına izin verilmesi” gibi ağır hükümler bulunmaktaydı. Aslında aradan geçen sekiz yılda, yasa metni birazdan anlatacağım üzere bu hükümlere doğrudan yer verilmeyecek hale getirilmiş olsa da yapılan uygulamaların tam da bu metindekilere uygun olması da üzerinde düşünülmesi gereken hususlar arasında.

Böyle bir yasa teklifinin Meclise verildiği haberini alır almaz o dönem çok aktif olan ve temelleri yine Kızılay’ın yayalara kapatılması sürecine karşı yürütülen mücadelede güç birliği oluşturmak adına dönemin TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi tarafından atılan “Ankaram Platformu” nezdinde girişimlerde bulunmaya başladık. Hızla bir değerlendirme yapıldı ve 12 Mayıs 2006 tarihinde Atatürk Orman Çiftliğine ilişkin bu yasa teklifinin yaratacağı sorunları ifade etmek üzere bir basın toplantısı düzenledik. “Sahipsiz AOÇ’nin Talanında Son Hamle: Kırparak Değil Devrederek Yağma” başlıklı basın metnini basın mensuplarının dikkatine sunarak, yasa teklifinin aslında Atatürk Orman Çiftliğinin idam fermanı olduğunu ifade ettik. Özellikle de AOÇ’nin sit alanı olduğunun ve Ankara Kentinin üst ölçekli planının yapılarak bu üst ölçek plan kararlarıyla uyumlu bir koruma amaçlı imar planı yapılması gerekliliğini bir çözüm önerisi olarak ortaya koyduk. Bu planların yapımı için de Belediyenin mevcut kanunlara göre gerekli yetkilerinin bulunduğunu, bu tür işlemler için yasa teklifine yer bulunmadığını, yasa teklifinin bir Truva atı niteliği taşıdığını vurgulamaya çalıştık. Bu çabalarımız devam ederken aynı tarihte bir başka ilginç gelişme olmaktaydı. Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek basına bir açıklama yaparak Atatürk Orman Çiftliğine ilişkin yasa teklifi konusunu anlatmak ve destek almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’dan randevu talebinde bulunacağını ifade etmekteydi. Daha önce Ankara ile ilgili önemli ve neredeyse birçoğu yargı kararlarına konu olmuş neredeyse hiçbir konuda böyle bir girişimde bulunmamış olan Belediye Başkanının bu girişimi bizi şaşırtmıştı. Öte yandan Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesindeki bir piton yılanının kaybolmasının da aynı zaman denk gelmesi ve özellikle gazetelerin Ankara eklerinde konunun çok geniş şekilde ele alınması da aynı dönemin ilginç ayrıntıları arasında yer almaktaydı. İlginç bir ayrıntı da o dönemde bu randevu talebinin hemen ardından Ankaram Platformu ve Şehir Plancıları Odası olarak bizim de Deniz Baykal’dan istediğimiz randevulara yanıt alamamamızdı.

Devam eden süreçte 3 Haziranda AOÇ’deki Atatürk Evi önünde Ankaram Platformu olarak yasa teklifine ilişkin sakıncaların dile getirildiği bir basın açıklaması daha yapıldı. Ankaram Platformunun çok yoğun olarak çalıştığı bugünlerde ayrıca bir AOÇ Mitingi ve yürüyüşü de düzenlendi. 6 Haziran 2006 tarihinde Ankaram Platformu bileşenlerinin siyasi parti teşkilatlarının ve halkın katılımıyla yaklaşık 1000 kişi Yüksel Caddesi önünde toplanarak Meclise yürüdü. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dikmen kapısı önünde bir basın açıklaması yapıldı. Oldukça gergin geçen açıklama sonrasında Meclise girerek milletvekilleri ile görüşme talebinde bulunduk. Ancak, talebimiz geri çevrildi. Dönemin CHP Milletvekili Yakup Kepenek’in araya girmesi ile birlikte Ankaram Platformunu temsilen ben, Peyzaj Mimarları Odasını temsilen Redife Kolçak ve o dönem Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı olan Gökhan Günaydın, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Nimet Özgönül ve diğer arkadaşla birlikte Meclise alındık. CHP Milletvekili Ali Topuz ile görüşerek, yasa teklifinin bir Truva atı niteliği taşıdığını ve mutlak surette geri çekilmesi gerektiğini tekrar ifade ettik. Hem yoğun katılımlı yürüyüş ve miting, hem muhalefet partisinin tavrı hem da kamuoyunda yasa teklifine karşı büyüyen tepki umutlarımızı yeşertmeye başlamıştı. Bu süreçte Şubemizin hazırladığı teknik raporun da ciddi bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Miting ve yürüyüşten 3 gün sonra Melih Gökçekle o dönem yeni taşınılmış olan Söğütözündeki CHP genel merkezinde görüşen Deniz Baykal’ın tavrı da umutlarımızı besler nitelikteydi. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla Deniz Baykal yasa teklifinin geri çekilmesi gerektiğini, AOÇ’nin imara açılmasının mümkün olamayacağını, diğer acil sorunlar için CHP milletvekilleri ile ortak bir çalışma yapılması gerektiğini Melih Gökçek’e iletmişti. Bu gelişmeler sonrasında yasa teklifinin askıya alınması beklenirken, teklif ilgili Meclis Komisyonunda görüşülmeye başlandı. Bu şaşırtıcı durum karşısında meclis komisyonlarını takip etmeye başladık. Hazırladığımız teknik değerlendirmeleri iktidar ve muhalefet partisi milletvekillerine ilettik. Dönemin bazı iktidar milletvekillerinden de destek gördük. Ancak, komisyon toplantıları tam bir ajitasyon manzarası içerisinde geçiyordu. Özellikle Melih Gökçek’in yasanın gerekçeleri arasında gösterdiği “Etimesgut zırhlı birlikler yolu üzerindeki trafik kazaları”nın mağdurlarını konuşturmak üzere Komisyona getirmesi tansiyonları yükseltmekteydi.

Haziran ayı sonlarına doğru, kamuoyunda AOÇ tartışmaları hafiflemeye başlamışken ilginç bir rota değişikliği olmaya başladı. Yasa teklifinin tamamen geri çekilmesini talep eden CHP gurubu uzlaşma gereğinden bahsetmeye, AOÇ’de ulaşım ve teknik altyapı düzenlemeleri ile planlama yetkilerinin ve hayvanat bahçesinin işletilmesi yetkilerinin Ankara Büyükşehir Belediyesine verilmesinin yanlış olmayacağını söylemeye başladılar. Bu görüşler doğrultuda yeniden düzenlenmiş bir taslak metin ortaya çıktı. Ankaram Platformu ve Şehir Plancıları olarak bu değerlendirmenin Truva atını kabullenmek ve içeri almak olacağı yönündeki uyarılarımız etkisiz kaldı. Tüm çabalarımıza rağmen teklif değiştirildiği haliyle 21 Haziran 2006 tarihinde T.B.M.M. Genel Kurulunda kabul edildi. 8 Hazirandan 21 Hazirana kadar geçen yaklaşık 2 haftalık sürede muhalefetin tavrının nasıl ve neden değiştiği, cumhuriyeti kuran bir partinin bir cumhuriyet mirasına karşı duruşunun dönüşümü bir muamma olarak kaldı.

Teklifin Genel Kurulda kabulünün ardından bu kez cumhurbaşkanı tarafından veto edilmesine yönelik çabalarımız başladı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den randevu talebinde bulunuldu. Ankaram Platformu bileşenleri ile birlikte Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu ile görüşüldü ve yasanın sakıncaları iletildi. Ancak, Nehrozoğlu, yasanın çok açıkça bir anayasal sakınca taşıması durumunda bir vetonun gündeme gelebileceğini, böylesi bir değerlendirme yapılacağını ifade etti. Aynı dönemde cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, Kamu Yönetimi Temel Kanunu ve diğer bazı düzenlemeler konusundaki vetoları sebebiyle yöneltilen ağır eleştirilerin etkisi oldu mu bilmem ama AOÇ Yasası, cumhurbaşkanı tarafından da onaylandı, 8 Temmuz 2006 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girdi. Yürürlüğe giren yasa ile esas olarak Ankara Büyükşehir Belediyesine alana ilişkin koruma amaçlı imar planı yapma ve hayvanat bahçesini işletme yetkisi verilmekteyken, yasanın yürürlüğe girmesinin hemen ardından Ankara Büyükşehir Belediyesi kamuoyuna Çiftlik arazisinin tüm tasarrufunun kendisine geçtiği şeklinde propaganda yapmaya başladı. Bu propaganda o dönemde hazırlanan ilk koruma amaçlı imar planının içeriğinde de görülmekteydi. Nitekim o dönem geçerli olan koruma mevzuatı gereğince yapılması gerekli katılım toplantılarında da hem yapılan koruma planındaki eksiklikler hem de yasayla ilgili yanlış değerlendirmeler iletildi. O günden sonra da TMMOB’a bağlı özellikle Şehir Plancıları, Mimarlar, Peyzaj Mimarları ve Ziraat Mühendisleri Odaları ve Ankara İl Koordinasyon Kurulu planlama sürecini dayanışma içerisinde dikkatle izlediler, yargıya taşıdılar. Bugün her ne kadar iktidar tarafından dikkate alınmasa da yargıda elde edilen birçok kazanım bu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Ancak, her ne olursa olsun AOÇ surlarında açılan ilk gediğin etkileri büyük oldu. Yasayla AOÇ alanındaki belli yetkilerin Ankara Büyükşehir Belediyesine devredilmesi ile birlikte aslında bir psikolojik sınır yıkılmıştı. Yıkılan bu psikolojik sınırla birlikte, Atatürk Orman Çiftliğindeki topyekûn bir bölme ve parçalama sürecinin de önü açılmış oldu. Bu arada 8 ve 21 Haziran arasındaki 2 haftalık muamma ile ilgili olarak ilginç bir ayrıntının da Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek’in 2006 yılının sonbaharında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Angora Evlerindeki villasının aslında kaçak olmadığı ile ilgili kamuoyuna bir dizi açıklama yapmış olduğunu ifade etmekle yetinelim. Bu ve bunun gibi tüm ayrıntılara hala dönemin gazetelerinden tek tek erişmek mümkün.


Kentsel alanda mücadele süreçlerinin kesikli doğasının mücadelenin bütünselliğine zarar verdiği açık. Bunun önüne geçmek için de mücadelede şu ya da bu şekilde yer alanların mücadelenin her anını kayda geçirmek ve tarihe not düşmek için çaba harcaması önem taşıyor. Bu en az mekâna ilişkin verilerin, görsellerin ve teknik bilginin gelecek kuşaklara aktarılması kadar önemli bir husus. Ancak bu şekilde hafıza mekânlarına ilişkin olarak halkın bu mekânları hafızasına yerleştirmesini sağlayacak öyküler inşa etmek mümkün olacak. Aksi takdirde Türkiye kendi deyimiyle “yenilgi yenilgi yürüyen zaferlerle” ilerleyen bir hareketin elinde tüm hecelerini, sözlerini ve mekânlarını yitirecek. 

15 Temmuz 2014 Salı

BELEDİYELERDE STRATEJİK TEHLİKE!


Türkiye’de son on yılda kamu yönetiminde en önemli değişikliklerden bazıları stratejik yönetim, bütçe ve bütçenin kullanımı konularında gerçekleştirildi. Özellikle 2001 ekonomik krizi sonrası kurulan ve AB uyum yasaları çerçevesinde şekillendirilen kanunlarla birlikte kamu yönetiminde işleyişe mali disiplin, stratejik planlama ve katılımcılık ilkeleri dahil edilmeye çalışıldı. Özellikle 5018 Sayılı “Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu”nun yürürlüğe girmesi ile birlikte tüm kamu kurum ve kuruluşlarında stratejik plan dahilinde iş yapılmaya başlandı. Buna göre kurumlar stratejik plan yapacak, stratejik planda yer vermedikleri harcamaları yapamayacak, yaptıkları harcamaların da performansını ölçeceklerdi. Teoride kulağa hoş gelen bu uygulamanın gerçek hayata ne kadar geçtiği, getirdikleri kadar götürdükleri de tartışmalıdır. Ancak, bu uygulamayla ilgili daha da önemli sorunların Bütünşehir Kanunu sonrasında yapılan yerel seçimlerin ardından ortaya çıkabileceği görülmektedir.

Bu uygulamaya göre düzenlenen 5393 Sayılı Belediye Kanununun 41. Maddesine göre “Belediye başkanı, mahallî idareler genel seçimlerinden itibaren altı ay içinde; kalkınma plânı ve programı ile varsa bölge plânına uygun olarak stratejik plân ve ilgili olduğu yıl başından önce de yıllık performans programı hazırlayıp belediye meclisine sunar. Stratejik plân, varsa üniversiteler ve meslek odaları ile konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınarak hazırlanır ve belediye meclisi tarafından kabul edildikten sonra yürürlüğe girer. Nüfusu 50.000'in altında olan belediyelerde stratejik plân yapılması zorunlu değildir. Stratejik plân ve performans programı bütçenin hazırlanmasına esas teşkil eder ve belediye meclisinde bütçeden önce görüşülerek kabul edilir.” Denilmektedir. Nüfusu elli binin üzerindeki tüm belediyeler, başta büyükşehir belediyesi yerel seçimlerden sonra altı ay içerisinde bütçelerine esas olacak, mevcut planlarla uyumlu bir stratejik planı katılımcı yöntemlerle hazırlamak zorundadır. Bu maddenin uygulanmasında birçok sorunla karşılaşılacağı açıktır.

Belediyelerde Yumurta Kapıyı Çalınca Planlaması

Yerel seçimlerin üzerinden yaklaşık 3 aylık bir zaman dilim geçti. Bu süre belediyeler için bir alışma ve adaptasyon devresi olarak değerlendirildi. Yeni seçilen belediye başkanları kadro oluşturma, bilgi alma, belediyeyi ve hizmet alanını değerlendirme ile uğraştılar. Zamanın büyük bir kısmı da tebrik ziyaretleri ve görüşmelerle geçirildi. Geriye stratejik plan hazırlanması için sadece 3 aylık bir zaman kaldı. Bu sürede de belediyelerin stratejik plan yapmak zorunda olduklarını hatırlamaları, diğer öncelikler arasında yer vermeleri oldukça düşük bir olasılık gibi görünüyor. Yüksek olasılıkla belediyeler altı ay dolmadan bir stratejik plan yapmak için ya eski planları yüzeysel biçimde gözden geçirecekler ya da son dakikada birkaç göstermelik toplantı düzenleyerek plan yapmaya çalıştıklarını göstermeye çalışacaklar. Bu konudaki yasal düzenlemenin gözden geçirilmesinin gerektiği açık olmakla birlikte, var olan yasal düzenlemeye göre ortaya çıkabilecek sorunların gözden geçirilmesi gerekmekte.

Yumurta Kapıyı Çalınca Yapılacak Stratejik Planların Zararları Neler?

Yasak savmak babından son dakikada yapılacak stratejik planların belediyelerin sonuçları neredeyse tüm bir hizmet dönemini etkileyecek sorunlar yarattığı görülmektedir:
  • Belediyenin hizmet verdiği alan ve vatandaşların değişen ihtiyaç ve talepleri doğru bir şekilde analiz edilmeden stratejik plan yapıldığı için yapılan stratejik planlar vatandaşların ihtiyaç ve taleplerini yansıtmamaktadır.
  • Stratejik planlarda beldenin gelecekteki vizyonuna ilişkin çalışmaların yapılması için yeterli zaman bulunmadığından belli bir ufuktan yoksun plan hedefleri belirlenmektedir.
  • Stratejik planda değişen idari sınırlar ve bunun gibi unsurlar hakkıyla dikkate alınamadığından dönem içerisinde hizmette aksaklıklar ortaya çıkmaktadır.
  • Bütçe olanakları dikkate alınmadan plan yapılma olasılığı artmakta, fiilen uygulanamayacak planlar ortaya çıkmaktadır.
  • Vakit darlığından vasat stratejik planlar yapılmakta bu da yapılmak istenen bazı hizmetlerin bütçe karşılıkları geç oluşmaktadır.
  • Stratejik planlar yapılırken imar planları ve diğer dikkate alınması gereken bölge kalkınma planları gibi planlar göz ardı edilmektedir.
  • Planlamada performans hedefleri doğru koyulamamakta, hizmet dönemi içerisinde yapılan hizmetlerin stratejik plana uygunsuzluğu ortaya çıkmakta ve usulsüzlük olarak algılanmaktadır.
  • Planların yapımında gerçekleştirilmesi beklenen katılımcılık rafa kaldırılmakta, bu da daha başlangıçta belediyeler ile üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve meslek odaları arasında soğukluk ve mesafe oluşmasına sebep olmaktadır.
  • Farklı belediyeler birbirlerinden habersiz olarak stratejik planlar hazırlamakta, bazı alanlarda birbirleriyle çelişen ve birbirlerini etkisiz kılan hizmet politikaları ortaya çıkmaktadır.
  • Belediyelerin birbiriyle uyumlu olması gereken imar planları, stratejik planları ve yatırım kararları arasında ciddi kopukluklar oluşmaktadır. Bu de belediye hizmetlerinin uyumsuzluklarına sebep olmaktadır.
  • Herşeyden öte bu kadar kısa zamanda yapılan plan beş yıllık bir süreyi kapsamaktadır. Yapılacak bir tek hatanın telafisi çok zor olabilmektedir.

Stratejik Planlamada Yeni Sorun: Bütünşehir

Stratejik planlamadaki bu sorunlu durum bir de Bütünşehir Yasasının yürürlüğe girmesi ile daha da katmerli hale gelmiştir. Yapılacak yeni stratejik planda genişleyen büyükşehir ve ilçe belediyesi sınırlarının, mahalleye dönüşen köylerin ve kırsal alanların ihtiyaçlarının dikkate alınması gerekmektedir. Ancak, bu kadar kısa sürede bu ihtiyaç tespitlerinin doğru bir şekilde yapılması çok zor görünmektedir. Eski planların revize edilerek yola devam edilmesi halinde ise birçok alanda hizmette aksamaların ortaya çıkabileceği görülmektedir. Bu hataların düzeltilmesi ilk stratejik planda yapılan hatalar sonrasında giderek daha da zorlaşacaktır. Ayrıca, büyükşehir sınırlarına giren ve stratejik planlarını bu yeni duruma göre güncellemek zorunda bulunan ilçe belediyeleri için de sıkıntılı durumlar ortaya çıkacaktır. Çünkü büyükşehir sınırlarına dahil olduktan sonra yetki ve sorumluluklarda değişiklikler olacaktır. Örneğin, eski stratejik planında tüm yollar için hedefler koyan ilçe belediyeleri yeni planlarında caddeleri dışarıda bırakmak zorunda kalacaktır. Çünkü Büyükşehir Belediyesi kanununa göre caddelere ait tüm yetkiler Büyükşehir Belediyesine aittir.

Stratejik Tehlikeye Karşı Çözüm Önerisi: Katılımcı Stratejik Planlama Koordinasyonu


Stratejik planlama, kamu kurumlarının ve başta belediyelerin iş yapma biçimlerini katılımcı ve mali disipline bağlı hale getirmek için atılmış önemli adımlardan birisidir. Ancak, belediyelerin yerel seçimlerin hemen sonrasında stratejik planlarını çok dar bir zamanda yapmalarına ilişkin gerçekçi olmayan bu düzenleme belediyelerin hizmet kalitelerinin düşmesine sebep olmaktadır. Yeni büyükşehir belediyesi sonrası belediye sınırlarının genişlemesi ve il sınırlarına yayılması da bu durumu daha da riskli hale getirmektedir. Hizmette eşgüdüm ve birlik sağlanması için bir yandan stratejik planların katılımcı süreçlerle elde edilebilmesi için aşağıdan yukarıya, mahalle ölçeğinden başlayan bir katılımcılık örgütlenmelidir. Öte yandan, Büyükşehir Belediyesine bağlı ilçe belediyelerinin stratejik planlarının eşgüdüm içinde ve belli bir standartta gerçekleştirilmesi için Büyükşehir Belediyesi yönetiminde bir koordinasyon oluşturulması önem taşımaktadır. Ancak, bu koordinasyonun ilçe belediyelerinin karar içeriklerini değil planların eşgüdümünü hedeflemesi önemlidir. Bu şekilde, ilçe belediyelerinin bütçelerinin Büyükşehir Belediye meclisinde onaylanmasına ilişkin süreçlerde yaşanan sıkıntıların da önüne geçilebilecektir. Aksi takdirde önümüzdeki dönemde belediye görevlilerinin görev yapmasında ve belediye hizmetlerinin sağlanmasında ciddi sıkıntılar yaşanması olasılığı bulunmaktadır. 

6 Haziran 2014 Cuma

ODTÜLÜ’LERE AÇIK MEKTUP: ODTÜ’YÜ MEKÂNSALLAŞTIRMAK MEKÂNI ODTÜ’LEŞTİRMEK GEREK!


Mezunlar Derneğimizin seçimlerine sayılı günler kala; ODTÜ, kentlerimizde yaşananlar ve bir ODTÜ mezunu olarak Dernek özelinde yaşadığım deneyimler ışığında bugüne kadar yapılmamış bir değerlendirmeyi Dernek seçimlerine ilişkin tartışmalara bir katkı olarak ortaya koyma gerekliliğini hissediyorum. Çünkü Türkiye’nin belki de bu en uzun son bir yılını alışılageldik tartışma kalıplarının biraz olsun dışına çıkarak anlamlandırmak gerektiğini, hatta bunun kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Gezi’den ve 17 Aralık süreçlerinden sonra eski tartışmalarımızı yenilemek, göz ardı ettiğimiz boyutları önümüze koymak zorundayız. Yoksa korkarım bir seçim daha alışılageldik tartışmalarımızla harcanacak, kendi suni saflaşmalarımızı kısa bir süreliğine hatırlayıp sonrasında gündelik tartışmalarımıza geri döneceğiz. Bir fırsat daha kaçmış olacak.

İçinden geçtiğimiz dönemin belki de ele alınması gereken en önemli yanı mekânın ve kentlerin yaşamlarımızda oynadığı başat rolün daha fazla farkına varmamız olarak ifade edilebilir. Bu durum küresel ölçekten yaşam mekânlarımıza kadar uzanan bir silsilenin yeniden kurgulanması ile görünür hale gelmektedir. Bu yeniden kurgulanma süreci sistematik olarak devletin mekânsal örgütlenmesini, kentlerin yeniden düzenlenmesini, yaşam alanlarımızın dönüştürülmesini, tarih-zaman-mekân-kültür-deneyim unsurlarının metalaştırılarak kentte yeniden üretilmesini bizlere dayatıyor. Anılarımızı yaşadığımız yerler yiterken, kent ancak rant ve parasal değer olarak ifadelendiriliyor. Çekildiğimiz korunaklı sitelerimizde, yaşadığımız eski mahallelerde ya da toplu konutlarda bir geri çekilmeyi yaşıyoruz, yaşam alanlarımız azalıyor, çünkü kamusal alanlarımız daralıyor. Yaşadığımız kentlerdeki haklarımız, var oluş koşullarımız irademiz dışında değişiyor, yaşadığımız mekânlara ilişkin karar alma süreçlerine dâhil olma olanaklarımız giderek ortadan kalkıyor. Ekolojik hassas bölgelerimiz, orman alanlarımız, milli parklarımız, kültürel mirasımız ve daha birçok değerimiz ya yok ediliyor ya da içi boş birer kabuk haline getirilip yeniden ama çoklukla “parasıyla” bize sunuluyor. Çünkü birileri bizim bilimsel bilgi ve birikim alanlarımızı bizden daha iyi biliyor, gölleri kurutuyor, ormanları yok edip iklimleri değiştiriyor, alışveriş merkezlerinin avlularında, gökdelenlerin iştahında ve saksıda bir kent yetiştirmeye çalışıyor.

Tüm bunlar olurken, biz ODTÜ’lülerde azıcık da olsa bir duyarlılık varsa bunun da yine ODTÜ kampusundan kaynaklandığını hatırlatmak isterim. İnsanlar mekânsal duyarlılıklarını çoğunlukla karşılaştırarak, gözlemleyerek oluştururlar. Bir kentten diğerine giden insan gördüklerini birbiriyle karşılaştırarak daha iyi olanı fark etme şansına sahip olur. Sokaktaki adam bu şansı eğer maddi durumu iyiyse gittiği bir Avrupa şehrinden dönüş yolunda “adamlar yapmış, biz neden yapamıyoruz” diyerek yakalarken, bizler insan eliyle oluşturulmuş muazzam bir ormanın içindeki mimari özgün değeri olan kampusumuzla elde ettik bu şansı. Belki bundandır ki, hala aradan yıllar geçse de ODTÜ’lü nefes almak, yürüyüş yapmak ve yaşamak için her fırsatta kendisini kampusa atmaya çalışır. Şehir dışında yaşayanların en çok özlediği şey kampusudur, ODTÜ ormanıdır. Ancak, sanıyorum bu değerlerimizin çok ciddi bir saldırı altında olduğundan hepimiz eminiz. Bu saldırı gündelik yaşamımızda maruz kaldığımız ötekileştirme ve yalnızlaştırma sürecinin bir uzantısı hem de.

Daha da üzücü olanı, yaşanan bu sürecin her iki tarafında ODTÜ’lülerin bulunması. ODTÜ Yolu tartışmaları yaşanırken, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı projeyi “bir ODTÜ’lüye çizdirdikleri” ile övünüyor ya da kendisini savunuyordu. Meslek yaşamım boyunca benzer durumlarla çok karşılaştım. Kente karşı suç niteliğindeki birçok projede, eylemde şu ya da bu şekilde aynı okulun mezunları olduğumuz arkadaşlarımız, meslektaşlarımız işin içinde yer aldılar. Burada yanlış anlaşılma tehlikesine karşı şunu da söylemem şart. Eleştirdiğim hiçbir şekilde bu arkadaşlarımız değil. Yaşadığımız çağda, ODTÜ’lülük olarak tarif etmeye çalıştığımız değerler sistemi içerisinde mekâna, kente ve yaşam alanlarımıza ilişkin müdahaleler konusunda doğru ve anlamlı bir duyarlılığı yerleştirememiş olmamızı eleştiriyorum. Sonuçta, bu durumun ilk ve en önemli mağdurları yine biz ODTÜ’lüleriz. İş alanlarımız daralırken, salt inşaat sektörü odaklı bir kariyer izlemek, istediğimiz kentte yaşamak ve çalışmak yerine illa ki İstanbul’a göç etmek zorunda bırakılanlar yine bizler oluyoruz.

Buna karşın ODTÜ’lüler, son yıllarda bu anlamda yürütülen mücadelelerde de hep ön saflarda yer aldılar. Siyasi partilerde, meslek odalarında, sendikalarda, mezunlar derneğinde ve üniversitelerde yer alan akademisyenler, öğrenciler, meslek insanları, memurlar ciddi mücadelelerde bulundular. Gezide, Gezi öncesinde ve sonrasında mücadelelerin tarihi yazılırken ODTÜ atlanırsa resmin çok eksik kalacağı açıktır. Ancak, burada da mücadelede hep sonuçlara karşı ve tepkisel kalındığını da bir özeleştiri olarak ortaya koymak zorunluluğu bulunmakta. Bu durum, mücadelenin farklı saflarının parçalanmasına, güç kaybı yaşanmasına ve her şeyden önemlisi, mücadelenin esas koşullarını oluşturan sistemik duruma karşı daha uzun soluklu ve yapısal müdahalelerde bulunulmasının önünü tıkamaktadır. Bu bilimsel bilgi ve birikimle en azından kendi kampusumuza ve Eymir’e karşı on yıldan fazla bir süredir devam eden saldırıya karşı daha sistemli, stratejik ve felsefi derinliği olan bir mücadele yürütmenin gerekliliği ortadadır. Bu ise, daha kapsamlı bir farkındalık ve kurumsal güç birliği ile sağlanabilecek bir durumdur.

Burada on iki yıl öncesinde başlatılan ancak sürdürülemeyen bir deneyimi de hatırlatmak istiyorum. Dernek çatısı altında daha önce de çevre ve kentle ilgili etkinlikler yapılıyordu. Ancak, 2002 yılında kurulan “çevre ve kent” komisyonu ile bu çalışmalar daha sistematik bir yapıya kavuşturulmaya çalışıldı. Komisyon öncelikle mezunlarımızda çevreye ve kente dair bir duyarlılığın uyandırılması için birçok etkinlikte bulundu. Bu etkinlikleri yaparken de temelde ODTÜ, Eymir Gölü ve yakın çevre, genelde de Başkent Ankara ve Türkiye’de kentlere ilişkin sorunları ele alan kademeli bir çerçeve çizmeye çalıştı. Komisyon daha o günlerde ODTÜ yoluna ilişkin imar planı değişikliklerini, Mezunlar Derneğinin kendi arazisini ve yakın çevresini bekleyen geleceği, kampus etrafındaki yapılaşma süreçlerini ve bunlara karşı nasıl bir duyarlılık oluşturulması gerektiğini ele aldı. Ancak, ne yazık ki 2008 yılı sonrasında Dernek Yönetiminin bu komisyona olan ilgisi çeşitli sebeplerle azaldı. 2010 yılı sonrasında da bu komisyon ya da çalışma gurubu artık dernek çalışmaları içindeki yerini kaybetti. Dernek içerisinde bu komisyon çalışmalarına olan ilginin azalması ile ODTÜ üzerindeki baskıların artması arasındaki paralelliği de hepinizin takdirlerine sunmak isterim.

Tüm bu süreçler karşısında ODTÜ mezunları olarak yeni bir duyarlılığı ve eylemselliği ifade etmek ihtiyacında olduğumuzu düşünüyorum. Bu duyarlılık bir “mekânsal” duyarlılık olmalıdır. Halimiz vaktimiz yerinde olsa da, yakın çevremize, semtimize, kentimize ve ODTÜ’ye ilişkin duyarlılıklarımızın artması, gündelik yaşamımızda talep ettiklerimiz arasına yaşadığımız kentin sorunlarıyla ilgilenme, yönetimine katılma için çaba harcamayı katmak gerektiği açıktır. Ben buna ODTÜ’yü ve ODTÜ’lüyü mekânsallaştırmak demek istiyorum. Hep birlikte mekânı yeniden keşfetmek zorundayız. Çünkü aslında mekânı başkaları, rant hırsıyla yaşam alanlarımızı yaşanmaz kılarak keşfetti, keşfetmeye devam ediyor. Bu mekânsallaştırma sürecinde Üniversite ve Dernek Yönetiminin çok önemli bir payı olması gerektiği açıktır. ODTÜ gibi, Türkiye şehircilik, tasarım, mimarlık ve kent planlama tarihinin en önemli köşe taşlarından olan bir üniversite ve mezunlarının bu birikime fazlasıyla sahip olduğu açıktır, ancak bu birikimin harekete geçirilmesi gerekmektedir.

Bu birikimin harekete geçirilmesinde amaç da açıktır. Elimizdeki en güzel örneklerden olan, bizi mutlu eden, içinde var olma heves ve heyecanıyla dolduran ODTÜ Kampusundan yola çıkarak kentlerimizi ve mekânı yenileyecek bir manifestoyu ve örnekleri ODTÜ’lüye hatırlatmak, topluma güçlü bir şekilde yeniden sunmak. Ben buna “mekânı ODTÜ’leştirmek” demek istiyorum. Yaşanan süreç ODTÜ’yü kentlerimizdeki yaşanmaz mekânlara dönüştürmek, talan etmek için elinden geleni yapıyor. Belki bundan sonra karşı bir hareketi tarif etmemiz bir zorunluluk.

Unutmadan son söz olarak şunu hatırlatayım. Bunu yapmayabiliriz. Yaşamımıza bildiğimiz gibi devam edebiliriz. Ancak, gün geldiğinde ODTÜ Ormanı da “bir keser on dikeriz” anlayışıyla Atatürk Orman Çiftliği gibi peynir gibi dilimlenmeye başlayınca, Eymir Gölüne “sadece Eymir manzaralı milyonluk rezidanslardan” bakabilir hale gelince, kamusal alanları yok edilmiş bir kentte yalnız bir şekilde yaşarken çok geç kalmış olacak. Bu sebeple, ODTÜ Mezunları Derneğimizin bu genel kurulunda bu konunun gündem yapılması ve gelecek dönemde bu konuda ciddi çalışmaların yapılması hususunu hepinizin dikkatlerine sunmak isterim.

Saygılarımla,


Savaş Zafer Şahin CP96, UPL99, ADM07

27 Mart 2014 Perşembe

LEGOKENTLERİN BAŞKANLARI



İlkokula giden çocukları olan bir baba ve çocukluğundan beri sıkı bir animasyon takipçisi olarak son zamanlarda ilginç birkaç film izledim. Lego adlı çocuk oyuncaklarının başrolde olduğu ve diğer tüm çizgi roman ve film karakterlerinin de lego olarak rol aldığı filmlerdi bunlar. Tabi gerçek yaşamdaki öyküler lego parçalarına aktarılınca ilginç bazı durumlarla da karşılaşılıyor. Örneğin her şey, gökyüzündeki bulutlardan okyanuslara kadar lego parçalarından oluşuyor. Herhangi bir karakter örneğin kelse, lego karakterinin saç kısmı oluşturan parça başına konmuyor, karakter ölüyorsa lego parçalarına ayrılıyor vb. ruh halleri, lego karakterin yüz ifadesindeki basit karakalem çizimin değişimi ile anlatılıyor. Tüm bunlar bir senaryo üzerinden stop-motion tekniği ile filme çekiliyor. Çocuklar da buna bayılıyor. Belki de oynadıkları Legolardan bu öyküleri görmek onlara kendileri yapmış gibi bir duygu yaşatıyordur kim bilir?

Yerel seçim süreçlerini izlerken nedense Lego filmlerini izler gibi hissetmeye başladım. Her akşam bir belediye başkanı bir televizyon kanalında ya da sıkça ziyaret ettiğim internet sitelerinin tepesindeki reklam bölümünde animasyonlar eşliğinde projelerini anlatıyor. Bu projelerde mimarlık dünyasının iyi bildiği canlandırma ve animasyona teknikleri kullanılıyor. Kamera önce tepeden bir görüntü veriyor. Nedense hep bulutlar, güneşli günler ve havada uçuşan güvercin ya da martılar eşlik ediyor bu görüntüye. Sonra kamera aşağı doğru pike yapıyor. İnsan gözü düzeyine iniyor. Anlaşılması güç bazı mimari yapıların, yolların parkların içinden geçiyor. Tüm parklar aynı, yeşil bir kaplamayla oluşturulmuş, yollar da aynı siyah zemin. Bu görüntülerin arasında insanlar görünüyor. Yalnız insanlarda da ortamın tamamı gibi bir gariplik söz konusu. Kolları bacakları soba borusu gibi. Hepsi aynı hızda hareket ediyorlar. Kıyafetleri de hep tek renk. Motif, desen yok, moda sektörü yeterince çalışmıyor gibi bir hava söz konusu. Dahası bu insanlar düzenli aralıklarla kopyalandıklarından klon savaşları gibi bir durum da söz konusu. Steril, yalıtılmış, sorunsuz, kirden pislikten uzak, çeşitliliğin günah olduğu bu görüntüler giderek daha fazla lego filmlerine benziyorlar. Tek bir fark var. Lego filmleri lego parçalarıyla oluşturulmuş karakterleri kullanarak farklılıkları göstermek için elinden geleni yapsa da, yerel seçimlerde izlediğimiz animasyonlar farklılıkları gizlemek, tektipleştirmek ve homojeni kutsamak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Tabi ki bu durumda vakit darlığı, siyasi süreçlerin doğası etkili. Ancak, belediye başkanlarının yönetmeyi düşündükleri kentleri birer legokent gibi görmelerinde ciddi ve hastalıklı bir yan olduğunu, bunun da gerçeklik algımızın inşasıyla ilişkili olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Öncelikle, özellikle yerel seçimlerde ve yerel yönetimlerin hizmet sunum süreçlerinde görselleştirme, üç boyutlu görüntüler kullanma neredeyse bir zorunluluk olarak görülmeye başlandı. Animasyonu olmayana kız bile vermeyecekler. Kitleler, bir nevi tasarım fikrinin tartışılmasından çok, ortaya çıkacak mekanların fikrini meşrulaştıran bu tür görüntülere bağımlı kılınmış durumda. Bir aday, ne kadar açık, berrak ve net konuşursa konuşsun, projesi ne kadar mükemmel olursa olsun, bu projeyi bir animasyonla taçlandırmazsa sözleri buhar olup uçuyor. Ciddiye alınmıyor. Bu açıdan bakıldığında aslında yerel siyasetçiler de bu görüntülere bağımlı hale gelmiş durumda. Hatta, siyasal iletişimin en önemli unsurlarından birisini seçim öncesinde projeleri görselleştirmek için el altından şu ya da bu mimarlık bürosu ile kurulan ilişkiler oluşturuyor. Piyasa koşullarında maddi karşılığı ciddi rakamlara denk düşen bu çalışmaların neyin karşılığında yapıldığı sorusu ise bu yazının konusu dışında kalmakla birlikte önemli bir soru.

Bu tür bir görselleştirmenin bağımlılık haline gelmesi aslında gerçeklik algımızın üretimi ile yakından ilişkili. Yaşadığımız çağ itibariyle insanoğlu geleceğe ilişkin tasarımların gerçekte nasıl bir sonuç ürüne tekabül edeceğini kestirme konusunda sorunlu ya da tembel. Bu tür bir uğraş onun için yıpratıcı. Çoğu zaman içinde yaşadığı, şikâyet ettiği heyula gibi yapıların da aslında bir zamanlar kendisine cicili bicili animasyonlar olarak tanıtıldığını kolay kolay hatırlamıyor. Gerçeklik algısının her gün kendisi için yine ve yeniden üretilen bir şey olduğunu anlaması da kolay değil. Bunun için de bazen hepimiz, kentle ilgili bir yapının bir mekânın yapılıp bitmiş halini, sorunsuz, tabiri caizse “dikensiz” halini görüp bilmekle, kendimizi gerçekleştirme sürecini özdeşleştireceğimiz bir “yapılıp bitme” öyküsüyle karşı karşıya kalmakla mesut oluveriyoruz. Bilgisayarda üretilen gerçeklik çoğalıyor, açılışlarda konuşan siyasetçilere fon oluyor, televizyonlarda ve internette dönüp duruyor, günün sonunda da o gerçeklikten çıkıp, içinde yaşadığımız gerçeğe dönüyor küfrediyoruz. Bir nevi legokentte yaşama düşleri kuran çocuklar gibi olmak öğretiliyor bize. Bizse mutsuz olanı oynuyoruz.

Ama ara ara buna isyan etmenin de bir aracı olabiliyor bu görselleştirmeler. Son zamanlarda o kadar hızlı üretilir oldular ki hatalar kaçınılmaz olabiliyor ve bizzat üretilen gerçekliğin ta kendisi, gerçekliği değiştirmenin bir aracı tetikleyicisi olan isyan ruhunu besleyebiliyor. Bunun örneklerini Gezi Parkı olaylarında ciddi payı olan yayalaştırma projesinin animasyonlarında ya da ODTÜ Yolu animasyonlarında çarpışan arabalar ya da çıkmaz yollarda gördük. Hatta, eleştirel bir akıl için uygun teknolojik olanaklar bu görselleştirmelerin bir mizah ve hiciv duygusuyla evirilip çevrilmesine ve tam tersi bir amaç için kullanılabilmesine de olanak veriyor. Animasyonlardan çıkıp internette viral videolar olarak dalga dalga yayılan mizahi ürünlere sıklıkla muhatap oluyoruz. Yani yavaş da olsa legokentin sakinleri olmaya direnmeyi öğreniyoruz. Ama, bunu yaparken bile bu görselleştirmelerin meşrulaştırılması sürecinin bir parçası haline geldiğimizi de görmezden gelemeyiz.

Ancak, sorun esas seçilirlerse yerel yöneticilerde ve belediye başkanlarında. O animasyonları o kadar fazla izliyorlar ve izletiyorlar ki, bir süre sonra projelerin neredeyse bir gül bahçesinde kendi kendilerine inşa olacaklarına inanmaya başlıyorlar. İnsanların da legokentteki boru bacaklı insanlar gibi kendilerine biçilen rolün dışına çıkmayacaklarından eminler. Kenti yönetmeye başladıklarında bu anlayışı sürdürmeye başlıyorlar. “Katılım”, “beraber yönetme”, “sosyal adalet” gibi kavramlar kolaylıkla rafa kalkıyor. Hele hele projelere itirazlar yükselmeye başlayınca legodan yaptığı kuleler başka bir çocuk tarafından yıkılan çocuklar gibi hırçınlaşmaya başlıyorlar. Bu durumun yüzlerce örneğini gördük geçtiğimiz on yıl içerisinde. Bilimsel ve teknik kaygılarla itiraz edilen birçok proje animasyonları ve görselleriyle savunulmaya çalışıldı mahkemelerde. İlkeler görsellerle ikame edilmeye çalışıldı.

Burada bu tür teknolojilerin kullanılmamasından yana olduğum sanılmasın. Büyük olanaklar sağlıyor bu araçlar. Ancak, teknolojiyi kullanarak gerçekliği yeniden üretmenin de bir etiği olmalı. İnsanların algısını olması gerekenden çok eğip bükmemeli, en azından insan ölçeğinden görebilme olanağı tanımalı kullanıcılara. Örneğin, İstanbul siluetine eklenen 16/9 kulelerinin görünümünü de binalar yapılmadan önce insanlara göstermeli. Göstermeli ki belediye başkanları ve bu görselleştirmelere bağımlı hale gelenler/getirilenle kentlerin onların lego oyun alanı olmadığını görebilsinler. Bu tür bir etiğin gelişmesi için daha çok zaman gerekecek belki ama biz kendimizi seçimler sonrasında görevi devam ettirecek ya da devralacak olan başkanlara şunu söylemeye hazırlanmalıyız “Bu kent sizin legokentiniz değil. Biz de lego değiliz. Animasyonlar bitti. Hadi şimdi gerçek projeleri birlikte nasıl yapacağımızı konuşalım”.

18 Mart 2014 Salı

KABATEPE



-Senaryo Metni-

Kabatepe simülasyon merkezi için düşünülen senaryo beş ayrı karakterin kişiliğinde anlatılır. Bu beş karakter savaşın seyrindeki beş ayrı önemli aşamayı ifade ettiği kadar 20. yüzyıl toplumlarının geçirdiği aşamaları da ifade eder. Aynı zamanda da savaşın insani, gündelik yanını ve kültürler arası kozmopolitanlığını da anlatır.

Bu beş karakterin yaşadıkları senaryonun oluşumunda temel izlekleri oluşturur. Bu izlekler; savaşa yüklenen anlam, savaş öncesi hazırlıklar, savaşın seyri, savaşın gelişiminin farklı taraflarca nasıl anlaşıldığı, savaşın sonuçları, zafer, savaş sonuçlarının ve zaferin toplumların kendi içinde ve uluslararası arenada nasıl yazıldığı ve yayıldığı, uluslaşma sürecine nasıl eklemlendiği gibi kavramlaştırmaların oluşturulmasında birer araç olarak kullanılacaktır.

Her bir karakterin yaşadıklarının farklı bir düzlemde takip eden karakter ile nasıl ilişkilendiği gösterilecek, müze içerisinde karakterlerin anlatımını aşan bir süreklilik kurgusu oluşumu sağlanacaktır. Her bir karakterin hayata ve dünyaya bakış açısındaki temel çelişkiler ve inançlar gösterilerek savaş fikrinin oluşumundan savaşın sonuçta koşulsuz olarak günümüzde herkes tarafından kabul edilen bir barış fikrine ulaşmayı nasıl sağladığı anlatılacaktır.

Karakterler:

  1. Senegalli bir siyahî asker olan “Alacakaranlık Pier”
  2. İngiliz deniz yüzbaşısı “Yüzbaşı Hawksworth”
  3. Gelibolulu keskin nişancı “Uzunların Elif”
  4. İstanbullu “Kolağası Hayrettin”
  5. 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal

1. Senegalli bir siyahî asker olan “alacakaranlık Pier”

Bölüme girişte: Senegal halk şarkılarıyla Fransız Şansonlarının karışımı bir müzik çalar

Haritada: Dakar-Lyon-Çanakkale arasındaki seyahat gösterilir

Senegalli askerin şahsında savaştaki tüm kolonilerin ve sömürgelerden gelen ülke sakinlerinin eşyaları, fotoğrafları ve savaşla ilişkisi sergilenir.

Ortam: Olabildiğince şaşırtıcı, karmaşık ve loştur. Babil’in asma bahçelerine benzer. Birçok dilin aynı anda duyulduğu karmaşık konuşmalar duyulur. Bir sığınağı ve mevzii andıran, toz huzmeleri olan kısımları vardır.

Alacakaranlık Pier: Dakarlı bir Senegallidir. Temel çelişkisi kendisini Fransız’dan çok Fransız kabul etmesidir. Bu savaşı Fransızlardan çok sahiplenir. Bu duygusu ölürken değişir.

Bu kısımda: Savaşın ilk aşaması Pier’in anlatımı ile karışmış biçimde anlatılır.

Anlatım: Aksanlı bir Fransızcadır.

Pier: Ölürken deniz kıyısındaki kruvazörlerin çelik gövdelerini görür.

Alacakaranlık Pier müze senaryosunda “su” öğesini temsil etmektedir. Bu sebeple fiziksel tasarımda su unsuru yaygın bir şekilde kullanılacaktır.

Alacakaranlık Pier’in Sözleri:

Pier önce savaşın birinci aşamasının gelişimini anlatır. Anlatımı aşağıdaki sözlerle biter.

“…ah okyanus. Tepelerin arasındaki bu biçimsiz su kanalı okyanusun enginliği yanında kılıksız bir su birikintisini andırıyor. Yüce Fransız ideallerinin okyanus kıyısındaki benim ülkeme daha önce ulaşmış olmasına şaşmamalı. Zaten Fransızcanın büyük ırmağı yeterdi ancak ülkemin güzelliklerini anlatmaya.

Buraya kadar neden geldiğimi anlayamasam da, Fransız ulusunun bu topraklara da şarap, fişek ve Voltaire getirmesi buraların kaderini değiştirecektir diye düşünüyorum tıpkı bizim gibi. Fransızları ilk gördüğümde çocuktum. Biz okyanusa akan ırmağın kıyısında çıplak balık tutarken geldiler, bize Fransızca öğrettiler, Voltaire okuttular ve şarabı öğrettiler. Yetişkinliğe adım attığımda Lejyona aldılar. İçinde ülkemin balıklarının, madenlerinin ve diğer tüm güzelliklerinin bulunduğu bir gemiyle beni Lyon limanına götürdüler. Adımı da değiştirip Pier yaptılar. Ama lejyondakiler için hiçbir zaman sadece Pier olamadım. Hep “alacakaranlık Pier” olarak kaldım.

Lyon’dan yola çıkarken buraya geleceğimizi söylemediler. Geldiğimizde öğrendim Dardanel denilen boğazda olduğumuzu. Bizi kıyıya ön yığınakların bulunduğu yere indirdiler. Daha sonra yapılacak bir kara savaşı ihtimalini düşünerek. Ama karaya çıkışımız yoğun makineli tüfek ateşi altında gerçekleşti. Nedendir bilmiyorum karaya ilk ayak basanlar ülkemin insanlarıydı. Birkaç adım atamadan başımda bir sıcaklık hissettim. Sendeleyip düştüm. Sanırım son nefesimi veriyorum. Yattığım yerden içinden çıktığım dev kruvazörleri görüyorum. Bu birkaç cümle de son nefesimi vermeden aklımdan geçenlerdi. Oysaki son anımda tüm dünyaya şunu haykırmak istedim:

“Ey suyun çocukları: sizi okyanustan, gölden, nehirden ve dereden alıp getirdiler. Başka suyun çocuklarını vurmanız için. Bırakın bütün suların çocukları birlikte yüzsünler. Balık da tutabilsinler…”

2. İngiliz Deniz Yüzbaşısı “Yüzbaşı Hawksworth”

Bölüme girişte: Bir geminin merdivenlerinden güvertesine çıkılır. Işık oyunları ve yansımalarla ziyaretçilere gemi güvertesinde oldukları izlenimi verilir.

Kaptan köşkü kısmına geçilir. Bu kısımda Bristol Limanı-Lyon-Atina-Çanakkale rotası görülür

Fonda: Gayda ile İskoç havaları ve makine sesleri birlikte duyulmaktadır.

Ortam: Olabildiğince Viktorya dönemi tasarımları ile sanayi devrimini bir arada çağrıştıracak biçimde neo-klasik ve aynı zamanda aydınlıktır. Yer yer Çanakkale tabyalarının denizden görünüşleri yansıtılır ya da panoramik görüntüler verilir. Panoramik görüntüler verilirken fonda uzun havalar duyulur.

Yüzbaşı Hawksworth: Bristol’lü genç bir askerdir. Temel çelişkisi bu savaşa değil sanayi ve endüstrinin gücüne inanmasıdır. Kaçınılmaz olarak savaşın kendileri tarafından kazanılacağına inanır.

Bu kısımda: Savaşın ikinci kısmı yüzbaşının ağzından İngilizce olarak anlatılır. Anlatım aksansız mükemmel bir İngilizcedir.  

Yüzbaşının bulunduğu kruvazör imkânsız bir noktadan atılan top mermisi ile batar.

Yüzbaşı Hawksworth müzede toprağı simgelemektedir. Bu sebeple fiziksel tasarımda toprak unsuru yaygın biçimde kullanılacaktır.

Yüzbaşı Hawksworth’un Sözleri:

Yüzbaşı savaşın ikinci aşamasını anlatır. Anlatımını aşağıdaki sözlerle bitirir:

“Sarhoş olmak için gece yarılarına kadar Bristol limanının leş kokulu pub’larındaki alkol oranı düşük biralarından fıçılarca içtiğimiz uzun yaz gecelerini özledim. Haftalarca kruvazörün içine tıkılıp makine sesleri arasında yolculuk yaparken insan geçmişin tatlı anlarını hatırlıyor. Ama bu anlar da, doğunun isyankâr halkları da günün birinde makine sesinin şaşmazlığına boyun eğmek zorunda kalacak. Askeri Mühendislik okulundan mezun olduğumdan beri bunu biliyorum. Dünya kocaman bir saattir. Binlerce yıldır insanoğlu bu saatin nabzını bilmeden yaşadı. Yalnızca yüz yıldır bu saatin nabzını tutabiliyor, makinelerimizde attırabiliyoruz. Dünyanın nabzı makinelerimizde atarken dünyanın dizginlerini elimize alıyoruz. Makineleri kullanmayı bilmeyen halklara bunu öğretmek de bizim insanlık görevimiz. Onlar imanın dünyasında yaşıyor. İmkânların dünyasını bilmiyorlar. İmanın dünyasından çıkıp imkânların dünyasına girmeleri gerek. Türkler de bu halklardan en büyüğü ve sonuncusu. Yaşadıkları coğrafyanın ve çağın son vagonuna iğreti biçimde tutunmaya çalışıyorlar. Ama onları zorla da olsa vagona bindirmek zorunlu. Doğunun son limanı da artık dünyanın nabzını hissetmeli.

Bristol limanından beri bunları düşünüyorum. Makinelerimizin gücüyle ilerliyor, ilerletiyoruz. Atina’da ikmal yaptıktan sonra Ege’nin suya damlamış mürekkeplere benzeyen adalarla dolu sularına giriyoruz. Boğaza girerken manzaranın ihtişamı karşısında afalladığımı hatırlıyorum. Dardanelin kıvrımlı coğrafyasının her iki yanı karadan ve denizden açılan top ateşleriyle oluşan toz dumanın sisi altında. Savaş planı doğrultusunda boğazının belirlenen bir noktasına hareket edeceğiz. Fransız zırhlılarının yaptığı manevralarla karadaki top mevzileri tahrip edilecek ve biz Boğazın deniz hâkimiyetini elde tutacağımız pozisyona geleceğiz. Fransız zırhlıları karadaki top mevzilerini cehennemden bir güne çevirdikten sonra mevziler sağır ve dilsiz kesiliyor. Pozisyonumuza ilerliyoruz. Artık güvenli sulardayız. Ama umulmadık bir şey oluyor. Cehennemden bir gün canlanıyor. Tahrip olan top bataryalarından birinden tek ve temiz bir ateş açılıyor. Sancak tarafından yaralanıyoruz. Gemideki ardı ardına yaşanan patlamalarda denize düşüyorum. O çok inandığım makinelerin işlettiği pervaneleri görüyorum en son…

Ey toprağın çocukları: İman varsa imkân vardır. Salt imkânın olduğu yerde iman kendine yer bulamayabilir. Toprağın çocuklarının tüm imkânları bir arada barış içinde kullanacağı günlere iman edin!

3. Gelibolulu keskin nişancı “uzunların elif”

Bölüme girişte: Dev bir başörtülü kadın figürünün içinden geçilerek girilir. Kadın figürünün üzerinde binlerce delik vardır. Bu deliklerden rüzgâr gelmesi sağlanmaktadır. Deliklerden aynı zamanda Anadolu halklarını temsil eden binlerce farklı renkte ışık huzmeleri gelmektedir.

Ortam: olabildiğine aydınlık ve rüzgârlıdır. Keskin kenarlı kayaların ve dağların bulundu engebeli bir arazi havası verilmiştir. Yer yer tabyalardan denizin ve gemilerin görünüşleri yansıtılır ya da panoramik görüntüler verilir.

Fonda: Rüzgâr uğultusu ile üst üste bindirilmiş binlerce Anadolu ezgisi yer alır.

Bu kısımda: Savaşın üçüncü kısmı Elif’in ağzından Türkçe anlatılır. Anlatım yumuşak bir Ege ağzıyladır.

Uzunların Elif: Gelibolulu bir genç kızdır. Keskin nişancılığıyla ün yapmıştır. Savaşta tüm yakınlarını kaybetmiştir. Temel çelişkisi savaşta çok büyük yararlıklar göstermesine rağmen savaşın kaybedileceğini düşünmesidir.

Uzunların Elif müzede rüzgârı simgelemektedir. Bu sebeple fiziksel tasarımda rüzgâr unsuru yaygın biçimde kullanılacaktır.

Uzunların Elif’in Sözleri:

Elif savaşın üçüncü aşamasını anlatır. Anlatımını aşağıdaki sözlerle bitirir:

“Ramazan bayramında haberi geldi babamın şehitliğinin. Daha beş kış bile görmemiş bir körpe çocuktum. Babamın mavzerini verdiler elime yadigâr. Fişekler oyuncağım oldu genç kızlık çağıma kadar. İlk âdetimi gördüğüm gün ağabeyimin şehitlik haberini aldım. Tabancası çeyizim oldu. Yüz adımdan asma yaprağını tam ortasından vurmayı öğrendim. Gelinlik çağıma geldiğimde çeyiz sandığımda el işlerimden çok fişek vardı…

Gâvurun yedi düvele nam salmış ordularını toplayıp boğaza yüklendiğini duyunca duramadım yerimde. Mavzerimi kaptığım gibi koştum kışlaya. Dikildim komutanın karşısına. Babamın ve ağamın yerine beni alın dedim. Git işine kadın dediler. Kadının orduda işi ne dediler. İstersen su taşı yaralılara bak dediler. Dinlemedim.

4. İstanbullu Kolağası Hayrettin:

Bölüme girişte: Dar bir girişten, kısa bir ısı dalgasından ve çok yoğun bir atış gürültüsünden geçerek bölüme girilir. Bu giriş savaşın en yoğun anına girildiğini temsil etmektedir.

Ortam: olabildiğince karanlıktır. Sürekli olarak ses ve ışık patlamaları ziyaretçilerin duyularını paralize eder. Genel olarak ortam bir siper görünümündedir. Ziyaretçilere siperlerin ya da sığınakların içindeki klostrofobik duygu yansıtılmaya çalışılır.

Fonda: Ses ve ışık patlamaları dışında mutlak sessizlik sağlanır.  

Bu kısımda: Savaşın üçüncü kısmı Kolağası Hayrettin’in ağzından Türkçe anlatılır. Anlatım düzgün bir İstanbul Türkçesiyledir.

Kolağası Hayrettin: İstanbullu bir doktordur. Sıhhiye olarak görev yapar. Temel çelişkisi savaş kazanılsa dahi Anadolu’nun bir geleceğinin olduğuna inanmamasıdır.

Kolağası Hayrettin ateşi simgelemektedir.

5. 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal

Mustafa Kemal müzede dört karakterin tüm çelişkilerinin ve temsil ettikleri su, toprak, hava ve ateşin uzlaşmasını temsil etmektedir. Mustafa Kemal’in kişiliğinde savaş ve zafer, iman ve imkân, dünya ve millet, dost ve düşman bir araya gelir.

Bölüme girişte belirgin bir fiziksel ayrımı olmayan, yansıma ile elde edilen bir gökkuşağının altından geçilir.

Ortam savaşın tüm seyrinin genelde ve özelde izlenebildiği bir karargâh gibidir. Haritalar, fotoğraflar ve sesler üst üste yansıtılır. Mekânda ilerledikçe silah sesleri önce artar. Sonra azalır.

Silah seslerinin zirve yaptığı noktada bir platform bulunur ve burada Mustafa Kemal’in “Ben size taarruz etmeyi değil ölmeyi emrediyorum…”ile başlayan sözleri duyulur. Ziyaretçiler karşılarında Atatürk'ün silueti görürler. Bir anda savaş kargaşası içinde "Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı" sözü ile eş zamanlı olarak platformdaki hidrolik sütunlar yukarı doğru kalkmaya başlar. Platform üzerindeki ziyaretçiler üzerlerine bastıkları sütunları fark ederek kenara çekilseler de sütunların arasında kalırlar. Sütunlar yükselirken Atatürk silueti ortaya çıkar ve burada Mustafa Kemal’in “Ben size taarruz etmeyi değil ölmeyi emrediyorum…”ile başlayan sözleri duyulur. Ziyaretçilerin kendilerini 57. Alay askerlerinden birisi olarak hissetmeleri sağlanır. Sütunlar yavaşça aşağı doğru inmeye başlar ve şehit olan askerleri simgeleştirir.

Ziyaretçiler ilerledikçe silah sesleri iyice azalır. Silah seslerinin sustuğu noktada da Mustafa Kemal’in Çanakkale’de yatan yabancı askerlere hitaben “onlar bizim evlatlarımızdır…” sözleri duyulur.

Ortamda ayrıca bir yol haritasında Çanakkale’den Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar geçen süredeki tüm savaşlar ve yenilgiler uluslaşma sürecinin bir bütünü olarak canlandırılır.

Bu bölümden çıkışta savaş sesleri yerini doğa seslerine, doğanın sürekliliğine bırakır.

Bu Bölümde Mustafa Kemal’in ses kayıtlarından yola çıkılarak dijital yollarla ses benzetimi yoluyla onun sesine tam benzetilmiş bir ses kullanılarak savaşın son bölümü anlatılır. Anlatımda mümkün olduğu kadar Mustafa Kemal’in sözleri ve resmi kaynaklar dikkate alınır. Ayrıca Mustafa Kemal’in kişisel bir seslenişine yer verilmez.